İlk internet suçu davası

Münakalat – Muhaberat Mevzuatı | canakci | Kasım 9, 2010 at 10:41 am

Devlet işbaşında

önceki yazı

önceki yazı

5651 sayılı internet yasasının henüz resmen mevcut olmadığı 1999 yılında yaşanan ibretlik bir olay da hukuk tarihimize geçmiştir.

Merkezi İstanbul’da bulunan ve YKB’nin bir yan kuruluşu olan Superonline Uluslararası Elektronik Bilgilendirme ve Haberleşme Anonim Şirketi abonesi olan İnternet kullanıcılarından gelen yoğun istek üzerine internet ortamında bir “FORUM : TARTIŞMA PLATFORMU” sayfası açar. Bu platformun amacı internet kullanıcılarına hizmet vermek ve serbest tartışma ortamında her hafta bir konu seçerek abonesi olan kişilerden gelen yazıları bu sayfada yayınlamaktır. CA da şirkette internet’te yapılan yayınlarla ilgili olarak “interaktif bölümler koordinatörlüğü’ göreviyle çalışan bir gazetecidir.

Bu sayfaya ilk mesaj 26.5.1999 tarihinde gönderilir. Gönderen kişinin (Birinsan) rumuzunu kullandığı mesajda çeşitli insan hakları ihlalleri örnekleri ile gün saat ve araç plaka no’su verilerek resmi araçlarla uyuşturucu taşındığı iddiaları da yeralmaktadır. Mesajla ilgili olumlu ve olumsuz tepkiler sayfada yayınlanır. MM isimli bir kişi de (Bir İnsan) rumuzu ile gönderilen mesajda “suç unsuru” bulunduğunu bildiren küfürlü bir özel mesajını CA’a gönderir ve beğenmediği yazının sayfadan hemen silinmesini ikaz eder. CA sayfayı iptal etmez. MM de bunun üzerine Adalet Bakanlığına suç ihbarında bulunur. Bakanlık suç konusu web sayfalarının örneklerini C. Savcılığına gönderir. Dava açılması için hazırlık soruşturması başlatılır. Mesajdaki ciddi iddialar ihbar kabul edilmemiş, bilakis iddiaların kendisi suç kabul edilerek “”iddia sahibinin kendisi de bulunamadığından“” onun yerine forum yöneticisi CA hakkında İstanbul C.Başsavcılığı Basın Bürosunun 1999/280 Esas, 1999/348 iddia numaralı ve 28.07.1999 günlü iddianamesi ile bir dava açılmıştır. MM tarafından CA’ya gönderilen küfürlü özel mesaj hukuki “ikaz”(uyarı) olarak kabul edilmiştir. İddianame ile yüklenen suç dört defa TCK’nin 159.maddesinin ihlalidir. İddianame CA’nın sorumluluğunu: “… Ancak sanık CA, yazılanlarda suç unsuru bulunmadığını düşünerek ikaza rağmen internetteki sahifeyi iptal etmemiş yukarıda arz edilen bir haftalık sürenin bitmesini beklemiştir”.diye açıklar ve bu 4 günlük süre içerisinde Anayasal kuruluşların tahkir ve tezyif edildiği görüşüyle TCK’nin 159.maddesinin dört kere uygulanarak cezalandırmasını ister. CA savunmasında; İnternet’in ne olup ne olmadığını ve oradaki kendi görevini anlatır. Superonline’da forumlara gelen mesajlarda uygulanan yöntemleri ve yargılanmasına sebep olan “Tartışma Platformu” genel başlığı altındaki forum alanına 26 Mayıs 1999 tarihinde “Birinsan” rumuzuyla asılan “Türkiye’de İnsan Hakları İhlalleri” başlıklı, sekiz bölümden oluşan bir yazı asıldığını, buna uygulanan yöntemin diğerlerine uygulananın aynısı olduğunu ve bunun kendi geliştirdiği bir yöntem olmayıp, Superonline’ın uyguladığı bir ilke olduğunu söyler. “”Sözü geçen yazı, dört gün yayında kalmış ve haftalık güncelleme sırasında silinmiştir. İnternet ortamında editörlük görevinde bulunan benim gibi kişiler de, yazıyı ancak diğer İnternet kullanıcıları gibi yayınlandığında görebilirler. Yayın öncesi yazıların biriktiği herhangi bir yer, ya da uygulanabilecek herhangi bir filtre kullanılamaz ve bu internetin özelliğine aykırıdır. Söz konusu yazı, şu an internet üzerindeki yüzlerce başka forum sayfasında daha yayınlanıyor da olabilir… Sonuç olarak ben, yazarını tanımadığım, içeriğine hiçbir şekilde katılmadığım bu yazı nedeniyle yargılanmaktayım. Cumhuriyetin kurumlarını tahkir, tezyif gibi bir amacım olmamıştır”” der.

CA’nın avukatı da savunmasında Ceza Hukukunun “Kanunsuz suç olmaz”(Nullum crimen nulla poena sine lege)” ilkesinden hareketle CA’nın “”yasada suç olarak tanımlanmayan ve tanımı bulunmayan” bir “suç” fiilinin faili olarak yargılandığını”” söyler.

Buna rağmen İstanbul 4.Ağır Ceza Mahkemesi 1999/225 Esas, 2001/56 Karar ve 27.03.2001 günlü kararı ile CA hakkında neden sorumlu olduğunu şöyle açıklayarak mahkûmiyet kararını verir. Mahkeme; Türkiye Cumhuriyetini, Askeri Kuvvetleri, emniyet muhafaza kuvvetlerini, Adliyenin manevi şahsiyetini tahkir ve tezyif suçundan CA’ya ayrı ayrı 1 er yıl(toplam 4 yıl) ağır hapis cezası vermiştir. Verilen her bir yıl ağır hapis cezası ayrı ayrı TCK’nun 59.maddesi uygulanarak sanığın iyi hali nedeniyle 1/6 nispetinde indirilerek 10’ar ay ağır hapis cezasına çevrilmiştir. Daha sonra ayrı ayrı verilen 10 aylık hapis cezaları toplanmış ve CA hakkında 40 ay ağır hapis cezası verilmiştir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı da İstanbul 4.Ağır Ceza Mahkemesinin kararını yasaya uygun gördüğünü belirterek mahkûmiyet hükmünün onaylanmasını ister. Yargıtay 9. Ceza Dairesi mahkemenin mahkûmiyet kararını geri döndürür mahkeme yine kararında ısrar eder. Bilirkişiler, milirkişiler… 1999′da açılmış ve 2001′de 40 ay hapis cezası verilmiş olan dava 4 yıl kadar sürüp 2 kere temyize gittikten sonra sonunda beraatla sonuçlanmıştır.

Bana göre bu davanın en ibret verici özellikleri şunlar;
Doğruluğuna ancak mahkemenin karar verebileceği (ciddi görünüşlü) bazı iddia ve isnatların ifadesinden ibaret olan bir mesajın iddialarının (hiç araştırılmadan ve konu edilmeden) doğrudan bir tahkir ve tezyif suçunu oluşturması konusunda ne iddia ne de savunma tarafı hiçbir şüphe ve tereddüt göstermemişlerdir. Bu yaklaşım nasıl hukuki olabilir ki?

Suç isnat edilen tarafın kendisi bulunamayınca onun yerine suçla hiçbir ilgisi bulunmayan ve yasada suç olarak tanımlanan hiçbir fiili bulunmayan bir kişi yakalanıp yargılanmış, üstelik hakkında ciddi bir mahkûmiyet kararı verilmiş, kararda direnilmiş ve bu karar da bir temyiz makamınca onaylanmıştır. Böyle bir hukuk sistemi nasıl olabilir? Sonuçta bir beraat kararının çıkmış olması 4 yıla yakın süren hukuk macerasının hangi safhasını aklayabilir ki?
Bilişmek büyük suç

Dava boyunca süren tartışmaların ağırlığı “”ortada mesaj göndererek işlenebilen bir suçun olduğu”” ancak bunu engelleyebilecek bir yasanın bulunmadığı merkezinde cereyan etmiştir. Benzeri konulardaki suçlama ve yargılamaların başladığı 1999 yılından fiilen bir internet yasasının çıkarıldığı 2007 yılına kadar sürekli “İnternet Suçları” diye bir şeyden bahsedilmiş. Buna ilişkin özel bir yasanın gerekliliğine sürekli işaret etmiştir. Hem bürokrasi, hem de konuyla ilgili sivil toplum örgütü görünümlü kuruluşlar her açıklamalarında özel bir internet yasasının ve denetimin gerekliliği konusunda ortak bir ihtiyaç göstermişler, ancak yasanın içeriği konusunda (mesela denetimi kimin yapacağı gibi konularda) nispeten farklı yaklaşımlar sergilemişlerdir.

Ceza Yasamızda, temel insan haklarından olan “ifade özgürlüğünü” ciddi ölçüde kısıtlayıcı çeşitli suçlar ihdas edilmiş ve bunlara ilişkin şiddetli cezalar tanımlanmıştır. Bu suçların basılı eser niteliğindeki süreli yayımlarda işlenmesi halinde, yayım evi sahibi ve yazı işleri müdürünün de sorumlu olacağı yazılıdır. Dolayısıyla bu yasalardaki ruhu meşru saydığınızda iş sadece hazır tanımlanmış durumdaki suçların yeni teknolojilerin ortaya çıkardığı ortamlara da teşmil edilmesinden ibaret bir hale gelmekte.

5651 no’lu İnternet sansürü yasamızın yaptığı aslında daha önceden TCK’da basın yayınla ilgili olarak Türk vatandaşları için ihdas edilmiş olan ifade özgürlüğü suçlarının internet alanına da getirilmesinden ibarettir. Günümüzde onu bizim gözümüzde biraz tuhaf ve anlaşılmaz hale getiren de eskiden sadece yurtiçindeki yayıncılara uygulanan yasakların artık yurtdışındaki yayıncıları da kapsar bir hüviyet kazanması oldu.

Aslında yurt dışında yapılan neşriyata türk vatandaşlarının erişiminin engellenmesi hiç de yeni bir olay değildir. Örneğin 1965 yılındaki birinci S. Demirel hükümeti sırasında kabine (bakanlar kurulu) toplanmış ve uzun uzun görüştükten sonra ABD’de yayınlanan Playboy isimli derginin ülkemiz için zararlı olduğuna ve yurt içine sokulmasının men edilmesine karar vermişti. Karar resmi gazetede yayınlandıktan sonra yurda sokulması yasak maddeler kapsamına alınan dergi sanırım (hükümetimiz toplanıp aksine bir karar almadığı için) hala gümrüklerimizden resmen giremiyor olabilir.

İnternet’in tuhaf tarafı o tür malları artık gümrüklerden geçmeden de şıp diye vatandaşın eline ulaşabilir hale getirmesi. Google’ın arama motoruna girip “sex” sözcüğünü yazan vatandaş günümüzde bir tek tıkla kim bilir daha nelere ulaşabilmektedir.

Yeni yasa(5651) işte Türklerin girip bakacakları internetteki tüm “yer sağlayıcıların” ya TİB’e ait internet sitesinden ya da yazılı başvuru ile ücretsiz olarak bir “Faaliyet Belgesi” almalarını zorunlu kılıyor. Google, NASA, WordPress, YouTube hiç fark etmez. Her kim ise gelecek TİB’den illaki bir faaliyet belgesi alacak. Youtube başvurup ta bu belgeyi almadığı için TİB (Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı) karşısında resmi bir muhatap bulamamakta ve zorunlu olarak(kendince) erişimi engellemektedir.

Faaliyet belgesi alınmasından kasıt da bürokrasimizin karşısında “yasal emirlerini ve cezalarını uygulatmak üzere” o siteyi temsil edecek bir sorumlu bulmaları. Böyle bir muhatap bulamadıklarında işte o zaman erişim engelleme cezasını uyguluyorlar.

Tabii diyeceksiniz ki erişim engellenebiliyor mu? Hayır. Bugünkü teknik imkânlarla gerçek bir erişim engellemesi yapmanın imkânsıza yakın bir zorluğu var. Yapılabilen sadece devletin komutası altında çalışan DNS’lere hükmederek adres şaşırtması yapmak. Bu engel de zaten çoğu vatandaş tarafından kolayca aşılabiliyor. (Zaten eğer öyle olmasaydı YouTube halen türk vatandaşları tarafından en çok ziyaret edilen üçüncü site konumunda olmazdı.)

Polis bizi tüm özgürlüklerden korumaya hep hazır..


Ülkemizde bilgisayar kullanımının yeni yaygınlaşmaya başladığı ve bazı firmaların bilgisayarlı muhasebeye yeni yeni geçmeye başladığı 90’lı yılların başlarında maliye bakanlığımız bir karar yayınlamıştı. Buna göre bilgisayarda muhasebe tutan tüm firmaların bilgisayarda tuttukları tüm kayıtları,… kullandıkları yazılımın birer kopyası ile birlikte belirli zamanlarda maliyeye teslim etmeleri gerekmekte idi… Biliyorsunuz bilgisayar yazılımlarını kopyalamak dünyanın her tarafında suçtur. Ama devletimiz karşısında da boynumuz kıldan ince. Maliyenin emri demiri keser. Yine de her ne olduysa oldu, uygulama kabiliyeti olmayan bu karar değişti. Bence bu çok komik bir karardı. Google’dan “faaliyet belgesi” istenmesi de bana tıpkı onu hatırlattı.

GoogleEarth çıkana kadar geçerli olan bir yasamıza göre de ülkemizin herhangi bir coğrafyasına ait 1/10bin’den daha yüksek çözünürlüklü herhangi bir harita veya fotoğrafı çekmek, bulundurmak almak, vermek cezası 2 yıl hapisten başlayan bir suçtu. Casuslukla yargılanarak idama varan bir ceza da alınabilmekte idi. GoogleEarth genelkurmaydan izinsiz bu “yasak” görüntüleri dünyanın emrine sununca ilk başta çok büyük bir sıkıntı oldu. Ancak, bazı bölgelerin (askeri) olarak tanımlanıp görüntü ayrıntılarının giderilmesi talebi Google tarafından kabul edilmiştir. O sayede yurdumuzun o bölgelerinin uydu görüntülerini artık internetten ayrıntılı olarak izleyemiyoruz. Ama bunu yapan tek ülke bizimki değil.

sonraki yazı

Sonraki yazı

YouTube’un ülkemizden erişimi 8 Mart 2007’den beri (tam 2,5 yıldır) engellenmekte. Ama bu engelin aslında kolayca aşılabilmekte olduğunu başbakanımızın kendisi bile televizyonda vatandaşa gösterdi. Son şeker bayramında 2 günlüğüne açılmıştı ama normal zamanlarda sürekli engellenmekte ve yasak. Sadece bizde değil. Komünist Çin, İran İslam cumhuriyeti, K.Kore, Suudi Arabistan gibi diğer totaliter devletlerde de bu yasak var kuşkusuz.

Yorum gönder

Yorum göndermek için giriş yapmalısınız.