Lübnan – Beyrut / 1

Anı - Yaşayanların Ağzından Hikayeler | Gokhan | Kasım 10, 2010 at 10:00 am

Middle East Airlines’a ait küçük uçak havaalanının en uç noktasında tüm sevimliliği ile duruyordu. Kuyruğundaki yeşil ağaç resmi teneke yığınına sıcaklık vermeye yetmişti. Harfler ya da renklerle yapılmış logolar yerine, gerçeğe oldukça benzeyen bir ağaç resmi…

İzlanda da harekete geçen volkandan çıkan küller tüm Avrupa uçuşlarını etkilemiş ancak son 2 gündür uçuşların normale dönmesiyle havaalanı trafiği tekrar kalabalıklaşmış. Her şeye rağmen ağaçlı uçağımız tam vaktinde aprondan harekete geçti. Ancak kalkış pistinde yarım saate yakın sıra bekledi.

Bu sırada uçak dergisini karıştırıyorum. Festivallerden bahsediyor Beyrut’ta. Beyrut tango günleri, müzik festivali, caz akşamları. Yabancılık çekmeyeceğim sanırım Beyrut’ta. Saat, araba, takı reklamları ve inşa halindeki yapıların bitmiş haldeki şematize resimleri ile doldurulmuş konular arası sayfalar. 

Cep telefonu fanatikleri her yerde. Arap ülkelerinde daha yaygın olması çok doğal. Uçak harekete geçene kadar konuşmaya devam eden koridor tarafında oturan bir adamın başına hostes dikiliyor. Tamam kızacak şimdi diye beklerken ön koltuğa yaslanıp şirin şirin gülümseyerek bakıyor adamın gözlerinin içine. İnsanın telefonla konuşası geliyor içinden o sırada.

Parlamento Meydanı, saat kulesi altında 17.00’de. Unutmamak için devamlı olarak tekrar ediyordum. İstanbul ile saat farkı olmadığı için zamanlamada bir sorun olmayacağını düşünüyorum. Bilmediğim bir ülkede, bilmediğim bir başkentte 5-6 ay önce tanıştığım arkadaşlarımla buluşacaktık aklımdaki yerde. Kendilerine gezgin diyen 2 arkadaşımla.

Uçakta yanıma oturan hanım İstanbul’a alışveriş için gelmiş. Dükkanı için mal almış, Beyrut’a götürecekmiş. Bavul ticareti denen para kazanma yolu. Ucuz olmayan uçak biletinin maliyetini çıkarıp kendine orada yaşamasına imkan verecek ne tür bir ticaret malını bir bavula sığdırarak taşıyor merak ediyorum. Az bildiği ingilizcesi ile bunu anlatmam zor diye üzerinde durmuyorum. Uçakta da alışveriş imkanını kaçırmıyor. Büyükçe bir kol saati aldı Lara adlı hostesten. Hostes her iki cins için kullanılan bir saat olduğunu söyledi. Büyükçe bir saatti. Boyutu ile erkek saati gibi. Ancak çevresi taşlı. Kızına almış saati. Ben kocasına almış olduğunu düşünmüştüm. Hep iş için geliyormuş İstanbul’a. Etrafı gezme imkanı hiç olmamış. İstanbul’u bilmiyor. Yol boyunca diğer yanında ve ön tarafında oturan 2 arkadaşı ile sürekli olarak konuşuyor.

Uçakta dağıtılan gazeteler arasında Türkçe gazete yok. İngilizce gazete soruyorum. Bir tane veriyor. Ara sayfalarda Beyrut’ta taksicilerin grevde oldukları yazıyordu. Taksi ve otobüs şoförleri grevdeymiş. Benzin zammını protesto ediyorlarmış. Türkiye’de böyle bir sistem olsa hemen her gün değişen benzin fiyatları nedeniyle herhalde hiç çalışamazlardı grev yapmaktan. Bir anda nasıl ulaşacağımı düşünüyorum Parlamento Meydanına. Bir yolu vardır herhalde.

Alışveriş canavarı koltuk arkadaşım devam ediyor bir şeyler almaya. 2 karton sigara ve 2 de kutu alıyor hostesten saate ek olarak.

İleride bir başka hostesi, business uçuş bölümü ile ekonomi sınıfını ayıran perdenin yanında duruyor. Perde o kadar sert ki (belki de çok kolalanmıştır) kapanmıyor bir türlü. Koltuklar her iki sınıf arasında zaten aynı, bir de perde ancak 10-15 santimlik bir yeri kapatabilince neredeyse bir fark kalmıyor sınıflar arasında. Önde biraz daha çok yemenin dışında. 

Beyrut için iyice alçaldığımızda deniz kenarında bir yerin Parlamento Meydanı olabileceğini düşünüyorum. İnternette araştırıken resmini görmüş olduğum saat kulesi de sanki oralarda duruyormuş gibi geliyor bana. Uçak Akdeniz kıyısına paralel gidiyor. Bir anda alttaki manzara değişiyor. Kumsalın içine doğru 4-5 blokluk apartmanlar savaştan çıkmışçasına yıkık. Hiçbir canlılık izi görülmüyor. Hareket yok. Uçak iyice alçalınca gerçekten savaşta yıkılmış binalarla dolu ve cansız olduğunu görüyorum tüm sahilin. Terkedilmiş bir yer sanki. Ama biraz içeride hayatın az da olsa izlerine rastlanıyor. Ancak yine de şehirle ilk kez karşılaştığımız yerdeki canlılık yok buralarda.

Tekerleklerimiz yere değdiğinde cılız alkış sesleri geliyor etraftan. Sırt çantalı olduğum için (bu arada çantamın ağırlığını İstanbul’da ölçmüştüm 5 kilo 450 gram) valiz beklemeden doğrudan pasaport kontrolüne giriyorum ve 5 dakika sonra çıkıyorum havaalanından. Parlamento meydanı var aklımda.

Greve uyan yok galiba. Etraf taksi dolu. Otobüs arıyorum taksi bulmanın güvencesi ile. Otobüs durağını bulamıyorum. Danışma okunun gösterdiği yerde bir masa bile yok, bomboş bir alan. Etrafta konuşmaya çalışıyorum ama kimseyle anlaşamıyorum. Otobüs yok diyorlar. Ben de bir taksiye yanaşıyorum.

Parlamento Meydanı, diyorum. Okey diyor. Biraz sonra uçak dergisindeki haritayı çantamdan çıkarıp gösteriyorum saat kulesinin resmini. Kafası karışıyor. İlerideki havaalanı taksi durağına giriyor. 5-6 şoför bir komisyon kurup haritamı incelemeye çalışıyorlar. Orada hangi otele gitmek istediğimi soruyorlar. Otel değil saat kulesi diyorum. Mecidiye saat kulesi diyorum biraz daha ileri giderek, ama tabii ki o da anlaşılmıyor. Hatta Osmanlı saat kulesi bile diyorum ama hala otel adı soruyorlar bana heyecanlı heyecanlı. Tam umudu kesmişken kendi aralarında “down town” diyorlar. “Hah işte orası” diyorum. Bir anda yüzler gülüyor. Saat kulesi resmini tanımayan ekip “down town” kelimelerini onaylamamla mutluluk içinde beni yolcu ediyor şehre doğru. Yolda Türkiye’den geldim diyorum şoföre. Yüzü gülüyor ve saygı duyar bir ifade ile “Tayyib” diyor, “Galatasaray” diyor, “Gül” diyor. Bizimkiler burada epey tanınıyor. 10 dakikalık yola 20 dolar vermenin rahatsızlığı ile iniyorum taksiden şehir merkezinde. Parlamento Meydanına araç girişi yokmuş. Yaya bölgesi. Yol kenarında indiriyor beni. Saat kulesini gösteriyor eliyle. Gidiyor.

sonraki yazı

Sonraki yazı

Yorum gönder

Yorum göndermek için giriş yapmalısınız.