Resmi iletişim mevzuatlarının meşruiyeti

Münakalat – Muhaberat Mevzuatı | canakci | Aralık 24, 2010 at 11:59 am

Otorite Piramidi


önceki yazı

önceki yazı

Size eğer kamusal işlemlerde şeffaflık (Glasnost) olabilirse hayatın cennet olacağını söylemiştim. Bir de bunun tam tersi var. O da Orwellyen büyük birader cehennemidir…

Düşününüz ki büyük biraderin VEDOP’u şusu busu var. Eğilip sizin her tarafınıza bakabiliyor. Siz ise çırılçıplaksınız ve sizi kimlerin dikizlediğini bile asla göremiyorsunuz. Yüce bürokrasi tek tuşla eğilip midenizden aşınızı, elinizden mülkünüzü ve cebinizden paranızı alabiliyor, kendi üzerine geçirebiliyor. Sizin buna karşı hiçbir savunmanız yok. Hiçbir şey tam olarak sizin olamıyor. Hiçbir şeyinize kendiniz karar veremiyorsunuz. Özellikle işiniz, mesleğiniz, geçiminiz tamamen büyük biraderin kontrolünde, sizin hiçbir özgür seçim hakkınız yok.

Devlet bizde halen piyasadaki tüm mülkün (arsaların binaların v.b.) ve paranın üçte ikisinin zaten doğrudan sahibidir. Geri kalanlar da dolaylı olarak onun kontrolünde. Bankaların tamamı doğrudan ve dolaylı olarak devletin kontrolü altında. Günümüzde söz konusu olan çoğu atıl durumdaki kamu kaynaklarının hepimizin yararına olacak şekilde üretime koşulması değil. Tam tersine bizim kontrolümüzde gibi görülen küçük mülkler ve üretken şirketlerin de devletin tam kontrolü altına alınmasıdır…

Siz devletteki alacağınızı yıllarca tahsil edemez, bu yüzden ödeme güçlüğüne düşüp iflas ederken, devlet kendi ödemekle yükümlü olduğu sosyal güvenlik (tekel) ödemeleri için sizi kuyruklarda süründürür iken, günümüzde artık kendisi sizin nerede kaç kuruşunuz olduğunu tek tuşla görebilmekte ve hesabınızdaki paranızı tek tuşla kendi üzerine geçirebilmektedir. Sizden neyi ne zaman ve ne miktarda alacağına ve size ne zaman ne vereceğine tamamen kendisi karar veriyor. Adalet de kendisinin, hüküm de..

Bilmemiz gerekir ki evveliyatta bizim coğrafyamızda bunların hepsi sultanın idi. Her şeyin, toprağın ve gökyüzünün sahibiydi o. Biz omuzlarımız üzerindeki başımızın bile sahibi kendimiz değildik. Sultanın bir adamı istediği zaman kellemizi de alma hak ve imtiyazına sahipti. Topraklar, onun altındaki ve üstündeki her şey ona tanrı tarafından ihsan edildiğinden biz ancak onun ihsanıyla bunları bir süre kullanma ve üzerinde yaşama imtiyazını kullanabilirdik.

Sultanın bir kulu bazen onun ihsanı ve diğer kullarının istismarıyla büyük bir servete de kavuşabilirdi o zamanlar. Ama ertesi gün huzura çağırtılıp bir bostancıya boğdurulması, tüm mallarının, cariyelerinin, saraylarının başkalarına dağıtılması, altın işlemeli kaftanlarını artık başkalarının giymesi işten bile değildi.

Aslında bu cehennemde sultanın kendisi de korku içinde yaşayan bir zavallıdır ve asıl güç dengeleri sürekli değişen bir çeteler konglomerasının elindedir. Çok çalışıp didinerek kazanılabilecek hiçbir şey yoktur. Güç ancak ihsanla, hile ve entrikayla kazanılabilir. Halkın umur ve gönenci iktidarın umurunda değildir. İktidar her türlü mal ve hizmet üretiminden de tamamen bağımsızdır çünkü yönetim gücü gasp’a dayanır, geçicidir ve kontrol edilemeyen, dizginleri olmayan azgın bir atın üstünde gitmek kadar tehlikelidir. İşte böyle bir düzende bile güç ve iktidarın korunabilmesi, kandırma korkutma kışkırtma düzeninin belirli bir seyir dâhilinde arızasız işleyebilmesi insanların asgari bir adalet ihtiyacının karşılanmasına dayalı idi. Fıkıh (şeriat hukuku) buradan doğmuştur. İnsanların rızası olmadan ve tamamen güce dayanarak neyin hangi sınırlar dâhilinde yapılabileceği belirlenmiş ve buna “meşruiyet“ denmiş. İktidar sahibinin iktidarını koruyabilmesi meşruiyet sınırları içinde kalmasına bağlı kılınmış.

O günden bu güne ne değişti der iseniz.
Öncelikle iddia değişti. Günümüzde devlet gücünü tanrıdan değil “bizden” aldığını ve “bize hizmet için var olduğunu” iddia ediyor. Vergilerin, harcamaların ve tüm idarenin meşruiyeti buna dayalı. Bir kısmımızı iç düşman ilan edip savaşması, yapılanların meşruiyetini sorgulayan aydınların sürüm sürüm süründürülmesi hepsi sonuçta “bizim iyiliğimiz için” etiketine sahip. Sonuçta uygulamalar cebir ve şiddete dayandığına göre etiketteki iddiaya inanmamız ve bu tür bir iktidarı meşru saymamız imkânsız…

Eskiden “para ile imanın kimde olduğu belli olmaz” denirdi. Gerçi o zaman da sultanın her yerde sizi izleyen casus gözleri olduğunu bilirdiniz, ama yine de bu gücü oldukça sınırlı idi. Günümüzde teknolojinin sağladığı imkânlar sayesinde devlet artık kimin nerede kaç kuruş parası olduğunu da imanını da kesinlikle bilebiliyor. Ya da buna oldukça yaklaşmış durumda.

E-Devlet projesi aslında sonuçta tam olarak bunu amaçlıyor. Vatandaşın tüm hayatı üzerinde topyekûn bir kontrol sahibi olabilmek. Oşinya’daki (1984) büyük birader gibi vatandaşı her an görüp dinleyebilme ve ona istediği anda istediği mesajı iletebilme imkânına sahip olmak. Tabii E-Devlet’in esas bir amacı da aynı zamanda vatandaşın kendisiyle ilgili asıl gerçekleri öğrenebilmesini engellemek… MOBESE kameralarının İstanbul’daki sayısı şu anda (Ekim 2009) 4 bini geçti ve sürekli artmakta. Özel mülkiyetteki kameraların kayıtları da istendiği anda kamu görevlilerinin emrine verilmek zorunda. Ancak bu verilerin hiçbiri halka açık değil. Halkın umumi yerlerdeki ses ve görüntü kayıtlarına bakma hak ve yetkisi yok.

Amme hizmeti görüldüğü iddia edilen tüm kamu işyerleri de halen halkın gözetimine ve denetimine tamamen kapalıdır. Kararlar, emirler kapalı kapılar altında alınıp veriliyor. İç yazışmalarla iletiliyor. Her türlü veri kaydı kamunun dolaplarında kilitlidir. Hak hukuk için, adalet için bizim bu bilgilere doğrudan erişme hakkımız yok. “Bilgi edinme hakkı” diye kanuni bir şey çıktı. Aslında bu da 5 yılda bir oy vererek hükümeti değiştirme ve bu şekilde devleti idare etme hakkımız kadar göstermelik, yapay ve anlamsız bir uygulama. Devletin kontrolündeki tüm veri tabanları, tüm sunucular, tüm ses ve görüntü kayıtları bizim ihtiyaçlarımız doğrultusunda “online” erişimimize açılmadıkça vatandaşın bilgi edinme hakkı ve şeffaflıktan söz etmek imkânsız.

Devlet mi bizim hizmetimizde, biz mi devletin? Eğer devlet iddia edildiği gibi bizim parasını ödeyip çalıştırdığımız bir şeyse, onun bizim hizmetimizde olması gerekir. Hizmetimizde olanın da her yaptığını her an görebilmeliyiz. Bütün bürokratik makamların tek tek ve toplu olarak bize hesap verme yükümlülüğü (accountability) olmalı. Bizden her şeyin hesabını soran, ama kendisi hiç dokunulmaz yüce makamlar olmamalı. Bizde sürekli kusur bulup cezalandıran, buna mukabil bizim onun kusurları hakkında hiçbirşey yapamadığımız bir sistem nasıl bizim hizmetimizde olabilir ki?. Biz eğer bu acayip sistemin çaresiz köleleri değilsek, özgür irademiz var ise ve biz meşru bir iktidarın yönetiminde isek, hangi bedeli ne için ödeyeceğimizi iyice anlayıp kendi kararımızı da ona göre verebilmemiz gerekir.

Hangi düzende olursa olsun iktidar gücünün belirli bir meşruiyet temeli olması gerek. Bu temel fiiliyle kavlinin(söylediğiyle yaptığının) bir olmasına dayanır. Meşru bir iktidar sayılabilmeniz için, eğer kendinizi İslami bir cumhuriyet sayıyor iseniz İslam’ın koşullarına, kendinizi seküler (laik), demokratik, sosyal hukuk devleti olarak deklare etmekte iseniz de uygulamalarınızla onun koşullarına uymanız gerekir. Bunların hiçbiri bir türlü söyleyip öbür türlüsünü yapmanıza cevaz vermez.

Bir hukuk devletinin ülke içinde üretilen her türlü fayda ve katma değerden (kendisinin hiçbir katkısı olmadığı halde) yasalarında öngörülen bir pay alması (aslında bu hiç adil ve hakça olmasa da) meşru sayılmıştır. Hemen her ülkenin devleti kendince uygun gördüğü bir payı fayda sahibinden zorla alabiliyor. Yalnız buradaki meşruiyet üç anahtar sözcüğe dayalı.

Birincisi fayda ve katma değer zahiri (varsayımsal) değil gerçekten üretilmiş (var) olacak. İkincisi bu faydanın üretimi ve tüketimi ülke içinde olacak. Üçüncüsü yasalarda öngörülmüş ölçü ve sınırlar içinde olacak. Bunlardan birisi dahi eksik olursa alınan meşru bir vergi değildir.. Almak istediğiniz şeyin adı haraç veya gasp olur, irtikâp olur. Meşru bir vergi olmaz.

Yasa koyuyorsunuz, geçmişe doğru işletiyorsunuz. Ya da yasada olmadığı halde eski yasaya yeni bir yorum getirerek varsayıyorsunuz, gerçekte olmayan bir faydanın vergisini üretiyorsunuz. Üretimi de tüketimi de ülke dışında olmuş bir faydanın vergisini istiyorsunuz. Aslı olmayan vergi için cezalar salıyorsunuz. Tüm bunların bir hukuk devletinin meşru uygulamaları olduğunu kabul etmek mümkün değil. Maalesef son dönemde sıklıkla yaşanan sayısız örnekleri var…

Ülkemizde dört büyük holding yıllar önceki faaliyetlerine ilişkin (geriye dönük) tahakkuk ettirilen cezalarla batırıldı. Yüzlerce şirket kamu mülkiyetine geçti. GSM şirketlerinden açık arttırma ile tahsil edilen milyar dolarlık lisans harçları için yıllar sonra KDV ödenmesi istendi. 2009 yılında Doğan Holding’e 4,2 milyar liralık vergi ve ceza tahakkuk ettirildi. Google şirketine yurt dışından sağladığı katma değer için burada 71 milyon lira ceza yazıldı… TürkCell’in başka şirketler tarafından yurt dışında üretilen ve tüketilen hizmetler (yani Türkiye’de Türkcell tarafından üretilmeyen katma değer (roaming) için Türkiye’de 258,3 milyon lira KDV ve ÖTV ödemesi istendi… Emlak değerleri ve kira ederleri sürekli düşerken 2010 yılında büyükşehirlerdeki emlak vergileri aniden ve tam 3 kat arttırıldı. Örnekler çok fazla. Hepsi Osmanlı dönemindeki çeşitli uygulamaları hatırlatıyor.

Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurulu (BTK) bir mobil telefon şirketinin ‘Her Yöne Özgürlük Tarifesi’ adıyla sunduğu ürününe “Neyin özgürlüğü oluyormuş bu böyle bizden habersiz?” tarzında bir yaklaşımla ön araştırma açılmasına karar vermiş. Konuyla ilgili olarak Sektörel Rekabet ve Tüketici Hakları Dairesi Başkanlığı görevlendirilmiş. Devletin denetim ve düzenleme gücü işte tam olarak böyle bir şey.

Teknoloji geliştikçe devletin mevcut cihazlardan aldığı pay da yeni gelir kapıları da artıyor. Mesela küçük cep telefonlarından TRT eskiden ancak 4-5 lira pay alabilir iken, artık TRT’nin aldığı bandrol payı 60 lirayı buldu. Otomobil aldığınızda otomobilin bedelinin %1’ine yakın (168 -5500TL arası) bir bedel TRT için ödeniyor. Tabii bu sadece TRT payı, diğer ödediğiniz sayısız vergiler ile toplamı %300’ü bulmaktadır. Her 1 liralık benzin aldığınızda 2 lira vergi ile birlikte toplam 3 lira ödemektesiniz.

Düşündüm ki, eğer biz mesela benzin almasak. Çatımıza gelen güneşi akülere doldursak onu kullansak örneğin. Günümüzde Metal-Hava İyonik sıvılı yeni aküler çıkmış. Lityum iyon pillerin üçte bir fiyatına 11 kat daha yüksek (kilo başına 900 – 1,600 watt-saat) enerji yoğunluğu sağlamaktadır. Yani arabamıza eğer bu pillerden takarsak dolu aküler bizi hiç şarj istemeden İstanbul’dan Ankara’ya kadar götürebilecektir. Gelince fişe takarız, çatımızdaki paneller akümüzü yine doldurur. Pompa istasyonuna hiç haraç ödemeyiz. Havaya CO2 salıp dünyanın ayarını da bozmayız.

Sonra hemen düşündüm… Su uyur bürokrat uyumaz… Devlet hemen bir “Güneş Vergisi” ihdas edip, güneş panellerini ruhsatlı hale getirecek, panele ya saat bağlayacak yahut da aylık fahiş bir (kullan / kullanma öde) Güneş Faturası göndermeye başlayacak. Bedava olur mu hiç? Aynı parayı bizden nasıl olsa fazlasıyla alacak. Ama yakalayıp tahsil etmesinin biraz daha güç olacağı kesin. Şimdi ithal olduğu için vergi makinesini musluğa takıp alıyor. Oysa kendi çatımızdaki panele saat bağlaması güç. O yüzden ithal enerjiyi kullanmamızı teşvik etmekte, güneş enerjisi kullanımımızı olabildiğince zorlaştırmakta ve geciktirmektedir.

Bir zamanlar Duha Koca Oğlu Deli Dumrul diye bir bürokrat varmış. Kuru bir çayın üstüne köprü yaptırmış. Geçeninden 30 akçe, geçmeyeninden ise 40 akçeyi döve döve alıyor. O hesap. Artık devletimiz halifenin kılıcını taşıyan sultan gibi “Allah Adına” bir güneş vergisi tarh edemese de, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü adına bunu almayı kendine hak görecektir. İsterse geçmiş döneme ilişkin vergi tarhiyatı yapıp, daha önceleri hiç fatura ödemeden kullanmış olduğumuz güneşlerin bedelini de bizden isteyebilir.

Devletimiz artık hepten elektronik oluyor

Ben 17. Cumhuriyet Hükümeti (Hasan Saka) zamanında doğmuşum. 60. Hükümet döneminde olduğumuza göre demek ki ben doğalı tam 43 tane Cumhuriyet Hükümeti gelmiş geçmiş. İçlerinde hiç farklı bir tanesini gördün mü diye soracak olursanız, cevabım kocaman bir “hayır” olacaktır.

Komünizmle mücadele yıllarında “milliyetçilik lazımsa bunu biz yaparız. Komünizm gerekirse onu da biz getiririz” sözüyle tarihe geçen ve adı Ankara’nın en büyük meydanına verilen vali Nevzat Tandoğan (1944) gibi büyük devlet büyüklerimiz oldu.

Sağcı, solcu, ortanın solcusu, milliyetçi toplumcu, popülist halkçı, dinci, laikçi hükümetler, demokrat, fazilet, kalkınma, adalet doğru anavatan yolu, milliyetçi refah nizamı partiler ve koalisyonları geldi geçti. Bunlar kimi zaman büyük devlet bürokrasisinin iktidarlarına ortak olabildiler, kimi zaman da askercil iktidarlar tarafından figüran rolünde tutuldular.

71’de 17 yaşında gençler anayasayı tağyir tebdil ve ilgaya cebren teşebbüs suçundan idam edildi. 81’de askerler anayasayı cebren tağyir tebdil ve ilga ettiler. Şan şeref içinde yaşayıp iktidar sürdükten sonra (hiç dokunulmadan) emekli oldular. Üzerinden 30 yıl geçti ve biz hala (büyük ölçüde) aynı anayasayı kullanmaktayız.

O anayasaya göre devlet daima haklıdır, uludur, asker ise rejimin bekçisidir. Devletin vurduğu yerde gül biter, hikmetinden sual olunamaz. Devletin korunması hukuktan da, insan haklarından da daha önemlidir. Devlet kurumları tahkir tezyif edilemez, devlet büyüklerine saygısızlık yapılamaz, halk askerlikten soğutulamaz. Devlet zorla din öğretir ve uygulatır ama laiktir.

54. Cumhuriyet Hükümeti zamanında Erbakan hoca’nın “On bin tane uçak yapacağız, yüz bin tane tank yapacağız” diye başladığı ağır sanayi hamlesini hatırlıyorum. Yeterli vergi toplama ve borçlanma mekanizmaları o zamanlar henüz kurulamamış olduğu için başarılı olamadı. Mevcut (60.) hükümetin Uzay Merkezi, uydu fabrikaları kurma ve “E- Devlet kurma” gibi projeleri var.

sonraki yazı

Sonraki yazı

Diğerleri gecikebilir ama Orwell’in (1984 romanında bahsettiği büyük biraderin) tarzında bir E- Devlet’i ülkemizde kurma projesinin halen çok büyük bir başarıyla hızla ilerlediğini görmekte ve bunun sonuçlarını düşündükçe şimdiden tir tir titremekteyim.

Yorum gönder

Yorum göndermek için giriş yapmalısınız.