Ulaşım güvenliğinde paradigma değişimi zorunluluğu

Münakalat – Muhaberat Mevzuatı | canakci | Aralık 29, 2010 at 11:56 am

Ulaştırmacılık peygamber mesleğidir


önceki yazı

önceki yazı


İnsanlar en başta göçebe, yani sürekli kendilerini bir yerden başka yere taşımaktalar. Daha sonra tarım ve hayvancılıkla medeniyet başlıyor, yerleşik hayata geçiliyor. İşte ulaştırmanın başlangıcı da bundan on beş yirmi bin yıl önceki taa o zamanlara denk gelmektedir.

İnsanlar ilk olarak “tuz” taşıma gereksinimi duyuyorlar. Başlangıçta en mühim ve en pahalı yük odur. Daha sonra baharat, kürk, çeşitli yiyecekler ve eşyaların taşınmasına başlanıyor. Taa Çin’den, hiç kırmadan etmeden Avrupa’ya porselen eşya taşınmasına kadar geliyor iş. Porselene Avrupa’da hala Çin (China) denmesi, o zamanlardan kalmadır.

İki, dört ayaklı veya tekerlekli taşıyıcılar kullanılıyor. Haber de para da fiziksel olarak taşınan şeyler. Işıkla, dumanla haberleşme uzun mesafeler için asla geçerli değil. Taşıyıcılar yan yana, arka arkaya diziliyor kervanlar halinde hareket ediliyor.

Bir ülkeye giren çıkan malların korunması ülke topraklarının korunması kadar önemli. O nedenle kervanların refakatçi güvenlikçileriyle içinden geçtikleri yerlerin iktidarlarının güvenlikçileri elele çalışıyor. İçinden geçilen ülkelere de bu nedenle yüklü ‘güvenlik’ haraçları ödeniyor. Gümrük resmi v.b harçların meşruiyet temeli ta o günlerin güvenlik ihtiyaçlarından kalmadır.

Milattan sonraki on dokuzuncu yüzyılın ortalarına kadar insanların bir yerden öbürüne taşımak istedikleri her şeyin daima fiziksel bir varlığı var. Fiziksel olarak giden gelen hiçbir şey olmadan bilgi vesaire aktarılabilmesi ilk olarak telgrafla başlamıştır denilebilir. Daha sonra kısa sürede ses ve görüntü ile, veriler ve hızlı kontrol işaretlerinin gönderilebilmesi imkânları da gelişiyor. Fiziksel varlığı olmayan kıymetli mallar ortaya çıkmaya başlıyor.

Karşılık takas malları, kıymetli taş ve madenler yerine paraların kullanılabilmesi işleri çok kolaylaştırmış, ancak fiziksel olarak taşınma gereksinimleri nedeniyle bunların da güvenlik maliyetleri öbürleriyle aynı. Yani fiziksel varlığı olan her şeyin güvenlik riski var ve ona göre önlemler alınması zorunlu.

Fiziksel varlığı olmayan kıymetlerin tanınmaya başlaması ise yirminci yüzyılın ortalarını bulmuş. Mesela şöyle bir hikâye anlatılır;

60’lı yılların başlarında NASA’nın Cape Canaveral uzay üssünde uzaya fırlatılacak her ağırlığın tam olarak kontrol altında tutulabilmesi için bir memur tayin edilmiş. Fırlatılacak şeyle ilgili her mal önce faturasıyla birlikte bu memurun önüne gelir. Memur bu malı hassas bir şekilde tartarak ağırlığını yazar. Böylece fırlatılacak ağırlık önceden tam doğru olarak bilinebilecektir.

Bir gün (adı Joe olsun) memurun önüne bir fatura gelir. Bedeli iki buçuk milyon dolar. Mal yok. Joe hemen firmaya telefon eder. Der ki bu iki buçuk milyon dolarlık malı teslim etmemişsiniz. Onlar derler ki teslim ettik. Joe der ki önce benim görüp ağırlığını tartmam gerekiyor. Onlar derler ki, o malın ağırlığı ‘sıfır’dır.
Joe kızar, der ki “kardeşim ağırlıksız mal hiç olur mu? Fiyatı iki buçuk milyon dolar. Hepsini platinyumdan yapmış bile olsanız şu kadar gram ağırlığı olur. Getirin malı illa ki benim görmem lazım..”

Adamlar ellerinde disketlerle gelirler. Joe’ya anlatırlar. Derler ki şirketimizdeki otuz tane mühendis bir yıl çalıştılar ve bir yazılım ürettiler. Onu şirkette şu elimizdeki disketlere yükledik ve disketleri de getirip fırlatma modülünün bilgisayarının hard diskine yükledik. Sonra disketleri sürücüsüyle birlikte söküp geri aldık. Modülün ağırlığı bir mikrogram bile artmadı. Joe olayı çok büyük güçlükle tam olarak anladıktan sonra gider istifa eder.

Yirmi birinci yüzyılda ağırlıksız malların toplamdaki alışveriş kıymetleri şimdiden fiziksel malların kıymetlerini neredeyse geçmiş durumda. Yazılımlar, filmler, müzikler, servis bedelleri. Kuşkusuz ki bu yüzyılın sonuna varmadan fiziksel ağırlığı olmayan malların alışveriş bedellerinin tüm alışverişin yüzde doksan beşini (%95) geçmesini bekleyebiliriz.

Bu kehanetin temel dayanağı da, günümüzde sadece telefon internet vb. şekillerini gördüğümüz uzaktan hizmet alanlarının (ve faturalarının), gelecekte çok yaygınlaşacağının şimdiden belirgin hale gelmiş olmasıdır. (Örneğin, yurt dışındaki bir doktorun bizi oradan muayene, hatta ameliyat etmesi dâhil, sayısız değişik özel hizmetin uzaktan satın alınabilmesi söz konusu olacak).

Dijital dünyada mal ve bilgi akışını dışarıdan izlemek artık neredeyse imkânsız.

Klasik olarak bir ülkenin resmi ulaştırma yetkilisi iseniz egemenlik alanınıza düşen bölge içinde üç türlü durumla karşı karşıyasınız. Yurda giren mal (ithal), çıkan mal (ihraç), geçiş yapan mal (transit).

Giren ve çıkan malda tam olarak yetki ve kontrol sahibisiniz. Tek tek açıp incelemek, izin verip vermemek, vergi, harç tarhiyatı yapmak hakkınız var. Transit mal için ise, bu hakkınız malın asıl sahibi dış ülkeler tarafından sınırlandırılmıştır. Üretim ülkesinde üretim vergileri, tüketim yerinde tüketim vergileri alınıyor. Tek taraftan her ikisini birden istemek ve almak meşru değil. Yine de her zaman uyulan belirli (yazılı) kurallara göre olmak kaydıyla egemen ülke bürokratının zarafetine bırakılmıştır, ülkenin iç işidir.
Kendi vatandaşına neyi yasaklayıp, neyi serbest bırakacağı veya neleri çok pahalı hale getireceği egemen ülkenin egemenlerinin yetki alanında oluyor. Paradigma bu.

Ağırlığı olmayan kıymetli malların alışverişinin başlamasına kadar, bu paradigmanın işletilmesinde büyük bir sorun yaşanmamış. Bireyler kendi ürettiği, tükettiği her mala devletinin sürekli karışmasını, kayıt ve kontroller (ve haraçlar) koymasını kanıksamışlar. Adil bulmasalar da, tüm bunları meşru saymak zorunda hissetmişler kendilerini. Coğrafi bölgeler arası geçişli konularda ise prensip olarak devletler daima bireylere karşı kendi aralarında anlaşabilmiş ve işbirliği yapmışlar. Bir bireyin kendi devletince yapılan bir haksızlığı öbür devleti arkasına alarak çözmesi hiçbir zaman söz konusu değil. Ülke bürokrasileri kendi aralarında anlaşarak bireylere karşı daima egemen olmuşlar.

Kilidin anahtarı malın sahibinde kalmalı

Günümüzde bu düzeni eskisi gibi işleyemez hale getiren yeni teknolojiler ortaya çıktı. Paradigma değişikliğini esas zorlayan da o. Eski anlayışla yaklaşarak, hakkaniyete uygun çözümler bulmak artık neredeyse imkânsız. İzninizle konuyu bir örnekle daha anlaşılır hale getirmek istiyorum. Söz konusu katma değeri yüksek bir ürün (örn. bilgisayar) üretimi olsun.

Farklı coğrafyalardaki pek çok ayrı insanın işbirliğini gerektiren bir ekonomik beslenme zinciri kuruluyor. Bu zincirin her seferinde ihtiyaca göre yeni baştan kurulduğunu hatırlatmam gereksiz. Üretimin tasarım kararı öncesinde de çeşitli aşamaları oluyor ve ortaya çıkan speklere göre sonuçta belirli merkezlerde o ürünün piyasada talep bulabilmesini sağlayacak (state of the art) belirli çiplerin tasarımı tamamlanıyor. Bu çiplerin üretilebilmesi için gereken grafik ve yazılımlar onu üretecek minifablara (çip üretim tesislerine) ‘internet üzerinden’ gönderiliyor. Minifab çipleri üretip kartçılara, modülcülere veriyor, onlar da son kullanıcıya ulaşacak ürünü ortaya çıkartacak olan OEM’lere. Her safhanın kendi içinde ara safhaları ve o ara safhaların da ayrı ülkeleri ve ikmalcileri var. Bunlar arasında sayısız aramal ve hizmet alışverişi oluyor.

Malın son kullanıcıya ulaşmasına kadar olan süreçteki sayısız safhanın her biri aslında (teorik olarak) dünyanın her ülkesinde gerçekleşebilir. O yüzden üretim zincirindeki halkaların hiçbirinin kendi başına belirleyici bir özelliği yoktu. Her birinin daima sayısız alternatifi olduğundan ülkeler ve firmalar önemsiz. Her seferinde bazı halkalar gidip yerine yenileri gelebiliyor.

Eğer bütün bunları en tepede vizyon sahibi bazı yöneticilerin planladıklarını ve bir plana göre yürüttüklerini sanıyorsanız çok aldanmaktasınız. Plan yok. Zaten plan yapmaya kalksanız da, asla ona göre yürütülemez. Günümüzün rekabetçi sanayi üretimleri her gün daha fazla yönetimsiz (kendi kendine göre) işler hale gelmektedir. Herkes sadece kendi sahip olduğu halka bazında olayı düşünmek ve ona göre doğru kararlar vermek durumunda.

En tepede fiziksel üretimi başlatacak çipi üreten fabrikanın başında olduğunuzu düşünelim. Size tasarımlar geldi. İnternet üzerinden size gönderilen tasarımların otuz milyon dolar gibi de bir faturası olsun. Gümrükçü bunu mal olarak yakalayamaz, ama maliyeci faturayı görünce hemen der ki bana bunun ÖTV, KDV, MDV, XDV’lerini de ödeyeceksin.

Maliyecinin devleti için bu parayı isterken, global piyasada o üretim halkası için oluşmuş katma değer marjından hiçbir haberi yoktur. Global beslenme zincirinin maliyeti arttıran safralara hiç tahammülü olmaz. O yüzden sebepsiz yere maliyeti 10-20 puan arttıran halkayı hemen tasfiye eder ve üretimi alternatif bir halkaya kaydırır. Sizin halka (ve sonuçta sizin ülke) işsiz kalacağından dolayı batar. Maliyecinin ise zücaciye dükkânına girmiş bir fil gibi verdiği zarardan çoğu zaman hiçbir haberi bile olmaz.

Diyelim ki ülkenizde işsizlik çok yüksek, o yüzden işçiniz boğaz tokluğuna çalışmaya hazır. Mesela bilgisayar kartlarının asamblaj (üzerine çip döşeme) işleri de tam size göre. Tam işi alacaksınız, o da ne? Sizin işçinin maliyeti, 6 Çinli işçinin maliyeti kadar yapıyor. Neden? Çünkü o bisikletle işe gidiyor, yediği içtiği ucuz. Sizin işçinin 3 liraya yaşadığı geçimi, o 1 liraya getiriyor. Bir de sizin devletiniz işçiye vereceğiniz her 3 lira başına, 3 lira da kendisine vermenizi istiyor. Yapıyor 6 lira. Dünya piyasası o işi niye size versin ki? Sizin işçi mecburen işsiz kalacak.

Eskiden mültezim gelir, verimli bir tarlada ürettiğiniz üç çuvalın ikisini sizden payınıza düşen vergi olarak alır giderdi. Bunu yaparken de bilirdi ki siz zaten bir çuvalla yaşayabiliyorsunuz ve zaten gidecek başka yeriniz de yok. Oysa günümüzde tüm üretim faktörleri hareketlilik kazandı. Katma değeri olan her iş, gidiyor dünya üzerinde safra marjlarının olmadığı başka bir yeri bulup oraya yerleşiyor. Gitmesi en zor olan, mobilitesi en az olan işçinin kendisi. Gidemeyince kalıyor işsiz mecburen. Bu, çağımızda bir bireyin düşebileceği en korkunç durum.

Artık klasik paradigmaya göre bir devletin vatandaşın her türlü mal ve bilgi hareketini en ince ayrıntısına kadar izlemekten menfaati olduğunu, bu konuda arzu ve isteği de olduğunu, geçmişten gelen tecrübeye ve teknik imkanlara da sahip olduğunu biliyoruz. Oysa vatandaş bundan tedirgindir ve devletin bu girişimini mümkün olduğu ölçüde engellemek istemektedir.

Peki, vatandaşın arzusu hilafına devlet vatandaşının her türlü mal ve bilgi hareketini en ince ayrıntısına kadar izleyebilecek midir? Buna imkânları da olacak mıdır? İşte bu şüpheli… Çünkü teknoloji geliştikçe devletin ceberutluk imkânları da giderek azalmakta, kısıtlanmaktadır.

Birincisi dijital malların devletin kontrol ve denetiminin dışına çıkacak şekilde hareket ettirilme imkânları çok fazladır. Ankara 1. Sulh Ceza Mahkemesi’nin Türk vatandaşlarının erişimini engelleme kararı aldığı YouTube sitesi halen Türklerin en fazla ziyaret ettiği beşinci site konumundadır ve başbakan dâhil milyonlarca Türk bu siteyi sürekli ziyaret etmeye devam etmektedir. Erişim engelinin potansiyel ziyaret sayısını düşürdüğü bile şüphelidir. O halde kamu erkinin bir erişim engeli koyması gerçekte mümkün olamamıştır da denilebilir.

Ama bence bu durumun çok ilginç iki sonucu var. Birincisi devlet (kendi koyduğu engel nedeniyle) istediğinde oraya kimlerin ne zaman kaç defa girdiğini de asla öğrenemeyecektir. İkincisi ve daha önemlisi (başbakanın ben giriyorum, siz de girin demesi sayesinde) devletin yasakladığı bir şeyi yapmanın resmen meşru bir şey olabileceği de ortaya çıkmıştır. Devlet aslında engellenmemesi gereken bir hakkınızı engellemeye çalışabilmekte. Buna gücü yetmediğinde ancak o zaman yasak ortadan kalkmaktadır.

Aynı konuya bir diğer örnek de, “GoogleEarth” öncesinde ülkemizin herhangi bir bölgesinin 1/10bin’den daha yüksek çözünürlüklü görüntüsünü almamız vermemizin hapislik suç olması gösterilebilir.

Peki, aynı konu vergi konusunda söylenemez mi? Devlet belgelenebilen her türlü faydamıza bir haraç koymakta ve illaki (kendi belirlediği oranda) bir pay almak istemektedir. Üstelik bu paylar oldukça yüksektir ve tek taraflı olarak daha da arttırılabilmektedir… Oysa bu payları fiilen alamaz olduğunda devletin hakkı da ortadan kalkıyor. Çünkü zaten herhangi bir katkı sonucu fiilen hak edilmiş bir tarafı da yoktur.
Bir an için YouTube’un devlete vergi vermeden alışveriş yapılabilen bir yer olduğunu düşününüz. Kuşkusuz o zaman başbakan açıkça ben giriyorum siz de girin diyemeyecekti, ama halkın çoğunluğunun oradan alışveriş yapmanın meşruiyeti konusunda hiç bir tereddüdü olmayacağından eminim. Verginin kutsallığı halk nezdinde çoktan bozulmuş durumdadır.

Eğer bir dijital mal kaynağından tüketicisine ulaştırılacak ise bunun devletin kontrol ve denetiminin dışında gerçekleşmesi çok kolay hale gelmiştir. Milli Güvenlik Kurulunun ülke içindeki internet ağının tek omurgalı ve tek merkezden çıkışlı olması yönündeki kararı olsun, daha sonra santraller üzerinde gerçekleştirilen elektronik donanımlar yoluyla olsun bunun fiziksel olarak yeterli bir engel oluşturması mümkün değildir.

Fiziksel mallar gizlenemese de, sanal malların gizlenebilmesi insan hakları gereğidir.

Anayasal “haberleşme özgürlüğü ve gizliliği“ gereği santrallerin tamamen şeffaf olması gerekirken devletin illegal bazı donanımlar ekleyerek bütün iletişimimizi izleyebilir hale geldiği algısı tam olarak doğru değil, çünkü bu mümkün de değil. Eskiden kervanlar sadece belirli güzergâhları izlerlerdi. Oysa dijital dünyada yollar sayısız ve sınırsız.

Sözgelimi bir gönderinin kaynak ve destinasyon adresleri belli olsun. Fiber yol üzerinde bekleyen birisinin gelen tüm gönderilerin içini açıp bakmadıkça o belirli gönderiyi bulup yakalaması imkânsız. Diyelim ki bir dijital mal fiziksel olarak (üzerinde kayıtlı olduğu diskle birlikte) ele geçirilmiş olsun. Eğer uygun bir teknikle kilitlemiş iseniz siz anahtarını vermedikçe açıp içine bakılması mümkün değildir. Her türlü dijital kilidin kırılabildiği iddiası doğru değil. Kesinlikle hiç kırılamayan kilitler var.

Üstelik kaynak ve destinasyon adresleri kesinlikle bulunamayacak şekilde gizlenebilir. Gönderi sayısız farklı güzergâhtan da yapılabilir. Üstelik gönderi sayısız farklı pakete ayrılıp farklı zaman dilimlerinde farklı güzergâhlardan gönderilebilir. Dışarıdan birinin tüm parçaları lego gibi bulup toplaması tamamen imkânsız olur.

Eğer sözgelimi ülkedeki tüm fiber ağlar kontrol altında ise uydu üzerinden, karasal ağlar üzerinden denetimi imkânsız yeni yollar bulunabilir.

Açık ağların üzerinde dolaşan VPN (Virtual Private Network) özel sanal ağlar mevcut. Sahibi izin verirse başka, ama normalde kamu yetkililerinin bu ağların içine girip dolaşma yetkileri yok. Olmaması gerekir. İnsan hakları bunu gerektirir.. Kilitleri de öyle kuvvetli ki kırmak teknik olarak imkânsız gibi bir şey.

Diyeceksiniz ki, mal gizli gönderilse de para gizli gönderilemez. Bankaların devletin cebi gibi olduğu bir ülkede ülkenin paraları ve dövizleriyle her türlü ödeme devletin denetimi altındadır. Bu doğal bir şey. Ama buna hiç ihtiyacınız yok ki. Sanal dünyada dolaşan dijital paralar hiçbir ülkenin değildir. Tabii dijital her mal gibi o da ağ üzerinde gizlice dolaşabilir. Alan ve veren dışında kimsenin bundan haberi olması gerekmez.

sonraki yazı

Sonraki yazı

Devletlerin her türlü mal, bilgi, ve para alışverişinin ortasına girip bakmak, hepsini denetlemek, düzenlemek, kendine pay almak istemesi, kendi bilgisi dışında yapılanları suç ilan etmesi ahlaki değildir, insan haklarına aykırıdır. Vicdanen kabul edilemez..

Yorum gönder

Yorum göndermek için giriş yapmalısınız.