Biyolojik Demir Bilye

Zeitgeist / Denemeler | Tanıl Ünlü | Nisan 15, 2011 at 1:23 pm

3 gerçek var: Benim gerçeğim, senin gerçeğin ve gerçek.

Bir basit soru öncelikle…

Yüz gramlık bir demir bilye mi daha hızlı yere düşer, beş kiloluk bir demir gülle mi?

Basit sorunun basit cevabı ve hikâyesi

İkisi de aynı hızda, bunu bilemeyecek ne var? Bir eline bir bilye, diğerine bir gülle (nereden bulabilirsen) al, omuz seviyenden bırak yere. Gözle görünüyor aynı hızda yere düştükleri. Eğer bir buçuk metrelik mesafe iyi ölçüm yapmaya yeterli değil diyorsan: Üst katlarda oturan bir arkadaşın onları aşağıya bırakırken, senin aşağıda (güvenli bir yerde) durman, bilye ile güllenin aynı sürede aşağıya düştüklerini gözlemen için yeterli olacaktır.

Sorunun cevabını artık biliyoruz. Bundan 415 yıl kadar önce (1590’da) Galileo Galilei, Piza kulesinden bir misket ve bir top güllesi bırakarak cisimlerin ağırlıklarından bağımsız olarak serbest düşme eylemini gerçekleştirdiklerini kanıtladı. Bu deneyi gerçekten ilk gerçekleştiren kişinin Galileo olup olmadığı veya bu türden bir deneyde ölçüm yapmanın zorlukları ile kafa karıştırmamıza gerek yok. Beş kiloluk demirin, yüz gramlık demire göre elli misli hızla düşmediğini görememek için ahmak olmak gerekli…

Ahmak mı dedim? Ahmaklıkla itham ettiğim insan kalabalığı içinde Galileo’ya kadar yaşamış milyonlarca insan var. Bu kadar çok insan ahmak olamaz, olmamalı. Hiç sevmediğim bir iş yaparak -çağımızın modasına uyarak- fikrimi kemiklerine kadar ölü kimsenin manevi şahsiyetlerini incetmeyecek bir şekilde, daha politik olarak ifade ediyorum o zaman: Ulaştığımız bilimsel seviyede bunu bilmemek ahmaklık olurdu. O devirlerin parlak zihinleri, düşünürleri, kralları ve filozofları ahmak değildiler.

Tartışılmaz bir gerçek var: Binlerce yıl boyunca gereksiz milyon konuda gereksiz milyon düşünce üreten insanlık, bu basit sorunun cevabını bilmek için bir çaba göstermedi. O binlerce yıllık dönemde çoğu insan bu soruyu düşünmedi, bu soru akıllarına bile gelmedi. Diğerleri bu sorunun önemli olduğuna inanmadılar, tıpkı günümüzde kalabalıkların bilime inanmadıkları gibi. Kısaca kalabalıklardan daha zeki olanlar olarak tanımlayacağım son ve diğerleri ile kıyaslandığında sayıları son derece az olan bir grubunsa önünde farklı engelleri vardı. En basit engel, Aristo’nun önlerinde bu soruya ve benzeri sorulara verilebilecek en iyi cevaplar olarak kabul edilen cevapları vermiş olduğu yanılgısıydı. Dev bir set gibi önlerine çıkan koskoca Aristo’ya karşı çıkmak mümkün değildi.

Bu zeki insanların önündeki diğer ve daha ciddi engel ise bağnazlıktı. Kalabalıkların ve kralların neredeyse tüm yönetimsel erki gönüllü veya gönülsüz teslim ettiği ruhani otorite, toplum üzerindeki kontrolünü sarsabilecek bilimsel/felsefi tüm zihinsel çalışmaları şiddetle bastırıyordu. Gönüllü veya gönülsüz tanımlamamasını kullanırken, gönülsüz olarak yönetim gücünü teslim edenler arasında sadece kralları düşünebildiğimi eklemek isterim.

Günümüzün demokrasi altında yaşayan kalabalıkların kendilerine ait toplumsal güçleri (para, karar hakkı vd) nasıl büyük bir şevkle benzer otoritelere teslim ettiklerini gözlemlediğim için, Ortaçağ’da Papalığın tek güçlü muhalefetinin kimi krallar olduğu genel kanısını destekliyorum. Üstünde bir tartışmayı vakit kaybı olarak görürüm ama ’bu Avrupa engizisyonuydu, bizde bilim ve alimler hep desteklendi’ tarzı saf yorumları duyar gibi olduğum için, bu konuda bildik örnek Hazarfen’i ve felsefi çıkarımları dolayısıyla derileri yüzülenleri geçelim, gidin Topkapı Sarayında Hekimbaşının (tüm Osmanlı’nın en itibarlı doktoru) odasını bir görün derim. Bizim köpeği bağlamayı denemem oraya, havasızlıktan nalları dikeceği için. Geçelim.

Binlerce yıl süresince milyonlarca insan bugün anladığımız anlamda bilimden uzak bir yaşam sürdüler. Bilimden uzak bir yaşam sürmek, bir bakıma objektif gerçekliğin nasıl değerlendirileceği konusunda hiçbir fikre sahip olmamaktır. Günümüzde bile milyonlar -hatta dürüst olalım milyarlar- objektif, gözlemciden bağımsız, doğruluğu şüphe götürmeyen gerçekliğe ulaşmanın metotları hakkında en ufak bir fikre sahip değiller. Son 2500 yıl içinde felsefenin temel tartışma konularından birinin gerçek bilgiye ulaşmak için nasıl bir yol izlememiz gerektiği tartışması olduğunu aklımızdan hiç çıkarmamamız lazım.

Aristo ahmak mıydı?

Aristo, yazdığı tanımlamadan 5 kiloluk demir gülle, 100 gramlık demir bilyenin 50 misli hızla düşer sonucu çıkarılabildiğini fark etmeyecek kadar ahmak biri miydi? O Aristo’yu eti-kemiğiyle günümüze taşıdığımızı canlandırılım gözümüzde. İnanın bana onunla bir fikir münakaşasına girmek istemezdiniz. Ahlak, teoloji, felsefe vb. Hepsinde ağzınızı açık bırakacak kadar çok şey söyleyebilirdi. Eğer önyargılarınızın kölesi bir insan değilseniz, o geniş bilgi birikimi, inanılmaz zekasıyla sizi büyüleyeceğine, ahlak anlayışının derinliğiyle ağzınızı bir karış açık bırakacağına hiç şüphem yok.

Bertrand Russel’dan bu yana yeryüzünde örneklerine raslayamıyoruz, ama diyelim ki siz çağımızın mantıksızlık hastalığına yakalanmamamış azınlıktansınız ve Aristo ile mantık kurallarının işlediği bir tartışmayı gerçekleştirdiniz: Münakaşa kesin yenilginizle son bulurdu. Bunun sebebi Aristo’nun çağının tüm bilgileri yutmuş bir deha olması kadar, uygarlığımızın son 2000 yılı içinde gelişmelerin aslında temel olarak bilimsel alanda gerçekleşmiş olduğu, bilim dışı konularda ya hiç gelişme görülmediği veya gerçekleşen gelişmelerin akademik çevrelerle sınırlı kaldığı, topluma yayılmamış olmasıdır.

Diğer taraftan ilkokul sondan terk akademik kariyere sahip olsanız bile, gazete haberlerinden toplama bilimsel verilerinizle de (söz gelişi insan vücudundaki organları ve işlevlerini saymanız veya ayın dünyanın uydusu olduğunu söylemenizle) Aristo’nun ağzını açık bırakırdınız, buna şüphe yok.

Bilimsel bilginin farkı burada sanırım. Birikerek artıyor. Gelecekte bugünün insanının hurafeleri ve cahilliklerine, günümüzde geçmişin cahilliklerine güldüğümüz gibi gülecekler.

Tarihi ahmaklıklar

Yeri gelmişken bahsetmeden geçemeyeceğim bir kaç tarihi geri zekalılık örneğini rahmetle anmadan geçmeyelim:

1. 1500’lü yıllara geldiğimizde sayıları milyonları bulan İnkalar, Güney Amerikaya ilk ulaştıklarında sayıları bir kaç yüzle sınırlı olan İspanyollara esir düştüler. Takip eden yıllarda büyük oranda katledildiler. Bu esaretin sebebi sadece İspanyolların askeri üstünlüğü değildi. Her ne kadar ilerleyen yıllarda 80 bin İnka ile 430 kadar İspanyol’un giriştikleri bir meydan savaşı İnkaların 7000 kayıp vererek yenilgileriyle sonuçlanmış olsada, verdiğim örnekte –İspanyolların ilk olarak Güney Amerika’ya çıkışları- her türlü lojistik üstünlük yerlilerin elindeydi. Milyona karşı yüz sayısından bahsediyoruz, tükürükle boğmak bu örnekte bir abartı sayılamaz. Ve ilk başta konuk olarak kabul edilen İspanyollar bir gece vakti esir konumuna düşebilirlerdi. Ama İnkalar çok geç olana kadar uzun bir süre İspanyol’lara saygıda hiçbir kusur göstermediler. Bu garip durumun sebebi İnka efsanelerinin doğudan gelecek kurtarıcı tanrı mitleriyle dolu olmasıydı. İnkalar İspanyolları Tanrı sayıyorlardı, krallıklarının kapılarını ardına kadar açtılar. Uzun bir süre sonra, İspanyolların ne halt olduğunu anladıklarında ise, iş işten geçmişti. Sonuçta milyonları barındıran İnka Uygarlığı nüfus kalabalıklığı ve altın enflasyonu sorunlarından bir çırpıda kurtarıldı.

2. Ortaçağ boyunca Avrupa’nın bir çok ülkesinde salgın hastalıklar tanrının gazabı olarak nitelendi. Yüzbinlerce insan, aralarında bir çoğu hiç bir hastalık belirtisi bile göstermeden, sadece belli toplumsal gruplara ait oldukları için yakıldı. Günümüzde hastalıkların nasıl oluştuğunu biliyoruz ve insanları hasta oldukları için yakmanın zalimce bir eylem olduğunu kabul ediyoruz. Ama bunu o insanları yakan milyonlara anlatabilir miydiniz? Tarihte bir kısa yolculuğa çıkın ve yakılacak olan insanların bir suçu olmadığını, o dönemin kalabalıklarına –milyonlarına- anlatmaya kalkışacak olsaydınız, ne söylerdiniz o kalabalıklara? Her koşulda, bu tür bir denemeye kalkışacak olursanız, önce üstünüze yanmaz kıyafetler geçirmeyi unutmayın…

Özetle, milyonların aynı fikri paylaşıyor olması, o fikrin doğru olduğunu kanıtlamıyor. Fikirlerin gerçekleri ifade ediyor olmalarıyla, çoğu zaman zannettiğimiz gibi arkalarında milyonların olması arasında bir ilişki yok.

Üstelik modernliğin öldüğü, tarihin bittiği iddiasındaki edebiyat akımlarına kapılarak İnkalar aslında haklıydı, İspanyollar aslında İnkaların bekledikleri tanrıları da olabilirdi demek saçmalanın postmodern bir formundan öte bir şey olmayacaktır. Hele, işin içine birazda bilimsel sosyolojik/psikolojik sos katarak o yakılan insanlarda toplumun öfkesini hastalık değilse başka bir şekilde yine çekerlerdi, sorun yarattıkları toplumsal negatif enerjide düğümleniyor demek veya her şey izafidir demek, atalarımızın güzel dilinden günümüz türkçesine sıyrılmaya başarmış ‘abesle iştigal’ deyimine uygun bir kullanım alanı yaratır.

Yanlış inanışlar tarihi, milyonların hayatını değiştirdi. Katledilen, acımasızca yakılan atalarınızdan biride olabilirdi. Adaletsizliğe ve haksızlığa karşı çıkmak, yanlışlıkları düzeltmeye çalışmak, sahip olduğu bilgiyi hemcinsleri ile paylaşmak insanoğlunu insan yapan temel değerlerden bir kaçı oldular.

Günümüzde durum nasıl?

Size bir sır vereyim mi? Toplumlara dışarıdan empoze edilen veya toplumların öz topraklarında yetiştirip, yeşertip, en olgun hale getirdikleri kendi üretimleri olan yanlış inanışlar, yanlış “doğrular” günümüzde de yaşamımızı etkilemeye devam ediyorlar… Herbirimizin hayatı yanlış “doğruların” gölgesinde. Fakat bu yanlış “doğrulara” o kadar alışmış durumdayız ki, onların yanlış olduğunu tartışmak bile bize anlamsız gelecektir. Politikadan, ikili ilişkilere, günlük ev yaşamımızdan, iş yaşamımıza her davranışınızı sorgulayın. Neden başkalarına olduğumuzdan farklı görünmek, doğamızın reddi, yapay duygularla boğuşuyoruz? Üstelik bu yanlışları sürdürebilmek için değerli yaşam enerjimizin ve vaktimizin önemli bir kısmını (belki tamamını) harcamaya hiç acımıyoruz. Durup herşeyi sorgulamanın vakti geldi. Ama düşünmek konusunda bile yanlış “doğrular” sarmış durumda çevremizi. “Çok düşünen delirir/ mutsuz olur vb”, “toplum dışı olursun”, sen mi bulacaksın tüm gerçekleri” vb vb

Peki bize ne veya kim yol gösterecek?

Yazının başında da geçtiği gibi, bize neyin kılavuz olacağı, hangi türde bilginin bizi gerçeğe yaklaştıracağı sorusu insanoğlunun (ve dolayısıyla felsefenin) temel soruları oldu. Farklı fikirler mevcut olmakla birlikte son iki yüzyıl içinde- aydınlanma çağında- insanlığın üzerinde oldukça anlaştığı bir cevap var bu konuda. Aydınlanma çağının bu topraklara ulaşan ve sesini dinletebilen az sayıda kişiliğinden biri olarak Atatürk aslında bu soruya son derece açık bir cevap vermiş bundan 70 yıl kadar önce: “En hakiki mürşit ilimdir.” Başka yol gösterenleriniz olmasın demiyor, ama aralarından birini daha hakiki, daha gerçek seçecekseniz, bu bilim olmalı.

Aslında tek başına bu sözünün tarihe geçmiş olması ve bu sözle haşır neşir olarak büyümemiz bile, bir kültürbataklık olmaktan kurtulamamış ve kurtulamayacak olan Orta Doğu’da iyi-kötü bir uygarlık olmamızı sağladı.

Bilimsel araştırma kurallarına uygun yapılmışsa ve başka çalışmalarla destekleniyorsa objektif doğrulara işaret eder. İster Arşimet, ister Newton tarafından gerçekleştirilsin, bilimsel çalışmaların sonuçları belli bir istatistiki sapma payı ile birlikte aynı doğrular kümesi içinde olmak zorundadır. Ama doğru kabul ettiklerimizin (gerçeklerimizin) ne kadarı bu kategori içinde yer alıyor?

“Ulaştığımız bilimsel seviyede bunu bilmemek ahmaklık olurdu” gibi bir söz söyledim biraz önce. Ama ulaştığımız bilim seviyesinde kalabalıklar nasıl oluyor da ahmaklıklarını sürdürebiliyor? Bir çok sebebi var bu durumun ama temel sebep olarak insanların temel bilgi edinme yöntemi olarak bilimi görmemelerinden kaynaklanıyor. Bilimin temel kavramlarını bırakın bir kenera, bilimin ne olduğuna yabancı insanlarla dolu yeryüzü. Kalabalıkların bilim algısı soğuk, sevimsiz ve gereksiz bir “şey” olduğu şeklinde.

Oysa bilim bizi doğanın efendisi yaptı. Tüm yaşamımız bilimin farklı dallarının (biyoloji, fizik, kimya, matematik, sosyoloji, psikoloji vd) kurallarına göre gerçekleşiyor. Köpeklerin yerleşmeden önce neden yataklarının üzerinde bir kaç tur döndükleri veya orgazm olan erkeğin ısı algısında ortaya çıkan farklılaşma gibi bir çok doğal fenomenin bilimsel açıklamalarını bilmemiz sıklıkla hiç bir işimize yaramaz. Ama viraja 115 km/saat hızla giren otobüs şöförü zorlukla tamamladığı ilköğretim kurumunda merkezkaç kuvveti hakkında kendisini daha fazla bilgilendirecek bir fizik öğretmenine sahip olsaydı, hayatta olacaktı şu anda. Bilim adamlarının raporları yerine, 3 ile 5’i toplayamayan ve kendi çıkarından başka bir önceliği olmayan müsteşarlarının raporları ile hareket eden politikacıların verdikleri zararlar tartışılmaz boyutta.

Doğu ile batı arasındaki temel fark

Son dönemlerde halkımızın A.B.D’ye kızdıkça Avrupa Birliğine karşı artan tepkisi dikkatimi çekiyor. Sorunun bir parçasıda Avrupa’nın nerede, A.B.D.’nin nerede olduğunu öğretemeyen coğrafya hocalarımızda sanırım. Ama madem halkımızın giderek sayıları artan bir kesimi kendini Avrupa kültürünün uzağında görüyor, daha da büyük bir kesimi ise zaten Avrupa kültürü ile bağdaşmayacak bir uzaklıkta, o zaman nereye, hangi kültüre aidiz biz?

Sorunun cevabı aslında bilime, teknolojiye ve dogmaya yaklaşışımızda yatıyor. Bu soruya verilen bireysel cevapları incelediğimizde, üzülerek görüyoruz ki, mevcut zaman biriminde halkımızın ezici bir çoğunluğu hala Doğu -Orta Doğu- kültürünü yaşamayı sürdürüyor. ” Ben Avrupa kültürünün bir parçasıyım” sözünü sadece laf olarak dile getirecek kaç genç var çevrenizde? Gençler bu durumdaysa, yaşlıları bırakın düşünmeyin.

Bu sebeple yazının devamında Orta Doğu kültürü içinde saydım ülkemizi. Orta Doğu kültürü doğru ile yanlışın, gerçeklerle hayallerin en çok birbirine karışmış olduğu kültür. Biz böyle olmasını istiyoruz diye bir şey öyle olmayacaktır, gerçeklik diye bir şey var. Bilimsel gerçeklere bile karşı olabiliyoruz, kendi hayallerimize aykırı düştüklerinde. Nesnel gerçekliği ölçmeyi, değerlendirmeyi, arşivlemeyi ve gerektiğinde yeniden kullanmayı, kaynak göstermeyi ne bireysel hayatımızda, ne de toplumsal hayatımızda başaramadık.

Bundan 90 sene önce hakkında olumlu bir tek sıfat bulamadığım Enver Paşa olarak tanıdığımız şahsiyet, günümüz teknolojisiyle bile kışın zorlukla ulaşım sağladığımız Kars ve çevresinden 140 bin çarıksız askeri yayan Rusya ve ötesi fethine gönderdiğinde, Erzurum donmuş Türk askeri cesediyle doldu. Bilimi reddetmek kimi zaman çok kısa zamanda alır eline sopasını. Keşke hayat bu tür hataların gerçek sorumlularını cezalandıran bir adalet sistemiyle donatılmış olsaydı. 90 bin insan –dile kolay- askerlik biliminden en ufak nasibini almamış bir şahsiyetin kararları sonucunda öldü.

Sorun tipik doğulu yaklaşımımızla bilimin de işimize gelen kısmını kabullenip, işimize gelmeyen çıkarımlarını reddetmeye meyilli olmamızda. Mesela Almanya’da 15 yaşında 40 bin çocuğun değerlendirildiği bir çalışmada Türk kökenli çocukların ortalama zeka skorlarının (IQ) Alman çocuklarından daha düşük olduğu sonucuna varılmış. Bunun gerçek bir bilimsel sonuç olabileceğini kabul eden bir tek köşe yazarı, okur yorumuna raslamadım. (Gazete ve portalların muhtemelen basmakalıp yorumları yayınlarken, farklı yorumda bulunanları yayınlanmaktan kaçındıklarını düşünüyorum. Alternatif durumu, yani arada farklı düşünen bir kişinin bile mevcut olmadığı mono-düşünenler topluluğu içinde yaşıyor olma karabasanını aklıma bile getirmek istemiyorum). Bu türden bir çalışmayı daha okuyup değerlendirmeden reddetmekle ne yapıyoruz? Milliyetçilik duygularımız bir gerçeği görmemize engel oluyor. Neden? Çünkü bilimsel veriyi okuma yeteneğine, daha önemlisi isteğine sahip değiliz. Almanya’da yaşayan Türk çocuklarının ortalama IQ skorları Alman çocuklarından daha düşük çıkıyor cümlesinden bize hakaret edilmiş, aptal olduğumuz suratımıza söylenmiş gibi bir sonuç çıkarıyoruz- ki çalışmanın sonuçları bunu söylemiyor. Aslında birey olarak bizimle hiç ilgili olmayan bir çalışma olduğu belli. Almanya’da değiliz, 15 yaşında değiliz, zaten o değerlendirmeye katılmadığımızı biliyoruz. Ama kendimiz başarısız bir test sonucu almış gibi üzülüyoruz. (Kendi zekamızın ne olduğunu merak ediyorsak bir IQ testi yaptırabiliriz- ha o düşük çıkarsa bir Orta Doğu’lu olarak o teste de bir kusur bulmakta fazla zorluk çekmeyiz…)

Üstelik çalışma Türk çocukları arasından süper zekalılar çıkamaz gibi bir sonuçta çıkarmıyor ortaya. Sadece bunun daha düşük bir olasılık olduğunu anlıyoruz çalışmadan. Aslında bunda da çok aşırı şaşılacak bir şey yok. Tüm dünyada kırsal bölge kökenli bireylerin ortalama zekalarının şehirlerde yaşayanlara göre daha düşük olduğu ve yine zekanın ağırlıklı olarak genetik geçişe sahip olduğu gösterilmiş durumda. Türk, Alman, Japon bu kuralı değiştirmiyor. Yine bu kurala uygun olarak IQ ortalamasının en yüksek olarak saptandığı “ülke’nin” geçmişte bir şehir devleti olan (günümüzde yeniden ÇHC bağlanmış olan) Hong Kong olması şaşırtıcı değil. Eğer Almanya’ya göç eden Türkiye’nin büyük şehirlerinden akademik eğitim alan gençler olsaydı, ikinci kuşak Türk’lerde daha yüksek IQ’ya sahip olacaklardı. Kırsal kökenli ve köyünde de tutunamamış Türk ve Kürt’ler göç edince, ortalama IQ skorları daha düşük bir ikinci nesil Türk gençliği ile karşılaşmamızda şaşılacak bir durum yok.

İnsanların bilimsel olarak içinde yer aldıkları gruba bir üstünlük adledildiğinde, bunu reddetmeyi akıllarından bile geçirmedikleri görüyoruz. Bilimsel olarak zenci gırtlağının daha iyi vokal yapmaya olanak verdiğini söylediklerinde, itiraz eden bir zenci düşünebiliyor musunuz? Kadın beyninin konuşma ve sözel beceri merkezlerinin erkek beynine göre daha gelişmiş olduğu bilgisine itiraz eden bir kadın tanıyor musunuz? Hatta bu konuda daha az yeteneğe sahip olduğunu çoğu erkek rahatlıkla kabul ediyor. Centilmenliklerinden de değil, bir çok bilimsel sonuç arasında günlük hayatımızda en rahat gözlem yapma şansına sahip olduğumuz konulardan biri bu. (Kadınların dikkatimi çeken bir diğer yetenekleri de aynı anda hem konuşup, hem düşünebilmeleri. Biz erkekler için yürürken sakız çiğnemekten bile zor bir durum).

Ama zencilerin ortalamada beyazlardan daha az zeki olduğunu veya kadınların soyut düşünme, matematik ve satrançta yeteneklerinin genetik olarak erkeklerden daha düşük olduğunu gösteren bilimsel verileri dile getirin bakalım. Karşınızda bir önyargılar ve bahaneler silsilesi çıkacaktır, fırsat eşitsizliğinden, bilimsel çalışmaların yeterince iyi yapılmadığına… Irkçılık veya cinsiyet ayrımcılığı ile suçlanırsınız kolayca ve gerçek bir tartışma, düşünme, öğrenme ve sonuçlara çıkarma imkansızlaşır.

Bana en korkutucu görünen işleri bilginin doğru yorumlanması üzerine kurulu insanların hiçbir bilim nosyonuna sahip olmamaları. Bir binanın çizimini gerçekleştiren bir mimarın yer çekimi teorisini reddettiğini farz edelim mesela… Evinizi ona çizdirir miydiniz? İmkansız değil mi? Ama kendini evrim teorisinin reddine adayan ve bu konuda seminerler düzenleyen, kulak burun boğazcıdan bozma saç ekici (para orada ya!!!) bir doktor var ülkemizde. Yurt dışı da görmüş, iyi para da kazanır. Hacı-hocalara giden milletim tarafından çok da bilge bir doktor sayılacaktır belkide. Adam seviliyor, saygı görüyor, iyi para kazanıyor. Başarının başka tanımı var mıdır yeryüzünde? Acıklı. Doktorlarına bile bilimsel bir biyoloji anlayışı verememiş ülkenin vah haline…

İyi bilim, kötü bilim

İşimize gelirse bilim ve teknoloji güzel, işimize gelmediğinde, anlamadığımızda, önyargılarımızla çeliştiğinde tu kaka. Bir basit örnek: Evrim teorisi günümüzde yaklaşık olarak kendisiyle eşit eskilikte olan yerçekimi teorisi kadar doğruluğu kanıtlanmış bir açıklanması yeryüzündeki yaşamın. Tıpkı yerçekimi teorisinde olduğu gibi her geçen gün yeni bilgiler ışığında gelişen, eksiklerini tamamlayan bir teori (yoksa siz modern fiziğin Newton’un yerçekimi kuramını hiç değişikliğe uğramadan kullanmaya devam ettiğini mi sanıyordunuz?) Ama temelde evrim teorisinin gerçekliğini sorgulamak bilim dışı çerçevede ancak mümkün olabilir.
Evet, kimi zaman Einstein’ın veya Havking’in bir teoremini Newton’un yerçekimi teorisiyle açıklayamazsınız, ama bu temelde yerçekimi teorisinin doğruluğunu tartışmak aklıevvelliğine götürmez sizi…

Kuşkusuz ömrü yüz sene ile sınırlı insanoğlu için canlı türlerinin milyonlarca yıl içinde nasıl farklılaştığını anlamak zor birşey. Ama oturup biraz düşünelim. Neden bir işe yaramayan kısalmış bir kuyruk kemiği veya apendiks var insan vücudunda? Neden farklı canlı türleri benzer iklim şartlarında benzer değişiklikler göstermişler? Neden dünyanın onca yerinde onca farklı canlı türünün kemikleri, fosilleri var? Buzul çağının bol tüylü kaplanı, fili nerede şimdi? Nasıl olurda canlılar arasında çevresine uyum gösterenlerin hayatta kalıp daha fazla çocuk sahibi olduğunu, uyum gösteremeyenlerinse sayıları azalarak sonuçta kaybolup gittikleri gibi aslında çevremizde bile gözleyebileceğimiz gerçeklere neden gözlerimiz kapalı?

Çünkü kapattığımız gözlerimizi açmak için Galileo’nun Pizza kulesinin tepesine çıkıp bir demir bilye ile bir demir gülle atması gerekiyor aşağıya. Laf aramızda, Harvard bir kaç sene sonra yaşamın başlangıcını ortaya çıkaran olayları laboratuar ortamında gerçekleştirilebilen parçalara bölme çalışmasını tamamlayacak. Ama onu da beğenmeyecek, itiraz edecekler çok bilmişler.

Ta ki…

Ta ki 20 –25 sene sonra yeniden dünyaya getirdiğimiz Neandartal Bebeğin fotorafları boy boy gazeteleri süsleyene kadar güzellik uykularına devam edecekler. İlkel insana -ne komiktir- evrenin merkezinde yer almadığının söylenmesi nedense bir hakaret olarak gelmişti. Kimilerinin dünyanın öküz boynuzunda olmadığını ve evrenin merkezinde yer almadığını kabul etmeleri için, dünyanın uzaydan çekilmiş fotoğraflarını görmeleri gerekli olmuştu. Evrim teorisini anlayıp kabul etmeleri için de Neandartal Bebeği görmeleri gerekecek. Boşuna değil klonlama çalışmaları konusunda cahil halkta korku yaratmaya çalışmaları. Halkın desteği ile klonlamayı büsbütün engellemeleri lazım, Neandartal Bebeğin doğumunu engelleyemeleri için…

Zengin muhafazakarların bir sıkıntıları var bu konuda. Klonlama çalışmaları olmadan sonsuz hayatta kalma düşlerini gerçekleştirmeleri mümkün değil. Parası olanın kendi yedek organ bankaları yaratacağı ve parası olmayana göre belki 50 sene daha fazla yaşayacağı bir gelecek bekliyor bizi.

Ama ne şirin bir görüntü olacak o Neandartal Bebeğin fikir babasının dizinde oturması…O basık alnı, geniş burun delikleri, birbirinden uzak gözleri ile yenir yutulur olmayan bir biyolojik demir bilye olacak o ufaklık…

Yorum gönder

Yorum göndermek için giriş yapmalısınız.