Saida Yolunda

Anı - Yaşayanların Ağzından Hikayeler | Gokhan | Eylül 8, 2011 at 1:27 pm

SAİDA YOLUNDA

Minibüs bizi bir türlü ulaşamadığımız denizin kenarına getiriyor ve yaklaşık elli dakika buradan devam ediyor. Yollarda çok fazla şehir değiştirdiğinizin farkına varmıyorsunuz çünkü hemen her yerde küçük yerleşim bölgeleri var. Yol boyunca Akdeniz eşlik ediyor yanımıza. Beyrut’ta hiç görmediğimiz kadar yakından denizi içimize çeke çeke ilerliyoruz yolda. 20-30 yıl öncesinin Antalya Alanya kara yolunu anımsatıyor yol. Tanıdık izlenimi veren sahiller… Aslında benzerlik çok fazla ülkemle. Mesela Moonlight otelinin balkonunda seyrettiğim ay aynı bizim memleketle. Yollardaki kedi ve köpeklerin bakışları da aynı. Ayakkabınızı boyamaya çalışan çocukların ısrarı, Starbucks ve MacDonald’s lar aynı. Bir de farklılık var memleketle. Murat Alemdar olmuş, Polat Alemdar. Lamiz diyorlar Behlül’e. Türk olduğumuzu öğrendiğinde 2 genç kızın bize bakıp gülümsemesinden ve askerlerden anlıyoruz bunları. Ancak anlaşamıyoruz gülümseyen kızla. Kız utangaç bir çekicilikle Lamiz diyerek önüne dönüyor. Sobe der gibi. Tekrar dönüp aynı yüz ifadesiyle Türk diyor, Lamiz diyor, gülüyor, tekrar dönüyor önüne. Bir çocuk yardımcı oluyor anlaşmamıza. Çocuğun arkadaşı cep telefonunu çıkarıp Behlül’ü gösteriyor Lamiz diye. Bize bir on dakika kadar ilgi gösterdikten sonra çocuk ve kız yol boyunca sohbet ediyorlar.

Saida’ya yaklaştığımızı hissediyoruz. İleride daha büyük bir şehir izlenimi veren yoğun bir yerleşim yeri var. Uzaktan beyaz bir anıt izlenimi veren yapı yaklaştıkça stada dönüşüyor. Vahalardaki çadır izlenimi verecek şekilde çadır beziyle kapalı türübünü ayrıştırılmış futbol stadı karşılıyor şehre gelenleri. Stadın solunda aşağıya doğru yeşil kubbeli çok sevimli bir cami eşlik ediyor şehre girenlere. Bir de daha büyük bir cami.

Ön tarafta oturan bir adam da aramızda Türkçe konuştuğumuzu duyunca Türkçe bildiğini söyleyerek Antep diyor, Hatay diyor, minibüse adam başı 2 Lübnan Lirası verin diyor,  otobüsün sahilden içeri gireceğini ve bulunduğumuz yerde inmemizi söylüyor. İniyoruz Saida denen yerde. Başlıyoruz deniz kenarından güneye doğru yürümeye. Mehmet minibüste Sur şehrine nasıl gidileceğini öğrenmiş. Yarın için plan yapıyor hemen, Sur kenti ziyareti için.  Geniş bir sahil yolu ve kaldırımda yürüyüşümüzü sürdürürken bir han görüyoruz sol tarafta. Franj Khan yazıyor yoldaki tabelada. Geniş bir avluya açılan oda kapılarından birinde turizm danışma yazıyor. Ancak Cuma olduğu için kapalı. Bir adam çıkıyor kapıların birinden. Fransız mısınız diye soruyor. “Türküz” diyoruz. “Buyurun, gezin” diyor. Üst katta da kapılar görülüyor. Toplam 2 katlı hanın tüm oda kapıları avludaki açıklıktan görülüyor. Odaların içleri kapalı. Bir odada kapıya parlak bir plaka asılmış. Odayı epilepsili hastaların bakımından sorumlu kişilerin kurdukları Lübnan Epilepsi derneğince düzenlediğini öğreniyoruz.

Handan çıkışta çocuklar sarıyor çevremizi. Bir kutu içinde 1-2 haftalık bir kedi yavrusu taşıyorlar. Bize resmini çekmemiz için uzatıyorlar yavruyu. Mehmet belli belirsiz bir şekilde “İlgilenme” diyor. Çok üzülerek ilgi göstermiyoruz çocuklara ve kediciğe, bunu bir gelir kaynağı olarak görmemeleri için. Belki bir şey istemeyeceklerdi ama biz ilgi göstermezsek kutuyu bir köşeye bırakırlar diye düşünüyoruz.

Han çıkışı duvarın ilerisinde içinde belli belirsiz bir ışık olan kuytu bir giriş gözüme çarpıyor. İçerideki karanlıkta izlenen cılız ışığın bir yerlerden sızan gün ışığı olduğunu düşünüyorum. O karanlık kapıdan içeri girmeyi öneriyorum. 30-40 metrelik duvar dibinden giden toprak yolda karanlık girişe doğru ilerliyoruz.

Önümüzde bize yol gösteren takım elbiseli bir tavşan yok ama bence burası “Harikalar Diyarı”. Taş tünellerle birbirine bağlanmış birçok koridor. Yaklaşık 1-2 metre genişliğindeki koridorlardan gökyüzü görülüyor. Bazı koridorların üzeri de kapalı, tünele dönüşüyor. Koridorların etrafında bitişik nizam ev ve işyerleri var. Alt katlar kahve rengi kapılarıyla işyerlerine ait. Bugün Cuma olduğu için işyerlerinin büyük çoğunluğu kapalı. Ancak aralarda birkaç bakkal ve internet kafe açık. Boşluklarda çocuklar top oynuyor. Koridorlar birçok diğer koridorlarla (sokaklarla) kesiliyor. İçimizden geldiği yöne gidiyoruz. Bir kahvehane görerek oturuyoruz bu ilginç yerde. Çaylarımızı söylüyoruz. Yoldan geçmekte olan bir adam yanımıza gelerek suyumuzdan içmek istiyor. 1,5 litrelik şişemi vermemi söylüyor Mehmet. Ağzına dikerek 1-2 yudum içiyor. Kapağı kapatıp iade ediyor şişeyi. Kerbela olayına  yönelik bir adetmiş. İmam Hüseyin’in su yollarının kesilmesi ile zaten çok sayıda bulunan Yezidilere karşı verdiği savaşta ölmelerine ithafen kişilerin suyunu isteyerek Yezidi olup olmadıklarına bakıyorlarmış.

Saida’da bir gece konaklama önerim kabul ediliyor. Akşam Beyrut’ta kalıp sabah erkenden Saida’ya gelmeye karar veriyoruz. Ancak Ayşe ve Mehmet öğlen “Sur” kentine devam etmeyi ve orayı da görmeyi istiyorlar. Kenti görmenin ne demek olduğunu tartışıyoruz bir süre. Ben günümü Saida’da geçirmek istediğimi, buranın bana gösterecek daha çok şeyi olduğunu düşünüyorum. Mehmet ve Ayşe ise ana konsepti görmenin çok yer görmeye zaman bırakacağını söylüyor. Her ikisinin de farklı açılardan doğru olduğunu düşünerek uygulamada bir yol ayrımına geliyoruz.

Turist kitabının önerdiği otelleri arıyoruz. Sadece bir otele ulaşabiliyoruz ki o da bizim için yüksek bir konaklama bedeline sahip. Tekrar koridorlara dönerek orada çalışmakta olan bir marangoza Otel soruyoruz. Kitabımızın önerdiği diğer bir otel olan “Orint Otel”i. Adam İngilizce bilmediğini söylüyor. “Funduk Oriyent” diyoruz. Anlamış olmanın ve cevabı bilmenin rahatlama ve huzuruyla gülümsüyor ve takip etmemizi söylüyor. Dükkanın açık bırakarak 50-60 metre kadar ilerliyoruz koridorda. Bir kapı gösteriyor. Burası diyor. Orient Otel olmasa da bir otel var burada. Kapıda bir haç var. Kapıyı açınca yukarı doğru basamaklarla ulaşılan 2 kapı daha görülüyor. İleride duran kapı kilitli. Sol taraftaki kapı ise itilince açılıyor. Yine merdivenler çıkıyor kapının ardında. O merdivenler bizi bir avluya ulaştırıyor. 2 katlı minyatür bir “Franj Khan” duruyor karşımızda. Oda kapılarının doğrudan avluya açıldığı bir yerde bekliyoruz. 15 yaşlarında gözlüklü bir kız çocuğu çıkıyor arka taraftaki odaların birinden. Otel aradığımızı söylüyoruz. Konuşmaya çekinir bir tarz ile annesini çağırıyor. 3 kişilik tek odası olduğunu söylüyor Fransız aksanlı 45 yaşlarındaki Katya anne. Oda bir koridor gibi. Bölümler arasında kapılar var. Aslında 3 oda gibi bir yer. En sondaki odada tuvalette var. Yarın geleceğimizi söyleyerek ayrılıyoruz. Katya odayı bizim için tutacağını söylüyor.

Mehmetlerin önerisi ile Orient oteli de görmeden geçmek istemiyoruz. Koridorlarda 2-3 gence yaklaşıyorum. Otel diyorum. Turistlere alışkın bir eda ile bir yol tarif ediyor. “İleride, ileride” diyor “sabun müzesi”. Otel, funduk diye ısrar edince bilmediğini söylüyor. Sanırım yabancılara sık sık evine yakın sabun müzesini tarif ediyor. Gelmişken müzeye girişinden içeri bakıyoruz. Kapalı.

Koridorlardan çıkarak deniz kenarına geliyoruz. Çekirdekleri ellerinde ailelerle dolu kalabalık bir yürüyüş yolu var sahilde. Akşam serinliği çıkmak üzere ama hala güneşin sıcaklığı hissediliyor. Geniş kaldırımda bir çocuk treni heyecanlı yolcularıyla düdük öttüre öttüre ilerliyor. İçinde hiç yer yok, çocuk cıvıltılarıyla dolu. Çevrede çocuklarını takip eden aileler de yok. Tren yoldaki çukurlara düşmemek için kıvrılarak ilerliyor. Kaldırımda ayrıca bir fayton müşterilerini dolaştırıyor bir uçtan bir uca, yerdeki geniş çukurlara aldırmadan. Atlı bir adam ata bindirmek istiyor turistleri. Yol kenarına park etmiş köhne kamyonetlerin arkalarında kahve tezgahları görülüyor. Kamyonetlerle gelen aileler, deniz kenarındaki korkuluğa plastik bahçe sandalyelerini yaklaştırıp yolu seyrederek oturuyorlar deniz kıyısında. Hemen hepsi yanlarında getirdikleri saksı çiçeklerini de yerleştiriyor sandalyeleri arasına. Bazıları güneşliklerini de getirmiş. Müzik sesleri tren düdüğüyle karışıyor. Nargileler de unutulmamış. Saksı içinde çiçeklerin unutulmadığı yerde nargile unutulur mu hiç?

Akşam karanlığı çökünce Beyrut’a dönememe korkusu sarıyor bizleri. Ancak garajdan minibüslerin olduğunu öğrenerek rahatlıyoruz. Bir minibüse atlayarak geliyoruz Beyrut’a.

Şehrin biraz dışında bırakıyor minibüs. Otelimize doğru yürümeye başlıyoruz otobanda. Bir saate yakın yürüdükten sonra Cola adlı meydana ulaşıyoruz. Otelimize ulaşmak için Hamra’nın yolunu öğreniyoruz. Meydandan yeni yolumuza dönünce bir büfede felafel yapıldığını görüyorum. Lavaşa felafel yapıyorlar. Nohut, kuru soğan, sarımsak, maydanoz ve çeşitli baharatların tadı geliyor ağzıma. Top şeklinde kızartılan felafeller küçük parçacıklara ufalanıp salata eşliğinde yerleştiriliyor lavaşa. Yiyerek devam ediyorum yola. Daha önce İstanbul Talimhane’de yemediğim için bir karşılaştırma yapamıyorum. Araplara özgü olduğu söyleniyor. Filistin kökenli diyenler de var.

İleride doğru yolda olup olmadığımızı öğrenmek için karşıdan karşıya neşe içinde geçen 2 delikanlıya Hamra’yı soruyoruz. Doğru yolda olduğumuzu gösteriyorlar. 3-4 adım uzaklaşınca gençlerden biri Ayşe’ye öpücük gönderiyor eliyle.

Hamra yine hareketli. Otelimizin çevresi de. Otelcimize sabah kapının kilitli olmaması için bilgi veriyoruz. Erken çıkacağımızı söylüyoruz. Geceleri kapı kilitli olduğu gibi elektriği de kesiyorlar belli bir saatten sonra.

Bugün toplam on saat yürümüşüz. Beyrut haritasında dolaştığımız yerlere bakıyoruz bir ara. Haritaya sığmayan yerlere bile gitmişiz. Ama yorgunluk hissedilmiyor, yeni yerlerin keşfi güç katıyor insana. Gürültü ve yerimi yadırgamam nedeniyle bugün de az uyuyorum. Saate son baktığımda üçü geçiyor. Uyandığımda ise 7’yi gösteriyor. Saida’nın heyecanı ile kalkıp çantamı hazırlıyorum. Ve 7,30’da kapıya iniyorum. Resepsiyonda uyuyan bir çocuk bırakmış otelcimiz. Mecburen uyandırarak kapıyı açmasını söylüyorum. Uykulu gözlerle açıyor kapıyı. Dışarı çıktığımda çocuğun hızla resepsiyondaki masaya ulaştığını ve başını masasına koyarak uyumaya başladığını görüyorum. Otele yakın cadde üstü bir kafede kahvemi içiyorum Mehmet’leri beklerken. Sabah bu kafede oturacağımı akşamdan söylemiştim. Konuştuğumuz gibi birazdan geliyorlar çantalarıyla kafeye. Çıkıyoruz yola. Gayet rahat bir yolculuk sonrası Saida’ya varıyoruz.

VE SAİDA

Otelimizin yolunu tanımak çok zor. Dükkanları hepsi açılmış. Dünkü o gizemli havası kalmamış koridorların. Her tür dükkan mevcut. Perdecinin yanında zücaciyeci, onun yanında bir deri atölyesi, yan tarafında bir lokanta, lokantada kahvaltı yapmayı düşünüyorum, ileride bir bakkalın pepsi logolu buzdolabı duruyor. Diğer tarafta etler sallandırılıyor bir kasabın önünde. Dükkanlar küçük küçük. En büyüğü 10 metrekare ancak. Mahmutpaşa benzeri bir yerde, dükkanların arasından otelimizin girişini zar zor buluyoruz. Otele uzanmayan diğer kapı açık ve içerideki bahçede öğretmenleri eşliğinde beden dersi yapmakta olan çocuklar görülüyor. Otelinin toplam 8 odası varmış. Odamıza çıkarıyor bizi Katya. Odanın fiyatı Beyrut’a göre epey ucuz ve de çok daha lüks. Orada olduğu gibi pasaportlarımız fotokopi için alınıyor 5 dakikalığına. Taş binanın avlusuna üst kattan bakıyorum. Avlunun bir tarafından kilise çanı görülüyor. Vaktiyle burası bir kiliseymiş. Kilise bölümü şimdi okul, bizim kaldığımız odalarda rahip veya rahibelerin yerleriymiş hissine kapılıyorum. Eşyalarımı bırakıp çıkıyorum. Mehmet ve Ayşe biraz yerleşip Sur şehri için yola koyulacaklar. Kahvaltı için otelin civarında yemek yiyenlerin bulunduğu bir salona giriyorum. Salonda müşteriler dışında kimse olmadığı gibi mutfak da görünmüyor. 4-5 masalık bir alan. Oturacak yerlere bakarken 3 kızın oturduğu masadan sesleniyorlar ve elleriyle ileride bir yeri gösteriyorlar. Masalarında domates, soğan, sürahide su, zeytinyağı şişesi, turşu ve kırmızı biber tabağı var. Yemek nohutlu pilava benziyor ama çok daha cıvık. 2 dükkan aşağıda imiş mutfak. Oraya sipariş vermeye çalışıyorum. Sonra yeme bölümüne gelerek boş bir masada oturuyorum. Yan masadakiler kalkıyor. Mutfakta gördüğüm adam yanıma geliyor. Yemek yiyeceğim gibi bir şeyler diyorum. “Fadda” diye bir şey sipariş verdiğimi düşünüyorum, yanıldığımı daha sonra anlıyorum. Sabah kahvaltı yapmadım ama yemek saati de geldi. Artık ne getirse yemeğe hazır bir şekilde beklemeye başlıyorum. On dakika kadar sonra yan masaya 2 adam oturuyor. 2 dakika içinde yemekleri geliyor. Kıskançlıkla etrafa bakınıyorum. Mutfaktaki adam bir kez daha geliyor yanıma. Yine anlaşamıyoruz. Bir başka adam yardıma geliyor. Yemek beklediğimi söylüyorum. Garsonla konuşuyor ve benim sipariş verilmemiş olduğumu söylüyor. Adama yemek olarak neler var demeye çalışıyorum ama yardımın da bir sınırı olduğunu anlıyorum. Çünkü yemekler konusunda bilgi alamıyorum. Gülerek kalkıyorum masadan.

Saida da dolaşmaya başlıyorum. Lübnan’da Beyrut’un bir kesimi ve İsrail sınırına doğru uzanan güney bölümü Hizbullah kontrolünde. Yolda tek tük çarşaflı kadın görüyorum. Modern görünümlü kadın sayısı ise çok daha fazla.

Saida ya da antik kentin adı ile Sidon, Beyrut’ta bir patlamada öldürülen Lübnan eski başbakanı El Hariri’nin doğduğu kent. O nedenle hemen her yerde resimleri var El Hariri’nin.

Beyrut’a olduğu gibi burada da birçok yerde büyük boy bayraklar satılıyor. Birçok ülkeye ait bayrak bulmak mümkün. Brezilya bayrağı en yaygın görülen. Alman, İtalyan bayrakları da sık sık görülen bayraklardan. FİFA maçları nedeniyle insanlar bu ülkelerin bayraklarını alıyorlarmış. Kendi takımlarını ise tutan pey yok galiba. Maç önemli yer tutuyor hayatlarında. Kafelerde televizyonlar maçlara ayarlı. Beyrut’ta şehirde büyük bir stadyum vardı. Burada da girişte daha küçük çaplısı.

Saida içinde dolaşırken inşası yapılan bir bina görüyorum. Kutay levhası var bir köşesinde. Yolda birine sormak istiyorum Türklere ait bir yer mi olacak burası diye. Bir Türk’e sormuşum. Hastane yapılıyormuş. Kutay ve taşeronları yapıyor hastaneyi. Özel bir hastane olacak ama Türk hastanesi değil dedi. İnşaat işi için buralara uzandığımızı görüyorum.

Dün hanın içinde görmüş olduğum turizm danışmaya gidiyorum. 20 yaşlarında genç bir kız oturuyor masasında. Akşam sahil yürüyüşü sırasında çok uzaklardan siluetini fark etmiş olduğum üçgen bir yapı ve yanındaki cami benzeri kubbeli yapıya nasıl gidebileceğimi soruyorum. Öyle bir yer yok diyor. Yönünü gösteriyorum ama sonuç yok. Saida ile ilgili çok küçük bir broşür veriyor. Üzerinde Sidon yazıyor broşürün. İçinde görmüş olduğum yapıları bulamıyorum. Sahile çıkarak uzaktan resmini çekiyorum kubbe ve üçgenimin. Hana geri dönerken bir pelikan görüyorum. Bir adamın dükkanının önünde ahşap bir masaya çıkmış. Adam besliyor pelikanı. Yemekten sonra bir de çakmak atıyor önüne. Pelikan uzun gagasıyla alıyor çakmağı ağzına. Eviriyor, çeviriyor, takır tukur sesler çıkarıyor gagasıyla ve sonunda yere atıyor çakmağı. Resmini çekmeye çalışıyorum ama çok hareketli. Gagasını açarak bana uzanıyor. Dükkan sahibi adam (dükkan dediğime bakmayın, derme çatma bir yer) kolunu uzatıyor pelikana. Pelikan gagasıyla kolu kavrıyor ve kolay kolay bırakmıyor. Yemek sonrası antrenman yapıyor mutlu pelikan bakıcısıyla.

Hana ulaşıyorum. Kız beni görünce kalkıyor masasından. Fotoğrafı büyüterek gösteriyorum, işte burayı arıyorum diye. Orası Saida değil diyor, başka bir yer adı söylüyor. Nasıl giderim deyince elimdeki deftere adını yazıyor, Maghdousheh. Otogardan otobüs adı söylüyor. Yürüyeceğim diyorum. Çok uzak diyor. Tarif etmesini rica ediyorum. Sahilden güneye doğru gitmemi ve Maghdousheh levhasını görünce içeri dönmemi söylüyor.

2 saate yakın deniz kenarında ilerleyerek üçgen ve kubbeme doğru yaklaşıyorum. Ama gördüğüm dik tepeye bir çıkış yolu göremiyorum. Dik bir tepede. Belki arkadan gidiyordur yol ki bu durumda en az bir saat daha yol yürümem lazım sahilde. Bir benzinciye soruyorum, tepeyi göstererek. İleriden içeri bir yol girdiğini söylüyor. Çok uzak olmadığını da ekliyor. Biraz yürüyünce yanımda bir araba duruyor. Benzincide soru sorarken benzin almakta olan ve kendini taşımakta güçlük çeken bir araba. İçine davet ediyor sahibi. Beş dakika kadar gidiyoruz. Sonraki yol ayrımında bırakıyor. Dosdoğru yukarı diyor. Köşede bir kebapçı var. Bir duvarında çengellerle etler asılı. Çevrede yüzme malzemeleri, şişme oyuncaklar falan satılıyor. Denize inenlerin ihtiyaçlarından doğmuş bir kavşak alış veriş merkezi.

Yorum gönder

Yorum göndermek için giriş yapmalısınız.