Tıp nereden geldi, nereye gidiyor

Gelecek De Gelecek | Michio Kaku | Aralık 30, 2011 at 10:39 am

Mitolojideki tanrılar hayat, ölüm bahşetme, hastayı iyileştirme veya hayatı uzatmak gibi ilahi güçlere sahiptiler. Dualarımızda en çok dilediğimiz de bunlarla ilgilidir.

Yunan ve Romen mitolojisindeki hikayeyi hatırlarsınız. Güzel şafak tanrıçası Eos bir gün yakışıkılı ölümlü Tithonus’a aşık olur. Kendisi ölümsüz ve mükemmel bir vücuda sahip olmasına karşın Tithonus yaşlanıp solmaya ve ölüp gitmeye mahkumdur. Eos sevgilisini bu kaderden kurtarmak için gösterdiği kararlılıkla tüm tanrıların babası Zeus’a gider yalvarır, Tithonus’a da ölümsüzlük bahşetmesini böylece birlikte sonsuza kadar yaşamalarını ister. .Zeus da insafa gelir, onun bu dileğini kabul eder. Ancak, acele içindeki Eos sevgilisi için sonsuz gençlik de dilemeği unutmuştur. .O yüzden Tithonus ölümsüz olur ama, bedeni sürekli yaşlanacaktır. Yaşlandıkça kavrulur, dermansız kalır, acı ve ızdırap içinde sonsuza kadar yaşamak zorunda kalır.

Tithonus ölümsüzdür ama sürekli yaşlanır.


İşte şimdi 21inci yüzyıl biliminin çözmekle karşı karşıya kaldığı sorun bu. Bilim insanları artık (içinde tam insan genomunun da bulunduğu) hayat kitabını okumaya başladılar. Bu bize yaşlanmayı anlamakta mucize gelişmeler vadetmektedir. Öte yandan, sağlık ve dinçlik olmadan ömrün uzatılması Tithonus un trajik biçimde farkına vardığı gibi bir sonsuz işkence olabilir.

Yüzyılın sonuna varmadan biz de bu efsanevi hayata ve ölüme hükmetme gücüne kavuşabiliriz. Bu güç üstelik sadece hastalıkları iyi etmekle sınırlı kalmayıp insan bedenini geliştirmek ve hatta yeni yaşam formları yaratmağa kadar gidebiliyor. Bunlar dualar ve efsunlarla değil, biyoteknolojinin bize getireceği mucizeler sayesinde olacak.

Halen hayatın sırları üzerindeki kilitleri açmakta olan bilim adamlarından biri de Robert Lanza. Hızlı çalışan bu adam kısa sürede birçok çığır açıcı gelişmeye imza atmış yeni nesil, genç, enerjik, ve taze fikirlerle dolu bir biyolog. Biyoteknoloji devriminin zirvesinde dolaşıyor.

Bundan bir iki nesil önceki araştırmacıların hızı çok daha yavaştı. Biyologların gizli kalmış bir kurtçuk veya böceğinanatomisini sabırla incelediğini, onlara Latince hangi ismin verileceği üzerinde kendilerine işkence ettiklerini görürdünüz. Lanza böyle değil.

Lisede iken DNA’nın çözülmesiyle ilgili şaşırtıcı haberleri duymasıyla bu işe müptela olur. Evindeki odasında civciv klonlamaya girişir. Ailesi ise onun ne yaptığını tam anlamamakla birlikte izin verir.

Projesini ayağa kaldırabilmek için öneri almak üzere Harvard’a gider. Orada hiç kimseyi tanımadığından hademe olduğunu sandığı birinden tavsiyelerini ister. Merakı uyanan hademe onu alır ofisine götürür. Aslında Lanza’nın hademe sandığı kişi daha sonra meğer oradaki üst düzey araştırmacılardan birisi çıkacaktır. Liseli öğrencinin katışıksız cüretinden etkilenen o kişi onu aralarında birçoğu Nobel kalibresinde olan diğer araştırmacılarla da tanıştırır. Onlar Lanza’nın hayatını değiştirecektir.

Lanza şimdiye kadar yüzlerce yayına ve buluşa imza atmış ve halen Advanced Cell Technology (İleri Hücre Teknolojisi) isimli şirketin baş araştırmacısı konumunda.

2003 yılında San Diego Hayvanat Bahçesi kendisine kendisine 25 yıl önce ölmüş, soyu tükenme konumundaki Banteng türü bir yaban öküzünün karkasından(cesedinden) klonlama yapıp yapamayacağını sorar. O da karkastan aldığı kullanılabilir hücrelerin üzerinde çalışarak Utah’daki çiftliğe gönderir. Döllenmiş hücre orada bir dişi ineğin rahmine yerleştirilir. 10 ay sonra da kendi yaratısının nur topu gibi doğduğunu öğrenir. Bu haber onu manşetlere çıkarmıştır.

Bir başka gün doku mühendisliği üzerine çalışmalar yapar. Bu çalışmaların nihai hedefi günün birinde kendi hücrelerimizden geliştirilmiş yeni organlarımızı (arızalı eskileriyle dğeiştirilmek üzere) sipariş edebileceğimiz bir “”insan bedeni dükkanı”” yapabilmek. Lanza insan embriyo hücrelerini klonlama üzerinde de çalışmalar yapmaktadır. Ekibi dünyanın embriyonik kök hücre üretme amacıyla ilk insan embriyosu klonlayan ekip olarak tarihe geçmiştir.

TIP TARİHİNİN ÜÇ ÖNEMLİ AŞAMASI
Tarihsel olarak tıp tarihi en az üç önemli aşamadan geçmiştir. Birinci aşama onbinlerce yıl sürmüş olan batıl inançlar, büyüler, ve hurafellerin başı çektiği dönem. O dönemde bebeklerin çok büyük bir kısmı doğarken ölmekte, ölmeyenler için de ortalama yaşam süresi 18 – 20 yıl arasında olmakta idi. Bu dönemde (örneğin aspirin gibi) bazı şifalı birkiler ve faydalı kimyasallar keşfedildi. Ancak, genelde yeni tedaviler bulabilmekle ilgili herhangi bir sistematik yöntem bulunmuyordu. Maalesef, gerçekten işa yaradığı keşfedilen herhangi bir tıbbi çare çok sıkı korunan bir sır niteliği kazanmaktaydı. Doktor kazancını zengin hastaları memnun etmekten elde ettiği için, kullandığı iksir ve ilahileri gizli tutmak onun kendi menfaatine idi.

O dönemde Mayo Clinic’in kurucularından birinin tuttuğu mahrem günlükte şu açık itiraf yer alıyor. Kara çantamda gerçekten işe yarayan sadece iki malzeme bulunmaktadır. Testere ve morfin. Testere mikrop kapmış arızalı uzvu kesmek için, morfin de amputasyon sırasındaki ızdırabı azaltmak için. Günlükte kara çantada bulunan diğer tüm malzemelerin, yılan yağı ve sahte ilaçlardan ibaret olduğu hayıflanarak itiraf edilmektedir.

Tıbbın ikinci önemli aşaması ondokuzuncu yüzyılda mikrop teorisi ve daha iyi hijyen önlemleri ile başladı. Bu sayede 19uncu yüzyılda ABD’de ortalama yaşam süresi 49 yıla çıktı. Birinci dünya harbi sırasında savaş meydanlarında onbinlerce asker ölmekte iken, doktorların tekrarlanabilir sonuçları olan gerçek deneyler yapmalarına ve bunları tıp dergilerinde yayınlamalarına acil olarak ihtiyaç duyuldu. Avrupanın kralları en iyi en parlak insanlarının yok olup gidişinden dehşete düştükleri için artık hokus pokus yerine gerçek sonuçların elde edilmesine ihtiyaç duydular. Doktorlar da bu defa artık zengin patronlar için değil, meslekdaşlarının okuyacakları dergilerde ün ve meşruiyet kazanma mücadelesine giriştiler. Bu da antibiyotiklerin ve aşıların geliştirilmesinin yolunu açtı. Ortalama yaşam süresinin 70 yıl ve üstüne kadar çıkması bunun doğrudan bir sonucudur.

Tıbbın üçüncü önemli aşaması moleküler tıp ile ortaya çıkmıştır. Burada fizik ve tıp bilimlerinin kaynaştığını görmekteyiz. Tıp artık atomlar, moleküller ve genlere indirgenmektedir. Bu tarihsel dönüşüm 1940′larda quantum teorisini kuranlardan biri olan Avusturyalı fizikçi Erwin Schrödinger’in “Hayat Nedir?” isimli çok etkileyici bir kitap yazmasıyla başlamıştır denilebilir.

DNA dört tabanlı bir sayı sistemine göre yazılmış bir veri tabanından başka birşey değildir.


O canlılara hayat veren gizemli bir “hayat gücü” ya da “ruh” kavramını ilk reddedenlerdendir. Onun yerine tüm hayatın bir molekülün üzerine işlenmiş bir tür koddan ibaret olduğu görüşünü ortaya atmıştır. Bu molekül keşfedilerek hayatın tüm gizemleri anlaşılabilecektir. Şrödinger’in bu kitabından çok etkilenen fizikçi Francis Crick ile genetikçi James Watson birlikte bu efsanevi molekülün DNA olduğunu ispata koyulurlar. 1953 yılında tüm zamanların en önemli keşiflerinden birisi olarak DNA’nın çift helis olan geometrisini ortaya çıkartırlar. Tam açıldığında DNA’nın bir tek teli 180cm kadar gelmektedir. Bu tek tel üzerinde kodu taşıyan ve A,T,C,G (adenin, timin, sitozin ve guanin) adları verilen 3 milyar nükleik asit sıraya dizilidir. DNA molekülü boyunca dizili bu nükleik asitlerin diziliminin tam sırası okunarak hayatın kitabı okunabilir.

Moleküler genetik bilimindeki çok hızlı gelişmeler sonunda tıp tarihinde gerçek bir çığır açacak olan İnsan Genomu Projesine ulaştı. Bunun için dünyanın çeşitli yerlerindeki yüzlerce bilim adamının birlikte çalışmasını gerektiren ve 3 milyar dolar gibi bir maliyeti olan devasa ve fakat çok hızlı çalışan bir program geliştirildi. Bununla insan bedenindeki tüm genlerin dizilimi tam olarak okunup sıraya dizilebildi. 2003 yılında bu okuma tam olarak bitirilebildiğinde bilimde yeni bir çağ başlamıştı. Artık şimdi isteyen herkes kendi özel genomunu okutup bir CD-ROM’a yazdırabilir. Genomun içinde size özel 25,000 kadar gen’in bir listesi olacaktır. Bu bilginin size ait “sahibinin el kitabı” gibi birşey olacağını kabul edebilirsiniz. Nobel Ödülü olan David Baltimore’un “Bugün biyoloji artık bir Enformasyon Bilimidir” tanımlaması da bunun özetidir.

Yorum gönder

Yorum göndermek için giriş yapmalısınız.