Weimar Cumhuriyeti’nde Hiperenflasyon (1921–1924)

Para, Devletler ve Biz | James Rickards | Ekim 3, 2012 at 2:25 pm

Büyük ülkeler arasındaki Birinci Döviz Savaşı 1921 yılında Birinci Dünya Harbi’nin gölgesinde ve şaşırtıcı bir biçimde başladı. 1936 yılında bir galibi olmaksızın bitti. Beş kıtada birden yaşanan bu savaş birçok etaptan oluşmaktaydı. 21. yüzyıla kadar gelen yankıları da çoktur.

İlk hamle 1921 yılında savaş tazminatları talebiyle üstüne fazlaca yüklenilen Almanya’dan bir hiperenflasyon ile geldi. Bu hamlenin en başta ülkenin rekabet gücünü arttırmayı amaçladığı düşünülse de daha sonra işin aldığı absürt boyut tüm ekonomisini tahrip etti. İkinci hamle 1925 yılında önce Frank’ın değerini düşürüp sonra altın standardına dönerek parasını savaş öncesi değerindeki altın standardına döndüren ve bu şekilde ABD ve İngiltere’ye göre bir ihracat avantajı yakalamak isteyen Fransa’dan geldi. İngiltere buna 1931 yılında altın standardını terk ederek karşılık verdi. Ayni yıl ABD başkanı Herbert Hoover’in savaş tazminatları konusunda verdiği moratoryum ise Almanya’ya yeniden can kazandırdı. Bu moratoryum 1932 Lozan Konferansı ile süreklilik kazandı. Ancak, 1933 ve Hitler’in yükselişiyle birlikte Almanya dünya ticaretinden koparak kendi yolunu çizmeye başladı. Avusturya ve doğu Avrupa ile bağlantıları bulunsa da giderek daha otarşik bir ekonomi haline geldi. ABD bu döviz savaşına 1933 yılında parasının değerini altına göre düşürerek girdi ve bu şekilde 1931 yılında İngiltere’ye karşı kaybetmiş olduğu ihraç fiyatı zeminini geri almaya çalıştı. Sonunda İngiltere ve Fransa yeniden birer devalüasyonla buna karşılık vermeğe çalıştılar. 1936 yılında Fransa da altın standardından koptu ve büyük ekonomik krizin yıkıcı etkilerinden en son o çıkabildi. İngiltere de yeni bir devalüasyonla ABD’deki devalüasyonla dolara göre ortaya çıkan dezavantajını düzeltme yoluna gitti. .

Dünyanın büyük ekonomileri böylece birbiri ardından devalüasyonlar ve iflaslarla hep birlikte en dibe doğru inmeye devam ettiler. Bu arada dünya ticaretinde çok büyük kesintiler, üretim ve servet kayıpları yaşandı. Bu dönemdeki uluslar arası para sisteminin istikrarsız ve kendi kendini baltalayan yapısı Birinci Döviz Savaşını bugün tekrar ödenemez boyutlara ulaşan devasa uluslar arası borçlar yüzünden bizim için çok önemli bir ibret hikayesi konumuna getirmektedir.

Çalışanların ücretleri çamaşır sepetlerine doldurulan banknot desteleriyle ödeniyor.


Birinci Döviz Savaşı 1921 yılında Weimar Cumhuriyeti Almanya’sının merkez bankası olan ReichsBank’ın yüklü miktarda para basma yoluyla alman markının değerini tahrip ve hiper enflasyon kararı almasıyla başlamıştı. ReichsBank’ın başına avukatlıktan gelme bankacı prusyalı Dr. Rudolf von Havenstein geçmişti. Havenstein ilk olarak devlet harcamalarının getirdiği büyük bütçe açıklarını finanse etmek üzere hükümete ihtiyacı olan parayı basmakla işe başladı. Almanya’nın Versay anlaşmasıyla kendisine dayatılan bunaltıcı yüklü savaş tazminatlarından kurtulmak için bilhassa kendi parasını tahrip etme yolunu seçtiği de o günlerden bu yana sürekli dile getirilen bir efsanedir. Aslında savaş tazminatları altına dayalı marklar üzerinden (sabit bir altın miktarı ya da eşdeğeri döviz olarak) tanımlanmıştı. Bilahare getirilen protokollerde de “kağıt para değerine bakılmaksızın” ülke ihracatlarının yüzdesi cinsinden değerler talep edilmekteydi. O yüzden enflasyonla bundan kurtulmak istemenin hiçbir mantığı yoktur. Ancak, ReichsBank parasının değerini düşürerek hem alman mallarının dışarıda daha hesaplı hale gelmesini, hem de ülkedeki turizm ve dış yatırımları teşvik etmeyi düşünmüş olabilir. Çünkü bu metotlarla tazminat ödemelerinin miktarı düşmese de kazanılacak dövizlerle borçların ödenmesi mümkün hale gelebilirdi.

1921 yılındaki ilk para basmanın ardından enflasyon yavaş yavaş yükselmeye başladığı için en başta bu bir tehlike olarak görülmedi. Alman halkı fiyatların yükseldiğini anladı ama bunu paranın çökmekte olduğunun bir işareti olarak algılamadı. Alman bankalarının borçları neredeyse varlıkları boyutunda olduğundan karşılıksız değildi. Ticari işletmelerin de çoğu arazi, fabrika, makine ve stoklar gibi paranın değeri düştükçe kıymetlenen varlıklara sahip olduklarından doğal olara korunmalı durumdaydılar. Şirketlerin bazıları da parayla birlikte değersiz hale gelen borçlara sahiptiler. Borçları buharlaşıp yok olunca zenginleştiler.

Bugün halen dünyanın önemli çokuluslu şirketleri olan büyük alman şirketlerinden pek çoğu daha o zamandan yurt dışında da çeşitli yatırımlara sahiptiler. Bunlar zaten döviz kazandıklarından ana şirketlerini markın çökmesinin kötü etkilerinden kolayca koruyabilmişlerdi.

Dövizi çöken ülkeden sermaye kaçışı geleneksel bir davranıştır. O yüzden alman marklarını İsviçre frankı, altın veya başka bir değere tahvil edebilenler bunu hemen yaparak tasarruflarını yurt dışına taşıdılar. Alman burjuvazisi bile hemen paniğe kapılmadı, çünkü nasılsa ellerindeki nakitten olan kayıpları hisse senetlerinin değerindeki artışla telafi edilmekteydi. Bu değer artışlarının yakında tamamen değersiz hale gelecek olan marklar cinsinden ifade edilmekte oluşu hiç kimsenin aklına gelmemişti. Tabii son olarak sendikalı şirketlerde veya devlet kuruluşlarında çalışanlar da zararda değil gibi görünüyorlardı, çünkü sürekli enflasyonu telafi edecek ücret zamları kendilerine verilmekteydi.

Şüphesiz herkes sendikalı bir şirketin ya da devletin çalışanı değildi. Kendilerini enflasyonun yıkıcı etkilerinden koruyabilecek olan mülklerin, hisse senetleri ya da yurtdışı operasyonların sahibi de değillerdi. Hemen ve en fazla yıkıma uğrayanlar hiçbir zam alamayan orta sınıf emeklileri ve bankadaki tasarruf mevduatlarıyla geçinenler oldu. Bu türden alman vatandaşları mali bakımdan mahvolodular. Çoğu yiyecek alabilmek ve hayatta kalmak için evlerindeki mobilyaları üç kuruşa elden çıkarmayı denediler. Piyanolar özellikle talep konusuydu ve kendi başına döviz gibi geçerli bir kıymeti oluştu. Tüm tasarrufları elden giden yaşlı çiftlerin el ele tutuşarak kafalarını havagazı fırınına sokup intihar etmeleri dokunaklı bir tür moda olmuştu. Mülkiyete yönelik suçlar çok yaygınlaştı ve bir sonraki etapta da sokak ayaklanmaları ve yağmacılık.

1922 yılına gelindiğinde ReichsBank artık durumu kontrol altında tutmayı bırakmış ve enflasyon hiperenflasyona dönüşmüştü. Sendikalar ve hükümet çalışanlarının para taleplerine yetişebilmek için darphane sürekli çılgınca para basmak zorundaydı. Bir Amerikan doları o kadar kıymetli hale gelmişti ki amerikadan gelen birisi alışveriş yapmaya kalktığında tüccar ona para üstü olarak vermesi için gereken milyonlarca markı temin etmekte zorlanıyordu.

Lokantada yemek ısmarlayanlar (yemek bitinceye kadar fiyatının birkaç kat artabileceği endişesiyle) yemeğin parasını önceden peşinen ödemek istiyordu. ReichsBank kendi matbaaları yetmediğinden banknot basımı için birçok özel matbaayla anlaşmıştı. Matbaalar sürekli 24 saat doyçemark basarken banka da bu matbaaların sürekli çalışmasına yetecek kağıt ve mürekkebi temin etmek üzere özel lojistik ekipleri kurmuştu.

Böyle bir ekonomik kaos sürmekteyken Fransa ve Belçika kendi savaş tazminatı paylarını güvence altına alabilmek için Almanya’nın en önemli endüstri bölgesi olan Ruhr vadisini işgal etti. Bu durum işgalcilere kendi payına düşen tazminatları üretilmiş emtia ve kömür cinsinden doğrudan tahsil etme imkanı vermekte idi. Alman işçiler bu duruma yavaşlatma grevi, iş bırakma ve sabotajlarla karşılık verdiler. ReichsBank da daha çok para basıp ücret ve işsizlik tazminatlarına zam yaparak bu işçilerin direnişlerini ödüllendirdi ve teşvik etti.

En küçük alışverişler için bile milyarlarca marklık banknot gerekir olmuş. Türkiyede cumhuriyetin ilan edildiği 29 ekim 1923 itibariyle almanya'da bir ekmeğin fiyatı tam 3 milyar mark olmuş.


Nihayet 1923 kasımında Almanya alternatif bir para birimi olan RentenMark’ı çıkartarak hiper enflasyonu durdurma girişiminde bulundu. Bu para en başta kağıt markların yanında tedavüle girdi. RentenMark’ın özelliği mülk ipoteklerine dayalı olması ve ait olduğu mülklerin harcını alma hakkını vermesiydi. Bunların ihracı ve sirkülasyonu paranın başına yeni getirilen ve kısa süre sonra Von Havenstein yerine ReichsBank’ın başına getirilecek olan Hjalmar Schacht tarafından dikkatli bir şekilde idare edildi. Kısa bir süre sonra kağıt Mark’lar tamamen çöktüğünde bir RentenMark yaklaşık olarak bir trilyon Mark değerinde idi.

Aslında RentenMark geçici bir çözümdü ve kısa bir süre sonra doğrudan altına dayalı olan yeni ReichsMark’larla değiştirildi. 1924 yılına gelindiğinde de bu eski marklar gerçekten sokaklardan süpürülerek çöp sepetlerine ve lağımlara atıldılar.

Ekonomi tarihçileri Weimar Cumhuriyetindeki bu 1921 – 1924 hiper enflasyon dönemini karşılıklı devalüasyonlarla geçen 1931 – 1936 döneminden ayrı tutarlar. Oysa iki büyük savaş arasındaki bu dönemin çok önemli bazı politik sonuçları olmuştur. Hiper enflasyon alman halkını yabancı spekülatörlere karşı yekvücut hale getirmiş, Fransa’nın Ruhr vadisini işgaliyle de Almanların yeniden silahlanmasının gerekçesi olmuştur. Hiper enflasyon ayrıca İngiltere ve ABD’de Versay Anlaşmasından kaynaklanan haşin tazminat taleplerinin yumuşatılması yönünde bir sempatinin oluşmasına da yol açmıştır.

Alışverişler için el arabasıyla trilyonlarca mark taşınması gerekiyormuş. Günümüzde ise hükümetlerin enflasyon yapmak için para basmalarına hiç ihtiyaç yok.


Alman markının çöküşünün Versay’daki tazminat taleplerinin miktarıyla doğrudan bir ilgisi olmasa da, Almanya hiper enflasyon yüzünden ekonomisinin çöktüğü iddiasıyla tazminat taleplerinin hafifletilmesi yönünde bunu bir gerekçe olarak öne sürebilirdi. Paranın çökmesi ayrıca likit finans varlıkları yerine sabit varlıkları olan alman sanayicilerinin elini güçlendirmişti. Bu sanayiciler dışarıda kazandıkları yabancı dövizlerle yurt içindeki batan kuruluşların varlıklarını gerçek ederinden çok daha ucuza devralabildikleri için hiper enflasyondan eskisine göre daha da güçlenmiş olarak çıktılar.
Hiper enflasyonun ülkelere gösterdiği bir önemli ders de kağıt parayla oynamanın ateşle oynamak olduğu, ama fırsat olduğunda yeniden altın standardı ya da bir diğer somut kıymete dönülürse (almanya’nın yapmış olduğu gibi) düzenin yeniden tesis edilebileceğidir. Bu almanya’nın 1922’de bunu bilhassa planlayıp yaptığını göstermiyor, ama iktidarlar tarafından bunun bir politik manivela olarak kullanılabileceği de açıktır. Hiper enflasyonun oldukça öngörülebilir sonuçları olur. Kimlerin kaybedeceği, kimlerin kazanacağı ve insanları hangi davranışlara yönelteceği önceden bilinebilir. O yüzden borçlular, alacaklılar, sermaye ve işgücü gibi farklı gruplar arasındaki sosyal ve ekonomik ilişkileri yeniden düzenlemek için politik olarak kullanılabilir. Tabii en sonunda enkazı temizlemek için elde yeterli miktarda altın bulunması da gerekecektir.

Hiper enflasyonun maliyetleri kuşkusuz çok yüksek oldu. Birçok insanın mahvolan hayatıyla birlikte alman hükümet kuruluşlarına olan güven de tamamen buharlaştı sıfıra indi. Ama, bu hadise bize elinde doğal kaynakları, kalifiye işgücü, somut varlıkları ve altını olan önemli bir ülkenin hiper enflasyondan nispeten sağlam bir şekilde çıkabileceğini de göstermiştir. 1924 – 1929 arasında, yani hiper enflasyonun hemen ardından alman sanayi üretimi ABD dahil diğer bütün büyük ülkelerden daha hızlı büyümüştür. Daha önceden de ülkelerin savaş zamanlarında paralarının altın konvertibilitesinden çıktıkları olmuştur. Mesela Napolyon savaşları ve hemen sonrasındaki bir dönem İngiliz parası altın konvertibilitesinden çıkmıştı. Ama Almanya bunu ilk defa bir barış ve Versay anlaşmasının yürürlükte olduğu bir sırada yapmıştır. ReichsBank modern bir ekonomide, barış zamanında da altına bağlı olmayan bir kağıt paranın politik amaçlarla düşürülebileceğini ve bununla da istenen amaçlara ulaşılabileceğini göstermiştir. Bu ders diğer büyük sanayi ülkeleri tarafından da alınmıştır.

Yorum gönder

Yorum göndermek için giriş yapmalısınız.