Liberteryenizm ne değildir ?

Sürekli Söyleşi | canakci | Aralık 24, 2012 at 6:12 pm

- Liberteryenizm özgürlükleri maksimize etmeyi hedefleyen bir siyasal felsefedir.

- Yanlışşş. Özgürlükler maksimize edilemez. Vardır veya yoktur. Sınırlanmışsa, yani yoksa var edilmesi amaçlanır. Ayrıca, liberteryenizm bir siyasal felsefe veya bir siyaset bilimi ekolü değildir.

- Neden. Liberteryenizm “kimsenin kimseye efendi olma, kimseyi köle edinme hakkı yoktur, başkalarının hayatları sizin onlara son vermeniz ya da onlar üzerinden yararlanmanız için değildir.” diyen ve buna göre “özgürlükleri maksimize etmeyi hedefleyen” bir siyaset felsefesi değil mi?.

- Değil. Kimin neye hakkı olup olmadığını birilerinin en baştan belirlediği bir sistemin adı Liberteryenlik olamaz. Çünkü öyle tarif etmeye kalktığında Liberteryenlik saçma sapan ve hatta komik bir düşünce tarzı haline gelir. Eğer sen “şunun, şuna hakkı yoktur” der ve buna göre bir düzen kurmak istersen bu ister istemez devletçi (kolektivist) otoriter bir model olur. Amacı “herkesi daha özgür yapmak” olsa dahi öngöreceğin böyle sistemin ister istemez “yasama, yürütme ve yargı” organları olacak. Bu iradelerde rol alan kişilere biz “devletliler” diyoruz. Bunlar doğal olarak hepimizi temsilen bir güce (kolluk gücüne) sahip olmak ve kendi iradelerine uymak istemeyen insanlar üzerinde şiddet (yasal şiddet) uygulayabilmek isteyecekler. Devletlilerin üzerinde güç ve şiddet kullanma hakkına sahip olacağı (onun nüfuz sahasının içinde yaşayan) insanlara da “toplum” diyoruz. Kuşkusuz ki sen devletliler diye bir insan (efendi) sınıfını yaratıklandırdığın zaman ona tabi olacak “toplum” diye isimsiz insanlardan oluşan bir köle sınıfını da onunla birlikte kurmuş oluyorsun.

Benim nereye gidip gidemeyeceğimi, neye bakıp bakamayacağımı, neyi dinleyip konuşamayacağımı, ne giyip giyemeyeceğimi, nasıl yaşayıp yaşayamayacağımı belirleyen ve bunun için de benim ürettiğim katma değerin 2/3'üne benim adıma sahip çıkan bir kurul / komisyonun üyeleri benim yasal temsilcim veya vekilim değil 'sahibim / efendim' olmaya soyunmuşlar demektir. Ben buna nasıl razı olabilirim?.


- Tabii. Devlet insan açısından bilinen en tehlikeli kurum. Devletin biricik görevi insan haklarını teminat altına alarak insanları başkalarının saldırılarından korumak olmalı. İnsanların devlet tarafından korunması gereken temel hakları, hayat hakkı, özgürlük hakkı ve mülkiyet hakkıdır !.

- İşte temel yanlış da işin burasında !. Özgürlükleri korumak amacıyla dahi olsa, devlet bir kere yaratıklandırıldıktan sonra artık o kendisi inisiyatif sahibi otonom bir güç haline geliyor. Halkın efendisi oluyor. “Onun biricik görevi “şundan, şundan ibarettir” diyerek onu sınırlayabilecek bir güç artık ortada kalmıyor.

Egemen ister bir hükümdar, ister bir çete (yahut da bir çeteler konglomerası) olsun, bu durumda ortaya klasik bir “köle vs efendi” konfigürasyonu çıkmış oluyor. İşler artık hep efendi (ya da efendiler çetesinin) istek ve ihtiyaçlarına göre yürüyecektir. Efendi her şeyi bilir. Hikmetinden sual olunamazdır. Kölenin efendinin yaptıklarını sorgulamak haddine değildir.

Şu dünyadaki otoriterci tüm iktidarların “halkı kurtarmak, refah ve özgürlükleri arttırmak” vaadiyle iktidara geldiklerini bilmiyor olamazsın. Osmanlı’nın son dönemindeki 3 paşa cuntası padişahı devirerek iktidara geldiğinde şunları söylemişti;


Böyle diyerek, kendilerini halk üzerindeki baskı ve zulme son verecek özgürlük kahramanı ilan etmelerinin hemen ardından ülkeyi hileyle ve tamamen gereksiz bir savaşa soktular. Tüm cephelerinde yenilgiye uğranan bu savaşlarda çok büyük kayıplar yaşandı. Ancak, ondan çok daha fazla kayıp da devletin bu topraklarda bin yıldır yaşayan kendi gayrimüslim halklarına karşı başlattığı iç harekatlar sonucu gerçekleşti. Muhtelif biçimlerde telef edilen nüfus (Rummel’e göre 1 milyon 883 bin kişi) gerçek savaş kayıplarından çok daha fazladır ve bu ölümler doğrudan veya dolaylı olarak tamamen cunta iktidarının kararları sonucu gerçekleşmiştir.

Bu rakam eğer size çok görünüyorsa diğer bazı ülkelerdeki benzer iktidarların bundan daha da kötüsünü yaptıklarını ve sadece 20nci yüzyılda kendi halklarından 260 milyondan fazla kişiyi ölüme gönderdiklerini bilmelisiniz. Savaşlardaki toplam insan zayiatı bu sayının altıda birinden daha azdır. Ülkelerin milli emniyet ve güvenlikle ilgili silahlı güçlerinin savaşta öldürdükleri her 1 kişiye karşılık korumakla görevli oldukları kendi vatandaşlarından 6 sivili ölüme gönderdiklerini biliyor muydun?.

Sen diyorsun ki “Devletin biricik görevi insan haklarını teminat altına alarak insanları başkalarının saldırılarından korumaktır. İnsanların devlet tarafından korunması gereken temel hakları, hayat hakkı, özgürlük hakkı ve mülkiyet hakkıdır !” Oysa devletlerin gerçekte kendi kolluk güçleriyle bunun TAM TERSİNİ yaptıkları sence aşikar değil mi?.

- O senin dediğin otoriter veya totaliter devletlerde öyle. Demokratik ülkelerde ise devlet seçimle iktidara geldiğinden halkın irade ve isteklerini yansıtmak, ve halka hizmet etmek zorunda. Yoksa bir dahaki seçimde iktidarı kazanamaz.

- Herhalde bu söylediklerine sen kendin de inanmıyorsun değil mi. 100 milyon nüfuslu bir ülkedeki 40 milyon seçmenin %30’unun (yani halkın %12’sinin) oyuyla bir tek parti saltanatı ortaya çıkabiliyor. Sonra bu iktidar (aslında halkın %88’i kendisinden nefret etse dahi) bir yasa tasarısını meclise getirip, “”kabul edenler, etmeyenler, kabul edilmiştir”” deyip istediği yasaları bir çırpıda geçirebiliyor. Aslında onca sayıdaki milletvekili de çoğu zaman bir tek liderin el kaldırma makinesidir.

Senin vergilerinle satın alınan her silahın bir gün gelip seni (senin yurttaşını) vurması yurt savunmasında kullanılmasına göre en az 8 kat daha olasıdır.

- Fazla kötümsersin sen. İktidar her zaman kötü olacak diye bir şey yok.

- Kurallar değişmedikçe öyle olmak zorunda. Çünkü bir iktidarın ve onun devletlilerinin hedefleri çoğu zaman halkın hedeflerine taban tabana zıttır. İktidar kendi gücünü ve etki olanını alabildiğince arttırmak ister. Bunu yapmasının tek yolu ise daha fazla yasa ve yasak, daha fazla vergi ve yetki ile halkı sömürmekten (yani halkı oluşturan bireylerin özgürlüklerini olabildiğince azaltmaktan) geçer. Büyük devlet adamlarının en büyük özelliği vatandaşın canına okuyacak kararları hiç kılı kıpırdamadan geçirebilmesi ve kandırma, korkutma, kışkırtma konusunda bir uzman olmasıdır. Devlet adamlığı başka hiçbir beceri ve yetenek gerektirmez.

- Siyasi partiler demokrasinin vazgeçilmez unsurlarıdır. Demokratik ülkelerde halkın istek ve talepleri bu partiler vasıtasıyla meclise yansır ve yasalaştırılır.

- Doğru. Ama, gerçekte partiler için de en vazgeçilmez şey kandırma, korkutma ve kışkırtma’dır. Tüm partiler halkın duygu ve düşünceleri ile istek ve korkularını istismar ederek diğerlerinin önüne geçmeye çalışır. Bunun için çoğu zaman halkın hoşuna gidecek şeyler de söyleyebilirler. Ama iktidar olduklarında sadece kendi çetelerinin gücü için çalışacaklardır.

- Liberteryenizm taraftarları, serbest pazar kapitalizmini ve “hukukun egemenliğini” savunup devletçiliğe ve kolektivizme karşı çıkıyorlar öyle değil mi?. Peki yasama, yürütme ve yargı olmadan hukukun üstünlüğü nasıl sağlanacak?.

- Bildiğimiz anlamda hukuk ve kapitalizm devletsiz olmaz. Bunlar tamamen iç içe geçmiş kavramlar. Bu terimlerle düşünerek liberteryenizmi tarif etmek biraz “körün fili tarifi” gibi oluyor. Aslında bu terimler kendi içinde birbiriyle de çelişkili. Örneğin “kapitalizm” kavramı tıpkı “sosyalizm” kavramı gibi devletçi bir kavram. Yani eğer ortada kuralları koyan, yasalarıyla “sen dur, sen geç” diyen bir devlet var ise gerçekten serbest bir pazar nasıl olabilir?

- Peki en başa dönelim o zaman. Eğer ortada “kimsenin kimseye efendi olma, kimseyi köle edinme hakkı yoktur” diyen bir yasa yoksa, yasanın işlerliğini sağlayacak yürütme ve yargı erkleri yoksa eğer,.. peki o zaman bireyin kişiliği, özgürlüğü ve mülkü nasıl korunacak? Eskisi gibi zulüm ve şiddetle insanların insanları kendine köle yapması nasıl engellenebilir?. Mütecavizlerin agresyonu nasıl durdurulabilir ?.

- Meşruiyetinin tek kaynağını bireyi korumak iddiasından almasına karşın hiçbir din veya devletin hukuku aslında bireyi korumaz. Mütecavizin devlet ve hukuk sayesinde durdurulması diye bir durum asla söz konusu değil. Tam aksine esas olarak tecavüzün devletler ve hukukları yoluyla gerçekleştirilmesi söz konusu. Bireyin kişliğine, özgürlüğüne ve malına gelebilecek en büyük tehdit tüm zamanlarda daima din ve devlet gibi hükmi varlıklardan kaynaklanmıştır. Oysa bireyin bireye karşı saldırganlığı buna göre daima çok sınırlı boyutta olur ve özgürleşmiş ve güçlenmiş birey aslında bireysel saldırgana karşı genellikle kendini kolayca koruyabilir. Oysa kurumsal saldırganlığa karşı kendisini korumaktan acizdir.

Tarih boyunca tüm dinler ve devletler kendilerini bireylere karşı güç ve şiddet kullanarak var etmişler. Onların sahip oldukları meşru şiddet kullanma erki bireyi korumak yerine daima bireye hükmetme, ve onu kendi iradesine ram ederek istismar etme yönünde kullanılmıştır.

Devlet, hiçbir zaman ortak sorunlarımızı çözmek üzere “”insan ailesinin bir araya gelmiş bir hali”” DEĞİLDİR. . Ondan çok başka bişeydir. Kısacası, devlet belirli sınırları olan bir coğrafyadaki “”güç ve şiddet kullanma tekelini korumak isteyen”” bir organizasyonun (bir çete veya çeteler birliğinin) adıdır. Bir toplumda açıkça, resmen çalıştığı halde gelirini gönüllü bağış ve ödemelerden değil de sürekli olarak cebir ve şiddet yoluyla (icbarla / zorla) elde edebilen tek örgüttür. O halde mütecavizlerin agresyonunu durdurmanın ilk önlemi kolektivizmi (yasama, yürütme ve yargıyı) ortadan kaldırarak hukuk yoluyla gerçekleştirilen adaletsizliklerin önüne geçmektir.

- O zaman senin dediğine göre devletle savaşıp, onu yok etmek gerekir. Öyle mi?

- Hayır. Devlet otoritesiyle mücadele etmek ve savaşarak devleti çökertmek Anarşistlerin, ve Nihilistlerin yolu. Liberteryenler böyle bir mücadeleden devletin daima daha da güçlenmiş olarak çıkacağını bilirler. O yüzden böyle bir yol onlar için asla geçerli değildir. Onlar için öncelikli hedef devlete mecbur olmamıza, ona zorunlu olarak ihtiyaç duymamıza yol açan nedenleri ortadan kaldırmaktır. Söz gelimi Para olmadan ekonomi olmaz. Oysa Para devletin iken devletsiz olmak mümkün değil. Kamusal alan devletindir. Tüm kamusal alanlar özelleştirilmeden yasama, yürütme ve yargıyı kaldırmak veya ikame etmek mümkün değil. O kadar malı mülkü, parası olan bir devlet tabii ki resmi şiddet ve adalet uygulama yetkisini de elinde tutmak isteyecektir. Bunlar için de vatandaşın üzerinde şiddet uygulama yetkisine sahip kolluk kuvvetleri, polisi, ve askeri olur. Öncelikle vatandaş açısından yasal şiddete hiç ihtiyaç bırakmayacak bir toplumsal düzenin kurulabilmesi gerekir. Ne zaman ki devlet artık nüfusun belirli bir yüzdesi bakımından obsolete (modası geçmiş, metruk, hiç ihtiyaç duyulmayan) göze batan bir fazlalık haline gelir işte o zaman liberteryen düzenin de gerçekten önü açılmış olur. Ancak devletin de bu arada kendisini vazgeçilmez yapmak için uygulayabileceği daha çok numarası olduğunu unutmayalım.

1 Yorum

  1. Chaghlar diyor ki:

    içeriğe katılıyorum, fakat şu kavramlara takılmayalım madosuyla lüzumsuz yere fazla oyalanıyormuşuz gibi geliyor bana. Kapitalizm kelime olarak nötr bir kavramdır, nasılki sosyalizmin türleri varsa kapitalizmin de vardır, Kapitalizm bu türler arasında bir öznedir, dolayısıyla Kapitalizmde “Sen dur, sen geç” diyebilen bir güç odağı (devlet) olmak zorunda değil, yani Serbest piyasa kapitalizmini savunduğumuz doğrudur, diğer kastedilen şey yandaş kapitalizmidir, Serbest piyasayla alakası yoktur.

Yorum gönder

Yorum göndermek için giriş yapmalısınız.