Devletin paraya karışması I/III.

Para, Devletler ve Biz | Murray Rothbard | Temmuz 20, 2013 at 4:14 pm

Hükümetler tüm diğer oluşumlardan farklı olarak gelirlerini yaptıkları hizmetlerin karşılığı olarak elde etmezler. O nedenle herkesten farklı bir sorunla karşı karşıyadırlar.

Ülkemizin 74 milyonluk resmi nüfusunun 55 milyonu 15 yaşından büyük. Fiilen çalışanı 24.5 milyon. Devlete çalışanlar hariç 21 milyon kişi üretken olarak bir işte çalışıyor. Devletimiz 2013 yılında bu çalışanlardan doğrudan ve dolaylı olarak tahsil edeceği 420 milyar lirayı (yani kişi başı 20şer bin liramızı) resmi bütçe harcaması olarak afiyetle harcayacak. Bütçe dışı gelirler enflasyon v.b. hesaba katmıyorum. Bu paranın 11 milyon lirasıyla alacağı 100 ton kadar biber gazından 210 gramı size özel hizmet olarak geri dönebilir. Oysa eğer cebinizde kalsa idi o parayı siz kendiniz ve sevdikleriniz için ne biçim harcayabilirdiniz kim bilir.

Bireysel kişiler daha fazla mal ve hizmet alabilmek için daha çok üretmek ve diğerlerine onların istedikleri şeylerden daha çok satabilmek zorundadırlar. Oysa hükümetlerin gelirlerini arttırabilmek için kendi tebası olan halktan insanların ürettiği katma değerlerin daha çoğuna “onların kendi rızası olmadan” el koyabilmenin bir yolunu bulmaları gerekir.

Takas ekonomisinde kamu görevlileri kaynaklarını sadece bir şekilde yani başkalarının mallarına el koymak suretiyle elde edebilirlerdi. Moneter (paraya dayalı) ekonomilerde ise parasal kıymetlere el koymak ve daha sonra bunlarla hükümet adına mal ve hizmet satın almak, ya da tercih edilen gruplara tahsis etmek çok daha kolaydır. Bu el koymaya “vergilendirme” diyoruz.

Ancak, bu rağbet görmeyen bir yoldur ve ılımlılığın az olduğu zamanlarda ayaklanmalara yol açtığı da çok olmuştur. Paranın ortaya çıkışı insanlık için büyük bir nimet olmakla birlikte devletlerin halkın kıymetlerine el koyarken daha az dikkat çekmesini sağlayan bir imkânın da önünü açmıştır. Serbest bir piyasada para sadece insanların isteyeceği malları üretip satarak kazanılabilir. Oysa eğer bir hükümet kalpazanlık yapmanın – yani hiç yoktan para üretmenin(enflasyon yapmanın) – pratik bir yolunu bulursa hizmetlerini satma zahmetine hiç girmeden, vergilendirme sonucu halkın düşmanlığını da kazanmadan, kurnazca ve çabucak kendi parasını üretip ihtiyaç duyduğu kaynakları ele geçirebilir. Hattâ, aslında bu kalpazanlık biçimi bizzat kendi mağdurlarında eşsiz bir zenginleşme yanılgısı dahi yaratabilir.
(Ç.N.: Türkçede bu durum “kazı ürkütmeden yolmak” olarak ifade edilmektedir. )

Enflasyonun Ekonomik Etkileri

Bir grup kalpazanın faaliyetlerinin ekonomiyi nasıl etkileyeceğini düşünelim. Varsayalım ki ekonomide 10bin ons altın mevcut, ve bir grup kalpazan farkına varılamayacak bir kurnazlık içinde piyasaya 2bin ons kadar daha altın sürdü. Bunun sonuçları ne olabilir? İlk olarak kalpazanlara bunun net bir kazancı olacak. Yeni yarattıkları parayı harcayarak mal ve hizmet satın alacaklar. Yerel harcama bir teşvik almış olacak. Yeni para ekonomik sistem içindeki toplam talebi arttırarak adım adım ilerlemeye devam ederken fiyatları yükseltecek. Her doların etkinliği adım adım küçülür iken paranın değerindeki sulanma vakit aldığından dolayı bundan bazı insanlar kar bazıları zarar edecek. Yeni parayı ilk kullanan ve ondan hemen sonra (henüz fiyat artışları olmamışken) kullananlar kar ederken, ülkenin uzak tarafında olup yeni parayla hiç teması olmamış olanlar artan fiyatlardan dolayı zarar görecekler.

Sonuç olarak enflasyon genel hiçbir sosyal yarar getirmez. Serveti yeniden dağıtırken ilk alışverişi yapanlara sondakilerin sırtından bir kazanç sağlar. Sonuçta zararın tamamını üstlenenler sabit gelir grupları olur.

Enflasyonun diğer talihsiz sonuçları da vardır. Ekonominin temel ilkesi olan ticari hesapları bozar. Fiyat artışları her tarafta birden ve ayni hızda olmayacağı için iş dünyasının kıymet değerindeki geçici değişiklik ile kalıcı değişikliği ayırt etmesi, tüketicinin talep miktarını ve kendi maliyetlerinin ne olacağını hesaplaması güç hale gelir.

Hayali karlar ortaya çıkartması ve ekonomik hesapları bozması yüzünden enflasyon serbest piyasanın etkisiz olanı cezalandırma, etkiliyi ödüllendirme kabiliyetini yok eder. Kötü firmalar da iyiler kadar kazanır. Satıcı ağırlıklı hale gelen pazarda tüketiciye ulaşan mal ve hizmetlerin kalitesinde genel bir düşüş ortaya çıkar. Çünkü tüketici fiyat artışına, kalite eksikliğine olduğundan daha fazla direnir. İş dünyasında ortalığı “çabuk zengin olma” dümenleri sarmışken iş kalitesi düşer ve pek çok düş kırıklıkları da yaşanır. Piyasa borç almayı teşvik edip, tasarrufu cezalandırdığı için enflasyon sonuçta bir taraftan zenginliği arttırıyormuş görünürken diğer yandan toplumun genel hayat standardını düşürür. Herkesin psikolojisini birden etkiler. İnsanlar ellerinde eriyip giden parayı bir an önce mala çevirmeye ve paradan kurtulmaya çalışırlarken üretim ise sürekli düşer. Neyse ki enflasyon sonsuza kadar sürebilen bir şey değildir. İnsanlar sonunda paralarının değerindeki sürekli düşüşe ve bu şekilde yapılan vergilendirmeye isyan ederler. Moneter sistemin sonunda tamamen çöktüğü “hiper-enflasyon” adı verilen bu durum Fransız devriminde, Amerikan devriminde, 1923 Alman krizinde, ikinci dünya savaşından sonra Çin’de ve diğer ülkelerde hep yaşanmıştır.

Enflasyonla ilgili bir diğer talihsiz sonuç da yeni çıkartılan paranın yeni yatırımlara kredi olarak verilmesiyle yaratılan korkutucu iş/ticaret krizi döngüsüdür. Buradaki sorunun farkına nesiller boyu varılamamıştır. Bu döngü en başta devletin koruması altında bankacılık sisteminin yeni parayı ortaya sürmesi ve iş sahiplerine teslim etmesiyle başlar. İşadamı açısından bu para aynen hakiki bir yatırım parası gibi görünmekle beraber aslında gerçek serbest piyasada olduğu gibi insanların gönüllü tasarruflardan oluşmuş bir para değildir. İş adamı bu parayı çeşitli projelere harcar. Para işçilere ve diğer üretim faktörlerine daha yüksek ücret ve fiyatlar olarak ödenir. Para tüm ekonominin içinden geçip süzülüp geldiğinde eğer insanlar eskisi gibi gelirlerinin %20’sini tasarruf edip %80’ini harcamak isterlerse iş sahiplerine (yoktan yaratılan) yeni banka parası ödenerek başlatılmış olan döngü tasarruf edilen miktarı gerçekte olduğundan fazla imiş gibi gösterir. Tur tamamlandığında ise yapılan yeni yatırımların israflı olduğu ortaya çıkar ve yaratılmış olan enflasyonist bolluk bu defa ortaya çıkacak olan ekonomik krizin temellerini oluşturur.
(Ç.N.: Son yarım yüzyılda (1963 – 2013) hükümetler eliyle yapılan ve en kötü bir vergilendirme biçimi olan enflasyonla Türk Parasının değeri tam on milyon(10.000.000) kat kayba uğratılmıştır.)

Darphanenin para basma tekeli nasıl ortaya çıktı

Hükümetler para basarak gelirlerini artırmak istedikleri durumlarda bunu yaparken ekonomiyi de birçok adım boyunca serbest piyasadan uzaklaştırmak zorunda kalırlar. Normalde bir hükümet faal çalışır durumdaki bir piyasayı kolayca işgal ederek orada kendi bastığı biletleri para yerine geçerli hale getiremez. Eğer böyle bir şeyi aniden yapmaya kalkarlarsa insanların çoğu hükümetin parasını kabul etmez. Günümüzde bile geri ülkelerin bir çoğunda çoğu insan kağıt parayı kabul etmek istemez, ticareti sadece altınla yapmayı isterler. O yüzden devletlerin piyasaya tecavüz işlemi kurnazca yavaş yavaş, ve adım adım yapılmak zorundadır.

Sadece birkaç yüzyıl öncesine kadar bankalar yoktu, ve hükümetler o yüzden şimdiki gibi büyük ölçekli enflasyonlar yapmakta bankacılığı bir araç olarak kullanamıyorlardı. Peki, tedavüldeki para sadece altın ve gümüş iken bu nasıl yapılıyordu?

Bunun için belirli büyüklükteki herhangi devletin önce kıymetli metal para basma tekelini mutlak şekilde ele geçirmesi gerekmekteydi. Tedavüldeki metal para üzerinde kontrol sağlayabilmenin tek yolu buydu. Paraların üzerine kral ya da sultanın simgesini temsil eden bir mühür preslenir, ve para basma yetkisinin onun egemenliğinin özel bir imtiyazı olduğuna dair efsane dillendirilirdi. Bu tekel ayni zamanda o paranın değerinin ne olması gerektiği konusunda halkın değil kendisinin karar vermesi anlamındaydı. Sonuç olarak piyasadaki para çeşitliliği hükümdar tarafından zorla sınırlanmaktaydı. Dahası şimdi paranın üretim maliyetinin üstünde bir tuğra hakkı (senyoraj) bulunuyor ve bu da işçilik bedeli olarak kabul ediliyordu. Senyoraj bir tekel fiyatına sahipti.

Sonuçta hükümet bir kere para basma tekelini ele geçirdikten sonra artık o para birimini isimlendirme hakkını da üstlenir ve o ismin temsil ettiği metal ağırlığı ile birimin değerinin ilişkisini birbirinden kopartma yoluna giderdi. Bu da çok önemli bir adımdı, çünkü bu sayede hükümet dünya pazarının ortak parasını kullanma yükümlülüğünden kurtuluyordu. Belirli ağırlıkta altın veya gümüşün temsil ettiği kıymeti sağlama yükümlülüğünden kurtulan devlet kendi milli ismini ve o ismin temsil ettiği parasal vatanseverlikle birlikte, varsayılan alakayı teşvik etme yoluna giderdi. Dolar, Mark, Frank vb. Bu dönüşümle birlikte hükümetler kalpazanlık yoluyla kendi rakipsiz kıymetsizleştirme yöntemlerini uygulayabilir hale geldiler.

Kıymetli metal paralarda devlet kalpazanlığı – Tağşiş

Devletlerin para standardının korunması gerektiği iddiasıyla özel firmaların para basmasını yasaklamasının ardından ayni paraları bizzat kendilerinin tağşiş ederek değersizleştirmeleri çok ilginçtir. Devletler bunu çoğu zaman metal paraların içindeki kıymetli metal oranını azaltacak şekilde (başka metallerle karıştırıp yeniden dökmek şeklindeki) basit sahtekarlık yöntemiyle gerçekleştirirlerdi. Yani halktan topladıkları paraları eritip içine başka metaller karıştırıp yeniden ayni görünüş ve biçimde döktükleri zaman hükümdarın parası çoğalmış olurdu. Kendilerinin değerini korumayı taahhüt ederek devletleştirdikleri paraları bizzat tağşiş ile kendileri değersizleştirirken parayı yeniden basma sırasında oluşan kârlarının da kendi senyöraj hakları olduğunu savunurlardı.

Avrupa’da hemen her ülkedeki paralara hızla ve yüksek oranlı tağşişler yapılması ortaçağın belirgin özelliğiydi. Örneğin milattan sonra 1200 yılında fransız Tournous lirası 98 gram has gümüş olarak tanımlanmıştı. 1600 yılına gelindiğinde sadece 11 gram oldu. İspanya’daki müslüman arap Saracen’lerin kullandığı bir para olan dinar çok enteresandır. Yedinci yüzyıl sonlarında ilk basıldığında dinar 65 altın gren ölçüsünde idi. Parasal konularda ölçülü olmasıyla bilinen Saracen’lerin dinarı onikinci yüzyıla gelindiğinde hala 60 gren kadar idi. Bu noktada Hıristiyan krallar İspanyayı fethettiler. Onüçüncü yüzyılın başlarına gelindiğinde dinar 14 grene düşmüş adı da maravedi olmuştu. Ondan sonraki kısa sürede kullanımda kalamayacak kadar küçülmüş ve 26 gümüş gren ölçüsüne gelmişti. Daha sonra bu da küçüldü. On beşinci yüzyılın ortalarına gelindiğinde maravedi 1.5 gümüş gren ağırlığına gerilemiş ve kullanılamayacak hale gelmişti.

Gresham’ın Yasası, Bimetalizm ve Resmi Para

Hükümetler halkın dikkatlerini kendi yarattıkları enflasyondan başka yöne çevirmek ve serbest pazarın (kendi iddia ettikleri) tehlikelerine çevirmek için fiyat kontrolleri uygularlar. Örneğin belirli bir malın belirli bir fiyatın üzerinde satılmasını yasaklarlar (narh koyarlar). Oysa fiyat kontrollerinin genel sonuçlarına bir örnek olarak bize “aşırı değerli tutulmak istenen bir paranın, ederinden ucuz olan parayı piyasadan kovacağını” söyleyen Gresham yasasını biliyoruz. Fiyat kontrolü ile aslında hükümet bir paraya diğer para cinsinden maksimum fiyat atamaktadır. Bu durumda aşırı değerli tutulmak istenen para istifçilere ya da ihracata giderek piyasada zor bulunur hale gelecek, ederinden ucuz kalan rakip para ise bollaşacaktır. (Yukarıda anlatılan tağşişli paranın nasıl bollaştığı ve buna mukabil tağşişsiz paranın nasıl piyasadan yok olduğu en eski çağlardan beri Gresham yasasına en temel bir örnek olarak bilinmektedir.) Paranın kağıt veya değerli metal olmasında durum değişmez ayni kural işleyecektir.
Mesela serbest piyasada dolaşan ve kendi aralarındaki değer oranları birbirinden bağımsız olarak belirlenen gümüş ve altın paralardan yapay olarak birinin diğerinden ucuz tutulmaya çalışılması durumunda Gresham’ın Yasası çalışır, değeri ucuz tutulan para piyasadan yok olur.

Metal paralarda altın ile gümüş arasındaki 1/20 oranının uluslar arası olarak sabit tutulduğu (bimetalizm) durumunda uzun süreler birinden diğerine kaçış yaşanmadı. Ancak bu paraların milli para olarak damgalanması ve kur değerlerinin sabit tutulmak istenmesinde birinden diğerine kaçışlar sıkça oldu. Serbest piyasada bağımsız ürünlerin birbirine göre değerleri zamanla mutlaka değişir. Kuşkusuz gümüş ile altındaki 1/20 oranı da zamanla değişmiş paraların birbirine göre değerini de etkilemiştir.

Devletlerin Yasal Ödeme Aracı – Ulusal Paralar

Şubat 1930'da yürürlüğe giren ve günümüze kadar gelen 1567 sayılı kanunla Türk Parası Koruma altına alınarak millileştirilmiştir. Yasanın birinci maddesinde 'kambiyo, nukut, esham ve tahvilat alım ve satımının ve bunlar ile kıymetli madenler ve kıymetli taşlarla bunlardan mamul veya bunları muhtevi her nevi eşya ve kıymetlerin ve ticari senetlerle tediyeyi temine yarıyan her türlü vasıta ve vesikaların memleketten ihracı veya memlekete ithalinin tanzim ve tahdidine ve Türk parasının kıymetinin korunması zımnında kararlar ittihazına Bakanlar Kurulu salahiyetlidir' denmekte ve buna göre vatandaşın devletten izinsiz herhangi emsal para muadilini ithali, ihracı, bulundurması veya ticari işlem yapması ağır cezalık suç haline getirilmektedir. Yasanın yürürlüğe girdiği tarihten bu yana devlet tarafından Türk parasının değerinde yaklaşık 100 milyon kat bir enflasyon gerçekleştirilebilmiştir.


Bir devlet sabit resmi kurları ve fiyat kontrollerini halkına nasıl zorla uygulatabilir?. Tabii “Resmi Parayı Koruma Yasaları” aracılığıyla. Buna göre herkes alışverişlerinde, borçlarının ödenmesinde, yapacağı tüm akçeli kontratlarda bu milli para cinsinden meblağlar belirtmek zorundadır. Tabii paralar altın ve gümüş iken bu o kadar korkulacak bir sorun değildi. O zamanlar devletler zaten böyle yasalar yapmaya gerek de duymamaktalardı . Ancak, değeri kendinden menkul (altına dayalı olmayan) hükümet paralarının çıkmasından sonra bu yasalar vasıtasıyla çok büyük haksızlıklar yapılabilir olmaktaydı. Milli ulusal paranın resmi kur değeri ile serbest piyasa değeri arasında çok büyük farklar oluşur, o nedenle kimse malını bu para ile satmak veya bu para cinsinden kontrat yapmak istemezdi. Ulusal para ile borçlanan çok karlı idi. Çünkü borcun ödenmesine kadar geçen ya da bu resmi para üzerinden yapılan bir alışverişin tahsilatı gerçekleşinceye kadar olan süre içinde paranın değeri iyice daha düşebilirdi.

(NOT: Bu yazı dizisinde ana metinde olmayan, Türkiyeyle ilgili bazı ek bilgi ve notlar, illustrasyon, alt yazıları ve Ç.N.(çevirenin notları) olarak yazarın bilgisi dışında eklenmiştir.)

Yorum gönder

Yorum göndermek için giriş yapmalısınız.