Bireycilik (İndividualizm)

Sözlük | canakci | Eylül 26, 2013 at 7:10 pm

Biliyorsunuz ki küçük yaştan itibaren sürekli etkisi altında olduğumuz bütün ideolojik aşılamaların, koşullandırmaların temelinde kolektivist bir yaklaşım var. Örneğin ümmetçi, devletçi, milliyetçi, toplumcu, sosyalist, vatanperver, ulusalcı v.b. olarak isimlendirdiğimiz tüm yaklaşımlar aslında kolektivist görüşe dahildir. Türkçede ortaklaşacılık, paylaşımcılık, toplulukçuluk, toplumculuk, ittihatçılık olarak isimlendirebileceğimiz bu kollektivizm” kavramı bir bakıma tüm ideolojilerin anasıdır denilebilir. İşte bireycilik de onun tam tersini, yani bir insanın (bir sürünün parçası yapılamamış) en doğal halini temsil eder. Dinler için “Ateizm” ne ise ideolojiler için de “bireycilik” odur. Bir ideolojik doktrin değildir bireycilik. Bir insanın indoktrine edilememiş (yani başarılı bir aşılama ve koşullandırma yapılamamış) en saf ve doğal halidir. .

Küçük yaştan itibaren hepimize din ve devlet adına kolektivist koşullandırma yapılıyor.
BİREY OLMAMIZ ENGELLENİYOR.


Bireycilik insanların sınırlanmasını ve tek tipleştirilmesini isteyen kolektivizmin tersine, kişilerin bağımsızlık ve özgürlüğünü, her insanın kendi ayakları üzerinde durmasını ve insanlar arasındaki farklılıkların teşvik edilmesini ister. Toplumda en önemli hakların bireysel hak ve özgürlükler olduğunu düşünür. Doğal olarak bu yaklaşım toplumcu çıkarlarla çelişir. Bazıları tarafından şiddetle eleştirilmesi de o yüzdendir.

Bireycilik insanlara zekâ ve yeteneklerinden tam olarak yararlanma fırsatı verilmesini ve toplumun gelişmesini hızlandırmak için bunun teşvik edilmesini öngörür. Özgüven olmayınca, yani insanların yaşamı kendi becerileri yerine toplumun becerileri diye bir şeye dayandırılınca gittikçe tembelleşir ve topluma bir yük haline gelirler. Bireysel hak ve özgürlüklere saygı duyulmadığında, insanların istediklerini yapmaları engellendiğinde yaratıcılıkları bastırılmış olur.

Bu duruma güzel bir örnek 1950’ler ile 1960’lar arasındaki Çin’in durumudur. Milli politika gereği o devirde Çin’de bireysel katkısına bakılmaksızın herkese eşit paylar dağıtılması garanti edilmekte, insanların kendi istediklerini yapması engellenmekte ve caydırılmakta, ilgi ve alakasına bakılmaksızın herkesin hükümetin tayin ettiği görevlerde çalışması istenmekte idi. Ne kadar sıkı çalışırsa çalışsın hayatında önemli bir değişiklik yapamadığını gören insanlar sonunda sıkı çalışma güdüsünü kaybettiler. İstemediği türde işlerde çalışmak zorunda kalan insanlar işine ilgisini kaybetti ve hatta yaptığı işten nefret eder hale geldiler. Sonunda tüm ülke felç oldu, ülkede hiçbir iş doğru yürütülemez hale geldi. Emerson’a göre “aşırı uyum, gelenek ve biteviyelik gerektiren bir toplum cansız kalmaya mahkumdur”

BİREY vs KOLEKTİF

Kolektifçiler bireysel yaklaşımların ağırlıklı olduğu bir toplumda etik ve ahlaken çökmüş bir kültürün ortaya çıkacağını savunurlar. Örneğin şirketlerin kamu görevlilerine rüşvet vererek ekolojik çevre sorumluluklarını yerine getirmekten kaçınmalarını bireycilikle alakalandırarak suçlarlar. Sosyal hayatın çoğu yönü bakımından bireyselcilerin “amaç için her yolu mubah gören” yaklaşımları yüzünden toplumda inanç ahlak ve etik diye bir şeyin kalmayacağını, herkesin gaddarlaşacağını, altta kalan ve temel olanaktan yoksun olanları kimsenin düşünmeyeceğini savunurlar. Bireycilikle insanlar arasında bir kolektif uzlaşma ve konsensus olmayacağından kentsel yaşam düzenlerinde kaos’un hâkim olacağını söylerler.

Bu yaklaşım insanların doğuştan gelen bir vicdan ve ahlaka sahip olduklarını yok saymaktadır. Oysa insanların bireysel olarak çevreye ve insanlığa herhangi bir zarar vermeleri teknik olarak neredeyse imkansızdır. Bir insanın doğaya ve insanlığa zarar verecek boyutta bir eylemde bulunması ancak bir kolektif aidiyeti ile mümkün. Tarihte ve günümüzde insanların büyük etik ve ahlak suçlarını daima arkalarını dayadıkları bir kolektifin adına gerçekleştirdiklerini görmekteyiz.

Dünyada hiçbir insan tüm vaktini ve servetini harcasa dahi küçük bir atom bombası bile üretemez, böyle bir üretimi amaçlayamaz da. Oysa en küçük bir şirket, bir din, bir tarikat, aşiret veya bir siyaset kolektifi bile böyle bir amaç ve hedef edinebilir. Bünyesindeki en iyi kalpli insanları bile birer caniye dönüştürebilir. Savaşlar daima bir kolektifin işidir. Kolektiflerin amaçları doğrultusunda çoğu zaman “her yol mubah” hale gelir. Bir bireyin vicdanen hiçbir zaman yapması mümkün olmayan türden işler bir kolektif adına her zaman gerçekleştirilebilir.

Bir bireyin inancı, ahlakı ve etik değerleri vardır. Oysa bir kolektifin böyle değerleri olmaz. İşlevsel olarak zaman zaman sanki varmış gibi gösterilse de özde yoktur. Kolektifler, özellikle de bireylere maddi ve manevi yararlar teminini vadeden kandırma, korkutma, kışkırtma teknikleri ve, istismar amaçlarıyla (din ve devlet kavramları altında) bir araya getiren küçüklü büyüklü çeteleri ifade eder.

Kendi ayaklarının üzerinde durma, bağımsızlık, egemenlik, özgürlük gibi kavramlar özde sadece bireyler içindir. Kolektif yapılanmaların tümünde ise bireylerin seçeneklerini kısıtlamak, onların amaç ve hedeflerini tek elden yöneterek güç kazanmak arzusu hakimdir. Bireyler bir kolektife dönüştüğünde, yani her biri sürünün bir küçük parçası haline geldiğinde bağımsızlık, egemenlik, özgürlük gibi kavramlar anlamını tamamen yitirir. Örneğin egemen olmayan bireylerden oluşan bir “ulusun egemenliği” kavramı soyut ve anlamsızdır. Sözgelimi, bir ulusun egemenlerinin o ulusun bireylerine istediklerini yapmakta özgür olmaları, birey açısından bakıldığında mutlak bir özgürsüzlük durumunu ifade eder. Ulusların (hükümetlerinin) bağımsızlığı ve egemenliği kavramı özde o ülkedeki iktidarın bireylerin hukukuna aykırı bir biçimde başına buyruk olduğu anlamını taşır.

İNDİVİDUALİZM

Türkçede bireysellik, bireycilik, ferdiyetçilik, bireyselcilik gibi karşılıklarının yanısıra kimi zaman kötüleyici aşağılayıcı (pejoratif) anlamıyla “bencillik veya “egoistlik” olarak da ifade edilir. Oysa bu ahlaki tutum toplumun (ya da devletin) bireyin kendi tercihlerine, seçimlerine ve yaşam tarzına karışmamasını isterken toplumdaki diğer tüm bireylerin de ayni haklara sahip olduğunu savunur ve taahhüt eder. Yani aslında bireyci insan egoistçe veya bencilce (sadece kendisi için, kendisine mahsus olan) herhangi bir hak istememektedir.

Adaletli sayabileceğimiz herhangi toplumsal sistemin bireyin tamamen kendi ayaklarının üzerinde durmasının ve kişisel bağımsızlığının en büyük erdem olduğunu tanıması gerekir. İktidar bireyin üretimine ve ticaretine karışmamalıdır. Çünkü bu karışmadan dolayı sağlanabilecek herhangi bir toplumsal yarar, ya da engellenebilecek herhangi zarar yoktur. Temel öncül bireylerin kendi başına, kendi yararı veya zararına eylemde bulunmaya hak ve ehliyetinin olmasıdır.

Her birey bağımsız, egemen bir varlık olup kendi hayatının devir ve temlik edilemez haklarının sahibidir. Bu onun doğasından ve rasyonel bir yaratık olmasından kaynaklanan en doğal hakkıdır. Bunun aksi görüş (yani kolektivizm) ise soyut bir yapılanma ile “din ve devlet gibi varlıkların” bireyi aşkın iradesi ile “belirli bir grup insan adına ve onun namı hesabına” (yararı ve zararına) eylemlerde bulunabileceğini öngörür. Oysa bu görüş haksızdır, doğal ve akla uygun değildir.

Bireyci yaklaşıma göre medeni bir toplumda ya da insanlar arasındaki ortaklık, dayanışma ve işbirliğinin söz konusu olduğu herhangi barışçı birlikte var oluş ortamında temel koşul bireysel hakların tanınması ve hiçbir grup insanın grup üyelerinden herhangi biri tekinin sahip olduklarından daha başkaca herhangi bir hakka sahip olmamasıdır.

EGOİSTLİĞİN ERDEMİ

Bireyci olmanın “başkalarının bahasına benim canım her neyi isterse onu yaparım” diyebilmek olmadığını bilmek gerekir. Bireyci insan kendisinin ve diğer tüm insanların devir temlik edilemez bireysel haklara sahip olduğunu savunur. Başkalarının haklarını da kendi hakları gibi tanır.

Bireyci insan “Ben ne bir efendiyim ne de bir köle. Kimsenin hayatını ben yönetmem, kimseye de kendi hayatımı yönettirmem. Ben ne kendimi kimseye feda ederim ne de kimseyi kendime feda ettiririm” diyendir.

Zihin bireysel bir niteliktir. Kolektif beyin diye bir şey yoktur. Kolektif düşünce diye bir şey de yoktur. Bir grup insan eğer bir uzlaşmaya varmışlar ise bu uzlaşma ancak bir çok bireysel düşüncenin ortalaması üzerinden bir ödünleşme karşılığında mümkün olur. Yani bu ikincil bir durumdur. Esas birincil eylem – yani esas akıl yürütme prosesi- tek tek bireyler tarafından yapılmak zorundadır. Bir yemeği birçok insana paylaştırabiliriz. Ama kolektif bir midede sindiremeyiz. Hiç kimse ciğerlerini başka bir insanın nefes alması için kullanamaz. Ayni şekilde hiç kimse kendi beynini başka bir insanın yerine düşünmek için kullanamaz. Bedensel ve ruhsal fonksiyonlarımızın tümü bireyseldir. Aktarılamaz, paylaşılamaz.

Başka insanların düşünce ürünlerinin varisleriyiz. Bize tekerlek intikal etti. Onunla araba yaptık. Araba otomobil oldu. Otomobil uçak. Ama bize miras kalanlar daima başkalarının düşüncelerinin son ürünleri idi. Oysa hareketi getiren güç yaratma becerisidir. Bunu materyal olarak devralır, bir sonraki adımı ortaya çıkarmakta kullanır. YARATMA BECERİSİ kimseye verilemez, devredilemez, kimseden ödünç alınamaz, paylaşılamaz. Sadece birine yani BİREYE AİTTİR. Yaratılan şey yaratanın mülküdür. İnsanlar birbirinden öğrenebilirler. Ama tüm öğrenmeler materyal alışverişidir. Hiç kimse bir diğerine kendi düşünme kapasitesini veremez. Yine de bu kapasite aslında bizim tek yaşam kaynağımızdır.

İnsanlık bir çalılık, bir organizma, ya da varlık gibi düşünülemez. Üretim ve ticareti yapan bireydir. Bireyi inceleyerek toplum denilen soyut agregat hakkında genel bir fikir edinebiliriz. Ancak buradaki akıl yürütmenin tersine işlerliği yoktur. Toplumu inceleyerek, ya da ilişkilerini inceleyerek bireyi tanımlayamayız ve hakkında hiçbir fikir edinemeyiz. O yüzden herhangi beşeri bilimler çalışması daima bireyden başlamak zorundadır.

Yorum gönder

Yorum göndermek için giriş yapmalısınız.