Tek Derste Ekonomi

Para, Devletler ve Biz | Henry Hazlitt | Aralık 7, 2013 at 4:01 pm

Ekonomi disiplini insanların üzerinde çalıştığı diğer tüm disiplinlerden daha fazla safsatalardan etkilenmeye açık bir konumdadır. Bu durum kaza eseri karşılaşılan birşey değil. Konunun kendisinden kaynaklanan güçlükler bir tarafa bu disiplinde fizik, matematik, tıp gibi disiplinlerde hiç mümkün olmayan şekilde insanların bencil yararlarına dayalı yaklaşımlarının etkisi binlerce kat büyümüş halde görülür.


Her grup insanın diğer gruplarla ortak bazı yararlara sahip olduğu gibi diğer gurupların aleyhine, onlara tamamen ters düşen bazı menfaatleri de söz konusudur. Toplum siyasetlerinin bir kısmı uzun vadede herkesin yararına olabileceği gibi büyük bir kısmı da sadece bir grubun diğer tüm grupların sırtından bazı menfaatler edinmesine hizmet eder.

Doğrudan menfaat sahibi olan gruplar kuşkusuz ki, satın alınabilen en parlak zihinleri de bunu sunmak ve savunmak üzere kiralayıp, bu siyasetin yararları ve gerekliliği konusunda ısrarlı ve inandırıcı olmaya çalışırlar. Sonunda ya konuyu aksi kolayca savunulamayacak şekilde karmaşık ve yanıltıcı bir biçime sokar, yahut da genel kamuoyunu kendi savundukları çözüme razı ederler.

Ekonomik yanılgılarda menfaat gruplarının bu konudaki sürekli uğraşmalarının yanı sıra ikinci önemli sebep de zihnimizin belirli bir siyasetin sadece kısa vadeli sonuçlarına, ya da sadece belirli bir grup insan üzerindeki etkilerine bakmaya programlı oluşudur. Oysa konuyu doğru şekilde algılayabilmemiz için o siyasetin sadece belirli bir gruba değil piyasadaki tüm gruplara, ve de sadece kısa vade etkisine değil uzun vadeli etkilerine da bakabilmemiz zorunludur.

Bu yönüyle baktığımızda tüm ekonomi disiplinini tek bir derse, o dersi de bir tek cümleye sığdırabiliriz;

EKONOMİ SANATI HERHANGİ EYLEM YA DA HAREKET TARZININ SADECE KISA VADELİ BİRİNCİL ETKİLERİNE DEĞİL, DAHA UZUN VADELİ ETKİLERİNE DE BAKMAKTAN OLUŞUR; SADECE BİR GRUBA DEĞİL DİĞER TÜM GRUPLARA DA GETİRECEĞİ ETKİLERİ İZLER VE ELE ALIR.

Şimdi bu dersi günlük hayattan bazı ekonomi konularına uygulayalım;
Bir çocuk taş atıp camı kırmıştır. Camcı çağırılır, gelir camı takar. (Bu örnekteki minval üzerine olan ekonomik akıl yürütmeleri mutlaka duymuşsunuzdur). “Camcı kazandığı parayla gider fırıncıdan alışveriş yapar, fırıncı manifaturacıya, o da nalbura para kazandırır. Böylece giderek genişleyen bir biçimde bir ekonomik çark dönmeye başlar. Durgun ekonomi çalışır. Herkes para kazanır” denir.

Buradaki yanılgının temeli işe camcının para kazanmasıyla başlanmasında yatıyor. Camı kırıldığı için camcıya para ödemek zorunda kalan esnafın parası cebinden çıktığı için yapmaktan mahrum kaldığı harcamalar ve onların dolaylı etkileri tamamen atlanıyor. Oysa gerçekte camın kırılması ekonomiye toplamda yarar değil zarar getirmiştir. Yanılıgı olaya sadece tek tarafından ve kısa vadeli bakmamızdan kaynaklanıyor.

Kuşkusuz ki bu yanılgı örneği “savaşların” ya da “devletlerin” ekonomiye etkileri gibi konulara yaygınlaştırılarak irdelenebilir. Sonuç aynidir. Kısa vadede veya tek bir tarafa baktığımızda genellikle yanılırız. Uzun vadeli ve tüm tarafları ele alan bir bakışla incelediğimizde ise “insanları istemediği harcamalar yapmaya zorlayan etkilerin hepsinin aslında hem toplum ve hem de bireylerin ekonomisi için net zarar yazdığını görürüz.

KAMU YATIRIM VE HARCAMALARI EKONOMİYE YARARLI MI?

Bugün dünyada en nüfuzlu ve ve en devamlı inanış da “hükümet (devlet, kamu) harcamaları” konusunda. İnsanlar her derde deva ve genel bir çare olarak hükümet harcamalarını sunmaktalar. Ekonomik durgunluk mu var ? İşsizlik mi var? Halkın alım gücü mü yetersiz? Hükümet şunu yapsın bunu yapsın. Çılgın projeler ortaya atsın. İstihdam artar, bacalar tütmeye başlar, durgunluk aşılır. Gelişme olur, çarklar dönmeye başlar. Bu herkese inandırıcı gelir, inanmak ister. Peki bu doğru mudur?. Hayır, safsatadır, mugalâtadır. Kesinlikle yanlıştır. Ekonomik durgunluk ve işsizlik sonuçta kamu yönetiminin “çoğu zaman uzun süreye yayılan” hatalı kararlarının doğrudan ve dolaylı bir sonucundan başka birşey değildir. Üstelik hatanın bedeli de halk tarafından (uzun veya kısa vadede) mutlaka ödenecektir.

Şu dünyada (doğanın bize hazır olarak hediye ettiği şeylerin dışındaki) her şey için bir şekilde ödeme yapmamız gerek. Ekonomik alış veriş konusu olan hiçbir şey yoktur ki yoktan var edilebilsin yahut da var iken yok sayılabilsin. Bedavası yoktur. Bir kısım sözde ekonomistler size hiç bir şey karşılığında bir şeyler kazanabileceğiniz gibi karmaşık dalavereler anlatırlar. (Saadet zinciri, Ponzi, Piramit dalaveresi söz gelimi). Ne kadar inandırıcı görünürse görünsün bunların hiç birinin aslı yoktur.

Devletin borç biriktirerek, hiç geri ödeme yapmadan vergileri de hiç arttırmadan sürekli harcama yapmaya devam edebileceğini savunurlar. Oysa daha önce bu tür hülyaların devletin ödeme güçlüğü içine düşmesi ve enflasyonun kontrolden çıkıp iyice azgın bir hal alması ile sonuçlandığı pek çok örnek yaşanmıştır. Her ülkede yaşanmıştır. Sonuçta devletin yarattığı borçlar önünde sonunda mutlaka ödenecektir. Ödeyecek olan da vergi veren halktan başkası değildir.

Enflasyon da bir vergidir, hem de vergilerin en ahlaksız olan biçimidir. Devletin harcadığı her lira kaynağı ister ödünç alınarak, ister parasal genişleme ve enflasyon yapılarak her nasıl biçimde bulunmuş edinilmiş olursa olsun, önünde sonunda o ülkede yaşayan halk tarafından ödenecektir.

Bir şirket zarar ettiği yılda batırdığı her liranın tamamını kaybeder, ama kazandığı yılda kazandığı her liranın ancak elli kuruşu elinde kalır, gerisini devlete verirse yatırımlarını niye arttırsın, parasını niye riske etsin?.

Şahsi gelir vergileri de %50, 60 veya 70 olduğunda insanlar yılın 6, 8, 9 ayını devlet için, ve ancak geri kalan altı, dört, üç ayını kendileri ve aileleri için çalışacaklarını fark ettiklerinde duraklayacaklardır. Zararın hepsi kendi zararları, kazancın ise ancak küçük bir kısmı kendilerinin olacaksa sermayeyi riske atmanın aptalca olduğuna kolayca karar verebilirler.

Bundan tam 40 yıl önce (1973'te) açılan Boğaziçi Köprüsü'nün inşaatı (o zamanın değerleriyle) 21,7 milyon dolara, 1988’de açılan Fatih Sultan Mehmet Köprüsü’nün inşaatı ise 125 milyon dolara mal olmuştu. Oysa sadece son 12 yılda köprü ve otoyollardan geçen 3.348.682.000 araçtan 4.423.406.000 dolar gelir elde edilmiştir. Bugünkü(2013) değerlerine taşıdığımızda birinci ve ikinci boğaz köprülerinin maliyetleri sırasıyla sadece 114 ve 247 milyon dolar mertebesindedir. Yani bir yıllık gelirinin bile altındadır. Neresinden bakarsanız bakın iki köprünün de devlet açısından karlılıkları çok yüksek olmasına karşın vatandaşa yükü ve maliyeti çok ağırdır. Eğer rekabetçi piyasa mantığıyla özel şirketler tarafından yapılmış olsalardı halkın ulaşım maliyetlerinin şimdikinin çok daha altında olabileceği açıktır. 2013 yılında inşaatı başlayan üçüncü köprünün ise maliyeti ikincisinin on iki katından fazla (3 milyar dolar) olarak hesaplanmaktadır. Ederinden çok yüksek olan maliyetine karşın eğer sürdürürlebilirse devlet için bu köprü de hâlâ daha kârlı olabilir.

Bunun sonucunda yeni özel istihdam alanları açmakta kullanılabilecek bir sermaye girişimcinin “vergiyle, bürokrasiyle veya hukuki haydutlukla” yıldırılması sonucu kapıdan döner, yatırım sermayesi olmaktan vaz geçer. Var olan sermaye birikimi de yeni alanlara doğru genişlemeyi bırakır. Devlet yatırımları sonuçta istihdamı yaratmak yerine tam tersine işsizliği arttırma yönünde etkili olacaktır.

Hükümetlerin iş dünyasına getirdiği teşvikler de bazen hükümetin düşmanlığı kadar korkutucudur. Bu “sözde” teşvikler genellikle doğrudan devlet kredileri ya da devlet garantili özel krediler şeklinde olur. Bir kere “devlet kredisi” kavramı oldukça kafa karıştırıcıdır çünkü aklımıza genellikle analiz hesaplarını çok karmaşıklaştıran enflasyonist etkileri getirir. O yüzden biz şimdilik böyle bir kredinin enflasyonist etkisinin hiç olmadığını düşünelim. Devlet bu kredileri özel bankalardan kredi alamayan üreticilere “üretimi teşvik, verimliliği arttırma, tarıma destek” gibi savlarla verir. Mesela bu kredi sayesinde sözde çiftçi ürününü satıncaya kadar olan sıkıntıdan kurtulacaktır.

İlk bakışta hepimize mantıklı ve yararlı görünen böyle bir kredi aslında hiçbir durumda savunulan amaçlara fayda sağlayamaz. Bu kredilerin verildiği kişi veya grupların normalde serbest piyasada özel bankalardan kredi alamayan (kredibilitesi olmayan) üreticiler olduğunu tekrar hatırlatalım. Banka sadece geri dönüş riski olan durumlarda kredi vermez. Yoksa niye vermesin? Oysa devletin böyle durumlarda dahi rahatlıkla verebildiği krediler sonuçta üretimi ve verimliliği arttıracak gayelere hizmet eden yatırımlarda kullanılmayacağı için ya batar yahut da amacı dışındaki faaliyetlere veya servet aktarımlarına hizmet eder.

Zaman cesaret gerektiriyor. Zaman sıkı çalışma gerektiriyor. Eğer talepler yüksekse bu tehlike altında olan şeylerin fazla oluşundandır. Tehlike altında olan şey insan özgürlüğünün geleceğidir, medeniyetin geleceğidir. Bireyin herhangi bir hedefe ulaşma tutkusu başarının tek güvencesidir. Çünkü hedefin arzulanması ona ulaştıracak imkanların da yol göstericisi olur. Bireyin hedefleri vardır, toplumun hedefi olmaz.

Sağlam ve güvenilir bir parasal sistemin en temel şartı politikacıların eline mahiyet ve miktar itibariyle olası en az ölçüde güç vermesidir. Çünkü siyasetçilerin ve iktidarların tasarruflarındaki tüm güç ve kaynaklar sonuç itibariyle bireylerin hedeflerine ulaşmasını güçleştiren etkilere sahiptir.

Şimdi parlak yeni siyasi buluş ve ilerlemeler olarak lanse edilen kimi fikirler aslında çoğu zaman eskinin hatalarının başka biçimde yeniden canlandırılmasından başka bir şey değildir. Bu durum “geçmişi bilmeyenler onu tekrarlamaya mahkûmdurlar” özdeyişini de doğrulayan bir ispat niteliğinde.

Hükümet aslında herkesin başkalarının sırtından geçinmeye çabaladığı bir büyük yalanı temsil eder. Yatırımları olsun, işletmeciliği olsun genellikle serbest piyasa maliyetlerinin üç beş katına mal olur. Ama tekel vasfıyla ürettiği mal veya hizmeti serbest piyasa ederinin 10-20 katına satabildiğinden çoğu zaman zarar da etmez. Üstelik yandaşlarına iş ve gelir kapısı bularak bu icraatlarının siyasi rantlarını da toplar. O nedenle iktidarlar “mümkün oldukça” sürekli büyük paralar bulmak, çılgın projeler üzerinden çılgınca harcamalar yapmak arzusundadır.

Oysa devletin harcadığı her lira dönüp dolaşıp sonunda vatandaşın cebinden üç beş katı olarak çıkmaktadır. Devletin işe yerleştirdiği her kişiye karşılık piyasada 3-5 sivil kişi işsiz kalmakta, devletin vatandaşa getirdiği her kolaylık, her güvenlik, her emniyet sivil piyasaya ondan üç kat daha fazla bir hayat pahalılığı, istikbal güvensizliği, ve yaşam zorluğu olarak geri dönmektedir. Ayrıca kamu yatırımları herhangi özel girişimcilerin serbest piyasa girişimlerinden çok farklı olarak ve bireylere hiçbir seçme hakkı bırakmadan zorla belirli bir yaşam tarzı empoze etmeye uygun niteliktedir.

İŞSİZLİK MAKİNELEŞME YÜZÜNDEN Mİ ARTIYOR ?

Bugün dünyada en nüfuzlu ve devamlı bir diğer inanış da “makineleşme” konusunda. Makineleşmenin işsizliği arttırmadığı binlerce defa ispatlanmış bir gerçek. Hala işsizlikle ilgili her tartışma açıldığında dile getirilebiliyor.

Adam Smith 1776 yılında yayınladığı Ulusların Zenginliği isimli kitabının ilk bölümünün ikinci sayfasında, her evde ihtiyaç duyulan bir iğnenin ilk zamanlarda deneyimli ve gayretli bir ustanın tam gün süren mesaisi sonucunda ve ancak günde bir adet olarak üretilebildiği, oysa (henüz daha o devirde) geliştirilmiş olan yeni teknoloji ve makineler sayesinde bir kişinin günde 4800 iğne üretebilir hale geldiği anlatılmaktadır.

Endüstri Devrimi’nin emekleme henüz çağında olduğu zamanlarda günde ancak bir iğne üretebilen usta makineleşmeyle çok kısa sürede 4800 iğne üretebilir hale gelmişti. İğne üretenlerin hiç birisi işsiz kalmadı. İngiltere’de çorap ören çerçevelerin üretime başlamasıyla sayıları 50.000′den fazla olan elle çorap örme ustaları çok büyük telaşa kapıldılar. Sadece bir ayaklanmada bu makinelerden bin tanesini parçaladılar. Elle çorap üretenlerin bu makinelerle rekabet etmesi imkansız olduğu için hepsi tamamen işsiz kalacaklarını düşünüyorlardı. Pamuktan ip eğirme ve dokuma işlerinde de ayni şekilde eskiden elle yapılmakta olan işlerin makineleşmesiyle sanayide herşey baştan aşağı değişikliğe uğradı. Ama bu türden değişiklikler sonuçta hiçbir sektördeki işsizliği arttırmadı. Üretimdeki ve kalitedeki muazzam artış, ve maliyetteki muazzam düşme tüketimi de ayni oranda arttırdı. Makine üretimi ve onu destekleyen endüstrilerde büyük istihdam artışları sağladı. Sonuçta genel işsizliğe olumsuz bir etkisi olmadı. O günden bu güne makineleşme ve teknolojik gelişmelerin istihdama olumsuz bir etkisi hiç olmamıştır. İşsizlik ve ekonomik kriz gibi ekonomik olumsuzluklar genellikle sadece siyasi ve bürokratların serbest piyasaya müdahale ederek para ve ekonomi idaresinde yaptıkları büyük hatalarının sonucunda ortaya çıkmaktadır.

İŞ YAYILARAK İŞSİZLİK AZALTILABİLİR Mİ ?

Ayni işi daha çok kişiye dağıtarak işsizliği azaltma siyaseti sendikalar ve siyasetçiler arasında yaygın olarak taraftar bulan ciddi bir yanılgı. Temelinde verimliliği arttırmanın işsizliği arttırdığı inancı vardır ve makineleşme düşmanlığıyla çok benzerdir.
Bu görüşı tüm dünyadaki yapılacak iş (üretilecek mal, kazanılacak para) miktarının sabit olduğunu temel alır. Miktarı arttıramadığımıza, (var olan işleri yapılması daha çok emek ister hale getiremediğimize göre) ayni işten daha çok insanın ekmek yiyebileceği hale yaygınlaştıralım, daha çok kişiye paylaştıralım. (Her işveren bir işçiyi daha işe alsın, haftalık çalışma saatini azaltalım, günlük vardiya sayısı artsın vb)

Sendikalar işbölümünü aşırı arttırarak bunun çok daha incelikli yollarını tasarlamışlardır. Duvar ustaları taş döşeme işi yapamasın, Fayansın altındaki borunun tamiri için gereken fayans sökme işini fayansçı yapsın, sonra muslukçu gelip tamir ettikten sonra fayansçı döşesin, şeklinde. Bu mevzuatlar sayesinde ayni iş birkaç farklı usta tarafından yapılınca işsizlik azalacaktır.

Buradaki temel yanılgı verimliliği azaltınca toplam gelirin de azalacağını görememektir. Bir ustanın yapabileceği işi üç usta yaptığında işin maliyeti yükselip süresi uzayacağından o işe olan talep ve oradan edinilecek toplam gelir de düşecektir. Sendikaların ve bürokrasinin bu yönde hazırladıkları tüm mevzuatlar işçinin, toplumun, ekonominin sağlayacağı genel yararın aleyhindedir. Sonuçta üretilen mal ve hizmet miktarını ve kalitesini azaltır, işsizliği arttırır.

ORDU KÜÇÜLTÜLÜR, BÜROKRATLAR İŞTEN ÇIKARTILIRSA ?

Her büyük savaştan sonra askerler terhis edildikçe sivil endüstrilerin gerekli istihdamı yaratamayacağı, abzorbe edemeyeceği, milyonlarca insanın işsiz kalacağı endişesi yayılır. Bu kadar insanı kim işe alabilir?. Onların ücretini ödeyecek satınalma gücü nasıl karşılanabilir?. Bu sorunun ortaya çıktığı her durumda hep şaşırtıcı olan şey çözümün ne kadar çabuk ve kolay geldiğidir. Çünkü o insanlar devletin istihdamında iken devlet bunu yapabilmek için çok büyük bir kaynağı sivil piyasadan toplamakta idi. İşte devlet sivil piyasadan kaynak emmeyi bıraktığında kendiliğinden o milyonlarca insanı istihdam edecek kaynak ortaya çıkmaktadır. Üstelik kamu harcamalarının aksine sivil piyasada emek kısa sürede üretime dönüştüğü için kendi kaynağını çok kısa sürede yeniden üretebilir. Devletin kaynak ve emek israfı tasfiye edilip sivil üretim için sivil talep arttıkça, zenginlik de kendiliğinden artacaktır.

Sivil kamu görevlilerine ve bürokratlara gelince, üretime destek veren görevlerde bulunan belki çok küçük bir kısmı hariç tutulursa, onların tasfiye edilmesi toplumun ihtiyaç duyduğu mal ve hizmetlerin üretiminde hiç bir eksiklik, aksaklık yaratmayacaktır. Devletin vergi mükelleflerinden toplayarak onları beslemekte kullandığı kaynakları artık halktan toplamaz hale gelmesi sivil piyasada yeni istihdam için gerekli kaynağı hemen ve fazlasıyla karşılayacaktır. Bu konuda askerlerin durumuyla bürokratların durumu birbirine benzemektedir.

Tam istihdam diye birşey de yoktur. Tam istihdam kölelik düzeninde, ilkel kabilelerde veya sosyalist merkeziyetçi bir düzende olabilir. Hitler devasa askeri üretim programı sayesinde tam istihdam sağlamıştı. Daha sonra II. Dünya Savaşı sırasında savaşa taraf tüm ülkelerde tam istihdam sağlandı. Savaş esirleri, mahkumlar ve askerler tam istihdam halindedir. Geri teknoloji tam istihdam sağlasa da fukaralığı engelleyemez.

İnsanlığın tüm gelişmesi ayni emek miktarıyla daha fazla üretim elde edebilme üzerine olmuştur. Medeniyet geliştikçe emek ihtiyacı azalır, tersi geçerli değildir. İnsanlar önce yüklerini katırların sırtına koymuşlar, daha sonra tekerleğin ve arabanın icadıyla gerekli insan emeğini daha da azaltmışlar. Sürekli teknolojik gelişme yaşayan bir toplumda bireysel tercihler ve intibak süreleri nedeniyle daima belirli oranda bir işsizlik olabilir. O nedenler tam istihdamı hedefleyen siyasetler yanıltıcıdır.

GÜMRÜK VERGİLERİ KİMİ VE NEYİ KORUYOR ?

Yerli sanayii korumak ve kollamak maksadıyla yurt dışından ülkeye giren ucuz malları engellemek. Yüksek gümrük duvarları ve bürokratik engeller koymak. Sayısız örneğini gördük. Bildiğimiz şudur ki gümrük duvarları ülke ekonomisini korumakta yararsız. Yerli sanayii teşvik etmiyor. İstihdamı arttırmıyor.

Sözgelimi önemli bazı sektörlerde yerli endüstri maliyetleri itibariyle yabancı mallarla rekabet edemiyecek düzeyde. Belirli oranda gümrük konulunca fiyat ve kalite rekabeti sağlanabilir hale geliyor. Bu sayede yerli sanayi korunmuş, çok sayıda çalışanın işsiz kalmasının önüne geçilmiş olacak. Bu doğru mu?

Eğer bu durum kurlara devlet müdahalesi sonucu oluşmuşsa sadece belirli sektörlerin gümrük duvarıyla korunması diğer sektörlerdeki insanlara büyük haksızlık. Eğer kurlar serbest olduğu halde oluşan piyasada belirli bir sektör yurtdışı üreticiyle rekabet edemez hale düşmüşse bu da devletin o sektöre fazladan maliyet getiren bazı uygulamalarından kaynaklanabilir. Eğer hiçbir müdahale olmadığı halde o sektörün maliyeti yüksek çıkıyorsa yapacak birşey yok. Gümrük korumacılığı yapıldığında o sektör korunabilir ama bu o ülkedeki daha verimli çalışan diğer sektörlerdeki insanların aleyhine yapılan bir uygulama olacaktır.

Yanılgı ülke genelindeki diğer sektörlere doğru bakamamaktan ve dar görüşlülükten kaynaklanıyor. Korunan her iş korunmayan daha çok sayıdaki işin aleyhine olacağından ülke ekonomisine faydası hiç tartışılmaz biçimde negatiftir.
Gümrük duvarları ülke çalışanlarının verimliliğini ve ücretlerini düşürür, üretimi ve zenginliği azlatır.

İHRACATI ARTTIRMA HAMLESİ

Ülkeye ithal malların girişinin artması, ihracatların azalması, cari açığın yükselmesi yöneticiler için daima korkutucu olmuştur. Çözüm ihracatı arttırma hamlesinde bulunur. İhracatları arttırmak için teşvik paketleri, ithalatı azaltmak için vergi önlemleri düşünülür. Anlamlı ve yararlı mıdır?. Hayır. Kesinlikle yanlış.

Gerçekte bir ülkenin ihracatları ile ithalatları sonuçta mutlaka eşitlenecektir. İthalat veya ihracat birbirinden bağımsız olarak asla yükseltilemez. Ülke bazında değişse de global bazda bir ülkenin tüm ithalatları sonuçta ihracatlarına eşitlenmek zorundadır. Eğer ihracatları ithalattan bağımsız olarak arttırmak isterseniz sonunda yurt dışındakiler sizin mallarınızı satın alamaz hale geleceğinden ticaret durur. İhracatı arttırma hamlesi demek sonuçta ithalatı da arttırma hamlesi anlamını taşır. Eşitsizlik kısa vadede borç fazlası veya tasarruf fazlası olarak ortaya çıksa da önünde sonunda ülke ihracat ve ithalatı birbirine eşitlenmek zorundadır.

PARİTE DENKLİK TABAN FİYATLARI

ABD’deki 1929 krizi öncesinde ilk olarak tarımsal ürün fiyatları aşırı çökmüş, ardından çiftçilerin sanayi ürünlerini satın alacak para bulamaması üzerine sanayi de krize girmişti. Tarım ürünlerindeki aşırı fiyat düşüşüne karşı devletin bulduğu çözüm tarım ürünleri ile sanayi ürünleri arasındaki fiyat dengesini sağlayacak “parite” yasaları çıkartmak oldu. Bununla tarım ürünlerinin fiyatlarının endüstri ürünlerine orantısını eski seviyeye getirecek şekilde zorla yükseltilmesi amaçlandı. 1909 – 1914 yılları arasını esas alan süren “parite” döneminde savunulan mantık şöyle idi. Tarım tüm endüstrilerin içinde en temel ve en önemlisidir. Maliyeti her ne olursa olsun mutlaka korunması gerekir.

Bu nasıl yapılacak?. Taban fiyatı tebliğleriyle yapılmaya çalışılabilir (ki bu uygulamada en imkansızıdır). Devletin ilan ettiği taban fiyatıyla tüm ürünleri satın almaya hazır durmasıyla yapılabilir. Çiftçinin fiyatlar taban fiyat seviyesine yükselinceye kadar ürününü elinde tutabilmesi için çiftçiye destek kredileri sağlanarak yapılabilir. Devletin tarımsal ürün ekim alanlarını kısıtlamasıyla yapılabilir. Ya da genellikle olduğu gibi bu önlemlerin bir kombinasyonu ile yapar. Sonuçta devlet ürünlerin fiyatını yükseltmeyi başarır.

Peki sonuçta ne olur. Çiftçi ürünlerine daha yüksek fiyatı bulabilir. Üretimdeki azalmaya rağmen çiftçinin satınalma gücü yükseltilmiş olur. Daha zenginleştikleri için daha çok endüstri ürünü satın alabilir hale de gelirler. Tüm bu olumlu sonuçları uygulanan siyasetlerin doğrudan etkilerine ilişkin kısa vadeli sonuçlarına baktığımızda görürüz.

Ama ayni siyasetin kaçınılmaz başka sonuçları da olacaktır. Şehirdeki endüstri çalışanı tarım ürününe daha fazla ödemek zorunda kalacağı için alım gücü ayni ölçüde düşer. Gelirinde ve satınalma gücünde tam olarak çiftçiye sağlanan destek boyutunda bir azalma ortaya çıkar. Bir taraftaki artış öbür taraftaki azalmayı götürdüğünden sonuçta sanayinin bundan net kazancı sıfırdır. Kuşkusuz ki sektörlerin gelirleri arasında “doğal olmayan” bir kayma da gerçekleşmiş olur.

Uygulanan bu siyasetle ilgili ortaya çıkan global net sonuçta hiçbir kazanç olmadığı gibi net bir zarar da söz konusudur. Çünkü söz konusu olan sadece vergi mükellefinden yahut sanayi üreticisinden köylüye doğru bir satınalma gücü aktarılmasından ibaret bir durum değildir. Daha az gıda tüketilmiş olacaktır. Tarımsal üretim miktarı sınırlanmış olduğu için ülke bazında net bir servet kaybı da söz konusudur.

X ENDÜSTRİSİNİ KORUMAK VE KURTARMAK

Uygulamada sayısız örneği görülmüştür. X endüstrisinin lobicileri önce medyada bir yaygara kopartıp sonra hükümeti kafakola alırlar. Eğer sektörün batmasına izin verilirse çalışanları sokağa dökülecektir. Taşeronları, yan sanayicileri, o sanayiden geçinen bakkal, kasap, ev sahibi, manifaturacı hepsi iflas edecek. Buna izin verilemez.

Tarımı kurtarma hamlesindeki gibi filanca sanayii kurtarmanın çok önemli olduğunda da savlar ayni şekilde işler. ABD kongresinin “kömür” ve “gümüş” endüstrilerini kurtarma kararları bu konuda iki önemli örnek teşkil eder. Kömür endüstrisinin vazgeçilemeyecek kadar büyük olması, gümüşün milli ülke parasındaki yadsınamaz rolü gibi savlar ideolojik sloganlarla birleştirilerek sunuldu.

Sonuçta amerikan hazinesinin büyük miktarda gümüşü muazzam miktarda sübvansiyonla çok yüksek bir fiyattan satın alıp kasalarında depolaması kararı çıktı. Bunun sonucunda parası gümüşe dayalı olan Çin’de deflasyon oldu. Aslında ayni sonuç gümüş madeni sahiplerine ve işçilerine sağlanacak küçük teşvik ödemeleriyle çok daha kolay bir biçimde elde edilebilirdi.

Kömür konusunda da Kongre’nin geçirdiği Guffey yasası kömür madencilerinin devletin belirlediği taban fiyatların altında kömür satmamak üzere anlaşarak aralarında fiyat belirlemelerini öngörmekteydi. Sonuçta kömür fiyatları yükseldi ama birçok tüketici de güç ihtiyacını petrol, doğalgaz, hidroelektrik gibi alternatif ürünlere yöneltme yolunu seçti. Kömür piyasası küçüldü gitti.

Farklı zamanlar, farklı ülkeler, farklı sektörlerden sayısız örnek incelenebilir. Belirli bir sektörün kurulması veya kurtarılmasına milli, askeri, ekonomik, sosyal, toplumsal gerekçeler gösterilebilir. Gerekçeleri ve kullanılan yöntemler her ne şekil olursa olsun, gümrük duvarlarında, kotalarda, tarım desteklerinde, ve yukarıda verilen diğer tüm örneklerde olduğu gibi piyasaya müdahalenin daima bir toplumsal ve ekonomik faturası ortaya çıkmaktadır. Sonuç ya istenenin tam aksine korunmak istenen endüstrinin aleyhine, yahut da diğer piyasaların ve genel ekonominin aleyhine çıkmaktadır.

Bir ekonomide üretim faktörlerini harekete geçirecek kaynaklar sınırlıdır. Üretim ihtiyaçları ise sınırsızdır. Tüketici vatandaş her gün satın alma tercihleriyle kendi oyunu belli etmektedir. Ayakkabı ihtiyacı var kuşkusuz ama ceket, gömlek, pantalon, ev, kazma, kürek, köprü, süt, ekmek de gerekli. Ekonomist ve bürokratlar önündeki bir ağaca bakarken tüm ormanı asla göremezler. O yüzden arz, talep, fiyat, maliyet, kar, zarar her faktör, her piyasa ve her ürün için serbestçe otomatik biçimde oluşmaz ve bir grup bürokratın planlayıp, hesaplayıp düzenlemesine bırakılırsa sonuç daima düş kırıklığı olacaktır. Bürokrasinin istek ve ihtiyaçları ile tüketicinin talepleri hiçbir zaman çakışmaz. O yüzden bürokrasi kendi müdahalesini kısıtlayan bu otomatik piyasa sistemini anlamaz ve sevmez. Piyasanın serbestçe işlemesinden rahatsız olur. Baskı gruplarının da etkisiyle sürekli piyasaya müdahale arzusu içindedir.

Yukarıda en baştan itibaren açıklanan ana fikri tekrar ifade etmek gerekirse “ekonomi ikincil etkilerin de sonuçlarını görüp tanıyabilme” bilimidir. Genel sonuçları görebilmektir. Var olan ya da yeni önerilen bir yaklaşımın sadece belirli bir özel ilgi alanındaki kısa vadeli sonuçları açısından değil, uzun vadeli genel ilgileri açısından da tüm etkilerini görebilmektir.

Yorum gönder

Yorum göndermek için giriş yapmalısınız.