Milli Eğitimden Nasıl Kurtuluruz?

Sürekli Söyleşi | canakci | Mayıs 28, 2014 at 7:40 pm

― Milli Eğitim deyince aklımıza öncelikle çocuklara “nasyonalist” koşullandırma yapan ve 20 yüzyılın ilk yarısında Mussolini İtalya’sı ve Hitler Almanya’sında itibar kazanan sistem akla geliyor. Tevhid-i Tedrisat(Eğitimde Teklik)”, “Talim Terbiye Kurulu” gibi kavramlar tamamen o döneme ait. İki büyük dünya savaşından sonra bu sistemin ne kadar zararlı bir şey olduğu ortaya çıktı ve bizde hala sürse de gelişmiş dünyada artık bu anlamda “Milli” eğitimler hiç kalmadı. Ama hâlâ daha mesela Kuzey Kore gibi bazı ülkelerde sürdürülmeye devam ediyor.

Öte yandan adı artık “milli” olmasa da hala pek çok gelişmiş ülkede devlet tarafından zorunlu olarak herkese uygulanan merkezi bir eğitim sistemi var. Şimdi o ülkelerde insanlar bunun da nasıl kaldırılabileceği üzerine kafa yormaktalar.

Cehaletle savaşmak yerine eğitimden kurtulmak da ne demek oluyor? Eğitimi kaldırmayı mı istiyorlar?

― Hayır. Eğitim en basit şekliyle “bireylere hayatta gerekli olan bilgi ve kabiliyetlerin sistematik bir şekilde verilmesi” olarak tanımlanmaktadır. Burada iki temel kavram olduğunu görüyoruz. “Bireylerin hayatları” ve “gerekli bilgi ve kabiliyetler“.

Modern zamanlarda her bireyin farklı meslekler, farklı beceriler edinip, üretimleri ve hayatları ile birbirlerinden çok farklı olacakları kabul ediliyor. O halde her birine hayatta gerekli olabilecek bilgi ve kabiliyetler, yani eğitim ihtiyaçları da birbirinden sonsuz şekilde farklı olacaktır. Çağdaş üretim teknolojileri de bunu zorunlu kılıyor. Eğitimi merkezi olarak planlamak ve bir beden elbiseyi herkesin üstüne oldurtmak imkansız.

Sadece “tüm bireylere hayatta gerekli olan en temel bilgi ve kabiliyetler” bazında böyle bir merkezi planlama ve uygulamanın ne sakıncası olabilir? Hem ebeveyn bunu kendi başına yapamayacağına göre başka çare de yok zaten. Öyle değil mi?

― İşte çoğunluk böyle düşündüğü için bu güne kadar böyle geldi. Çocuk henüz ehli vukuf değilken çocuğa hangi temel bilgi ve becerilerin gerekli olacağı ve verileceği (yani eğitim müfredatı) konusundaki temel kararları alma hak ve yetkisi aslında sadece anne babanın uhdesindedir. Çocuk bir ailenin en önemli üretimi ve yatırımı olacağından, onun geleceğini düşünmek ve ona göre gerekli girişimlerde bulunmak ebeveynin (vasinin) vazgeçilmez ve devredilemez sorumluluğudur. Bakımını ve masraflarını devredemedikleri gibi eğitim müfredatının genel çizgisi konusundaki son kararı da bürokrasiye veya siyasilere devredemezler. Bürokrasi ve siyasetçilerin bu konularda karar vermeye ve merkezi olarak tüm çocuklara uygulamaya hakkı da ehliyeti de yoktur. Ebeveynin de ehliyeti olmayabilir, ama yine de bu konularda karar yetkisinin ebeveynde olduğu, onun rızası olmadan bir müfredat belirlenmesinin temel haklara aykırı olacağı tartışılmaz bir gerçektir.


Bunlar bilinmesine rağmen pratikte pek çok diğer siyasi konuda olduğu gibi bu konudaki karar da bürokrasiye ve siyasilere bırakıldı. Onlar yasalar yönetmedikler çıkardılar, kurumlar oluşturdular. Vergi mükellefinin parasını kullanarak okulların finansmanını da üstlendiler. Gönüllerince müfredat düzenleyerek çocuklarımızı küçük yaştan itibaren koşullandırma eğitimine tabi tuttular.

Şimdi artık bu düzenin gelecekte de böyle sürmesinin mümkün olmadığı anlaşılmış durumda. Bunun iki nedeni var.
Birincisi; devletler çocuklarımıza “hayatta gerekli olan bilgi ve kabiliyetlerin sistematik bir şekilde verilmesi” işinde çok başarısız oldular. Çünkü bürokrasinin ve devletlilerin eğitimden amacı ile bireylerin ve ebeveynlerinin amacı aslında birbirinden tamamen farklı ve hatta zaman zaman birbirine tamamen ters.

Devletler adalet, emniyet, güvenlik ve ekonomi gibi diğer kendi güç ve etki alanlarında da başarısız olmuşlardır. Ama eğitim konusu tüm devletlerin temelde en başarısız oldukları konu. İnsanların mesleki ve sosyal başarılarını devletten aldıkları temel eğitime borçlu oldukları bir ülke örneği dünyada yok. Çünkü bürokrasi insanları bir çoban tarafından güdülmesi gerekli bir koyun sürüsünün naçiz üyeleri olarak farz eder. O yüzden eğitim işinde de önceliği bireylere devlete karşı görev ve sorumluluklarını öğretme, mili ve manevi değerler benimsetme işine verir. Bürokrat için en önemli konu kendisini toplumun diğer üyelerine göre ayrıcalıklı konuma getiren esas paradigma (şeriat, Stalinizm, milliyetçilik vb) her ne ise onun sürmesi, ve hatta eğer mümkünse daha da güçlenmesidir. Eğitimle ilgili alacağı kararlar, ve yürüteceği uygulamalar hep buna yöneliktir. Bireyin alacağı eğitimle gelişmiş bir kişilik ve karaktere, hür ve bilimsel düşünme gücüne, geniş bir dünya görüşüne sahip olması bürokrat devletli için pek de istenmeyen bir durumdur. Resmen aksini söylese de pratikte alacağı kararlar bunun tersini gerçekleştirmek yönünde olacaktır. Bürokrasi ve devletlilerin tercih edeceği bir eğitim sistemi bireylerin birlikte iş görme alışkanlığını kazanmış, kendisini mutlu kılacak ve toplumun mutluluğuna katkıda bulunacak bir mesleğe sahip, çağdaş uygarlığın yapıcı, yaratıcı, seçkin bir ortağı olmasına engeldir.

Devletin 1. maddede açıkça ifade edilen dini ve ideolojik koşullandırma ihtiyaçları ile bireyin 2. ve 3. maddede ifade edilen sosyal ve ekonomik ihtiyaçları arasındaki iflah olmaz çelişkiyi görmezden gelemeyiz.


İkincisi; Bu güne kadar kamu okulları tarafından verilen eğitim sisteminin fizibil başka bir alternatifi olmadığı görüşü günümüz teknolojisi sayesinde artık çürütülmüş durumdadır.
Uzaktan (online) eğitim, ve evde eğitim (homeschooling) tarzı denemelerin performans ve maliyet verimliliği derslikli sınıf eğitimlerine göre çok daha yüksek çıkmakta, bu sonuçlar müteaddit olarak yapılan karşılaştırmalarda istatistiksel olarak doğrulanmaktadır.

Gittikçe globalleşen şu dünyada tek devlet, tek ideoloji, tek din tek mezhep yok. Milliyetçi, mukaddesatçı bir eğitim verilmesi, çocuğa en küçük yaştan itibaren belirli bir dinin bir mezhebinin aşılanması ve koşullandırma yapılması insan haklarına aykırı değil midir. Eğer inanç özgürlüğü diye birşey varsa, ehli vukuf olmayan bir sübyana yapılan zorunlu koşullandırma bu özgürlüğün en ağır bir şekilde ayaklar altına alınması olmayacak mıdır?. Şu halde insanlık açısından bakılınca çocuklarımıza yapılacak dini veya hamasi ideolojik koşullandırmalar en büyük kötülük oluyor. İsterse oyların yüzde yüzünü alarak iktidara gelsin bir siyasi lider “dindar nesiller yetiştireceğiz” diyemez. Hele bir yandan Laik demokratik Cumhuriyetiz derken öte yandan kamu bütçesinden on milyarlarca liranın dini propaganda ve koşullandırma yatırımlarına harcanması büyük bir sahtekarlık değil midir. Milli Eğitimin “Tevhidi tedrisat” (yani eğitimde teklik) kavramı ve Talim Terbiye Kurulu, ve Din Öğretimi Genel Müdürlüğü gibi yapılanmaları işte böylesine büyük bir haksızlığın pratikteki uygulamalarıdır.

Milli Eğitim’in küçük çocuklara “zorunlu eğitim” adı altında en küçük yaştan itibaren statist, nasyonalist, ideolojik koşullandırma yapmayı ve ayrıca belirli bir dinin bir mezhebinin aidiyetini benimsetmeyi amaçladığı 1739 sayılı Milli Eğitim Temel Kanunu’nun 1. maddesinde açıkça anlatılmaktadır. Birinci maddede belirtilen esas amaçlar onun ardından gelen ikinci ve üçüncü maddelerde ifade edilen (gelişmiş bir kişilik ve karakter, hür ve bilimsel düşünme gücü, geniş bir dünya görüşü, insan haklarına saygı gibi) amaçlarla açık bir çelişki içindedir. En küçük yaştan itibaren kendilerine zorunlu dinî ve milli ideolojik koşullandırma yapılan çocuklarımız hür ve bilimsel düşünme gücünü, geniş bir dünya görüşünü nasıl kazanabilecekler?, çağdaş uygarlığın yapıcı, yaratıcı, seçkin bir ortağı nasıl olacaklar?

İşte şimdi çocuklarımızı devletin duçar ettiği bu talihsiz durumdan kurtarmanın çarelerini aramamız ve bulmamız gerekmektedir. Türkiye’de halen İlk ve Orta öğretimi dışarıdan sınavlara girerek bitirmek (sözde) serbest. Gelgelelim bürokrasi onun da önüne (yeni) bir engel koymuş. Geçmek gereken 10 dersin her yıl sadece 1 tanesinin sınavını açıyorlar. Böylelikle pratikte 10 yıldan önce dışarıdan bitirmek mümkün olmuyor. İyi mi?.

Oysa bugün gelişmiş ülkelerin hemen hepsinde Evden Eğitim (Homeschooling) diye birşey var. Devlet okullarındaki kötü eğitim kalitesinin dışında uyuşturucu kullanımı, şiddet ve kötü alışkanlıklar kazanma oranı her yerde giderek artmaktadır. Maalesef ülkemizde de gidişat bu yönde. Öte yandan internet sayesinde evden eğitimin verimini çok fazla arttıran teknik imkanlar ortaya çıktı. O nedenle tüm dünyada evden eğitim yoluna başvuran ailelerin sayısı giderek hızla artmaktadır. ABD’de evden eğitim gören öğrenci sayısının şimdiden 17% oranına ulaştığı söyleniyor. Yapılan psikoteknik ölçümlerde liderlik vasfının evden eğitim görenlerde %71 okula gidenlerde %31 olarak bulunduğu, mutluluk araştırmasında da evden eğitim görmenin ileri yaşta hayatı mutlu ve etkileyici bulma oranını %27.3 den %47.3′e çıkardığı belirtilmektedir.

Yapılan tüm testler homeschooling yolunu seçenlerin eğitim başarısının devlet okullarına göre çok belirgin oranda daha yüksek olduğunu ortaya koymaktadır.

Dil (İletişim)

Şu hayata hazırlanmakta en öncelikli gereksinim duyacağımız şey dil. Diğer insanlarla, eğitimle ve tüm hayat becerileriyle kuracağımız rasyonel iletişimi belirleyen temel ortam. Doğduğumuzdan itibaren öğrenmeye başlıyoruz. Hızlı öğreniyoruz. Çevremizdekiler hangi dile sahipse biz de onu kazanıyoruz.

Şu anda konuştuğumuz Türkçe bundan bir nesil önceki atamızın konuştuğu dilden farklı. Atatürk’ün “muasır medeniyet seviyesinin fevkine vasıl olmak” cümlesi artık “çağdaş uygarlık düzeyinin üstüne ulaşmak” tümcesine dönüştü. Dikkat ederseniz tüm kelimeler değişmiş. Günlük dilde kullandığımız hemen tüm kelimeler TDK’nın yeni uydurduğu kelimelerle değiştirilmiş durumda. Bir önceki nesilden kalma olup da halâ kullanılmaya devam eden sözcük sayısı giderek azalmaktadır. Gelişmiş dünya dillerinde neredeyse bin yıl önce yazılmış eserler bile tercüme edilmeden anlaşılabilirken bizim dilimiz bir nesilde neredeyse artık Türkçe denemeyecek kadar değişti. Bu doğal bir gelişme değil. Üstelik dil kurumunun getirdiği yeni kelimeler Türkçede karşılığı bulunmayan eksik kavram ve sözcüklerin bu dile kazandırılması anlamına da gelmiyor. Dilimiz kavram haznesi bakımından birçok dile göre göre hala çok cılız. Halâ herhangi bir eser aslından hiç kaybetmeden Türkçe’ye çevrilebilir bir durumda değil. Günlük dilde kullanılan kelimeleri uyduruk kelimelerle değiştirmeyi kendine iş edinmiş bir kamu dil kurumunun dünyada başka bir örneği daha var mıdır bilmiyorum. Ama bizde böyle bir kurum ve kurul hala varlığını ve faliyetlerini sürdürmekte, dünyada yeni ortaya çıkan kavram ve sözcüklere türkçe karşılık uydurmaya devam etmektedir. Bir İrlandalı, İskoç, Amerikalı, Avustralyalı, Yeni Zelandalı, Hintli dünyanın dört bir yakasından insan ingilizce konuştuklarında birbirleriyle hiç sorunsuz anlaşabilir iken biz bir nesil önceki büyüklerimizin yazdıklarını dediklerini anlayamıyoruz. Bir Azeri, Kırgız, Türkmen, Kazak Türkü ile Türkçe konuşup anlaşamıyoruz. Türki Cumhuriyetler arasında bir dil sempozyumu yapıldığında tüm konuşmaların anlaşılabilmesi için illaki İngilizce ve Rusçaya çevrilmesi gerekiyor.

Bir devletin, “kendi halkını tüm dünya insanıyla ve kendi ırkının geçmiş nesilleriyle iletişim kuramaz hale getirmek” gibi gizli bir amacı olabilir mi?. Eğer böyle bir amacı varsa devletimiz bunu milli eğitim ve dil kurumu gibi örgütleri ile çok büyük ölçüde başarmış demektir. Gittikçe globalleşen şu dünyanın mezrasında kalan, kimsenin anlamadığı ve kimseyi de anlayamayan bir toplum haline gelmekteyiz. Eğer dilin esas amacı “halkın dünya insanıyla iletişim ve etkileşimini” sağlamak değil de “devletin halk üzerindeki egemenliğini arttırmak” olsa idi ÖzTürkçemizin bunu en iyi biçimde başardığını söyleyerek gururlanabilirdik.

Aslında diller de insanlar gibi ölümlü. Ölmüş ve unutulmuş dillerin sayısını bilmiyoruz ama dünyada halen (2009 itibariyle) konuşanı bulunan 6909 farklı dil olduğu hesaplanmış. Dünyanın mezrasında kalmış kimi toplulukların 40 -50 kelimeyle konuştukları çok sayıda dil var. Geçtiğimiz yıllarda TDK’nın yaptığı bir araştırma çoğu Türk ev hanımının 150 kelimeyle konuştuğunu ortaya koymuştu. Ayni dönemde TRT televizyonunun 1.200 küsur kelime ile konuştuğu da belirlenmişti. Ağırlıklı olarak son 50 yılda TDK tarafından üretilen (Öztürkçe) sözcüklerden oluşan bu dil bizim 60 milyon kadar Türkiyeli Türkle konuşmamız için yeterli olsa da maalesef sadece Türki diller konuşan ve sayısı 200 milyona varan diğer Türklerle iletişim kurmamız için dahi yeterli değil. Dünyanın %99′dan fazlası bu dilden hiç anlamıyor. Erişilebilen bilgi kaynakları bakımından ise beşyüzde bir bile değil. Bu dille yola çıkarak çağdaş uygarlığın yapıcı, yaratıcı ve seçkin bir üyesi olabilmek mümkün değil.

Gittikçe globalleşen şu dünyada en çok ihtiyaç duyacağımız bilgi ve becerileri kazanabilmek için en bol ve kolay kaynak bulabileceğimiz dil İngilizce. Kim ne derse desin, başka herhangi bir dille olan hayatımız ve eğitim imkanlarımız ciddi ölçüde kısıtlanıyor. Hangi dala ve branşa eğilirsek eğilelim bir noktadan sonra ingilizce iletişim gereksinimimiz olacak.

Öte yandan, bir dili belirli bir yaştan sonra kazanmak genç yaşa göre çok güç ve verimsiz oluyor. O halde etkili tek yol en erken yaşta anadil ile birlikte anadil gibi onu da öğrenmek. Anadilimizin 150 kelimeyle konuşulabildiğini düşünürsek bu kadar kelime iki günde ezberlenebilir. Eğitim öncesi yaştaki küçük bir çocuk bu kadar kelimeyi birkaç günde dağarcığına yerleştirebiliyor. Ayrıca eğitim almasına bile gerek olmadan bugünkü Uydu (Radyo, Televizyon) ve İnternet imkanlarına erken yaşta ulaşması yeterli. Eğer küçük çocuklar için hazırlanmış sayısız Edutainment (eğitici eğlence) programlarına en erken yaştan erişimi sağlanırsa hemen ana dili gibi (150 kelime) ingilizce konuşmaya başladığını görüp şaşırabilirsiniz. Bir kere temeli oluştuktan sonra da, eğitim kaynaklarıyla irtibatı sürdükçe artık gerisi kendiliğinden gelir. Bugünün her eve ve her bütçeye ulaşabilen teknik iletişim imkanları kendisi yabancı dil bilmeyen ebeveynler ve çocukları için çok büyük bir fırsat. Bugün İngilizcede akronimler, teknik terimler, yerel ağızlar vb hariç net en az çeyrek milyon sözcük var. Bu sayı İngilizceyi en iyi kullanan edebiyatçı olarak bilinen Shakespeare’in bildiği toplam kelime sayısının en az beş katıdır. Yani Şekspir gelse şimdi duyduğu beş kelimeden dördünü hiç anlamayacak. O yüzden amaç “ingilizceyi” (250bin sözcük) öğrenmek değil sadece ihtiyaç duyacağı iletişime yeterli kadarını bilmek olduğundan, bu aslında herkesin kolayca başarabileceği bir iş.

Eğer bu işi Milli Eğitime bırakırsanız orta öğretimdeki binlerce İngilizce ders saatinden sonra çocuğun İngilizceden soğuduğunu ve mezun olduktan sonra da İngilizce hiçbir konuşmayı ve metni sökemediğini, iki kelimeyi dahi bir araya getiremediğini, hatta sokakta duyduğu konuşmanın İngilizce olduğunu bile anlayamadığını göreceksiniz. Bu durum çocuğun yeteneksizliğinden değil tamamen sistemdeki yanlışlığın bir sonucudur. O kadar ki, bu durumun yabancı dil “öğrenilememesini” amaçlıyan bir milli komplonun eseri olduğu bile rahatlıkla düşünülebilir. Çünkü fiilen Milli Eğitimin en iyi başardığı şey vatandaşı dil öğrenmekten ve öğretmekten yıldırması ve soğutmasıdır. Bu durum bir bakıma matematik ve fen için de geçerlidir.

Okuma (Kavrama)

Öğrencinin öncelikle nasıl etkili okuma yapılacağını öğrenmesi gerek. Günümüzde metropollerde birçok çocuk henüz daha okula başlamadan ve hatta evde bile herhangi bir okuma eğitimine muhatap olmadan okumayı sökebiliyor. Tamamen kendi merakıyla etrafındakilere sorup cevabını alarak, (tıpkı hiçbir dil eğitimi almadan konuşmayı da) öğrenebildikleri gibi, bir de bakıyorsunuz gazetede, dergide, ya da televizyonda gördüğü bir yazıyı hecelemeye başlamış. Yani çocuğun kendi merakıyla gösterdiği öğrenme hızı okuldaki öğretmenin ıkınarak “Ata topu al” türü cümlelerle yapmaya çalıştığı eğitimden birkaç kat daha yüksek. Okumayı sökmek için çocuğun okula gitmesine bile gerek yok. Hiçbir eğitim teknolojisi kullanmadan sırf merak ve ilginin taze tutulması ile kazanılabilen bu öğrenme “hızlı okuma” becerileri için geçerli değil. Hayatının geri kalanında sürekli yararlanacağı hızlı ve etkli okuma becerisinin günlük egzersizlerle erken yaşta öğretilmesi gereken teknikleri var. Bu beceriyi kazanan öğrenci bir metni normal saydığımızdan çok daha hızlı okuyup kavrayabiliyor. Kendiliğinden olmuyor. Maalesef okullarımızda da öğretilmemektedir. Bu eğitim verilmediği için çoğumuz hızlı okuma ve kavrama becerisine sahip değiliz. “Kavrama” ve “hızlı okuma” tekniklerinin ayrı ayrı eğitimleri var. Yazılı metinlerin hangi kısımlarında analitik muhakeme, hangi kısımlarında hızlı okuma tekniklerinin kullanılacağını en erken yaştan öğrenmek gerek. Bunun nasıl yapılacağına ilişkin materyaller internet ortamında bedava (ingilizce) bol miktarda mevcut.

Yazma (Kompozisyon)

Etkili bir okuyucu olma becerisinin yanısıra öğrendiklerimizi etkili metinler halinde kağıda veya ekrana dökme becerisini de kazanmamız gerekiyor. Bunun için harfleri ve sayıları kağıda düzgün biçimde çizebilme becerisinin çok ötesinde bir zihinsel beceri ve en erken yaştan itibaren eğitiminin verilmesine ihtiyaç var. Böyle bir eğitim hemen hemen hiç verilmediğinden ilköğretimden mezun olan öğrenciler bu beceriyi hiç kazanamamış olarak çıkıyor.

Okullardaki “kompozisyon” dersleri ve ödevleri korkunçtur. Çocuk yazı yazma işinden daha en başta soğutulduğu için dili tutulur, yazamaz hatta konuşamaz hale gelir. Milli eğitimin korkunç sistemine karşı derde deva olabilecek fırsat yine internette. Çocuğun en erken yaştan itibaren bir blog açmaya ve orada her hafta düzenli olarak birşeyler yazmaya teşvik edilmesi lazım. Ne kadar eleştirilse de sosyal medya bile gençleri bir önceki nesle göre çok daha iyi kendini ifade edebilir hale getirmekte yardımcı oluyor. Ancak blog yazarlığı tümüyle dört başı mamur bir kompozisyon eğitimidir. Öğrenci yazdıklarını okuyup eleştiren çağdaş bir eğitim desteği de alabilirse bu konudaki eğitimi tam olabilir.

Sayılar (Matematik)

Şimdiki çocuklar henüz okula gitmeden ve herhangi bir eğitim almadan sayılarla haşır neşir olmaya başlıyorlar. İletişimi yüksek, üstün zekalı gibi gördüğümüz çocuk ikinci sınıfta Kerrat Cetveli (Çarpım Tablosu) ezberinde tökezlediğinde umudumuz kırılıyor. “Sen tembelsin, öğrenemiyorsun, böyle giderse başarılı olman zor. Arkadaşın gibi çok çalışman gerekir, ezberin zayıf” vb telkinleri bir çocuk için hayatta yapılabilecek en büyük kötülük. Kendi suçu olmadan özgüveni kaybettirilen çocuk hayata bir sıfır yenik başlamak durumunda kalıyor. Sorun tamamen günümüzün basit bazı eğitim tekniklerini bilmeyen ve uygulaymayan Milli Eğitim sistemi ve eğiticilerin yetersizliğinden ibarettir.

Bu beceriksizlik öğrencinin daha sonraki tüm hayatı üzerinde son derece etkili oluyor. OECD tarafından 15 yaş grubundaki öğrencilerin Matematik okuryazarlığı, Fen Bilimleri okuryazarlığı ve Okuma Becerileri konu alanlarının dışında, öğrencilerin motivasyonları, kendileri hakkındaki görüşleri, öğrenme biçimleri, okul ortamları ve aileleri ile ilgili veriler toplanmak üzere uygulanan PISA Projesi sınavlarında OECD ülkeleri arasında sonuncu gibi çıkmaktayız.

Üniversite sınavlarına giren yaklaşık 2 milyon öğrencinin yarısının Fen Bilimlerinden, üçte birinin de Matematikten sıfır (0) çektiği bir ülkeyiz.

Hayır sorun Türk çocuklarının genetiğinden kaynaklanmıyor. Dünyanın ve ABD’nin en namlı okullarından Harvard’ın 400 yıllık tarihindeki en yüksek (4.00) not ortalamasıyla matematik, fizik ve fizik yüksek lisans derecesi alıp birinci olan öğrenci de (Levent Alpöge – 2014) ana baba öz be öz Türk. Çocuğun en büyük şansı ilk ve orta öğretimini Türkiye’deki Milli Eğitim’in rahle i tedrisinden geçmeden tamamlamış olması. Çünkü Milli Eğitim mezunları arasında daha sonra böyle bir başaraya ulaşabilen yok. Hayır çocuk ABD’de büyümüş ama oradaki Public School sisteminin ürünü de değil. Çünkü onlardan da böyle mezun çıkmıyor. Devlet okullarının korkunç performansı ispatlayacak ABD’den de Türkiye’den de böyle sayısız örnek mevcut.

Ölçü (Fen)

Matematikte nasıl sayılar ve çarpım tablosu ezberlenmeden dört işlem tam olarak öğrenilemiyorsa, fen bilgisi derslerinde de ölçü birimleri ve çarpım faktörlerinin isimlerini ezbere bilmeden evrendeki herhangi fiziksel boyut açıklanamaz. Türkiyede de (neredeyse tüm dünyada olduğu gibi) tamamen metrik sistem geçerli olduğuna göre onar onar büyülten ve küçülten toplam hepsi 20 tane eski yunanca faktör ismini sembolü ve anlamıyla ezberlemek gerekiyor.

Çünkü konu hangi fen branşı olursa olsun en temel nokta fiziksel büyüklüklerin çarpım faktörleri ve birimleriyle birlikte ifade edilişidir. Farklı fen branşlarına ait temel ölçü birimlerinin toplam sayısı yedi (7) dir. Uzunluk birimi “Metre”, Kütle birimi “Kilogram”, Zaman birimi “Saniye”, Elektrik akımı birimi “Amper”, Sıcaklık birimi “Kelvin”, Madde miktarı (gram molekül ağırlığı) birimi “Mol”, ve Işık şiddeti birimi “Candela”.

Yüksek lisans mezunu akademikerler dahil şu en harcıalem 20 faktörü
isimleri ve sembolleriyle doğru dürüst bilene hiç rastlayamıyoruz.

Diğer tüm SI birimleri bu temel birimlerin türevidirler ve cebirsel olarak bu temel birimler cinsinden tanımlanabilirler. Örneğin, SI kuvvet birimi Newton = “bir kilogramlık bir kütleyi bir metre bölü saniye kare ivme ile hareket ettiren kuvvet” olarak tanımlanmaktadır. Yani newton kilogram metre bölü saniye karedir ve cebirsel olarak n = kg•m•s-2 şeklinde ifade edilmektedir. Bu şekilde SI sistemine göre asıl birimlerden çıkartılan 22 tane türevsel SI birimi vardır.

Bunlar şöyledir: Düzlemsel ve solid açılar için sırasıyla “radyan” ve “steradyan”; Kuvvet için “newton”, ve basınç için “pascal”; Enerji için “joule”, güç için “watt”; Günlük sıcaklık ölçümü için “celsius” derecesi; Elektriksel ölçü birimleri: “coulomb”(elektrik yükü), “volt”(gerilim), “farad”(kapasitans), “ohm”(rezistans), ve “siemens”(kondüktans = iletkenlik); Manyetizm ölçüm birimleri: “weber”(flux= manyetik akı), “ tesla”(manyetik akı yoğunluğu), ve “henry”(endüktans); Işık akısı birimi “lümen”, aydınlanma birimi “lüx”; Muntazam sıklıktaki olayların frekans birimi “hertz”, radyoaktivite ve diğer gelişigüzel olayların sıklığı için “becquerel”; Radyasyon dozu için “gray” ve “sievert”; ve biyokimyada kullanılan katalitik aktivitenin birimi olarak da “katal”. Hepsi bu kadar.

İlk ve orta öğretimde fenle ilgili ezberlenmesi gereken belki de ilk ve tek şey bu isim ve semboller. Olayların dinamiklerini kavramanın da temeli. Çünkü adını doğru dürüst öğrenmediğiniz birşeyin özelliklerini nasıl kavrayacaksınız. Maalesef bunların milli eğitimde toplu bir şekilde öğrenilmesi mümkün değil. Çünkü bunlar hiçbir sınıfın müfredatında yok.

Eğer bu 20 faktör ile 29 birimin adları bize erken yaşta belletilmiş olsa idi PISA sınavlarında OECD ülkeleri arasında sonuncu çıkmaz, üniversite sınavlarında yarımız Fen Bilimlerinden, üçte birimiz de Matematikten sıfır (0) puan çekmezdik. Daha da enteresanı çeşitli fen dallarındaki akademikerlerimiz akademik yayınlarında dehşet verici ifade ve imla hataları yapmazlardı. Kalburüstü aydın geçinen ünlü şahsiyetlerimiz günlük hayatta kilovat, hektolitre, petaflop, zettabayt, megapiksel, pikofarad, mikrohenry gibi en harcıalem ifadelerle karşılaştıklarında neyle ilgili olup ne anlama geldiğini kolayca anlayabilir, zırcahil durumuna düşmezlerdi.

Tahsilli vatandaşlarımıza “Kilo ne demektir?” diye sorduğunuzda (isterseniz deneyin) “1000 demektir” cevabını asla hiçbirinden alamazsınız. Peki bu ne demek?

Eğitim hayatımızda tıpta geçerli latinceden, fen bilimlerinde geçerli eski yunancadan, ve türlerin evrimiyle ilgili çağdaş genel bilgilerden de bilinçli bir şekilde uzak tutuluyoruz. Maalesef bu bilgiler bize ilk, orta, lise, üniversite dahil hiçbir eğitim derecesinde adam akıllı ve toplu bir biçimde verilmediğinden orada orada konu geldikçe, konuya özel bilgilerin içinde mecburen verildiği halde sonuçta konuları toparlayamıyor ve cahil kalıyoruz.

Ohm kanunu ilk okulda öğretiliyor. Orta okulda, lisede tekrar tekrar bu konuda problemler çözülüyor, alıştırmalar yapılıyor. Üniversite sınavlarında da soruluyor. Başaranların en yüksek puanlıları Elektrik Mühendisliği okuyup mezun oluyorlar. Peki yedeksubay okulundaki diplomalı ikiyüz elektrik elektronik mühendisine “Akım mı çarpar Voltaj mı?” sorusu sorulduğunda ne cevap alırsınız? “%50′si voltaj çarpar, %50′si de akım çarpar diyor”.. Ohm kanunu (V= IxR) gerilim ile akım arasındaki ilişkiyi tanımlıyor. Yani çarpılan yerinizin direncine bağlı olarak biri diğerinden bağımsız etki yapamaz. Yani formül herkesin ezberinde ama ne ifade ettiğine dair bir vizyon hiçbirinde yok.

Elektrik mühendislerinin hakkını yemeyelim. Uçan balonun üzerindeki boya sayesinde uçtuğunu düşünen inşaat mühendislerimiz, devridaim makinesi yapmaya soyunan makine mühendislerimiz var. Tıbbiye mezunlarımızın %80 kadarı Darwin’e değil yaradılış teorisine inanıyor. Geçende üç tane çok değerli hukukçumuz bir kitap yazdılar. İsmi “Türkiye’de Yargı Yoktur“. Ben okudum ve tamamen ikna oldum. Peki.. Yargı yok ama hukuk neden var?. Siysilerimiz neden hala “Hukuk Devleti” olduğumuz iddiasını dile getiriyorlar.

Aslında hiçbirimiz aptal veya geri zekalı değiliz. Ama sırtımıza çöreklenmiş muazzam bir bürokratik devlet aygıtı ve onun devasa bir propaganda makinesi var. MEB, Din Öğretimi Genel Müdürlüğü, Diyanet İşleri Başkanlığı, YÖK, RTÜK, TRT, Bla bla. Hepsi her gün kafamızı düzenlemeğe alışmışlar.

Ben ilkokulda Mississippi nehrinin uzunluğunu, Ettehiyyatü duasını, Aruz veznini, Redoks işlemlerini, Mercidabık Savaşının yılını, Hammurabi Kanunlarını, Ökaryot Hücreleri ve daha bir sürü bir sürü şeyi ezberlemek zorunda kaldım. Daha sonraki hayatımda bunlardan hiçbiri bana lazım olup da ilkokulda(veya lisede) öğrenmiş olduğum için herhangi bir işime yaramadı. Zaten eğer lazım olacak olsa idi de işime yaramazdı. Çünkü ezberlediğim bu şeylerin hepsini hemen ertesi gün unutmuştum. Şimdi eğer lazım olursa bir tıkla gugllayarak hepsini bulabilirim. Peki o zaman bunlar bana niye ezberletildi ki?

Daha o zamandan bunların işe yaramaz “ezberci” eğitim sisteminin unsurları olduğu, değişmesi gerektiği söylenmekteydi. Şimdi üzerinden yarım yüzyıl geçmiş durumda. Yine ayni şeyler ezberletiliyor. Çok fazla değişiklik yapıldı. Hemen herşeyin ismi değişti, türkçedeki karşılığı değişti. Ama özde değişen hiçbirşey yok. Böyle giderse değişmeyecek de.

Milli Eğitim korkunç birşey. Siz ona mahkum oldukça o da size hiç değişmeden hükmedecek. Milli eğitimin devlet için amacı size milliyet, maneviyat aşılıyarak üzerinizdeki güç ve tahakkümünü (mümkünse arttırarak) sürdürmek. Sizin amacınız ise devletin sırtınızdaki ağırlığını biraz olsun azaltabilmek. Yüksek katma değer üretebilen bir işiniz (gücünüz) olsun istiyorsunuz. Devletin sizin önünüze açtığı yol size bunu sağlamaz. En fazla diğerlerini ezmekte sizi de paydaş yapma fırsatı sağlar. Ama sizi çağdaş uygarlığın yapıcı, yaratıcı, seçkin bir ortağı yapmaz. (Kılavuzu karga olanın misali) varacağınız yer bunun tam tersidir.

Diğer yetenekler

Okuma, yazma, matematik ve fen konusundaki temel yeteneklerle ilgili hazırlıklarınızın yanısıra “Topluluk önünde konuşma, Dijital Medya üretimi (youTube, WordPress), Akademik Araştırma yapma, Zaman yönetimi, Hedef koyma, Meslek seçimi, Çalışma Düzeni Kurma, Kendi Hızını Ayarlama, Öğretim materyali hazırlama” gibi çağımızda gittikçe öne çıkan konularda da size gerekli becerileri edinmeniz gerekiyor. Bunların hiçbiri eğitimsiz kendiliğinden kazanılabilecek beceriler değil. Bu konularda alabileceğiniz online eğitimlerle kazanacağınız bilgi ve beceriler temel eğitiminizi (ilk ve orta öğreniminizi) tamamlar, sizi mesleki lisans eğitimine ve akademik çalışmalara hazır hale getirir. Bunun ardından mesleğinizde kendi başınıza ilerleyebilir, herhangi bir inisiyatif alarak liderlik edebilir, öncü çalışmalar yapabilirsiniz. Burada verilen temel eğitim müfredatı (konuları) tüm dünyada geçerlidir.

Sizin için hiçbir fayda sağlamamış olan Milli Eğitimin eğer çocuğunuz için de bir fayda sağlamayacağına ikna olduysanız eğer, lütfen yukarıdan itibaren yazdıklarımı tekrar okuyunuz. Öncelikle dil (iletişim) sorununu çözmekle işe başlamanız gerekiyor. Yukarıda anlattıklarım ve aşağıda anlatacaklarım için türkçe de bazı kaynaklar bulabilirsiniz ama ingilizce bulabileceğiniz bedava kaynakların yanında hepsi solda sıfır kalır. Dil (ingilizce) varsa okuma (kavrama), yazma (kompozisyon), matematik ve fen yetenekleri ergenlik öncesi yaşta çok hızla geliştirilebiliyor. Bunun için daha en baştan, okul öncesi çağdan başlayarak bir insana hayatta gerekli olan bilgi ve kabiliyetlerin sistematik bir şekilde kazanılması için, (kazanmaya hazır hale gelme için) gerekli birbirinden farklı çeşitli müfredat örnekleri internette bedava ya da çok ucuz olarak mevcut. Kaydolup, yurt dışı prestijli merkezlerden sınavlarla sertifika ve diplomalar da alınabiliyor. Sene bile kazanarak oturduğunuz yerden üniversite öğrenimine başlayabilir, çok önemsiz bir maliyetle çağdaş bir eğitimi tamamlayabilirsiniz.

Devletimiz kendisine rakip bu tarz eğitimlere pek sıcak bakmıyor. Muadeletini tastik etmeme kozunu oynuyor. Bazı üniversitelerimizin yabancı üniversitelerle ortak eğitim girişimlerinin bile önüne takoz koymaktadır. Ama bunun hiçbir önemi yok. Altın her yerde altındır. Diploma’nın “altın bilezik” olduğu, ne bahasına olursa olsun kazanılması gerektiği anlayışı artık miadını doldurdu. 2003 yılında 70 üniversite vardı. Şimdi 170′i geçti. Son 10 yılda 100′den fazla üniversite kuruldu. Her sene bir milyon üniversite mezunu kep atmaya çıkıyor.

― Peki.. Ama dünya bunların aldığı eğitimin muadeletini tasdik ediyor mu?.

― Maalesef hayır . Henüz Türkiye’de sadece 70 üniversite varken Çin’lilerin yaptığı bir global akreditasyon çalışmasında üniversitelerimizden hiçbiri dünyanın ilk 500 üniversitesi arasına girememişti. Daha sonra ilk 5000 arasında bile ancak biri veya iki üniveristemizin girebileceği açıklandı. Üniversitelerimizin bu performansı maalesef global üretim (katma değer üretimi ve inovasyon) rekabetinde eğitim sistemimizi ümitsiz vak’a haline getiriyor. Şimdi bu 170 üniversiteden birine kapağı atıp orada 4 senesini (ve yüzbinlerce dolarını) harcayarak diploma alamamış olanlar buna üzülmeli mi? Bu diplomaların geçiminizi sağlayacak bir işe yerleştirilmenizde bir faydası olma ihtimali her gün giderek azalmaktadır. Aslında bu durum sadece bizim diplomalar için değil. ABD gibi bize göre bu konularda çok ileride kabul edilen ülkeler için de geçerli. Alternatif (esas) eğitim ve eğitim devrimi kavramları artık çoktan yola çıkmış durumda. Size de gelsin. Siz de milli eğitimden kurtulun, çağdaş uygarlığın yapıcı, yaratıcı, seçkin bir ortağı olun. Böylelikle necip halkımızın Milli Eğitim’in zararlarından kurtulmasında sizin de bir nebze katkınız olmuş olur.

Yorum gönder

Yorum göndermek için giriş yapmalısınız.