Gerçek Kişi vs Tüzel Kişi

Sözlük | canakci | Haziran 11, 2014 at 2:30 pm

Şu dünya üzerindeki insanlara karşı işlenen en büyük cürümler ve yaşanan tüm mağduriyetler daima asıl hayatta hiçbir faydalı ürünü olmayan kimi asalaklar tarafından aşırı yüceltilip kutsallaştırılmış tüzel kişilikler ve hükmi antitelerin manevi şahsiyeti namı hesabına, onların adı ve gücü kullanılarak gerçekleştirilmiştir.

Toz Bulutunun İçinden Çıkan Mucize

Çok öncelerden beri var olan şu uçsuz bucaksız evrenin içinde bir zerre kadar bile yer tutmayan yeryüzümüzün yaklaşık 4,5 milyar yıl önce bir toz bulutundan oluştuğu hesaplanmaktadır. İlk yaşamın ortaya çıkışı ise günümüzden sadece 4 milyar yıl kadar önce olmuş, daha sonra tek hücreli ilk yaşam formlarının sofistike çok karmaşık canlılara evrilmesi de milyarlarca yıl sürmüştür. Bundan 230 milyon yıl kadar önce ortaya çıkan, bundan 64 milyon yıl kadar önce (Kretase döneminde) de bütün türleriyle birlikte nesli tükenen dinozorlar karada, havada ve denizde 150 milyon yıl boyunca dünyaya hâkim olmuşlar. Yani dinozorların çağı biz insanoğullarının ilk ataları (Hominidae) bile daha henüz belirgin bir tür olarak ortaya çıkmadan en az 45 milyon yıl önce bitmiş tükenmiş. İki ayak üstünde yürüyebilen şimdiki halimizin ataları ise bundan sadece 2,3 ile 2,4 milyon yıl kadar önce dünyaya gelmişler.

İnsanoğlu kendinden önce dünyaya hâkim olmuş olan diğer tüm canlıların en değerli yaşam birikimlerini de üzerinde taşır. En asil eylemi üretkenlikteki başarısı, sahip olduğu tek kesinlik aklı, ve hayatının en ahlaki gayesi kendi mutluluğu olan bu canlı türü de diğerleri gibi doğası itibariyle son derece yararlanmacıdır. Ama onun esas farkı bu konuda tüm diğer yaratıklardan daha becerikli olmasıdır. Taşı toprağı, yerin yedi kat altındaki madenleri mineralleri alır, dönüştürür eşya yapar. Fosilleri çıkartır yakar, enerjisinden yararlanır. Bitkilerin hayvanların etinden, tüyünden, derisinden, yavrusundan, hemen her şeyinden yararlanır. Atları kendini taşıtmakta, maymunları ağaçtan ceviz toplatmakta, yunusları mayın tarama işlerinde kullanır.

İnsanın insandan yararlanması milyonlarca yıllık insanlık tarihinin sadece son birkaç on bin yılı içinde mümkün olmuş. Ondan önceki milyonlarca yıl boyunca insanoğlu sadece kendi emeğiyle yaşamış, çünkü tüm üretimi anca kendi hayatta kalma mücadelesine yeterli oluyor. Aralarında kapkaç, gasp, hırsızlık gibi şeyler öteden beri var, ama sistemik olarak bazılarının diğerlerinin üretiminden aldıkları payla yaşaması ve ona hükmetmesi gibi bir asalak durum insanlık tarihinin sadece son 1/250’lik zaman diliminde söz konusu olmuş. İlânihaye sürdürülebilir olmayan arızî bir konudur yani. Asalaklık farklı türler arasında çok yaygın bir durum olmakla beraber kendi türü içinde sistemik olarak yürütülebilen biçimleri doğada istisnadır ve kesinlikle doğal bir durum sayılamaz.

İnsanoğlunun ilk olarak ortaya çıktığı ortam türlü nimetlerle dolu kolay yaşanabilir bir dünya değildi. Tam aksine. Hz. Havva’nın Âdem’e ikram ettiği elmanın sulu kırmızı kocaman bir Amasya elması gibi olması hiç mümkün değil. Bildiğimiz cevizden bile küçük, çopur, muhtemelen de kurtlu bir elmadır. Çünkü o zamanlar daha iyisi henüz doğada yok ve üstelik ona ulaşabilmek için de insanoğlu sürekli olarak türlü çeşitli yaratıklarla yarışmak zorunda.


O dünya aslına uygun olarak yeniden yaratılsa ve bizi çıplak olarak oraya bıraksalar, bırakana asla şükran duyacağımız bir yer olmadığını fark eder, hemen geri dönmek isterdik. İki milyon yıl öncesinin dünyası asla içinde yaşamak istemeyeceğimiz kadar korkunç ve meşakkatlidir. Kutsal kitaplarda hiç bahsedilmeyen, ama sürekli bizi öldürüp bedenimizi paylaşmaya çalışan sayısız ölümcül mikroorganizmalar, böcekler ve canavarlarla doludur. Yirmi yıldan fazla ömür sürebileni pek az olmasına rağmen atalarımız milyonlarca yıl o dünyada hayatta kalmayı ve her tehlikeyle baş edebilmeyi öğrenmişler. Bugün yediğimiz her şey ama her şey atalarımızın bitkiler başta olmak üzere genetiğini değiştirmesi ve yeniden üretmesi sayesinde ortaya çıkmış. Atalarımız hayatımıza değen tüm yaşam formlarının yaşamını bize uygun hale getirecek (tarım ve hayvancılık) teknolojileri ve iletişim tekniklerini geliştirerek sonraki nesillere aktarmışlar.


İnsanoğlunun kaçmaktan kovalamaya vakit bulamadığı, gün boyu süren mesaisinin tüm üretiminin ancak kendi yaşamını sürdürebilmesine yettiği, hayatta kalma dışında tasarruf edilebildiği hiçbir değer bulunmadığı eski çağlarda bir diğer insanı kendine köle yapması mümkün değildi. Yerleşik tarım ve hayvancılığın ortaya çıkması sonucunda insanoğlu ilk defa mesaisiyle kendi hayatta kalmasına yeten miktardan daha fazlasını üretebilir hale geldi. Bu da diğer insanları istismar edilebilen ve bu şekilde kendisi hiçbir üretim yapmadan (doğrudan veya dolaylı olarak üretime hiçbir katkıda bulunmadan) sırf başkalarının üretim ve geliştirme çabalarıyla ortaya çıkardıkları mal ve hizmetleri tüketerek geçinebilen, bu şekilde geçinmeyi sistem haline getiren bir insan sınıfının da ortaya çıkmasına yol açmış.

Üretici vs Asalak

O günden bu yana insanları 1:Üreticiler ve 2: Yağmacılar (asalaklar) olmak üzere iki fonksiyon grubuna ayırabiliriz. Üreticiler dediğimiz birinci grup araştırma geliştirmeyle, uzmanlaşarak kendi bilgisi ve emeği ile sürekli mal ve hizmet üretiminin miktar ve kalitesini artırıp, insan sağlık, refah ve mutluluğunu ileri götürmeye uğraşır iken diğer grup olan Yağmacılar cebir ve şiddetle, kandırma, korkutma ve kışkırtmayla üreticilerin ürettiği tüm katma değerden yüksek oranlı paylar almaya, aldığı payları yükseltmeye ve bunu daha da iyi yapabilmek için tüm üreticilere ve üretim kaynaklarına hükmetmeye çalışırlar.

İslam Cumhuriyeti olan komşumuz İran’da 2013 yılında 600’den fazla, 2014’ün ilk iki haftasında ise 40 idam gerçekleşti. İdam edilenlerin çok büyük bir kısmı “Allah’a karşı savaş açmak” suçlaması getirilen siyasi rejim muhalifleri. Laik bir cumhuriyette ise böyle bir suçlama yapılamadığından onun yerine “halkın bir kısmının benimsediği değerleri alenen aşağılamak” suçu tanımlanmış. İnsanların din adına (ondan aldığı güçle) işlediği sayısız zulümden hükümdar bireyleri sorumlu tutup da, yüce bir hükmi antite olan dinin ve tanrının (ya da toplumun hükmi şahsiyetinin) kendisini sorumsuz saymak mümkün mü?


Üreticilerin yerleşik tarım ve hayvancılığa geçtiği en eski çağlarda Yağmacılar da ilk olarak silahlı ve saldırgan bir grup halinde toplanıp üreticinin ürününü baskınla gasp etmek suretiyle ortaya çıkmışlar. Zamanla üretimin teknikleri çeşitlenir, gelişir ve kalitesi artarken yağmacılar da tekniklerini ondan daha büyük bir hızla geliştirmiş ve sonunda tüm dünyayı büyük ölçüde kendi hükümleri altına almayı başarmışlar.

Üretmeyip “ele geçirerek sahip olma” peşindeki yağmacıların ilk sahipliklerinin “kadınlar, harp esirleri, köleler, hayvanlar, atlar, silahlar ve süs ve yararlı eşyalarından”, oluşması (at, avrat, silah) hiç şaşırtıcı değil. Mülkiyet önceliklerinin daima kendilerini diğer insanlar üzerinde güç sahibi yapacak “üretim araçları” üzerinde oluşuna dikkatinizi çekmek isterim. Nitekim daha sonra yerleşik düzene geçilmesiyle de öncelik en temel üretim aracı “toprak” haline gelmiştir. Ele geçirmek ve öncelikle sahibi olmak istenen şeylerin hepsinin ortak özelliği birer üretim aracı olması.

Aslında insanın mülkiyet ve güç arzusu olsun, istismarcılığı olsun doğada her zaman olan ve ahlaken asla eleştiremeyeceğimiz şeyler. Her yaratık gibi insanoğlu da kendisine güç verecek üretim araçlarını elde etmek için uğraşır ve gücü yettiğince elde eder. Ama, başka insanların üretimlerinde gerek duyacakları üretim araçlarını “onlara hükmetmek amacıyla” ve gayrimeşru yollarla ele geçirmek istemesi en temel ahlaksızlık biçimi değil midir?.

Bir insanın kendini savunmak ve beslenebilmek için ihtiyaç duyacağı ilk eşya silah. Sahip olduğu silahı ihtiyaç duyduğu her durumda kullanması da ahlaken ve vicdanen sağlıklı bir durumdur. Peki bir insanın başka birinin emir komuta ile istediği gibi kumanda ettiği bir silah haline gelmesini de ahlaki bulabilir miyiz?. Çünkü bugün tüm dünyada hâkim olan yağmacı kültürün aslı esası buna dayanmaktadır.

Bir insanın kendi devletinin silahlı güçleri tarafından öldürülme riski başka bir ülkenin silahlı güçleri tarafından öldürülme riskine göre (istatistiksel olarak) 6-8 kat daha fazla. 1949 sonrasında Çin’de 76.7milyon ve 1917 sonrasında SSCB’de 62 milyon ülke vatandaşı (doğrudan ve dolaylı olarak) ulusal önderler Mao ve Stalin tarafından millet, rejim, amme menfaati gibi tüzel kişilikler adına (hükmi antiteler namı hesabına) türlü şekillerde öldürtülmüşler.


Bir zamanlar apansızın baskın vererek, gasp ve yağma yapan haydut çetesinin başı artık daha sonra üretici topluluğun yanına yerleşerek kendini o toprakların sahibi ve kralı ilan etmiş, yağmayı sürekli ve sistematik hale getirmiş. Tarihte bu güne kadar var olmuş tüm devletlerin ve hükümdarların asıl kökeni budur.

İnsanoğlunun umur ve refahının tek kaynağı üretimdir hiç kuşkusuz. Dünyadaki ihtiyaç duyabileceğimiz hiçbir şey ama hiçbir şey yoktan var edilip birer nimet olarak önümüze sunulmuş olmadığına göre, sağlık, huzur ve refahımızın kaynağı olan her şey ama her şey bilim, sanat, teknoloji geliştirerek üreten “üretici” kesimin eseridir. Savaşlar, yoksulluklar, büyük yıkım ve zulümler ise daima “yağmacı” kesimin üreticilere hükmetmeleriyle ilgili geliştirdikleri teknoloji ve becerilerinin eseridir. Yani şu dünyada geçmişten günümüze “iyi” ve “kötü” olarak tanımlayabileceğimiz her şeyin iyilerini üreticilerin, kötülerini ise yağmacıların hesabına yazmamız gerekir. Burası sanırım siyah ve beyaz kadar açık görünüyor.

Ancak, sorun şu ki yağmacılık ve üreticilikle ilgili kavram ve eylemler kanserli bir bünyede olduğu gibi tamamen iç içe girmiş ve yer değiştirmiş bir haldedir. Bu üreticinin, bu ise yağmacının eseridir diye kolayca teşhis edip birbirinden ayıramıyoruz. Koşullandırma, kandırma, korkutma ve kışkırtma ile bize görüş ve değer sistemleri belletme (endoktrinizasyon) işi öteden beri tamamen yağmacıların elindedir. “Eşkıya dünyaya hükümdar olmuş” deyişi de tam olarak bu durumu ifade eder. İçine yağmacının hiç bulaşmadığı saf bir üretim sistemini dünyada hiçbir yerde göremiyoruz. Ayıklayamayız da, çünkü ayıklamakta kullanılabilecek hiçbir cihaza da sahip değiliz.

İlahiyatla, kolektivizm esaslı devletçi siyasal ideolojilerle yağmacılık tüm üretim sistemlerinin yönetim fonksiyonunun içinde bütünleşmiş bir durumdadır. Yağmacıların planlayarak tesis ve inşa ettikleri tüm kutsallıklar, tanrı, devlet ve ideolojiler zihnimiz ve ruhumuzun en önemli parçası haline gelmiştir.

Evet, Komünizm, Nazizm, Faşizm, Jusizm (K. Kore) ve daha adı konulmuş, konulmamış sayısız diğer ideoloji, hepsi insanlara “iyiliği emredip, kötülükten men etme” dinleridir. Tüm büyük kötülük ve zulümler “iyilik” adına yapılacaktır.

Hiçbir sivil cani resmi görevli olanların yaptığı kadar büyük bir vahşeti asla gerçekleştiremez.

Bir tanrı, devlet, toplum, vb namı hesabına, amme menfaati, kamu yararı, iyiliği sağlama, kötülükten sakındırma adına insanlar üzerinde haksız şiddet uygularlar. Bir din, devlet, toplum, vb ideolojisi adına işledikleri vahşetin adına da “meşru şiddet” derler. Ahlak adına, milli irade adına ahlaksızlık yaparlar.. Sadece gerçek anlamda ahlaklı ve etik olmayı emreden, ve insanlara zulüm yapmayan, yalan söylemeyen bir din veya ideolojik sanal şahsiyet dünyada hiç var olmamıştır.

Oysa insan vardır. Asıldır. Bedeniyle, şahsiyetiyle, hayatıyla yaşayan bir gerçektir. Varlığı hiçbir yalana ve siyasete dayanmaz. Siyasi hükmi antiteler gibi varlığı kurgu bir hayalden ibaret değildir. İnsanlığın ihtiyacı olan herşey gerçek insanlar tarafından üretilir. Sanal tüzel siyasi antitelerin işe yarar birşey üretme kabiliyeti yoktur. Yalanlara dayalı bir siyaset olarak üretildikleri gibi siyasi olarak da yok olur giderler. Ömürleri de gerçek değildir. Ululukları da yücelikleri de püf deyince gidecek kadar gerçek dışıdır. Gerçek bir insanın kıymeti ile kıyaslanamaz.

Hükmî Antite Gerçek İnsana karşı

Biz insanlar hepimiz aslında gerçek kişileriz. Halen dünyada yaşayan tüm insanlık ağlayan, gülen, tek başına doğup, yine tek başına ölen 7 milyar küsur fertten oluşuyor. Hiçbirimiz diğerimizin tam ayni değiliz. Bedenlerimiz, zihinlerimiz farklı. Farklı kişisel ihtiyaçlarımız, sorunlarımız, ona uygun kişisel çözümlerimiz var. Biz hepimiz asıl gerçeğiz. Başkaları tarafından var edilmeye gerek duymayan kendi canımız var. Tek başımıza bir bütünsel varlığız. Kendi kendimizi her konuda temsil edebiliyoruz.

Ama bir de “Din, Devlet, Töre, İdeoloji, Mezhep, Tarikat, Aşiret, Tüzel Kişi, Kurum, Kuruluş, vb” Hükmi Antiteler var. Bunlar biz insanlar gibi atomlar ve moleküllerden oluşmuyor. Eti, kanı, kasları, fiziksel bir varlıkları yok. Düşünemez, konuşamaz, yazamazlar, hiçbirşeyi yaratamazlar. Bizlerden birileri onları var etmedikçe var olmaları imkânsız. Birileri vaktiyle onları düşünceleriyle var ettiği için varlar. Yasaları, yasakları, kuralları ve hükümleri var ve bizi hep bildikleri gibi idare ediyorlar. Kafamızın içindeler. Evet, onlar da bizim gibi doğup büyüyor ve ölüyorlar. Yani ölümsüz değiller ama genellikle bizden çok daha uzun yaşıyorlar. Tüzel kimlik ve şahsiyetleri ile çoğu zaman bizden daha değerli muamele görüyorlar. Aklımızı irademizi onlara teslim etmişiz. Esiri olmuşuz. Birbirlerine karşı olan güç savaşlarında bizi birer nefer olarak kullanıyorlar.

Onları sanki birer hizmet kurumu, hedeflerimize ulaşmamızda bir denge ve düzen unsuru, bizi iyiye ve doğruya sevk eden, samimi teşkilatlar imişler gibi görmeye koşullandırılıyoruz. Bu koşullandırma yediden yetmişe tüm mecralar üzerinden hepimize karşı sürdürülüyor. Oysa onların kendi amaçları var. Doğar büyür ve ölürler. Tüm canlılar gibi bir hükmî antitenin de kendi varlığını sürdürmek, geliştirmek ve ihya etmekten başka ne amacı olabilir?.

Tarihçiler, Nazizm'in Ulu önderi Adolf Hitler'in kayıp olan parasının izini belgeler üzerinden bulmayı başardı. Nazi liderinin, İsviçre'deki çeşitli bankalarda 1.1 milyar Reichsmark (günümüzdeki değeriyle 10.9 milyar TL nakit servete ve ayrıca önemli bir sanat koleksiyonuna sahip olduğu ve vergi ödemeyi reddettiği için kendisini vergiden muaf tutan bir yasa çıkardığı anlaşıldı.


Biz onların hedef ve siyasetlerini zaman zaman sanki kendi hedeflerimizmiş, kendi siyasetlerimizmiş gibi görme yanılgısına düşüyoruz. Bir dinin, bir devletin belirli coğrafyalara hakim olma, oradaki tüm insanları gütme hedefi ile bir birey olarak bizim şahsen ne alakamız olabilir ki?. Evet onlar belki kendi havuç ve sopa siyasetleri gereği bazen bize küçük ödüller (makam, mevki vb) sunabilirler. Ama unutmayalım ki havuç da sopa da aslen biz gerçek kişilere yani kendimize aittir. Biz onların eline vermedikçe onlar hiçbirine sahip olamazlar. Hükmî Antitelerin hepsini insana karşı, onun sırtından kendini var etmeye çalışan birer parazit olarak kabul edebiliriz aslında.

Şu dünya üzerinde insanoğlunun yaptığı her iyi şey, her kolaylık, sağlık, eğlence bilim, sanat ve teknoloji üzerinden “üretici” gerçek kişilerin var ettikleri şeylerdir. İnsanoğlunun yaptığı en kötü şeyler, büyük felaketler, savaşlar, fukaralık ve benzerleri de “yağmacı” hükmi şahsiyet, ya da tüzel kimlikler olarak adlandırabileceğimiz, kandırma korkutma ve kışkırtma ile aşırı yüceltilmiş bu sanal antitelerin eylemleri sonucu gerçekleşmiştir.

Kimi zaman onlara atfettiğimiz ilahi güçler var, onların aklını, bilgisini becerisini kendimizden kıyaslanmayacak ölçüde üstün görmekteyiz. Onlara bir hikmetinden sual olunmazlık bahşetmişiz ki akla ziyandır. Hükmi varlıklar hiyerarşisinin en üstünde Tanrı ve/veya Toplum bulunuyor kuşkusuz. Devletler ve diğer her şeye gücü yeten (omnipotent) yüce antiteler gücünü daima ve öncelikle bu ikisinden birinden alır. Bunlara izafe edilen güç ve özellikler fantastik olup hem Tanrı ve hem de Devlet için ortaktır. Şefkatli, esirgeyip, bağışlayan, cebbar, kendisi görünmeyen ama her şeyi gören, bilen, adil olan, yaratıp yoktan var eden, üstün, büyük, daima galip gelen, kullarına kucak açan, hâkim, hakem, cömert, zenginleştiren, karşılıksız bolca veren ve varlığı aşikâr olandır.

Burada Zâhiriyyat (varlığının aşikâr olması) vurgusu çok önemli. Çünkü akıl gözüyle düşündüğünüzde onların bir varlığını göremezsiniz ve görmeniz için de tıpkı çıplak bir krala giydirilen görünmez giysiler gibi koşullandırma yoluyla fantastik bir var etme sürecinin uygulanması gerekir. Toplumu (kamuyu – yani devleti) var etme de sonuçta daima böyle bir alenen kandırma korkutma kışkırtma sürecinin sonunda gerçekleşir.

Toplumu düşünelim. Toplum aslında var mıdır? Kimlerden ibarettir? Toplayınca var edilen bir bulut gibi o şekil var edilen ve ancak çok sıkı bir şekilde hapsedilmedikçe bir arada toplu tutulması imkânsız bir insanlar grubu değil midir? Bir araya getirebilecek bir çimentosu var mıdır? Hangi ortak menfaatleri bulunabilir? ve hangi kamu iradesi oradaki bireylerin hepsini birden topluca ve adil bir biçimde temsil edebilir? Burada hayali fantastik (gerçekte var olmayan) bir durumdan söz ediyoruz. O halde toplumla özdeş bir biçimde tanımlanan devletin “hâkimiyet milletindir, bu devlet bizim kendimizin, hepimizin vb” şeklinde ifade edilmesi aklın ve ahlakın tüm temel ilkelerini çiğnemiş olmaz mı?

Tek başına doğup, yine tek başına ölen onca insanı tek bir irade altında toplamak adil olamayacağına göre Devlet = Kamu = Biz önermesi asla doğru değildir. Devlet biz değil, biz de kamu değiliz. Devlet, ortak sorunlarımızı çözmek üzere “”insan ailesinin bir araya gelmiş bir hali”” DEĞİLDİR. . Öyle tanımlanamaz çünkü ondan çok başka bir şeydir.

Eğer biz devletsek, hükümetsek (yani hâkimiyet sahiden milletin ise) o zaman “”devletin bize yaptığı her şey haklıdır, hiçbir şey zalimce olamaz ve biz bunların hepsine kendimiz zaten gönüllüyüz”” önermesi doğru olmuş oluyor. Oysa bu durum hakikatin üstünü örtmek için uydurulmuş bir sahtekârlıktan başka bir şey değil.

Tanrı (ve / veya Toplum, hangisine daha çok inanırsanız onun) iradesi olarak önünüze konulan tüm şeyler aslında size neyi yapıp neyi yapmayacağınızı dikte etmek ve hükmetmek için tasarlanmışlardır. Size kendisi için ölmeniz ve öldürmenizi emreden bir antite mahiyet itibariyle nasıl adil olabilir? Sizi başkalarıyla savaştırırken onun düşündüğü sadece kendisidir. Mahvolmanız onun umurunda bile değildir. Serveti sadece sizin ona bağışladıklarınızdan ibarettir. Kendisi hiçbir şeyi yaratamaz, üretemez. Sizden alacakları çoktur, ama karşılığında size verebilecek bir şeyi bulunmaz. Teknolojisi, bilgisi yoktur. Yaratmak ve üretmek bedeni ve zihniyle çalışan insana mahsustur. Tanrı ve devlet başta olmak üzere, tüm Hükmi Antiteler sadece sizden aldıklarıyla kendilerini var edebilirler.

Adaleti ona emanet ettiğinizde sonu hüsrandır. Eğer insanlar tanrıların ve devletlerin kulu olmayı hiç sorgulamadan sürdürebilselerdi bugün kölelik hala o eski ihtişamıyla var olmaya devam ederdi. İnsan hakları kavramı bu hükmi antitelerin hükümranlığının sorgulanması sayesinde ortaya çıkmıştır.


Bedenimizi işgal eden, kanımızı ve hücrelerimizi kendi yararı için kullanan mikroorganizmalar ve parazitler her ne iseler hükümranlığını ruhumuzda ve zihnimizde kuran bu hükmi antiteler de aynen öyledir. “Tüzel” kişiler (yani hükmi şahıslar) “Birçok kişinin veya malın topluluğundan doğan ve tek bir kişi sayılan varlık” olarak tanımlanıyor. Yasama, yürütme ve yargı açısından (sanki olabilirmiş gibi ) “gerçek” ve “tüzel olmak üzere iki tür kişi var. Tüzel kişiler gerçek kişilerin sahip oldukları tüm hak ve yetkilere, hatta çoğu zaman daha fazlasına sahipler. . Devletin (kendisi de bir tüzel antite olduğu için) tüzel kişilere her yerde, her zaman daimi bir iltiması var. Özellikle de soyut süper kamu kişilerine çok büyük imtiyazlar tanımış. Gücünü daima gerçek kişilere karşı onların hizmetine sunuyor. Yasalar daima gerçek kişilere karşı bu süper kamu kişilerinin karşısında. Bu tüzel kişilere muhalefet etmek, onları eleştirmek büyük suç haline getirilmiş.
Devletler tüzel kişileri öncelikle “Özel tüzel kişi”, ve “Kamu tüzel kişisi” olmak üzere iki ana grupta tanımlıyor. Genel olarak “kamu kurum ve kuruluşları” olarak adlandırabileceğimiz kamu tüzel kişileri devletin bizzat yarattığı antiteler olduğu için özel kişilerin kurduklarına göre epeyce daha önemli imtiyazlara sahiptir. Bir de süper kamu tüzel kişileri var ki bunların neredeyse tanrısal bir konumları var. Mesela bizde bunların en somut manevi şahsiyetli kurumsal olanları TBMM, Adliye, Cumhurbaşkanlığı, Ordu vb. Soyut kavram niteliğindeki kamu tüzel kişileri ise “Türklük, Din, Bayrak, Cumhuriyet, Devlet” gibi.) Bunlar öyle süper manevi şahsiyetlerdir ki bir gerçek kişi vatandaş bunlardan birinin hakkında “kaşının üstünde gözü var” demeye kalkarsa vay haline.

Yorum gönder

Yorum göndermek için giriş yapmalısınız.