Kâr Amaçlı İşletmecilik

Para, Devletler ve Biz | Ludwig von Mises | Eylül 1, 2014 at 12:14 pm

Üretim ve ticaret tekelleri kaynağını kapitalist ekonominin bir yapısal özelliğinden değil hükümetlerin serbest ticaret ve 'laissez faire – bırakınız yapsınlar' karşıtı müdahaleci ekonomi politikalarından alır. – Ludwig von Mises
***
Milyonlarca insanın ekonomik hayatının düzenlenmesinde gidilebilecek esas olarak sadece iki yol vardır. Biri askercil yöntemle zor kullanan bir merkezi idare, yani çağdaş totaliter devlet yönetimi. Diğeri ise bireylerin gönüllü işbirliği ve dayanışması, yani serbest pazar yöntemi. – Milton Friedman

Piyasa mekanizmasının işleyişi

Kapitalizm ve piyasa ekonomisi üretim araçları mülkiyetinin özel kişiler elinde toplandığı toplumsal bir işbirliği ve iş bölümü sistemidir. Maddî üretim faktörleri; kapitalistlerden ve mülk sahiplerinden oluşan şahıslara aittir. Tarım ve endüstri işletmeleri tek başına veya şirket halinde çalışan, mal sahibi veya kiracı konumunda olan girişimciler tarafından idare edilir. Girişim özgürlüğü kapitalizm’in karakteristik vasfıdır. Her işletmenin amacı kâr sağlamaktır.

Kapitalistler, girişimciler ve üreticiler; ekonomik faaliyetin görülmesini sağlayan araçlardır. Onlar gemiyi yürütürler, ama rotayı belirleme konusunda özgür değillerdir. Onlar kaptan değil, dümenci konumundadırlar. Kaptanın emrine kayıtsız şartsız uymak zorundadırlar. Geminin kaptanı tüketicidir.

Ne kapitalistler, ne girişimciler ve ne de üreticiler üretim hâsılasının ne olacağını bizzat tayin edemezler. Bu imkân sadece tüketicinin elindedir. Üretimden maksat mal sürümü ve satışıdır. Tüketici satışa arz edilen mala rağbet göstermez ise, sermaye sahibi masraflarını karşılayamaz. Parası batar. Üretimini müşterinin arzularına göre ayarlayamayan bir işletme kısa bir zaman içinde piyasadaki konumunu kaybetmeğe mahkûmdur. Tüketici ihtiyaçlarına daha iyi hizmet etmesini bilen rakip kuruluşlar yıldızı sönen firmanın yerini derhal işgal ederler.

Kapitalist piyasa sisteminde, hakiki patron tüketicidir. Müşteri kütlesi, bir malı satın almak veya reddetmek suretiyle işletmelerin yazgısı üzerine etki yaratır. Üretilecek malın miktarı ve kalitesi, gösterilen rağbete bağlıdır. Müşterinin alacağı tavır; sermaye sahibinin kâr veya zararını belirler. Zengini fakir ve fakiri de zengin yapmak tüketici kitlesinin elindedir. Tüketici kitlesi ise kolay tatmin edilir bir patron değildir. Onun her an değişen ve önceden kestirmek mümkün olmayan zevkleri ve kaprisleri vardır. Müşteri firmanın geçmişteki iyilikleri karşısında kayıtsızdır. O, daha iyi ve daha ucuz bir mal bulduğu zaman kullandığı markayı değiştirmekte tereddüt etmez. Alıcı yalnız kendi nefsini tatmin maksadıyla hareket eder. Sermaye sahiplerinin zarar görmeleri veya işçilerin açıkta kalmaları tüketiciyi hiç ilgilendirmeyen bir durumdur.

Koyunlardan oluşan bir halkın babası kurtlardan oluşan bir hükümettir. – Edward R. Murrow
***
Hükümete güç ve para vermek, ergen bir çocuğun eline viski ve araba anahtarları vermeye benzer – P.J. O’Rourke
***
Hükümet yozlaştıkça daha çok yasa çıkartır. – Tacitus


Piyasada belirli bir malın para etmediği söylendiği zaman bunun anlamı nedir? Bir malın para etmemesi; diğer üreticiler kazandığı halde bu malı çıkaran kuruluşun masraflarını karşılayamaması demektir. Tüketici, üretim araçlarının çeşitli imalat kolları arasındaki bölünüşünü düzenleme konusunda belirleyici bir rol oynar. Müşterinin göstereceği rağbet derecesi; belirli bir malı üretmek üzere kullanılacak hammadde miktarını tayin eder. Bu bakımdan; fayda veya kâr kavramını üretim faaliyetine hedef olarak almak arasında hiçbir fark yoktur. Kâr temin etmek arzusu, işletmeyi en fazla ihtiyaç duyulan, diğer bir deyişle “en çok para eden” mal türünden mal üretmeye yönlendirir. Kâr kavramı üretim faaliyetini müşterinin en fazla rağbet gösterdiği mal çeşitlerine göre ayarlamak zorunluluğunu doğuran sebeptir.

İktisadî Hesap

Kapitalizm’in üstünlüğü, yeni üretim programları hazırlamak ve faaliyette bulunan işletmelerin verimliliğini ölçmek üzere gerekli hesapların yapılmasını kolaylaştıran toplumsal işbirliğine ve iş bölümüne imkân vermesinden ileri gelmektedir. Sosyalizm ve merkezî plancılığın bütün faaliyet sahalarında olumlu sonuç vermemesine sebep, üretim tesisleri özel mülkiyet esasına tabi olmadığında “iktisadi hesabın” aksaması ve “piyasa fiyatının” normal şartlar altında oluşamamasıdır.

Üretim ekonomisinde çözülmesi gereken en önemli mesele şudur; vasıfları ve tedarik yeri itibariyle aralarında büyük farklar bulunan hesapsız üretim faktörleri vardır. Çalışma kabiliyeti bakımından, birbirinden ayrı vasıflar taşıyan milyonlarca işçi vardır. Teknoloji; mevcut doğal kaynaklardan, sermayeden ve işçilerden yararlanmak suretiyle yaratılacak kıymetler hakkında sınırsız imkanlar vermektedir. Bu imkânlardan hangisinin üretim alanında daha faydalı olacağı nasıl tayin edilecektir?. Vazgeçilmez zorunlu ihtiyaçların karşılanması bakımından; çeşitli üretim planlarından hangisini öncelikli olarak uygulamaya sokmak uygun olacaktır? Ekonomik faktörlerin öncelikle en verimli alanlarda kullanılmasını sağlamak için ertelenmesi gereken ikincil projeler hangileridir?

Bu soruların cevabını teknik hesaplar vasıtasıyla bulmak mümkün değildir. Ortak bir esasa bağlı bulunmayan kıymetlerin, tek bir ölçü üzerinden değerlendirilebilmelerine olanak yoktur.

Kapitalist ekonomide; bütün program ve planların odak noktasını “piyasa fiyatı” teşkil eder. Piyasa fiyatı göz önünde tutulmaksızın hazırlanan projeler ancak teorik bir kıymet ifade ederler. Teknoloji; belirli bir tasavvurun hangi imkanlara dayanarak nasıl tahakkuk ettirilebileceğini hesaplar. Ancak, bu tasavvurun gerçekleştirilmesi ile kazancının artıp artmayacağını girişimci takdir edemez. Bu noktayı ancak ve sadece “piyasa fiyatına” dayanarak belirlemek mümkündür.

Ekonomik faaliyette kar amacı hakim bulunduğu ve maliyet masrafları ile satış hasılatı arasındaki farkın arttırılması amaçlandığı takdirde; şahsi menfaatler uğrunda memleket menfaatinin ihmale uğrayacağı söylenmektedir. Bu fikir totaliter plancılığın mihenk taşını teşkil etmektedir. Otoriter idare taraftarları, milli menfaatlerin sadece ekonomiye devletin müdahale etmesi sayesinde korunabileceğini ve sırf kâr amacıyla hareket eden özel teşebbüsün memleket hesabına zararlı olduğunu ileri sürmektedirler.

Sentetik kauçuk meselesi “plancılık”ın mutlak bir zorunluluk olduğunu belirten bir örnek olarak gösterilmektedir. Almanya Nasyonal – Sosyalizm (NAZİ) devrinde sentetik kauçuk üretimini geliştirmiştir. Oysa, kâr zihniyeti ile hareket eden özel teşebbüs sisteminin hakim konumda olduğu İngiltere ve Amerika Birleşik Devletlerinde pahalıya mal olan ve kâr getirmeyen Ersatz (ikinci kalite alternatif) ürünlere kıymet verilmemiştir. Bu yüzden harp hazırlığı bakımından önem arz eden üretim kolları ihmale uğramış ve ciddi bir tehlike geçirilmiştir.

Bu düşünce tamamıyla yanlıştır. Harp hazırlığının özel kişiler eline bırakılması gerektiği hakkında herhangi bir değerlendirme yapılmış değildir. Memleketi düşmana karşı korumak ve yurt içinde asayişi temin etmek bütün hükümetlerin birinci görevidir. Eğer bütün insanlar dürüst ve fazilet sahibi olsa idiler ve kimse diğerinin hakkına tecavüz etmese idi; hükümetlerin, orduların, donanmaların, polislerin, mahkemelerin ve ceza evlerinin kurulmasına gerek kalmazdı. Harp hazırlığını yapmak, hükümet işidir. Hükümetin bu görevini yerine getirmemesinden özel kişileri ve işletmeleri sorumlu tutmanın anlamı yoktur. Asıl suç, hükümete aittir ve demokrasi rejimlerinde seçmenlerin de geniş bir sorumluluk payı vardır.

Almanya, harp maksadıyla silahlanmıştır. Alman Genelkurmayı harp halinde kauçuk ithaline imkan bulunamayacağını bildiği cihetle, sentetik kauçuk üretimini teşvik etmiştir. İngiliz ve Amerikan askerî makamlarının harp zamanında ihtiyaçların Malezya ve Hollanda Hindistan’ı kauçuk plantasyonlarından temin edilebileceği kanaatinde olup olmadığını araştırmaya gerek görmüyoruz. Ancak, yeterli derecede stok biriktirmek üzere tedbir alınmadığı ve sentetik kauçuk üretimine zorunluluk hissedilmediği bir gerçektir. Yine de bazı İngiliz ve Amerikalı sanayiciler, Almanya’da sentetik kauçuk üretiminin gelişimini takip etmişlerdir. Ancak, sentetik kauçuğun üretim maliyetleri çok yüksek olduğundan, üretim tesisleri kurma rizikosunu göze alamamışlardır. Hiçbir girişimci, kar şansı olmayan böyle bir işe sermaye yatıramaz. Üretici ancak müşterilerin ihtiyaç duyduğu malı üretebilmek konumundadır. Britanya ve Amerika halkı sentetik kauçuk fiyatları çok yüksek olduğundan, rağbet gösterecek durumda değillerdi, ve bu işe yatırılacak sermaye kâr getirmemeye mahkum gözüküyordu. Kauçuk ihtiyacını karşılamak üzere Anglo-Sakson memleketlerinin başvurabilecekleri en uygun tedbir, dışarıya ihraç ettikleri mamullerin bedeli ile doğal kauçuk satın almaktı.

Eğer Washington ve Londra hükümetleri 1941 ve 1942 yıllarında cereyan eden hadiseleri önceden sezmiş bulunsa idiler; sentetik kauçuk imal etmek üzere alınması gereken tedbirleri ihmal etmezlerdi. Hükümet, malî yardım yapmak veya gümrük himayesini kuvvetlendirmek suretiyle sentetik kauçuk sanayiini teşvik edebilirdi.

Hükümet savunma ekonomisinin gerektirdiği önlemleri ihmal ederse sermaye sahiplerinin bu ihmalden doğan mahzurları kendi vasıtaları ile telafi etmelerine imkan yoktur. Kimya sanayinin sentetik kauçuk üretimini dikkate almadığını ileri sürmek, makine sanayiini Hitler’in iktidara geldiği günden itibaren uçak üretimine başlamamakla itham etmekten farksızdır. Bu gibi iddialar; harp öncesi yıllarda askerlik talim edeceği yerde Amerika tarihine ve felsefeye dair kitap yazmakla vakit geçiren bir bilim adamını suçlu bulmak kadar saçmadır. Hükümet ülke savunmasına gereken önemi vermediği takdirde, özel şahısların durumu söz ve yazı ile eleştirmekten başka bir şey yapmalarına imkan yoktur.

Birçok doktorlar, halkın gerçek ihtiyaçlarını ihmal ederek zararlı şeylere para harcandığından şikâyet ederler. doktorlara göre insanların gıda rejimlerini değiştirmeleri, içki ve sigarayı azaltmaları ve boş vakitlerinden daha makul bir şekilde yararlanmaları gerekir. Doktorların belki hakkı vardır. Lâkin “vatandaşların” bu durumlarını ıslah etmek, ne hükümetin ve ne de iş adamlarının vazifesidir. Üretici, müşterinin dadısı değildir. Eğer halk sert içkileri tercih ediyorsa iş adamı üretimini ona göre ayarlayacaktır. Halkı ıslah etmek isteyenlerin başvurabilecekleri tek araç, ikna kuvvetidir. İkna kuvveti, halk psikolojisini değiştirebilecek demokrasiye uygun tek tekbirdir. Eğer bir insan karşısındakilere kendi fikirlerini kabul ettiremiyor ise, bu onun kabiliyetsizliğinden ileri gelen bir şeydir. Zorla inandırmak için kanun kuvvetine, polis teşkilatına ve tazyik yollarına başvurmaya hakkı yoktur.

Halkın tüketim maddeleri hakkındaki takdir hükmü “iktisadi hesabın” temelini teşkil eder. Tüketicinin yanıldığı ve takdir hükümlerinin hakikate uymadığı vakidir. Tüketilecek eşyanın kalitesinden anlamak, bir seviye meselesidir. Lâkin halkı olduğu gibi kabul etmek mecburiyetindeyiz. Kamuoyu yüzeyseldir diye onun yerine başka bir otorite ikame edemeyiz.

Piyasa fiyatının mutlak değişmez bir kıymet ifade ettiği iddiasında değiliz. Kişisel tercihlerin ve hataların etkilerinden bağmsız mutlak bir kıymet kavramı yoktur. “Kıymet hükümleri” insanların takdirine bağlıdır. Hüküm veren bir kimsenin zaafı ve kısa görüşü, takdirin sıhhati üzerinde etkilidir. Piyasa fiyatının diktatörler veya büyük kütleler tarafından verilmiş bir takdir hükmü neticesinde tayin edilmesi, hata ihtimallerini asla azaltmaz. Kıymet daima göreceli, sübjektif ve insanî bir kavramdır. Hiçbir vakit mutlak, objektif ve ilahî olamaz.

Serbest girişim ve özel mülkiyet rejimlerinde tüketim maddelerinin piyasa fiyatı, üretim faaliyetinde hissesi bulunan unsurların değerine bağlıdır. Bu itibarla, üretim unsurlarının hangi faaliyet alanlarında kullanılmasının daha faideli olacağını bir dereceye kadar hesaplamak imkânı vardır. “En fazla yararlı” deyişinden maksat; birçok sahalarda kullanılabilecek üretim faktörlerinin halk tarafından en fazla rağbet gösterilen ve daha yüksek verimlilik elde edilecek işlere tercihan tahsis edilmesidir. “İktisadi hesap” üretimi müşterilerin taleplerine göre ayarlamak imkanını kazandırmaktadır. Oysa, sosyalizm’i model olarak alan herhangi bir rejimde, üretimi düzenleyen merkezî teşkilat “iktisadi hesap” yapabilmek mevkiinde değildir. Sosyalist rejimlerde, piyasa diye birşey yoktur. Piyasa olmayınca, doğal olarak hesap unsurlarına esas teşkil eden bir “piyasa fiyatı” da bulunmayacaktır.

Meseleyi daha iyi kavrayabilmek için, kâr kavramının nitelik ve kaynakları hakkında kısa bir analiz yapalım.

Bünyesinde hiçbir değişiklik meydana gelmeyen, statik bir ekonomi sistemi farz edelim. Hiçbir yeniliğe sahne olmayan duraklama halindeki bir ekonomide bütün şartlar değişmeksizin kalacaktır. Bir fabrikatörün üretimi için kullandığı unsurların masrafı, satış ücreti ve sermaye faizi olarak ödenen bedel, üretim hasılası ile tam bir eşitlik temin edecektir. Satış fiyatında hiçbir kâr hissesi bulunmayacaktır. Böyle bir sistem, doğal olarak kâr mekanizmasından ve girişimciyi harekete geçiren saiklerden mahrum kalacaktır. Bugünkü imalat ile dünkü veya on sene önceki üretim arasında hiçbir fark bulunmayacaktır. Teknik şartlarda, fiyat seviyesinde, arz ve talep dengesinde herhangi bir kımıldanış görülmeyecektir. Yeni kurulacak girişimler için “hayat sahası” ve faaliyet imkânları bulunmayacaktır.

Bu durum bir faraziyedir. Şimdi hakikate dönelim. Daima değişen bir dünyada yaşıyoruz. Nüfuz hacmi, zevkler, arzular, üretim faktörleri arzı ve teknik şartlar sürekli bir değişim geçirmektedir. Her an, üretimi yeni şartlara göre ayarlamak zorunluluğu ile karşılaşılmakta, girişim ve inisiyatife ihtiyaç duyuran fırsatlar birbirini kovalamaktadır.

Kâr amacıyla hareket edenler, daima fırsat peşinde koşarlar. Satış fiyatı ile maliyet unsurları arasında dişe dokunur bir kâr payı keşfettikleri zaman derhal harekete geçerler. Eğer tahminlerinde yanılmamış iseler kazanırlar. Lâkin bu türden kârlar uzun müddet devam etmez. Yani üretim programlarının uygulamaya konulması, maliyet unsurlarının yükselmesine neden olur. Kâr, ancak piyasa canlılığını muhafaza ettiği müddetçe devamlı bir mahiyet arz eder. Teşebbüs sahipleri, kârı sürdürebilmek için sürekli tetik üstünde bulunmak ve yeni fırsatlar kollamak mecburiyetindedirler. Bu ise, arzı talebe göre ayarlayabilme meselesidir.

Üretim araçları ve iş gücü talebi, işletmeler arasında bir mücadele konusudur. Girişimcilerin üretim araçlarına ve işçilere ödeyecekleri bedel, müşterinin üretim hâsılasına verebileceği tahmini fiyata bağlıdır. Yeni tesisler sipariş eden veya işçi kadrolarını genişleten teşebbüsler; işletmeden elde edilebilecek verimliliği daima göz önünde bulundurmağa mecburdurlar. Çeşitli müteşebbisler ihtiyaç duydukları üretim faktörlerini bir diğerinden ayrı amaçlar için kullanma düşüncesindedirler. Çeşitli işletme dalları arasındaki rekabet, üretim faktörlerinin değişik kullanım alanlarındaki verimlilik farkına göre sonuç verir. Piyasada, otomobil talebinin bir süre için durulmasına karşılık buzdolaplarına karşı gösterilen talebin artması, her iki üretim dalının da verimleri üzerinde etki yaratır. Tesis hacmi ve işçi kadroları, çeşitli girişimciler arasındaki rekabetin sonucuna göre sürekli olarak değişir. Tatmin araçlarının ihtiyaçlara yetmemesi ve tüketim malları talebindeki çeşitlenme, piyasada rekabet halinde bulunan işletmelerin iş programları bakımından büyük önem arz eder. Hesaplarını piyasa şartlarına göre düzenleyememiş olan bir işletme er veya geç iflasa mahkûmdur.


Fakat sosyalist ekonomi düzeninde, bütün üretim unsurları tek bir idare altında toplanmış bulunmaktadır. “İktisadi hesap” ve maliyet fiyatı diye bir kavram yoktur. Kapitalizm rejiminde piyasa fiyatı üretim unsurlarının hangi alanlarda kullanılması gerektiğini gösteren bir endekstir. Fakat sosyalizm’de muhtelif faktörlerin verimlilikleri arasında karşılaştırma yapabilme imkânı veren bir endeks yoktur. Planı hazırlayan makamın nasıl bir sonuç ile karşılaşacağını tahmine imkân verecek bir belirti sezmek mümkün değildir. Teknoloji, plancılara tasavvurlarını gerçekleştirmek üzere birçok yollar gösterir. Lâkin bu yollardan hangisinin tüketicinin ihtiyaçlarına uygun olacağını müşterek bir kıymet ölçüsüne göre takdir edebilmek, bütün iktisadi hayatı konu içine alan “merkezi büro”nun mensupları için son derece güçtür.

Sosyalist bir ekonomide, kâr veya zarar olasılığı bahis konusu değildir. Hesap imkanının bulunmaması, uygulamaya konulan programlarda üretim unsurlarını en vazgeçilmez ihtiyaçlara göre ayarlama konusunda ne dereceye kadar başarılı olunduğunu meçhul bırakmaktadır. Sosyalizm taraftarları, kâr ve zarar hesaplarının değer ve önemini azımsamakla, ağır bir hataya düşmüşlerdir. Kâr ve zarar kavramının eksikliği sosyalist ekonomi sisteminin en büyük kusurunu teşkil etmektedir. Girişilen bir teşebbüsün hedef tutulan maksadı temin edip etmediğini gösterecek bir işaretin mevcut bulunmaması hiçbir zaman bir avantaj sayılamaz. Sosyalist ekonomide işletme siyaseti, bütün hayatını gözleri bağlı geçirmeye mecbur kalan bir insanı andırmaktadır.

Serbest piyasa sisteminin, büyük bir harbin doğurduğu şartlara uymak kabiliyetinden mahrum bulunduğu söylenmektedir. Piyasa mekanizması kendi kendine bırakıldığı takdirde, hükümetin ihtiyaç duyduğu malzemeyi teminde güçlük çekeceğine işaret edilmektedir. Silahlanma faaliyeti için ihtiyaç duyulan sınırlı sayıdaki üretim imkanlarının sivil ihtiyaçları karşılamak maksadıyla ziyan edildiği ileri sürülmektedir. Bu itibarla, mal alımında hükümet lehine genel bir tercih hakkı tanımak ve kontrol işlerini düzenlemek üzere bir bürokrasi teşkilatı kurmak gerektiği belirtilmektedir.

Bu şekilde muhakemenin en büyük hatası; hammadde disponibilitelerinin hangi üretim kollarında kullanılması gerektiğini tayin konusunda hükümete tam yetki verme zorunluluğuna sebep olarak harbi göstermesi ve milli savunma masraflarının finansman usullerinin rolünü kavrayamamasıdır.

Avusturya doğumlu düşünür, ekonomist, sosyolog, ABD vatandaşı Ludwig von Mises, 1944 tarihli Bürokrasi isimli çalışmasında bürokratik idare ile kar ve zarar üzerine kurulu yönetim arasındaki farklara ve devlet bürokrasisinin ekonomik işletmelere müdahalesiyle ortaya çıkan kötülüklere işaret etmektedir. Bu yazının tamamı ilgi eserden alınmıştır.


Savaşı sürdürebilmek için gerek duyulan para, vergi ve borçlanma suretiyle temin edildiği takdirde, halk tüketimini azami derecede kısmak zorunda kalacaktır. Vergiler dolayısı ile gelirlerinde bir azalış ortaya çıkacağından tüketici harpten önce satın alma alışkanlığında bulunduğu bir çok mallardan vazgeçecektir. Kâr amacıyla hareket eden fabrikatörler, sürüm sahalarının daralması üzerine, sivil tüketim maddeleri üretimini kısarak hükümet siparişlerini yerine getirme gereğini hissedeceklerdir.

Fiiliyatta, harp masraflarından büyük bir kısmı tedavüldeki para hacmini genişletmek ve ticaret bankalarından borçlanma yapmak suretiyle karşılanmaktadır. Diğer taraftan, fiyat kontrolüne dayanarak, pahalılığı önlemeğe teşebbüs edilmektedir. Fiyatlar değişmeksizin kaldığı halde gelirlerin artması, tüketim üzerinde tahrik edici bir tesir yaratmaktadır. Bu tesiri gidermek maksadı ile vesika usulüne başvurulmakta ve siparişlerde hükümet lehine bir öncelik tanınmaktadır. bu önlemlere ihtiyaç duyulmasına sebep, devlet müdahalesinin olumsuz netice veren icraatı dolayısıyla piyasa mekanizmasının daha evvel felce uğramış bulunmasıdır. Hâlbuki bürokratlar, uygulamada uğranılan başarısızlıkları piyasaya müdahale önlemlerini daha da ağırlaştırmak için bir vesile saymaktadırlar.

Yorum gönder

Yorum göndermek için giriş yapmalısınız.