İslam ve Aydınlanma

Hikayeler / İnsanlık Halleri | | Ocak 10, 2015 at 4:54 pm

Fransız Devriminde(1789) insanları harekete geçiren üç siyasi motor (Liberté, Égalité, Fraternité) kavramları idi. Bundan yüz yıl kadar önce ülkemize Jöntürkler tarafından ‘Hürriyet, Müsavat(eşitlik), Uhuvvet(kardeşlik)’  adıyla ithal edilen bu kavramların üçüncüsü daha sonra Adalet olarak kullanıldı. O günden bu yana gelmiş geçmiş tüm ideolojik hareketler siyasi motorların en kuvvetlisi olan hürriyet arzusunu kendi arabasına koşabilmek için büyük bir gayret içinde oldular. Çünkü özgürlük kavramı; eşitlik, kardeşlik, adalet, kalkınma… gibi diğer siyasi kavramların da garantisidir. Ama işte kandırma, korkutma ve kışkırtmaya dayalı bir yağmacı asalak kültüründe yasama yürütme ve yargı erklerinin esas işlevi halkın özgürlüklerinin yok edilmesidir. Devletin iktidarı arttıkça vatandaşın refah ve özgürlüğü azalır. Eşitsizlikler artar, ekonomi geriler, insanlar birbirine düşman kamplara bölünür. Hukuk adaletsizlikler dağıtan bir mekanizma haline gelir. Ekonomi üretilen katma değerin üçte ikisini üretenin elinden alıp kamuya aktaracak şekilde düzenlenmiştir. Devlet ve devletliler zenginleştikçe halkın fukaralığı yoğunlaşır. Otoriter/totaliter bir rejimde dînî, ideolojik, ekonomik, askeri ve siyasal bakımdan iktidarın her ayağı halkın özgürsüzleşmesine dayanır. Çok dayanıklıdır ve bu durum bir sosyal patlama noktasına kadar nesiller boyu böyle devam edebilir. Batıda en temel insan haklarından olarak kabul edilen  ifade özgürlüğü kavramı İslam dünyasında “DİL UZATMAYA CÜRET EDENİN DİLİNİ KESERİZbiçimine dönüşebilmiştir.

İmam Gazalî “Bilginin kaynağı nedir? Neyi bilebiliriz?” tartışmasına katılarak İbn Sina’yı eleştirmiş, “Aklınla bilemezsin. Neyi bilebileceğini akıl yoluyla çözmeye çalışmak seni çelişkiye götürür, dinden saptırır. Bilgi ancak vahiyle gelir.” demişti. İnsan bilgisinin doğası konusunda Vahiy’leri yani “Tanrı tarafından peygamberlere bildirilen ilahi duyuruları esas almayı önerir. İslam dünyasında “Aydınlanma”nın önünü tıkayan şey o günden bu güne devletli ulema’nın hep “Gazalî haklıdır” demesi olmuştur.

12. yy İslam düşünürü İmam Gazalî’ye  göre o dönemde İslamiyet’in birliğine kötü anlamda doğrudan etki edecek fikirler hızla yayılmakta ve Ehl-i sünnet itikadının bütünlüğüne büyük zarar vermekteydi. Kendisi Yunan felsefesine ve Ehl-i Sünnet dışı grupların görüşlerine karşı reddiyeler yazarak felsefeyle mücadele etmiş, Mu’tezile ve Bâtınîlik’e karşı altı tane eser yazmıştır. Gazali felsefe öğrenerek ve felsefi yöntemler kullanarak felsefecilerle tartışmış, sert eleştirilerini Aristoteles, İbni Sina ve Farabi’nin üzerine yöneltmiştir. Felsefeye karşı verdiği mücadele ile İslam dünyasında felsefi düşüncenin gelişmesini önlediği düşünülmektedir. Ehl-i Sünnet dışındaki tüm görüşlere karşıt olduğu, ve katkılarıyla tasavvufun uzun süre yaşayabilmesini sağladığı düşünülen Gazalî İslam inanç felsefesi Kelâm’ın akaid kısmına önem vermiş ve akıl yerine sezgiyi ön planda tutmuş, mantık ve münazara ilkelerini kullanmış, tasavvufa yönelerek aklın yerine mükaşefeyi koymuştur. Sûfizm ve Şeriat alanında büyük rol oynamış, Sûfizm kavramını şeriat yasaları ile birleştirmiş, eserlerinde tasavvufu ilk olarak teorik anlamda açıklamıştır.

Gazalî siyaset konusunda da mutlak otoriteye arka vermekten hiç şaşmamıştı. Onun bu düşünceleri, doğal olarak, İslam dünyasında iktidarda olanların çok işine gelmiş, fikirlerine her zaman en fazla başvurulan düşünür olmuştur. Çünkü Siyasette Gazalî’nin en korktuğu şey otoritenin sarsılması, yani “anarşi”dir. Ona göre “Hükümdar”ın resmen deli olması, hiç hükümdar olmamasına tercih edilmelidir. Delirmiş bir hükümdarın yapabileceği kötülükler hükümdar olmayan bir ortama göre “ehven-i şer”dir, çünkü hükümdar olmayan bir ortamda çok daha büyük kötülükler olacaktır.

Oysa biz bunu 624 yıllık Osmanlı tarihi, onun öncesi ve sonrasıyla neredeyse bin yıldır yaşadık. Hâlâ yaşıyoruz. Diğer tüm İslam dünyasıyla birlikte. Bana göre Osmanlı Sultanlarının hiçbirisi tam akıllı sayılmazdı. Mesela, 17. yüzyıl Osmanlı Padişahlarının 18. ve İslam Halifelerinin 83.üncüsü, (sakalına boncuk dizdiren) Sultan İbrahim’in devri. Kendisi o sırada Maltalı korsanların Mekke’ye giden bazı hacıları taşıyan bir gemiyi ele geçirmesi üzerine imparatorluk içindeki tüm Hıristiyanların öldürülmesini emreden bir fetva çıkartmış, ancak divandaki vezirlerin karşı gelmesi üzerine sadece İstanbul’daki bazı Katolik rahipler katlediliyor ve tüm Hristiyan elçilere sokağa çıkma yasağı konuyor. Ayrıca korsanların bulunduğu Girit’e daha sonra 24 yıl sürecek ve (Osmanlı hazinesini boşaltacak olan) kuşatma seferi açılmış.

Haremdeki 280 kadının hepsini bir dedikodu (makul şüphe) üzerine canlı olarak tek tek birer çuvala konup ayağına taş bağlanarak çuvalın ağzı bağlandıktan sonra küçük gruplar halinde küçük bir tekneye konuluyor. Daha büyük bir tekne ile denizin ortasına götürüldükten sonra ip çekilerek taş bağlı çuvalların denize düşmesi sağlanıyor. Bu işlem tüm kadınlar denize atılıncaya kadar devam ediyor. Ayni Sultan, soylu bir Müftü’nün kızını kaçırtıp saraya getirmiş, bir süre alıkoyup tecavüz ettikten sonra evine göndermiş, Cinci Hüseyin’i hamileliği sağlayan büyülü formülü sayesinde hediyelerle zengin edip yüksek bir dini makama atamış, Kösem Sultan da sarayda yakacak odun sıkıntısı olduğundan şikayet etti diye veziriazam’ı boğdurtmuştu. Yani hukuk anlayışı bu şekil.

Hiç de akıllı işler yapmayan bu Sultanlardan sonuncusu olan Vahidettin’e kadar 624 yıl boyunca 44 veziriazam idam edildi, padişahlardan 17’si darbe ile gitti, sayısız şehzade boğduruldu. İslam dünyasındaki mutlakiyetçi otorite neredeyse bin yıldır sonuçta hiç kimse için hayırlı olmamıştır. İnsanlığın karanlık çağını ifade eden bu Totaliterci dönem batı dünyasında Rönesans (14.yy)ile başlayarak Akıl Çağı (17.yy) ve Aydınlanma Çağı (18. yy) ile sona erdirildi. İslam dünyasında ise daha 21. yüzyılda ancak yeni yeni Aydınlanma çağının geliş sancılarını yaşamaya başladık. Liderlerimiz Aydınlanma karşıtı İmam Gazalî hayranlıklarını hâlâ açık açık sürdürseler de son dönemde yaşadığımız çatışmalar İslam dünyasına da gelmekte olan Aydınlanma Çağı’nın ayak sesleri olabilir.

1981’de çıkarılan 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu ile 1982 Anayasası’nın 131. maddesi 12 Eylül Darbesinin kurduğu YÖK’ü üniversiter otoriterliğin uygulayıcısı anayasal bir kurum haline getirdi ve tüm üniversiteler ona bağlandı. Hukukla tek ilişkisi, en temel insan haklarını vahşice çiğnemek olan askeri darbe lideri, diktatör AHMET KENAN EVREN’e İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Fakülte Kurulu 2 Aralık 1982 tarihinde Fahrî Hukuk Doktoru payesi verilmesi” kararını ittifakla almış ve aynı gün, her fakültenin dekanı, birer öğretim üyesi, yüksekokul müdürleri ve rektör yardımcılarının katıldığı İstanbul Üniversitesi Senatosu, Cumhurbaşkanı Kenan Evren’e, ‘Fahrî Hukuk Profesörlüğü ve Hukuk Doktorluğu (Honoris Causa)’ verilmesini oybirliğiyle (tek çekimser oy olmaksızın) kararlaştırmıştı. Kararın gerekçesi;Haiz olduğu ahlakî faziletler ve meziyetler yanında vatana hizmet ve yurtta ilmin yayılmasında büyük hizmetler ifasıyla temayüz etmiş olan Cumhurbaşkanı Sayın Kenan Evren’e ilmî kıymet ve meziyetlerinin tebcili için ‘fahrî profesörlük’ payesinin tevcihine karar verilmiştir şeklindeydi.

 

Darbe anayasasının totaliterci düzenlemelerinden olan YÖK darbeden 35 yıl sonra bile değiştirilmemişti. 07 Ocak 2015 günü Cumhurbaşkan Recep Tayyip Erdoğan, Yıldırım Beyazıt Üniversitesi (YBÜ) Esenboğa Kampüsü ve Sağlık Temel Bilimleri Binası açılış töreninde Uluslar arası Hukuka yaptığı katkılar nedeniyle(?!) üniversite Hukuk Fakültesi Bölümünün Fahri Doktora Diploması takdim edildi. YBÜ Hukuk Fakültesi Dekanı Prof. Dr. M. Fatih Uşan, diplomayı takdim ederken Cumhurbaşkan Erdoğan’ın elini öpmek için harekete geçti, ancak Erdoğan elini öptürmedi.
Cumhurbaşkan Recep Tayyip Erdoğan, tören sırasında yaptığı konuşmada; “geçmişteki başörtüsü yasağı nedeniyle çocuklarını yurtdışında okutmak zorunda kaldığını”hatırlatarak, “..Ama ne oldu, bu tür hırsızlar bizi mal sahibi yaptı. Evlatlarımız da dışarıda gayet iyi yetiştiler. Esenboğa Kampüsü yerine Esenboğa Külliyesi daha isabetli olur..” dedi. – Bu güzel külliyede gelecek nesillerimizin daha iyi yetişeceğini umuyorum. 1 milyon metrekare kapalı alana sahip olacak böyle bir külliye geleceğin güçlü nesillerini yetiştirecektir.

İslam dünyasında bir şeyin şeraite uygun (meşru) olup olmadığını fıkıh belirliyor. Ama bu hukuk cinsi halife sultandan veya onun icma ile (toplayarak) meşveret ettiği(danıştığı) ulemanın (alimlerin) fetvasından bağımsız değil. Ulul emre uygun olarak fıkıh ayni konuda birbirine 180 derece zıt kararlar da verebilir. Bu kararların hikmetinden sual olunamaz. Bu rejimi “şeklen” cumhuriyet kalıbında gösterebilmek için çoğu zaman bir plebisiter (halk oylamalı) düzenleme de getirilmiştir. Ulu önder (halife sultan) bir veya iki cumhurbaşkanı adayını ortaya sürer. Halktan buna oy vermesi istenir. Böylece Cumhur(yani halk) kendi başkanını kendisi seçti gibi bir görüntü sağlanır. Aslında seçilen başkan da tamamen ulu önderin vesayeti ve hükmü altındadır. Kendi inisiyatifinde mesela halkın özgürlüklerini arttırıcı yönde bir hüküm icra etmesine izin verilmez.

57 islam ülkesi, dünya nüfusunun %22’si, yaklaşık 1,5 milyar Müslüman 111 yıllık Nobel tarihinde sadece 10 nobel almış. 6 barış ödülü, 2 edebiyat ödülü, 2 bilim ödülü. 1979 Nobel fizik ödülünü 2 batılı meslektaşıyla paylaşan Pakistanlı Abdus Salam ve 1999 kimya ödüllü Mısırlı Ahmet Zewail. Edebiyat ödülünün biri Türk Orhan Pamuk’un. Öbürleri de zaten bir marifet sonucu değil siyaseten verilen barış ödülleri. Son 100 küsur yılda İslam dünyasından hiç kimse dişe dokunur herhangi bir icat, buluş, inovasyon yapmamış. 57 İslam ülkesi dünya üretiminin sadece %7sini üretiyor.

Yani hepsinin toplam üretimi Almanya’dan az. Oysa tüm dünyadaki toplam nüfusu Müslümanların sadece %1’i kadar olan Musevilerin tam 104 nobel bilim ödülü var. İslam ülkelerinin çoğunluğu “sadece” enerji (petrol) üretiyor. Dünya enerji kaynakların %90’ı Müslüman ülke topraklarında. Müslüman Etiyopya ile Katar arasındaki zenginlik farkı 300 kat. Yüzyılın sonu gelmeden bu avantajın da tamamen tükeneceği konuşuluyor. Halen dünyanın en fakir 48 ülkesinin 22si İslam ülkesi. ABD dünya nüfusunun %4,5’u olduğu halde üretimin %20sini gerçekleştiriyor.

Tüm bu farkların kaynağı İslam ülkelerinin “hepsinde” totaliter/otoriter rejimlerin hakim olması, dinin hâlâ günlük hayatta ve ülke idaresinde çok fazla etkili olması. iktidarın yetki kullanımına sınırlama getirilmesi üzerine verilen mücadelelerin, kapsayıcı (inclusive) kurumların inşası, sömürücü (extractive) müesseselerin kısıtlanması, ve yaratıcı yıkımın ortaya çıkmasını sağlama noktasında yetersiz kalınması, yani İmam Gazalî’den bu yana neredeyse bin yıldır hayatımıza egemen olan “dinci otoriter” düşünce biçimi değil mi sizce?

Yorum gönder

Yorum göndermek için giriş yapmalısınız.