19. Yüzyıl Başlarında Gericilik (İrtica)

Tarihte Neler Oldu | Pyotr A. Kropotkin | Şubat 22, 2015 at 5:16 pm


Büyük Fransız Devrimi’nin yenilgiye uğramasından sonra bilindiği gibi, siyasette, bilimde, felsefede genel bir gericilik dönemi yaşandı. Bourbon’ların beyaz terörü: liberal düşünce akımlarına karşı güç birliği oluşturmak için Avusturya, Prusya ve Rusya monarşileri arasında 1815 yılında imzalanan Kutsal İttifak: Avrupa’nın yüksek tabakalarında yaygınlık kazanan mistisizm ve ‘aşırı sofuluk’ ve devletin kolluk gücü polis, bütün mevzilerde üst üste başarılar kazandılar.

Ancak devrimin temel ilkeleri yok edilemedi. Köylülüğün ve işçi sınıfının o güne dek içinde bulunduğu yarı köle durumdan kurtulup özgürleşmesi, yasalar önünde eşitlik ve temsili yönetim, devrim ordularınca ta Polonya’ya kadar ulaştırılan devrimin bu üç kazanımı, tüm Avrupa anakarası içinde, sanki Fransa içindeymiş gibi kolayca yol açtı kendine. Özgürlük, eşitlik ve kardeşlik gibi üç yüce ilkenin ilan edildiği devrimden sonra usuldan bir evrim süreci, yani 1789 -1793 yıllarında ilan edilen ilkelerin gündelik yaşamda kurumsallaşması gözlendi. Yeri gelmişken belirtelim: Bir önceki devrim fırtınasıyla benimsenmiş ilkelerin evrimle hayata geçmesi bu ilkelerin toplumsal gelişmenin genel bir yasası olarak benimsenmiş oldugunu gösteriyordu belki de.

Gerçi kilise, devlet, hatta bilim, devrimin “Özgürlük, Eşitlik ve Kardeşlik” çağrısının yazılı olduğu bayrağı yere çalmış ve üzerinde tepinmeye başlamıştı bile ve felsefe de içinde olmak üzere var olan bütün kurumlarla ve düzenle uzlaşma genel bir şiar olmuştu, ama yine de devrimin yüce ilkeleri her alanda yaşama girmeyi ve tutunmayı başardılar. Köylülerin köleci düzenden kalma yükümlülüklerinin de – tıpkı İtalya ve İspanya’da devrim ordularınca tepelenip yok edilen engizisyon’un yeniden canlanması gibi – ihya edilme girişimleri gözlendiyse de, her iki kuruma da ölümcül darbe indirilmişti ve bir daha bellerini doğrultabilmeleri olanaksızdı.

21. yüzyıl oldu, Rusya'da ve Türkiye'de hâlâ mutlakiyetçi yönetimler var


Özgürlük dalgası ilkin Batı Almanya’ya ulaştı, ardından Prusya’ya, Avusturya’ya, İspanya, İtalya yarımadalarına ve Yunanistan’a yayıldı: doğuva ilerleyişinde 1861 yılında Rusya’ya ve 1878 yılında ise Balkanlara ulaştı. Kölelik 1863 yılında da Amerika’da yok oldu. Herkesin yasalar önünde eşitliği düşüncesi ve temsili yönetim ilkesi de Batı’dan Doğu’ya doğru yayıldı ve yüzyılın sonlarına doğru mutlakiyetçi yönetimler – O da iyice zayıflamış olarak – bir tek Rusya’da ve Türkiye’de – kaldı.

Bu da bir yana iki yüzyılın (18. ve 19. yüzyıllar) eşiğinde, ekonomik özgürlüğe ilişkin düşüncelerin yüksek sesle dile getirildiğine de tanık oluyoruz. Paris halkının kraliçeyi tahttan indirmesinin hemen ardından, 10 Ağustos 1792’de, özellikle de Jirondistlerin devrilmesinden sonra 2 Haziran 1793’te, gerek Paris’te gerek tüm ülkede komünist bir hava esmeve başladı; büyük kentlerde devrim ‘seksıyon’Iarı, küçük kentlerdeyse pek çok belediye hep bu yönde etkinlikte bulunmaya başladı.

Aydınlar halka durmadan eşitliğin boş bir söz olmaktan cıkanlması, somut bir olgu olarak yaşama geçirilmesi gerektiğini açıklıyorIardı. Öte yandan devrimin ‘krala ve komplocular’a karşı Ytirü tmek zorunda oldugu savaşın ağırlığı herkesten çok yoksulların üzerine düştüğü için halk Konvansiyon komiserlerini, bütün yurttaşların eşitliği anlamında komünist önlemler almaya zorluyordu.

Konvansiyon da komünist bir yöneliş içine girmek ve yoksulluğun yok edilmesi, ‘varlıkların eşitlenmesi’ gibi amaçlara dönük bazı önlemler almak zorunda kalmıştı. 31 Mayıs – 2 Haziran ayaklanmasıyla Jirondistlerin hükümetten uzaklaştınlmasıyla Konvansiyon yalnızca toprakların değil, ticaretin de –özellikle de temel ihtiyaç maddeleri ticaretinin- ulusallaştırılmasını amaçlayan yasalar çıkarmak zorunda kalmıştı.

Bu hareket ta 1793 Temmuz’una. Jirondist burjuva gericiliğinin monarşistlerle ilişki kurarak 9 Thermidor’da üstünlüğü sağlamasına dek sürdü. Yine de, kısa bir süre için de olsa en ilerici sınıf ve tabakaların komünist ve sosyalist yönelişleri olarak 19. yüzyıla silinmez biçimde damgasını vurdu.

1793-1794 hareketi, kendini anlatacak söylevcileri de halk arasında buldu. Ama Fransa’nın o zamanki yazın dünyasında, bu düşünceleri yazınsal olarak dile getirebilecek ve zihinlerde kalıcı bir iz bırakacak (o zamanın deyişiyle “Marat’nın sürdürücüsü”) bir yazar çıkmadı.

Yalnız İngiltere’de, o da 1793 yılında bir Godwin çıktı ve Enquiry concerning political Justice and its influence on general virtue and happiness (Siyasal Adalet ve Bunun Toplumsal Ahlak üzerine Etkisi) adlı o harika yapıtını yayınlayarak hükümetsiz sosyalizmin, yani anarşizmin ilk kuramcısı oldu. Öte yandan 1795 yılında Fransa’da Babeuf, büyük olasılıkla Buonarroti’nin etkisi altında kalarak, merkezi sosyalizmin. Yani (Almanya’da ve Rusya’da nedense Marx’a mal edilen) devlet komünizminin ilk kuramcısı oldu.

Daha sonra, 18. yüzyıl sonunun yukarıda sözünü ettiğimiz ilkeleri üzerinde çalışıp bunları daha da açımlayarak, 19. yüzyılda Fourier, Saint-Simon ve Robert Owen ortaya çıktılar ve çağdaş sosvalizmin üç ana okulunun kuruculan oldular. Daha sonra ise –artık 1840’lı ylllar oluyor- Godwin’in çalışmalanndan habersiz Proudhon’un, anarşizmin temellerini yeniden attığına tanık olundu.

Böylelikle, devletli ya da devletsiz sosyalizmin bilimsel temelleri, 19. Yüzyıl başlarında hiç eksiksiz atılmış oldu ve ne yazık ki bizim çağdaşlarımızın bundan pek haberi olmadı. Varoluş tarihini Enternasyonal’le ilişkilendiren çağdaş sosyalizm yalnızca iki noktada –ama çok önemli iki noktada—bu kurucuların çizgisinin ötesine geçti: Bu noktalardan ilki çağdaş sosyalizmin devrimci olmasıydı, ikincisi ise ‘sosyalist ve devrimci İsa’yla bağlarını koparmış olmasıydı. (1848’den önce pek sevilen bir imajdı bu).

Çağdaş sosyalizm en sonunda anlamıştır ki, benimsediği ülküleri hayata geçirebilmesi için toplumsal bir devrim gereklidir. Burada kullandığımız devrim sözcüğü, ‘sanayi devrimi’. ‘bilimde devrim’ deyişlerindeki devrim değil, tam ve gerçek anlamda, yan, toplumsal yapının temellerinin derhal ve en kapsamlı biçimde yeniden yapılandınlması anlamında devrimdir. Öte yandan çağdaş sosyalizm dünya görüşünü, dünyaya bakışını kimi Hıristiyan reformcuların ağızlarından düşürmedikleri sığ duygusallıklardan arındırmıştır. Bu nokta önemlidir ve bu önemli noktaya gelinmesi Godwin, Fourier ve Robert Owen’ın sayesindedir. İnsanlığın boynuna kilisenin ve Roma Hukuku’nun vurduğu bir boyunduruk olan merkezi yönetim, bürokrasi, egemenIiğin ve disiplinin kutsallaştınlması, putlaştırılması konularına gelince, P. L. Lavrov’un güzel deyişiyle, “karanlık geçmişin bu taşıllaşmış tortuları” ne yazık ki pek çok sosyalistte hâlâ varlığını sürdürmektedir ve böylece bu arkadaşlar Fransız ve İngiliz öncüllerinin de gerisinde bulunmaktadırlar.

Büyük Devrim’den sonra egemen olan gericiliğin bilimin gelişmesi üzerine etkisine gelince … Öncelikle şunu söyleyelim ki, bugün çağdaş bilimin övünç duyduğu her şey, 18. yüzyıl sonunda düşünülmüş, hatta çoğu kez bunun da ötesinde, tümüyle bilimsel biçimde dile getirilmiştir, Isı mekaniği kuramı, enerjinin sakınımı kuramı, bulundukları ortama bağlı olarak türlerin değişebilirliği, fizyolojik psikoloji, tarih, din ve yasamanın, toplumların içinde bulunduklan yaşam koşullarının doğal sonucu olduğu, düşüncenin gelişme yasaları, kısacası, sentetik felsefe (yani tüm fiziksel, kimyasal, dirimsel ve toplumsal olgulan tek bir bütün olarak ele alan felsefe) de içinde olmak üzere her doğal, bilimsel, dünyevi olgu 18. yüzyılda inceleme, araştırma konusu olmuş, kısmen de enine boyuna araştırılıp doyurucu sonuçlara ulaşılmıştır.

Ama Büyük Devrim’den sonra gericilik koca bir yarım yüzyıl sürecek egemenliğini kurar kurmaz, gerçekleştirilen bütün buluşlan ezme yönünde eğilimler basgöstermiştir. Gerici bilimciler bu buluşlan ‘yeterince bilimsel’ bulmadılar. Bilim dernekleri, ‘olgular’ın değerlendirilmesi ve ‘bilimsel malzeme’ toplama bahanesiyle Seguin’in, ardından da Joule’ün kesin ve ölçülebilir büyüklük olarak ifade ettikleri ısının mekanik eşdeğeri (yani, belli miktar ısı elde etmek için gerekli mekanik sürtünme sayısı) gibi bir buluşu bile ellerinin tersiyle ittiler, daha doğrusu aforoz ettiler ve İngiltere’nin Bilimler Akademisi olan Kraliyet Derneği ‘bilimsel değil’ diyerek Joule’ün bu konuyu açımlayan yapıtını basmayı reddetti. Grove’un 1843 yılında yaptığı, tüm fizik güçlerin birliğine ilişkin o harika çalışması, ta 1856 yılına dek görmezden gelindi!

Tarihi şöyle dikkatlice okuduğunda insan ancak anlayabiliyor. Fransız Devrimi’nin yenilgiye uğramasından sonra, 19. yüzyılın ilk yarısında tüm Avrupa’ya karabasan gibi çöken koyu, kara gericiliğin neden olduğu sonuçları.

Bu koyu kara perde ancak 1850’li yılların sonuna doğru yırtılabildi. Tüm Avrupa’yı liberal hareketlerin sardığı. Garibaldi’nin ayaklanıp İtalyan özgürlük hareketini başlattığı, Amerika’da köleliğin son bulduğu, İngiltere’de liberal reformların gerçekleştirildiği bir dönemdi bu. Aynı hareketin etkisiyle Rusya’da da toprak köleliği sona erdi, felsefemizde Schelling ve Hegel’in otoritesi yıkıldı, aklın bukağılanmasını yadsıma yönünde cesur adımlar atıldı ve nihilist felsefeye yoğun ilgi duyulmaya başlandı.

Sözünü ettiğimiz yılların düşünce hareketleri tarihinde iz sürmeye devam ettiğimizde bilimin kendisini soluksuz bırakan zincirlerden kurtulmasında 1830’lu ve 1840’lı yıllarda cumhuriyetçi ve sosyalist düşünce akımlarının geniş ölçüde yapılan propagandalarının ve 1848 devriminin etkisi olduğunu görürüz.

Avrupa'da 19. yüzyıldaki gerici akım Orta Doğu halklarının başına 21. yüzyılda yeniden geldi.

Gerçekten de, fazla ayrıntıya girmeden burada şuncasına değinmemiz yeterli olur diye düşünüyorum: Adını yukarda andığımız Seguin, Augustin Thierry (Ortaçağ’da federalizm düşüncesinin ve komünün –veçe, yani halk meclisi – temeline dayanan bir yapılanma olduğunu ilk ortaya atan ve bu konudaki çalışmalarıyla tanınan tarihçi) ve Sismondi (Italya’daki özgür kentlerin tarihçisi), 19. yüzyılın ilk yarısında sosyalizmin üç kurucusundan biri olan Saint-Simon’un öğrencileriydiler. Türlerin kökeninin doğal ayıklanmaya dayandığı kuramına Darwin’le aynı anda ulaşan Alfred P. Wallace gençliğinde Robert Owen’ın sadık bir izleyicisiydi: Auguste Comte, Saint Simoncu idi: Ricardo da tıpkı Bentham gibi Owenci idi; Grow, Mill, Herbert Spencer ve daha pek çokları gibi, materyalist Karl Vogt ve D. Louis de, İngiltere’de 1830”lu, 1840”lı yıllarda radikal sosyalist hareketlerin etkisi altındaydılar. Bu insanlar bilimsel çalışma yapabilme cesaretini bu hareketten aldılar.

Beş-altı yıl gibi kısa bir süre içinde (1856-1862 arasında) Grow, Joule, Berthelot, Helmholtz ve Mendeleyev fizik bilimlerde, Darwin, Claude Bernard, Spencer, Moleschott ve Vogt doğa bilimlerinde: Lyell insanın kökeni konusunda: Bain ve Mill siyasal bilimlerde; ve Biurnuf dinin kökeni konusunda yaptıkları araştırmalarla ve bu araştırmalara ilişkin kitapların tümünün aynı dönem içinde yayınlanmasıyla müthiş bir atılım yaşandı bilimde, inanılmaz bir hızla yeni bilgi alanları ortaya çıktı ve bilim yepyeni bir yola girdi.

Hayatın bilimi (biyoloji), insanlann oluşturduklan kurumların bilimi (antropoloji ve etnoloji), akıl, istenç ve duyguların bilimi (fiziksel ruhbilim), hukuk ve dinler tarihi, vd. bir bakıma gözümüzün önünde oluştular ve oluşurken de genellemelerindeki sözüpeklik, çıkarsamalarındaki devrimcilikle hayranlık uyandırdılar. Geçen yüzyılda yalnızca bir önerme –hatta çoğu kez çetrefil bir bilmece—niteliğinde olan pek çok şey bugün ölçülebilir, tartılabilir, mikroskop altında gözlemlenebilir, binlerce kez denenmiş, sınanmış, hayata geçirilmiş bilimsel gerçeklik niteliğine bürünmüştür. Dahası, bilimsel yapıtların biçemi bile kökten değişime uğramış, az önce adlarını andığımız bilginler yapıtlarını yalınlık, kesinlik, berraklık, güzellik gibi tümevarımcı yönteme özgü özelliklere özen göstererek kaleme almışlar ve 18. yüzyılın bütün öbür düşünen, yazan, çizen insanları arasından sıyrılarak bu özellikleriyle metafizikle olan bütün bağları koparmışlardır.

Gelecekte bilimin nasıl bir gelişme çizgisi izleyeceğini kestirebilmek hiç kuşkusuz kolay değil. Bilimciler zenginlere ve hükümetlere bağlı kaldıkça, yaptıklan çalışmalar da ister istemez belli ölçüde bunların sınıfsal konumlarından ve çıkarlarından izler taşıyacaktır. Öte yandan bunlar tıpkı 19. yüzyılın ilk yansında yaptıklan gibi bilginin yayılmasını, bilimin gelişmesini engelleyeceklerdir. Bilimin gelecekte nasıl bir gelişme çizgisi izleyeceği konusunda açık olan tek bir şey varsa o da, ne varsayımlara, ne de metafizik lafazanlıklara gerek duyulacağıdır. Bilindiği gibi Laplace, kuramı üzerinde çalışırken varsayımlara gereksinim duymamıştır. Metafizik laklakiyatla ise Goethe’nin nasıl dalga geçtiği hep bilinir. İnsanlık artık Yaradan’a, mistik “yaşam gücü”’ne, ölümsüz ruha ve Hegel’in triadasına başvurma ve gerçek varlıklara metafizik birtakım semboller yükleyerek bilgisizliğini gizleme gereğini duymadan doğanın kitabını –dünyada canlı yaşamın gelişmesini—okuyabiliyor. İnsanlık fizikten yaşam olaylarına geçtikçe karmaşıklaşan, ama yine de hep kendi olarak kalan mekanik, bizim için hem doğayı, hem organik yaşamı, hem de düşünsel ve toplumsal yaşamı açıklamak için tümüyle yeterlidir.

Bu yazı (resim ve altyazılar hariç) tamamen Pyotr A. Kropotkin'in 1903 tarihli Çağdaş Bilim ve Anarşi isimli eserinden alınmıştır


Dünyada bilemediğimiz, anlayamadığımız, belirsiz pek çok seyin bilgilerimizde varlığını sürdüren her boşluğu doldurdukça yeni boşluklarla karşılaşacağımıza da kuşku yoktur. Ama biz, iki bilardo topunun çarpışması ya da bir taşın yere düşmesi ya da herhangi bir kimyasal tepkime gibi gündelik yaşamda çevremizde gözlemlediğimiz alabildiğine yalın yaşam olaylarının yardımıyla açıklama getiremeyeceğimiz herhangi bir alan göremiyoruz. Şimdilik bu mekanik olaylar doğanın hayatını açıklayabilmemiz için bize yeterli verileri sunmaktadır. Bunlar bizi şimdiye dek hiç yanıltmadı, ve biz hatta, mekanik olguların çözümünde yetersiz kalacağı bir alanın ortaya çıkabileceğini de olası görmüyoruz. En azından bugüne dek, böyle bir alanın varlığından kuşku duymamızı gerektirecek hiçbir şeye tanık olmadık.

Yorum gönder

Yorum göndermek için giriş yapmalısınız.