Anarşi

Sözlük | Pyotr A. Kropotkin | Şubat 26, 2015 at 6:31 pm

Anarşi, antik yunancada yöneticisizlik anlamına gelir. Toplumsal otoritenin, tahakkümün, erkin ve hiyerarşinin tüm biçimlerini bertaraf etmeyi savunan çeşitli politik felsefeleri ve toplumsal hareketleri tanımlayan sosyal bir terimdir. Anarşizm, her koşulda her türlü otoriteyi reddetmektir. Anarşi terimiyle özgür bireylerin gönüllü etkileşimine dayanan bir toplum, bireylerin ve toplulukların alınan kararlardan etkilendikleri ölçüde söz sahibi olması düşüncesi ifade edilir.

19. Yüzyıla damgasını vuran yüce düşünce hareketi içinde anarşizmin yeri ve durumu nedir?
İnsan toplumlarının yaşamı da içinde olmak üzere tüm doğayı, doğada olup biten bütün olayları mekanik kavramaya dayalı bir dünya görüşüdür anarşizm. Araştırma metodu, doğal bilimlerin araştırma metodudur: bütün bilimsel tezler bu metotla sınanmalıdır. Hedefi, sentetik bir felsefe yaratmaktır (yani, İnsan toplumlarının yaşamlarını, onların ekonomik, siyasal ve ahlaki sorunlarını da içine alarak tüm doğayı kucaklayan, ama bu arada, Comte ve Spencer’in –yukarıda açıklanan nedenlerle—içine düştükleri yanlışlara düşmeyen bir felsefe yaratmaktır).

Bu nedenle de, çağdaş yaşamın insanoğlunun önüne koyduğu sorulara bütün öbür partilerden farklı yanıtları ve bu sorunlar karşısında –köhne metafizik inanışlardan tam anlamıyla kurtulamamış olan sosyalist partileri de kısmen kapsamak üzere-, bütün öbür partilerden farklı duruşu olmalıdır anarşizmin.

Doğayı ve insan toplumlarını mekanik olarak kavramaya yönelik çalışmaların –özellikle toplumun yaşamını ve gelişmesini konu olan toplumbilimsel kesimindeki araştırmaların – yeni başladığı ve bu alanda fazla yol alınamadığı bir gerçektir. Yine de, elde edilen bir iki sonucun bile zaman zaman, bilinçsiz de olsa, az önce belirttiğimiz ‘yanıt’ ve ‘duruş’ niteliğinde olduğu görülmektedir.

Anarşistler; hukuk felsefesinde ahlak kuramında, ekonomi politikte, halkların ve yarattıkları kurumların tarihini araştırmada, metafizik yargılarla yetinmeyeceklerini, kendi yargılarını belirlerken doğal bilimsel temellendirmeler arayacaklarını şimdiden kanıtlamış bulunuyorlar.

Anarşistler Hegel’in, Kant’ın, Schelling’in metafiziğine boyun eğmeyi reddediyorlar, Roma Hukuku ve kilise hukuku, devlet ve onun hukukunun savunucusu bilgin-profesörlerin görüşleri ve metafizikçilerin ekonomi politikleri anarşistlerin umurunda değil; onlar bütün bu bilgi alanlarının karşımıza diktiği sorulara, son kırk-elli yıldır natüralist açıdan yürütülen o göz kamaştırıcı çalışmaya dayanarak açık, net yanıtlar vermeye çalışıyorlar.

Evrensel ruh”, “doğanın yaratıcı gücü”, “fikirlerin tecessüm etmesi”, “Doğanın amacı ve anlamı”, “bilinemez olan”, “ruhun esintisiyle hayat bulan varlık anlamında insanlık” vb. gibi metafizik kavramları, materyalist (daha doğrusu, mekanik ya da en doğrusu, kinetik) felsefe bir yana atmıştır; bunlar artık onun ilgi alanında değildir; ama yine de bu bizi, bu kavramların gerisinde yatan genelleme yapmaya ilişkin ilk belirtileri, nesnel olguların somut diline çevirmekten alıkoymamalıdır: toplumsal yaşama ilişkin olgular karşısında bizim böylesi şaşmaz, nesnel bir tavrımız vardır.

Metafizik yanlıları bir natüralisti, insanın düşünsel ve duygusal yaşamının ‘ruhun içkin yasası’na göre geliştiğine inandırmaya çalıştığında, natüralist buna omuz silker ve bütün yaşamsal, düşünsel ve duygusal olguların fiziksel ve kimyasal bir temeli olduğunu kanıtlamaya yönelik sabırlı araştırmalarını sürdürür. Onun amacı bu olguların doğal yasasını bulmaktır.

Yine, birileri çıkıp da anarşiste, Hegel’e göre “her evrim ‘tez-antitez ve sentez’den ibarettir”, ya da “hukukun amacı, yüce düşüncelerin nesnelleşmesi demek olan adaletin tesisidir” der ya da sizce “hayatın amacı” nedir, diye sorarsa, anarşist yine omuz silker ve kendi kendine şöyle der: “Hayret ! Doğal bilimlerdeki bunca gelişmeye karşın, nasıl oluyor da bu türden ‘öcüler’e inanmaya devam eden ihtiyarlar; doğayı insan gibi gören, onu gözünde insan görünümlü varlıklarca yönetilen bir şey gibi canlandıran ilkel bir hayvanın diliyle konuşabilen geri yaratıklar çıkabiliyor?”

Anarşistler böyle ‘tınlaması hoş’ sözcüklere kapılmazlar, çünkü bilirler ki, böylesi sözcükler ya bilisizliği, ya da –ve daha da kötüsü – kör inancı gizleme amacı taşırlar. O bakımdan bu sözcüklerin edildiği yerlerin açığından geçer giderler, geçmişin ve bugünün toplumsal kavramlarını ve kurumlarını natüralist Yöntemlerle araştırma çalışmalarını sürdürürler.

Sosyalist ülküye ulaşma açısından sosyal demokratların bize bıkıp usanmadan salık verdikleri diyalektik yöntem konusunda çok şey dinledik bugüne dek. Hiçbir doğal bilimin benimsemediği bu yöntemi biz de benimsemiyoruz. Çağdaş bir natüralist için “diyalektik yöntem’ çok gerilerde kalmış, yaşanmış, bitmiş ve bilimin de –çok şükür—unutup gittiği bir yöntemdir. Hangi alanda olursa olsun; mekanik, astronomi, fizik, kimya, biyoloji, psikoloji, antropoloji. .. 19. yüzyılın hiçbir buluşu diyalektik yöntemle olmamıştır. Bunların tümü biricik bilimsel yöntem olan tümevarım yöntemiyle gerçekleştirilmiştir. İnsan da doğanın bir parçası olduğu için, onun bireysel ve toplumsal yaşamı da doğaya ait olaylardır: tıpkı bir çiçeğin büyümesi, kancaların ya da arıların toplumsal yaşamları gibi… Durum böyle olunca da çiçekten insana ya da kunduzların yuva yapıp yerleşmelerinden insanların kurdukları kentlere geçerken, bugüne dek bize dört dörtlük hizmet etmiş yöntemi bırakıp başka yöntemler aramamıza, hele hele metafizik alanından yöntemler aramamıza hiç mi hiç gerek yoktur.

Doğal bilimlerde kullandığımız türnevarım yöntemi, 19. yüzyılda bilimin, geçen iki bin yıldan daha büyük ilerleme göstermesini sağlayarak gücünü kanıtlamıştır. 19. yüzyılın ikinci yarısında tümevarım yöntemi insan toplumlarının incelenmesinde kullanılmaya başlandığında hiçbir noktada bu yöntemin bırakılıp yerine Hegel’in yeniden canlandırdığı Ortaçağ skolastisizmine dönülmesi zorunluluğuyla karşılaşılmamıştır. Dahası da var. Aldıkları burjuva eğitime diyet borçlarını ödeme telaşıyla natüralistler Darwinizmin sözde bilimsel yöntemine gönderme yaparak, “Senden zayıf olanı ez! Doğanın yasası budur” düşüncesinin bayrağını yükseltmeye kalkıştıklarında, biz hep aynı gerçek bilimsel yönteme başvurarak, bu öğretilerin yanlış olduklarını, doğanın böyle bir yasası olmadığını, doğanın bize bambaşka bir şey söylemekte olduğunu, bu tür yargıların bilimsellikle falan ilgisi olmadığını kolayca kanıtlayabildik. Aynı durum, servet eşitsizliğinin ‘doğanın yasası’ ve kapitalist sömürüyü doğuran örgütlenme biçiminin en iyi toplumsal örgütlenme biçimi olduğu öne sürüldüğünde de geçerlidir. Doğal bilimlerin yöntemlerini ekonomik yaşama uyguladığımızda kolayca görürüz ki, ekonomi politik de içinde, burjuva toplumsal bilimlerinin bize ‘Yasa’ diye sunduğu şeyler yasa falan değil, yalnızca birer görüş, hatta uygulama alanında sınanmamış birer varsayımdırlar.

Konuya ilişkin bir iki eklememiz daha olacak. Herhangi bir bilimsel araştırmanın verimli olabilmesi, onun belirli bir amacı olması ve doğru düzenlenmiş belli bir soruya yanıt araması koşuluna bağlıdır. Yanıtı aranan soruyla bizim dünya görüşümüzün ana öğeleri arasındaki ilişki ne kadar açık seçikse, yapılan araştırma da o kadar verimlidir. Soru, dünya görüşümüze ne kadar iyi nüfuz etmişse, çözümü o ölçüde kolay olur. Bu açıklamalar kapsamında, anarşizmin çözümünü aradığı soru şöyle formüle edilebilir: “Bir topluma, dolayısıyla da genel olarak tüm insanlığa en fazla mutluluk, en fazla hayatiyet sağlayacak toplumsal yapılanma biçimi hangisidir? “Bu mutluluğu hem nitel hem nicel olarak en fazla büyütüp geliştirebilecek, bu mutluluğun olabildiği ölçüde dolu dolu ve olabildiği ölçüde geniş kapsamlı olmasını sağlayacak toplum düzeni hangisidir?” Bu sorunun yanıtı, aynı zamanda ilerlemenin de formülü olacaktır. Evrime bu doğrultuda yardımcı olma, katkıda bulunma arzusu, anarşistin toplumsal, bilimsel, artistik, vd. eylemlerinin de niteliğini belirleyecektir.

Anarşik İdealin Kökeni

Daha önce de söylediğimiz gibi anarşiyi bize hayatın kendisi dayatmaktadır. Hayatın buyruğudur anarşi.

1789-1793 Büyük Devrimi’nin çağdaşı olan Godwin, devrim sırasında devrimin güçlerince oluşturulan hükümetin daha sonra devrimci hareketin gelişmesine nasıl engel olduğunu kendi gözleriyle görmüştü. Godwin, parlamento örtüsü altında İngiltere’de olup bitenleri de biliyordu: Köy komünlerine ait toprakların yağmalanması, önemli hükümet görevlerinin satışa çıkarılması; birtakım özel kuruluşların İngiltere’yi karış karış dolaşıp, gencecik yaşlarında yığınlar halinde ölecekleri Lancashire’deki fabrikalara göndermek üzere küçücük çocuklan ailelerinden koparıp almaları şeklinde uygulanan, yoksul ailelerin çocuklarına yönelik sürek avı, vb. Godwin ayrıca şunu da anlamıştı: Hükümetler – isterse Jakobenlerin Biricik ve Bölünmez Cumhuriyet’inin hükümeti olsun—yapılması gereken devrimi –bir toplumsal, komünist devrim hareketini gerçekleştiremezler, devrim hükümetleri bile, bütün öteki hükümetler gibi devleti ve onun ayrıcalıklarını korumak zorunda oldukları için –bir tek bu nedenle bile – çok geçmeden ürünü oldukları devrimin önünde engel olarak yükselirler. Ve son olarak Godwin, devrimin zafere ulaşabilmesi için insanların her şeyden önce yasalara, iktidara, düzene, mülkiyete olan inançlarından ve köleci geçmişin mirası olan öteki kör inançlarından kurtulmaları gerektiğini anlamış ve bunu anarşizmin temel düşüncesi olarak belirlemişti.

Anarşizmin Godwin’den sonraki ikinci kuramcısı olan Proudhon’a gelince, o da başarısız 1848 devrimini Yaşadı; cumhuriyetçi hükümetlerin işledikleri suçların tanığı oldu; ayrıca Louis Blanc’ın devlet sosyalizminin ne denli cılız, güçsüz olduğunu anladı. Yaşadığı 1848 hareketinin henüz dumanı tüterken, izlenimleri, etkileşimleri taptazeyken, devletin yok edilmesi ve anarşi üzerine gözü pek düşünceler açıkladığı Genel Olarak Devrim’ini kaleme aldı.

Anarşi düşüncesi en sonunda Enternasyonal ‘de, yani yine bir devrim sonrasında 1871 Paris Komünü’nden sonra olgunlaştı. Dönemin bütün fraksiyonlarının (Jakobenler, Blankistler ve Enternasyonalistler) eşit oranda temsil edilmiş olmalarına karşın Komün meclislerinin devrimci açıdan son derece güçsüz oluşları ve buna ek olarak, Londra’da toplanan Enternasyonal Genel Kurulu’nun büyük yeteneksizliği ve Paris Komünü’nü Londra’dan gönderilecek buyruklarla yönetmek gibi saçmalar saçması bir iddiada bulunması, bu iki ders, pek çok insanın gözünü açtı. Yine bu iki ders, Bakunin de içinde olmak üzere Enternasyonal’in pek çok üyesinin –isterse Komün’de ve işçi enternasyonalinde olduğu gibi, özgür seçimle oluşturulmuş olsun—iktidar üzerinde yeniden düşünmelerine yol açtı.

Birkaç ay sonra, olağan yıllık Genel Kurul yerine 1871 yılında Londra’da toplanan Enternasyonal gizli konferansında alınan karar, işçilerin uluslararası birliğinde hükümetlerin ne denli aykırı, rahatsızlık verici bir konumları olduğunu bir kez daha gözler önüne serdi. Bu talihsiz karardan sonra o güne dek ekonomik -devrimci savaşıma, patronların kapitalizmine karşı açık savaşa dönük olan işçi birliğinin gücü, sığ siyasete, seçimlere ve parlamenter harekete terk edildi… İşçi birliğinin gücünü burada bekleyen şey yalnızca soluklaşmak, silikleşmek ve dağılıp tümden yok olmaktı. Öyle de oldu.

Bu karar, Latin Federasyonu’nun –yani İspanya, İtalya, Jura, kısmen de Belçika’nın- (Fransa’da Enternasyonal’e kesin yasak konmuştu) Londra’daki Genel Kurul’a isyan bayrağı açmasına neden oldu; günümüze dek süren anarşi hareketinin başlangıcı işte bu isyandır.

Anarşi hareketi her zaman büyük bir pratik dersin etkisiyle başlamıştır. Anarşinin ilk doğuşu da hayatın dersiyledir. Hareket başladıktan sonra kendini temellendirmek ve ifade edebilmek için derhal kuramsal, bilimsel araştırmalara başlamıştır. Bilimsellik burada çoğunluğun anlamayacağı bir dille konuşmak ya da soyut metafizik yönelişler içine girmek anlamında değil, kendini, içinde bulunulan zamanın doğal bilimleriyle kanıtlamak ve giderek bizzat doğal bilimlerin bir dalı olmak anlamındadır.

Ülküleri, geleceğin yaşamını kurmak olan anarşistler, bu uğurda soluk almamacasına yoğun bir çaba gösterdiler.

Hedefinin ne olduğunu olanca açıklığıyla, gerçekliğiyle bilmeyen, böyle bir bilinçten yoksun olan bir mücadelenin başarı şansı yoktur. Yıktığınız, yıkmak istediğiniz şeyin yerine neyi yükselteceğinizi daha yıkma mücadelesi sürerken zihninizde canlandıramamışsanız eğer, yıkımda başarıya ulaşmanız da olanaksızdır. Var olanı yalnızca kuramsal olarak eleştirebilmek bile, az çok belirginleşmiş çizgilerle onun yerine neyi koyduğunuzu zihninizde canlandırabilmiş olmanıza bağlıdır. Var olan bir kurumu eleştiren herkesin kafasında bilinçli ya da bilinçsiz bir ideal, ‘daha iyi’ kavramı vardır.

Bu özellikle de eylem içinde bulunan insanı ilgilendiren bir durumdur. “Hele önce bir kapitalizmi ya da krallığı yıkalım, Yerine ne koyacağımızı sonra düşünürüz”cü bir tavır, hem kendini hem de başkalarını aldatmadır. Aldatmayla güç yaratılamaz. Aslında yukarıdaki gibi konuşan birinin bile yıkmak için saldırdığı şeyin yerinde neyi görmek istediğine ilişkin kafasında bir düşünce vardır. Örneğin Rusya’da çarlık rejiminin yıkılması için uğraşanlar, yakın gelecek için çarlığın yerine koymak üzere farklı rejimler düşünebilirler: Kimilerinin kafasından İngiltere ya da Almanya’daki gibi bir anayasa geçerken, kimilerinin kafasından kendi partilerinin diktatörlüğü altında bir cumhuriyet düşüncesi geçer. Fransa’daki gibi monarşik bir cumhuriyet, ya da Amerika Birleşik Devletleri’nde olduğu gibi federatif bir cumhuriyet düşünenler de olabilir. Ve nihayet, devlet egemenliğini olabildiğince sınırlamayı, bunun yerine, – birbirlerine federal ilişkilerle bağlı olan- kentlere, komünlere, işçi birliklerine ve her türden toplumsal gruplara daha çok özgürlük tanımayı düşünenler çıkabilir.

Tıpkı bunun gibi, kapitalizme saldıran herkesin kafasında, var olan bu burjuva düzeninin (kapitalizmin) yerinde hangi düzeni görmek istediğine ilişkin açık, net ya da henüz tam belirgin olmayan bir düşünce muhakkak vardır: Bu, devlet kapitalizmi Ya da Babeuf’ün tasarladığı devlet komünizmi olabileceği gibi, tarımsal ve sınai ürünlerin üretimi, değişimi ve tüketimi için bir araya gelmiş insanların oluşturdukları komünist birliklerin federasyonu da olabilir.

Sonuç olarak, her partinin, siyasa ve ekonomik yaşama ilişkin bütün olgular üzerinde değerlendirme yapmasını, amacına daha yetkince, daha çabuk ulaşmasını –hiç değilse yaklaşmasını—olanaklı kılan kendi düşlemi, ideali vardır.

Anarşi her ne kadar gündelik yaşam kavgasının içinden doğduysa da, onun da –üzerinde çalıştığı, oluşturduğu, yarattığı– bir ideali vardır ve bu ideal, bu gönül akışı, eylem biçimleriyle, yöntemleriyle anarşistleri çabucak bütün öteki partilerden, hatta çoğu durumda, eski Roma-kilise devlet idealinin hem bugüne, hem de düşledikleri geleceğin toplumuna uygulanabileceğine inanan sosyalist partilerden ayırmıştır.

Anarşizmin Temel İlkeleri, Yasa, Ahlak, Ekonomi, Devlet.

Belli tarihsel, siyasal ve ekonomik verilerin ve en yeni tarihten alınan derslerin etkisiyle, daha önce de söylediğimiz gibi anarşistlerin topluma bakışları, devlet egemenliğini ele geçirmeye çalışan bütün öteki siyasal partilerinkinden farklıdır.
Biz toplumu, geçmiş barbarlık ve zulüm düzenlerinin bize mirası olan yasalarla ya da ister seçilerek ister zorla başa geçmiş egemenlerle yönetilen bir yapı olarak değil, tıpkı adetler, gelenek-görenekler gibi özgürce oluşmuş karşılıklı anlaşma, rıza ilişkilerine dayalı canlı bir organizma olarak görüyoruz. Ancak bu gelenek ve görenekler kendi ‘form’ları içinde donup kalmamalı. Yasaların ya da kör inançların etkisiyle bir değişmezlik, sarsılmazlık zırhına bürünmemeli: tam tersine, kendilerini hayatın yeni isterlerine, bilimdeki ilerlemelere, toplumsal idealdeki gelişmeye uydurarak, daha akılcı, daha ulvi bir çizgi üzerinde sürekli değişmeli, dönüşmeli, gelişmelidir.

Anarşi, başkalarını kendi iradesine bağlayan hiçbir egemenliği, hiçbir saltanatı, hiçbir kulluk ilişkisini tanımaz: hareketsizliğin, süredurumun hiçbir biçimini kabul etmez: bunların yerine anarşinin kitabında yalnızca ilerleme vardır: Bazen hızlı, bazen yavaş, tıpkı doğada, hayatta olduğu gibi… Anarşizmde tek tek her bireye, doğal yeteneklerini, kişiliğini, yani, onda kendinin olan, ona özgü olan her şeyi geliştirebilmesi özgürlüğü sağlanır. Başka bir deyişle, toplumsal cezalandırma ya da doğaüstü-mistik cezalandırma tehdidiyle, hiç kimse şöyle ya da böyle davranmaya zorlanamaz; toplum bireylerden hiçbir şey isteyemez, yapmaya istekli olmadıkları şeyleri yapmaya zorlayamaz. Bunun yanı sıra, herkes tam bir hak eşitliği içindedir.

Bizim düşündüğümüz toplum, hiçbir zorlamanın olmadığı, tam bir eşitler toplumudur: zorlayıcı hiçbir şey olmamasına karşın, eşitler toplumunun tek tek bazı üyelerinin bulunabilecekleri topluma zararlı davranışların korkutucu boyutlara ulaşmayacağından kesinlikle eminiz. Özgür ve eşit insanlardan kurulmuş bir toplum, ahlakın korunmasını polise, hafiyelere, hapishanelere (yani, suç üniversitelerine), zindancılara, cellatlara yargıçlara havale etmiş olan çağdaş devletten çok daha iyi koruyabilir kendini tehlikelere karşı. Böyle bir toplum, eğitimle ve toplumun üyeleri arasında kurulacak sıkı bağlarla, olası toplum-dışı davranışların daha baştan önünü alabilir.

Bugüne dek hiçbir yerde bu temel ilkeleri uygulamış bir toplum olmadığını biliyoruz: ancak yine biliyoruz ki, tarih boyunca insanlık hep bu ilkelerin uygulanmasına doğru bir gönül akışı içinde oldu. Geçici bir süre için bile olsa ne zaman insanlar kendilerini boyunduruk içinde tutan egemenleri devirseler ya da (kölelik, derebeylik, krallık ya da belli kast ya da sınıflan sultası) gibi kökleşmiş eşitsizlikleri yok etseler, başka bir deyişle ne zaman özgürlük ve eşitlik ışığı toplum içine sızsa ya da sızar gibi olsa, ezilen halk hemen yukarıdaki temel ilkeleri (olabildiğince) hayata geçirmeye çalışmıştır.
O bakımdan biz ille de yasa diyen ve çıkarttıkları yasalarla toplumu yönetmek hevesi içinde olan filozoflar, bilginler ve siyasetçilerce çok övülen toplumsal yapıların hepsinden çok farklı bir toplum idealimiz olduğunu söylerken, anarşist toplum idealinin bütün öteki toplumsal yapılardan kökten farklı olduğunu söylerken yerden göğe haklıyız. Anarşi, egemen sınıfların hiçbir zaman ideali olmadı. Buna karşılık, kimi kez açık-seçik, bilinçli olarak, kimi kezse belli belirsiz, tam bilincinde olmadan, halk yığınlarının ideali çoğu kez anarşi oldu.

Burada önemli bir nokta var: Anarşist toplum idealinin bir ütopya olduğunu söylemek büyük yanlış olur. Her ideal henüz var olmayana, henüz gerçekleştirilmemiş olana doğru bir hevesin, gönül aklının ifadesidir, ‘ütopya’ sözcüğü ise, gündelik dilde, gerçekleştirilemez olan anlamındadır.

Aslında ‘ütopya’ sözcüğü, toplumda olmakta olanların gözleminden kaynaklanan bir tasavvur için değil, örneğin bir yazarın “kuramsal olarak olsa iyi olur” düşüncesinden kaynaklanan toplum düşlemleri için kullanılmalıdır. Platon’un Cumhuriyet’i, papaların düşledikleri Bütün Dünya Kilisesi, Napolyon İmparatorluğu, Bismarck’ın hayali, dünyaya yüce yenilenme müjdesi verecek bir Mesih (Kurtarıcı) bekleyen ozanların mesiyanizmi bu kapsam içinde yer alabilecek ütopyalardır. Fakat ‘ütopya’ sözcüğünü tıpkı anarşi gibi toplumun günlü gelişme düzeyinde kendini hissettirmeye başlayan yönelişin incelenmesine dayanan bir bilimsel tahmin, önceden bilme, kestirme anlamında kullanmak son derece yanlıştır. Çünkü bu nokta ütopik hayal alanının bittiği, pozitif bilgi-bilimsel tahmin alanının başladığı yerdir.

Bu noktada ütopyadan söz etmek çok yanlıştır. Çünkü yukarıda gönül akışı, heves olarak nitelediğimiz yönelişler tarihte çok önemli rol oynamışlardır: 5. yüzyıldan 16. yüzyıla dek milyonlarca Avrupalının yaşamını yönlendiren örf-adet hukukunun temelini bunlar oluşturmuştur. Bu eğilimler, Avrupa’nın üç yüz yıllık devlet deneyiminden sonra, eğitimli toplumlarda yeniden görülmeye başlanmıştır. Anarşinin olabilir, gerçekleştirilebilir bir ideal olduğuna olan inancımız, önemi, uygarlık tarihini bilenlerin gözünden kaçmayacak olan bu gözleme dayanmaktadır.

Tabii bize, ideal başka, onun gerçekleşmesi başka denilecektir. Doğrudur. Ama hatırlamakta yarar var: 18. yüzyılın sonunda, Kuzey Amerika’da Amerika Birleşik Devletleri’nin kurulduğu sırada, Avrupa’nın akıllı insanları arasında, belli büyüklükteki bir toplum kesimi için cumhuriyetçi yönetim yapılanması yaratılsa acaba nasıl olur gibi bir düşünce dile getirildiğinde, hemen saçmalık olarak nitelenmişti bu düşünce; çünkü denilmişti, cumhuriyet ancak küçükse var olabilir: İsviçre gibi, ya da Hollanda’nın eyaletleri gibi. Oysa Kuzey ve Güney Amerika cumhuriyetleri örneğiyle, daha sonra da Fransa örneği, ‘ütopistler’in cumhuriyetçilerden yana değil, monarşistlerden yana olduğunu gösterdi.

Kişisel arzularının etkisiyle, kendini duyumsatmaya başlamış olan yeni eğilimleri, yeni yönelişleri dikkate almak istemeyenler; artık geçmişe karışmış, geçmişin malı olmuş şeylerin (bu geçmişin, bugün artık yerlerinde yenilerinin var olduğu eski tarihsel koşulların sonucu olduğunu bir türlü fark edemeyerek) hala sapasağlam ayakta olduklarını savunan kişiler her zaman ‘ütopist’ idiler.

Anarşi düşünce ırmağının kökenini incelerken karşımıza sürekli olarak iki kaynağın çıktığını söylemiştik: Birincisi, devletçi-hiyerarşik yapılanmalara ve genel olarak egemenliğe yöneltilen eleştiri; ikincisi ise, insanlığın ileriye doğru hareketinde geçmişte gözlenen ve günümüzde gözlenmekte olan yönelişlerin durmamacasına seçilip ayıklanması…

En karanlık çağlarda, taş çağında, vahşetin egemen olduğu çağlarda bile insanlar, isterlerse içlerinden en yiğit, en akıllı, en bilge olanına egemenliği vermiş olsunlar –vermeye görsünler- sonuç hep hazin olmuştur. En uzak çağlardaki atalarımızın bile, ne yapıp edip egemenliğin kişilerin kurumların ya da zümrelerin eline geçmemesini sağlayacak örgütlenmelere gitmeleri boşuna değildir. Uzak geçmişteki atalarımızın soyları, yani önce kabileler, daha sonra köy komünleri, Ortaçağ işlikleri (iyi komşuluk, zanaat ve sanat işlikleri, tüccar ve avcı birlikleri, vb.) ve en nihayet özgür kentler ve (Kostomarov’un harika deyişiyle) ‘halk egemenliği’. 12. yüzyıldan 16. yüzyıla dek, halkın halk içinde yarattığı kurumlardı. Bunları önderler, başkanlar, başbuğlar değil (egemenliğin yabancı işgalcilerin ya da kendi soylarından, sülalelerinden, kabilelerinden, kentlerinden… birilerinin eline geçmesini önlemek, böyle bir oldubittiye karşı koyabilmek için) halkın kendisi kurmuştu.

Halk yığınlarının bütün Avrupa’yı kapsayan dinsel hareketlerinde (özellikle de anababtistlerin Batı Avrupa’da ve Hus’çuların Bohemya’daki etkinliklerinde) de görülür aynı yöneliş. Devlet karşıtı anarşik düşüncelerin ilk izlerini taşıyan bu hareketler, bilindiği gibi, Protestan Reform hareketine ve 16. Yüzyıldaki köylü ayaklanmalarına gelişme ortamı sağlamışlardır.

Çok sonraları, 1793-1794 yıllarında Fransa’da yeniden görüldü bu halk yaratıcılığı, yalnızca halka özgü bu bağımsız eylem koyuş. Hem de ne büyük bir verimle! Paris’in ve öbür büyük kentlerin ‘seksiyon’Iarı, tıpkı Büyük Devrim’in o küçük küçük komünleri gibi inanılmaz işler başardılar! (Bu konuyla ilgili ayrıntılı bilgi edinmek isteyenler benim Fransız Devrimi adlı kitabıma başvurabilirler.)

Ve son olarak, çok daha sonraları, İngiltere ve Fransa’da çağdaş sanayinin gelişmesiyle birlikte işçi bir’liklerinde gördük aynı ruhu. Üstelik de üzerlerine yedi başlı bir canavar gibi yürüyen, ellerini kollarını bağlayan çok ağır yasalara karşın oluştu ve eylem koydu bu birlikler. Bu kez de, kapitalistlerin ve onların yardakçısı olan kilise ve devletin zorbalığına karşı kendini korumak için kullandığına tanık olduk halkın yaratıcı gücünü.

Antikçağ’da, Ortaçağ’da, 18. Yüzyıl Sonlarında ve 19. Yüzyıl Ortalarında Anarşi Anlayışı: Godwin-Proudhon-Stirner
halk yaratıcılığının ürünü olan halk hareketleri elbet edebiyata da yansıyacaktı. Gerçekten de antikçağ filozoflarında, örneğin Çin’den Lao-Dze’de, eski Yunan’dan Aristipp’te ve kynismos öğretisine bağlı filozoflar (cynique’ler) ile Zenon ve bazı stoacılarda anarşik düşünenlere rastlayabiliyoruz. Anarşik düşünce bir avuç aristokrat bilginin çalışma odasında değil de, esas olarak halk yığınları arasında doğduğu için (ve bu yüzden de ilk anılanlar halk hareketlerine fazla sevecenlik duymadıkları için) düşünürler, halk hareketlerini esinlendiren derinlerdeki nedeni (düşünceyi) araştırma konusunda pek istekli olmamışlardır. Filozoflar ve bilginler bütün zamanlarda, hiyerarşik boyun eğme düşüncesinde devletçi çizginin savunucusu, koruyucusu olmuşlardır. Bilim ufkuna ilk ışıkların düşmeye başladığı o en eski zamanlarda bile, uğraşmayı en sevdikleri konu insan yönetme sanatı olduğu için, kendini anarşi düşüncesini araştırmaya adamış filozof sayısının pek az olmasına şaşmamak gerekir.

İşte Zenon bu az sayıdaki filozoftan biridir. Hükümeti falan olmayan özgür komünlerin propagandasını yapan Zenon, bu tip örgütlenmeyi Platon’un Cumhuriyet’ine –yani devletçi çizgiye- karşı önermiştir. İnsandaki toplumsalcı içgüdüye dikkat çeken Zenon, doğanın’ insanda bu içgüdüyü bencil ‘kendini koruma’ içgüdüsünü dengelemek için geliştirdiğini söylüyordu. Zenon yüzyıllar önce, insanlann sınırlara aldırış etmeden birleşip ‘Kosmosu, Evren’i oluşturmaları durumunda, mahkemelere de, tapınaklara da, karşılıklı emek ürünlerini değiştirmek için paraya da gereksinim duymayacaklarını anlamıştı. Onun bu düşüncesi, günümüz anarşistlerinin düşünceleriyle öylesine benzeşiyor ki, doğrusu şaşmamak elde değil.

Albi episkopu Mark Girolamo Vida 1553 yılında verdiği vaazlarda, devlete, onun yasalarına ve onun “büyük adaletsizliğine karşı benzer düşünceleri dile getiriyordu. Aynı düşüncelere Hus’çularda (özellikle de 15.yüzyılda Hoets’de) ve –tıpkı 9. yüzyıldaki öncülleri olan Ermeni rasyonalistlerinde olduğu gibi- ilk anabaptistlerde de rastlıyoruz.

16. yüzyılın ilk yarısında Rabelais, 17. yüzyılın sonunda Fenelon ama özellikle 17. yüzyılın ikinci yarısında ansiklopedist Diderot yukarıda özetlemeye çalıştığımız görüşleri daha da geliştirdiler ve Büyük Fransız Devrimi sırasında ‘seksiyon’ ve komün eylemleriyle bir ölçüde uygulamaya koydular.

Ancak, anarşizmin siyasal ve ekonomik ilkelerini ilk ortaya koyan, 1793 yılında yayınladığı Siyasal Gerçeğe ve Onun Genel Ahlak ve Mutluluk Üzerine Etkilerine Yönelik Araştırmalar adlı yapıtıyla İngiliz William Godwin oldu. Godwin, ‘anarşi’ sözcüğünü kullanmadı, ama yasalara saldırarak, devletin gereksizliğini kanıtlayarak ve her toplumun biricik temeli olan gerçek adaletin ancak mahkemelerin yıkılmasıyla sağlanabileceğini söyleyerek anarşizmin temel ilkelerini harika bir şekilde ortaya koydu. Mülkiyet konusunda ise Godwin sözü hiç dolandırmadan açıkça komünizmi savunuyordu.

‘Anarşi’ terimini hükümetsiz bir toplumsal yapı anlamında ilk kullanan ve insanların, hem zenginlerin yoksulları ezmelerini önleyecek hem de –ve aynı zamanda— yönetilenlerin kontrolünde olacak bir hükümete sahip olmak için çabalamalarına ilk sert eleştirileri yönelten Proudhon’dur. Fransa’da bu ikili amacın gerçekleştireceği umut edilen bir anayasaya sahip olmak için 1793 yılından başlayarak gösterilen özenli çaba ve 1848 devriminin uğradığı başarısızlık kuşkusuz ona böyle bir eleştiri için yeterli veri sağlamış bulunuyordu.


Proudhon devlet sosyalizminin her biçiminin amansız düşmanıydı; o dönemin (19. yüzyılın 30’lu, 40’lı yılları) komünistleri de bir tür devlet sosyalizminin temsilcisiydiler; o nedenle de Proudhon bu türden devrimlerin planlarını önce didik didik etti, sonra da acımasızca elinin tersiyle itti. Robert Owen’ın önerisi olan ‘emek çekleri’ni temel alarak, her türden siyasal hükümeti gereksiz kılacak karşılıklılık (mütüelizm) anlayışını geliştirdi.

Bütün malların değişim değeri, diyordu Proudhon. her toplumda, belli zaman diliminde, o malı üretmek için harcanan emek miktarıyla –yalnızca bununla- ölçülüyorsa. o zaman toplumdaki tüm mal değişimi, bu malları edinmek için yapılacak ödemeleri ‘emek çeki’yle kabul eden Ulusal Banka aracılığıyla yürütülebilir. Clearing House, yani özel bir hesap bürosu –tıpkı bugün bankaların yaptıkları gibi günlük olarak, gelirler ve Ulusal Banka’nın tüm şubelerince yapılacak ödemeler arasındaki farkı belirleyebilir.

Böylece, farklı kişiler arasında değişime konu olan hizmet aynı değerde olacaktır. Öte yandan Ulusal Banka, çeşitli birlikler çevresinde toplanmış üreticilere, üretim giderlerini karşılayacak borç verebilir –ama para olarak değil, emek çeki olarak. Sonuçta. bu borçlarla ilgili olarak {birilerine borç veren tek bir kapitalistin yerini, ulusal Banka aracılığıyla birbirine borç veren tüm halk alacağı için) faiz ödeme zorunluluğu da olmayacaktır. Banka yönetiminden doğabilecek masrafları kapatmak için de, borçlanılacak toplam miktar üzerinden yüzde bir, hatta belki de, yüzde yarımdan daha az bir faiz yeterli olacaktır. Yaratılacak böylesi bir faizsiz borçlanma ortamında da sermayenin zararlı niteliğini kaybedeceği, Yani sömürü aracı olmaktan çıkacağı açıktır. Bu arada Proudhon’unı, devletin ve hükümetin gereksizliğine ilişkin somut kanıtlarla karşılıklılık ilişkisi tezini ayrıntılandırdığını da eklememiz gerekir. Büyük olasılıkla İngiliz öncüllerinden haberi yoktu Proudhon’un, ama programının ekonomik bölümü, ondan daha önce, 1829 yılında, karşılıklılık tezini komünistlerden çok önce propaganda etmeye başlayan ünlü İngiliz ekonomist William Thompson tarafından geliştirilmişti. Aynı düşünce, daha sonra, Thompson’un İngiliz sürdürücüleri olan John Gray (182.5. 1831), Hodskin (1825-1832) ve J. T. Bray (1839) tarafından daha da geliştirilmiştir. Aslında adını andığımız bu kişiler, Proudhon ve onun sürdürücüleri gibi anarşiyi adlı adınca anmamışlardır, ama, İngiliz profesör Foxwell’in, A. Menger’in Droit au produit integral du travail (Viyana, 1886) adlı harika kitabının İngilizce çevirisine yazdığı giriş yazısında da belirttiği gibi, bir düşünce akımı olarak anarşizm, bu yıllardaki tüm İngiliz sosyalist hareketinde kendini hissettirmiştir.

Bu düşünce hareketinin Amerika Birleşik Devletleri’ndeki temsilcisi Joshua Warren olmuştur. Başlangıçta Owen’ın ‘Yeni Ahenk’ kolonisine üye olmasına karşın, daha sonra komünizm düşmanı olan Warren, 1826 yılında Cincinati’de ürünlerin, üzerlerinde herkesin çalışma saatlerinin belirtildiği emek çekleri’ne (emek pulları’na) göre değişimlerinin yapıldığı bir ‘depo’ kurmuştur. Bu türden kurumlar, eşitlikçi depolar, eşitlikçi evler ve eşitlikçi köyler adı altında 1865 yılına dek varlıklarını sürdürmüşlerdir.

Üretilen nesnelerin değişim değerinin, her nesnenin üretilmesi için harcanan emekle ölçülmesi düşüncesi 1843-1845 yıllarında AImanya’da Monsey Hess ve Karl Grun, İsviçre’de ise Wilhelm Marr tarafından propaganda edilmişti. Bunlar, Weitling’in.’ çoğu Babeuf’ün Fransız ardıllarından oluşan çevrelerde yürüttüğü devlet komünizmi düşüncesine karşı mücadele etmişlerdir.

Öte yandan Almanya’da. işçiler arasında bir hayli yandaş toplayan Weitling’in devlet komünizmi görüşüne karşılık olarak Hegelci bir Alman olan Max Stirner (gerçek adı Johann Kaspar Schmidt), 1845 yılında Biricik ve Onun Varlığı adlı çalışmasını yayınladı (bir kaç yıl önce, Mackay tarafından –deyim yerindeyse—yeniden keşfedilen bu yapıt bizim anarşistler arasında büyük gürültü kopardı; bir bakıma anarşist-individüalist hareketin manifestosu gibi görüldü).

Stirner’in çalışması, devlete ve –devlet komünizminin başarıya ulaşması durumunda kurulacak olan- yeni tiranlığa karşı bir öfke çığlığıdır. Gerçek bir Hegelci-metafizikçi gibi düşünen Stirner, insan ‘Ben’inin, bireyin ‘üstünlüğü’nün yeniden doğuşunu duyurdu, bu düşüncenin yayılması için çaba gösterdi. Böylece, ‘a-moral’in, yani ahlaksızlığın ve ‘benciller topluluğu’nun vaizi oldu.

Anarşist yazarların buna eleştirileri şu oldu (geçenlerde de Fransız profesör V. Basch Anarşik Bireycilik: Max Stirner –Paris, 1904- adlı ilginç yapıtında buna kendi eleştirisini getirdi): “Toplumun tüm üyeleri için değil de, yalnızca en yetenekli olanlar olarak kabul edilen bireylerden tam gelişmişlik bekleyen, toplumun tümünün gelişmesi konusuna boş veren böyle bir bireyciliğin devletin koruduğu, kayırdığı küçük bir azınlığın elindeki ayrıcalıkların (boş zaman, hali vakti yerindelik ve iyi eğitim alma ayrıcalığının, yani bugünkü tekelin) savunulmasından hiçbir farkı yoktur; buradaki tam gelişmişlik, yalnızca ayrıcalıklı bir azınlığa tanınan bir hak olduğu için de, ancak devlet tarafından desteklenmesi koşuluyla varlık bulabilecek bir haktır.

Bu yazı (resim ve altyazılar hariç) tamamen Pyotr A. Kropotkin'in 1903 tarihli Çağdaş Bilim ve Anarşi isimli eserinden alınmıştır


Gerçekten de, böyle bir tekelin istenilir bir şey olduğunu varsaysak bile –ki son derece abes bir şeydir bu—devletin hükümetin, uygun yasal düzenlemelerin koruyuculuğu olmaksızın varlığını sürdüremeyeceğini unutmamak gerekir. Dolayısıyla da Stirner türünden bireycilerin talepleri onları ister istemez, o kadar güzel, o kadar yerinde eleştiriler yönelttikleri devlet, hükümet fikrine geri götürecektir. Bu tavır, Spencer’in ya da Manchester okulu adıyla bilinen ve devlete en sert eleştiriler yönelterek işe başlayıp, daha sonra devletin, mülkiyet tekelini koruyucu icraatlarını (mülkiyetin devletin en büyük destekçisi olduğunu unutarak) uygun bulma noktasına gelen burjuva ekonomistlerinin tavırlarıyla aynı tavırdır. Gerek özel mülkiyet (tekeli), gerek kendini ‘insanüstü’ gören her türlü ‘Ben’ devletsiz var olamaz.

Yorum gönder

Yorum göndermek için giriş yapmalısınız.