Kullar ve Sultanlar

Tarihte Neler Oldu | Cetin Altan | Şubat 17, 2015 at 1:15 pm

Cumhuriyet döneminin bir yığın dar açılı, dogmatik tutum ve uydurmaları arasında, en beterlerinden biri de, “ortaöğrenimde” Osmanlı Tarihi’nin analitik olarak değil de, tabulaştırılarak okutulması oldu. Şayet Osmanlı Tarihi, artı ve eksileriyle objektif olarak gösterilebilseydi genç kuşaklara, tarihimizde de hazineden geçinenler için tek servet kaynağının rüşvet olduğu daha derinliğine billurlaşırdı toplum bilincinde …

Osmanlıca’nın Özel Sektörü

Bugün Türkiye’de özel sektör etlenip kemiklenmek için çırpınıp durmakta ama keskinliğine bakılırsa en basit servis örgütlerini dahi doğru dürüst işletmekte sıkıntı çekmektedir. Örneğin firmalar, abone ağlarını yeterince geliştirememekte, bağlandıkları abonelere de vaat ettikleri hizmeti gerektiği gibi yapamamaktadırlar.


Bunun nedenleri bir ölçüde parasal ama büyük bir ölçüde de psikolojiktir. Sermaye kuruluşları, bir hayli karmaşık olan “resmi mevzuat”ın girdisini çıktısını iyi kullanacak “memur tipi” elemanlara fazla önem verirken, bu yapıdaki elemanların “müşteri”yle olan ilişkilerle, yeni müşteriler yaratma girişimlerinde, ne kadar hantal ve “köy ağası tavırlı” kaldıklarını görememektedirler.

Böylece sermaye kendini geliştirmek için “resmi mevzuat”ın girdisini çıktısını iyi kullanma becerisiyle müşteri kitlelerine dayanma örgütlemesi arasında, yıllardan beri bocalar görünmektedir. Ankara’yla temas kurmakta gösterilen titizliklerin yüzde biri, aboneleri hoşnut etmekte gösterilememektedir. Bunun nedeni altı yüzyıllık bir imparatorluğun felsefesiyle ilgilidir.
Bu felsefeyi tüm boyutlarıyla anlayabilmek için suyolları üstünde kurulmuş bir imparatorlukta, neden özel sektörün ve deniz ticaretinin gelişmemiş olduğunu derinliğine görmek gerekir. Böyle bir olgu tarihte rastlanmayan bir olgudur. Su yolları üstüne kurulmuş o ölçüdeki her imparatorlukta hem deniz ticareti, hem de özel sektör alabildiğine büyümüş ve emdikçe şişkinleşen sermaye birikimiyle dünyanın dört bir köşesine dal budak salmıştır.

Aynı klasik şemanın Osmanlı İmparatorluğu’nun bünyesinde de kendini ortaya çıkarması, doğal sayılması gereken bir oluşumdu. Ne var ki, bu doğal oluşum gerçekleşememiştir. Osmanlı sarayı, servet birikiminin kendi iktidarına ortak olacağı korkusuyla, hazineden kaynaklanan ve gereğinde geri alınan zenginlikler dışında, hiçbir zenginliğe izin vermemiştir. Daha 1360 yıllarında I. Murat’ın hazineden geçinen vezirleri, kireç ticaretinden zengin olan Ergandi adında bir Bursalıyı padişaha şöyle şikâyet etmişlerdir: “Bu kişinin mal çokluğu vardır. Bağımsızlık davası güdebilir. Zorbalığa başvurup ülke sahibi olur. Parasını elden çıkarması için kendisine bir köprü yaptırılması emredile…

Ticaretin azınlığın eline bırakılması sarayın akılsızlığından değildi. Saray, zengin olsa dahi azınlıkların kendi iktidarına ortak olamayacağını ve İslamiyet’i politik bir baskı aracı olarak kullanıp hepsinden dilediğini alabileceğini biliyordu…

Padişahların evlenmemeleri ve erkek çocuk doğuran cariyeyi valide sultan yapmaları da boşuna değildi. Düğün dernekle doğru dürüst evlendikleri takdirde karılarının soyunu da iktidarlarına ortak etme sakıncası beliriyordu. Deniz ticareti ise en nefret ettikleri konuydu. Deniz adamlarına ne idüğü belirsiz baldırı çıplak kişiler olarak bakılırdı. Timur’un Yıldırım’a yazdığı sövgü mektubunda da, “Yıldırım’ın dedelerinin denizci tayfasından olduğunun bilindiği” hakareti vardır.

Kanuni, denizlerdeki güçsüzlüğünü gördükten sonradır ki, Kuzey Afrika kıyılarında belki de Kartaca geleneklerinin uzantısıyla kendiliğinden yetişen Barbaros’a, “Kaptan-ı Deryalık” verme gereğini duymuş ve deniz gücü ondan sonra önem kazanmaya başlamıştır. Ama deniz ticaretine hiç mi hiç el atılmamıştır.


Sarayın, bilinçli olarak, özel sektörün gelişmesine hiçbir olanak ve ortam tanımadığı bir imparatorlukta, bugünkü sermaye kuruluşlarının da piyasa örgütlenmesinde acemi kalmaları ve “köy ağası tavırlı” hantal elemanlarla basit hizmetlerin bile üstesinden gelememeleri normaldir. Hele bu elemanlar, “resmi mevzuat” konularında ustaysalar, müşterilerle olan ilişkilerde ipe un sermeleri büsbütün normaldir.

Alışkanlıkları gereği Osmanlı Sarayı’na yanaşır gibi yanaşmaktadırlar sermaye kurulu sularına ve çok hızlı dönmesi gereken çarkları, ağır aksak çevirir gibi görünmekle yetinmektedirler.

Türkiye bu dönemi çabuk atlatacaktır. Özel sektörde de büyük değişiklikler olacaktır.Dünyaya açılmalar ve evrensel ölçülerle bütünleşmeler ister istemez zorlayacaktır bunu… Eski saray felsefesiyle liberalizm olamaz, nasıl ki başka tür uygulamalar da olamazsa. Birbirine en zıt bakışlarda bile hep aynı felsefenin küf ve yosunlarını görmekten inan olsun, usandık.

10.10.1982

Hiyeroglif ve Ataullah Efendi

Yavuz Sultan Selim, Mısırı 16. yüzyılın başında aldı. Genel bir hesapla Mısır, üç yüzyıl Osmanlı yönetiminde kaldı.
Neden üç yüzyıl boyunca kimse eski Mısır uygarlıklarını incelemeye merak sarmadı ve eski Mısır yazısının nasıl okunduğunu çözmeye aklını taktırmadı?
Bunun nedenini, yaklaşımlar, yakıştırmalar ve zorlama yorumlar ötesinde bilimsel bir sağlamlıkla açıklayabilsek, buna benzer daha başka meraksızlıkların da nedenlerini bulmuş olurduk.
Mantıken “hiyeroglifi Mısır’ı üç yüzyıl elinde tutmuş olan Osmanlı”nın okuması gerekirdi.
Oysa bir Osmanlı bilgini yerine, 1824’te Champollion adında, otuz dört yaşındaki bir Fransız dilbilimcisi başarmıştır bu işi…
Gelelim şimdi Jean- François Champollion’un nasıl yetiştiğine…
1801 yılında Fransa’nın İtalya hududuna yakın İşere bölgesinde ünlü fizikçi Joseph Fourier valiydi.
Fourier, “Isının cisimler üstündeki yayılmasıyla ilgili köklü araştırmalar yapmış ve fizik dünyasına. bugün de geçerli olan bazı teoriler getirmişti. Isının Analitik Teorisi adlı kitabıyla da adını ölümsüzleştirmişti.
Evrensel ölçüde bir bilgin olan bu vali bölgesindeki kasaba okullarını gezerken, Doğu dillerine aşırı derecede tutkun, on bir yaşında bir öğrenciyle karşılaşmıştı. Öğrencinin öğretmenleri de çocuğun bu olağanüstü yeteneğine hayrandılar.
Fourier, on bir yaşındaki öğrenciyi evine davet etmiş, kendisine Napoleon’la birlikte Mısır seferine gittiği zaman toparlayıp getirdiği eski Mısır uygarlıklarına ait koleksiyonu göstermiştir.

Napoleon, üç yüzyıl Osmanlı yönetiminde kimsenin aklına gelmeyen bir şeyi yapmış, Mısır seferi sırasında fizikçi Fourier’i eski Mısır uygarlıklarından kalma anıtların kataloglarını hazırlamakla görevlendirmişti. Fourier de bu çalışmaları sırasında kendisi için zengin bir koleksiyon toplamıştı.

On bir yaşındaki öğrenci fizikçi valinin evindeki “hiyeroglifleri” görünce büyülenip kalmış, “Bunlar ne anlama geliyor?” diye sormuştu.

Fourier çaresizlikle ellerini açarak, “Kimse ne anlama geldiğini bilmiyor,” demişti.
İşte o, on bir yaşındaki çocuk, yirmi üç yıl sonra kimsenin ne anlama geldiğini bilmediği “hiyeroglifleri” çözecektir.
Nasıl mı çözecektir?

Bir Fransız neferi, Mısırın Nil deltasındaki “Raşit” kentinde bir anıt taş bulmuştu. O anıt-taş Firavun Ptoleme’nin nasıl tahta çıktığını anlatıyordu.

Champollion, o anıt-taşın üstündeki kitabeyi inceleyerek çözecekti “hiyeroglifi”

Çünkü anıt-taştaki metin, sadece hiyeroglifle değil, aynı zamanda eski Yunancayla da yazılmıştı. Ve Champollion eski Yunancayı çok rahat okuyordu.

Önce Yunanca metindeki “Ptoleme” sözcüğüyle hiyeroglifle yazılmış metindeki çerçeve içine alınmış bir sözcüğü karşılaştırdı.

Sonra da başka bir anıt-taş kitabesinde, “Kleopatra”nın önce Yunancasına baktı. Arkasından da yine çerçeve içine alınmış ve hiyeroglifle yazılmış bir sözcüğü onunla karşılaştırdı.
Ptoleme’nin “P”si ile “Kleopatra’nın “p”si, iki aynı anıtta aynı hiyeroglif işaretle belirlenmişti. Bu işaret küçücük bir “kare” idi.

L” ise her iki anıtta da birer küçük aslan resmiyle yazılmıştı.

Böylece “e”lerle “o”Iarın da karşılıkları kolayca bulundu. Ve hiyeroglif’in soldan sağa fonetik olarak yazıldığı çıktı ortaya.
Bunu üç yüzyıllık yönetimleri sırasında Osmanlılar bulmuş olsaydı ne olacaktı?

Eski uygarlıklarla kendi uygarlıklarını kıyaslama ve üstünde düşünme olanaklarına kavuşacaklardı. Bu sayede iki bin yıl öncesinin bir uygarlığıyla ilişki kurarak birçok “bilinmez’’i aydınlatacaklardı. Bu alanda evrensel bir saygınlık kazanacaklardı.

O sıralarda ise Osmanlı tahtında III. Selim, “Nizam-ı Cedid,” yani yeni düzen” diye reformlar yapmayı hesaplıyor, setre pantolon giyecek yeni bir ordu düzenlemeye uğraşıyordu.

Bu yeniliklere karşı ayaklanan Kabakçı Mustafa ile yandaşlarına, Şeyhülislam Ataullah Efendi de, ‘, ..Sultan Selim Han, imdi bir başka sakim teşebbüsata girişmiş olup nizam-ı cedid namı ile tesis eylediği bir ordunun bilcümle efradına setre pantolon giydirip küffarı taklit eylemiştir. Ben dahi fetva veririm ki, Sultan Selim-i Salis bundan böyle Ali Osman tahtına layık ve dahi müstahak değildir,” diye katılınca, zavallı III. Selim yenilik özlemini sade tahtıyla değil, canıyla da ödemek zorunda kaldı. Kendisi kementle boğularak öldürüldü.


O tarihte “ısının cisimler üstündeki yayılmasını” inceleyen ne fizikçi bir vali vardı Osmanlı ülkesinde, ne de eski Yunanca bilen, Mısır uygarlığına hayatını adamış genç bir dil bilgini.

Sadece, ‘Askere pantolon giydirildi, din elden gidiyor!” diye bağıranlar vardı.

22.11.1988


Osmanlı Devleti Altı Kez Nasıl Battı

Beyaz bir kağıt alın elinize. Kağıdın herhangi bir yerine kaleminizin ucuyla minicik bir “nokta” kondurmakta alabildiğine özgürsünüzdür. İkinci “nokrayı da dilediğiniz yere özgürce kondurabilirsiniz.
Ancak…
Ancak kâğıdın üstüne sonsuz bir özgürlükle kondurduğunuz iki ayrı noktayı cetvelle aynı hizada buluşturup düz bir çizgiyle birleştirdikten sonra çektiğiniz çizginin aynı doğrultudaki uzantısı, geçeceği “noktaları artık sizin iradenize göre değil kendi iradesine göre saptar.


1071‘de Küçük Asya’ya gelen Türk boyları hiçbir zaman ilkelere dayalı bir devlet kuramadılar. Özgürce konulan ilk iki “nokta” üstünden geçecek düz bir çizginin, üçüncü nokta’yı kendi iradesine göre saptayacağını ne görebildiler, ne düşünebildiler.
Selçuklu beylikleri, “küçük olsun benim olsun” hesabını bir türlü aşamadıkları için, “Ahilik” örgütünün bütün çabalarına rağmen bir türlü bir federasyonda bütünleşemediler.
“Ahilik” örgütü köylülüğü aşmış bir “esnaf” örgütüydü. Modern bir terminoloji kullanmak isterseniz, Sasani ve hatta eski Yunan uygarlığının uzantısındaki bir ticaret, hatta imalat burjuvazisinin ilk miniskül çekirdeğiydi.
Beyliklerin yerel egemenlikleri üstünde ortaklığı vardı.
Ahmet Yesevi’ler, Baba İlyas’Iar, Hacı Bektaş Veli’ler, Yunus Emreler o dönemlerin -toplumsal düşünce düzeyi açısından- bugün dahi varılamamış büyük felsefe ve sanat adamlarıydı.
Onlara ilk büyük darbeyi II. Mehmet’in babası II. Murat’ın da vezir-i azamı olan, İstanbul’un fethindeki “teknik komutan” Çandarlı Halil Paşa’yı idam ettirmekle vurdu. Halil paşa Osmanlı iktidarının oluşumunda yüz elli yıldır süren Türk ortaklığının son temsilcisiydi.

İkinci büyük darbeyi de I. Selim, Çaldıran Seferine giderken otuz bin kişiyi kapsayan bir katliamda vurdu.
Böylece iki nokta arasından geçen düz çizgi. “üçüncü noktayı” kendi iradesinin doğrultusunda koyamadı …
Küçük Asya’da kendilerine özgü bir uygarlık yaratma eğilimindeki Türklerin, çok değişik bir anlayışın çoktan yozlaşmış olan kurnazlıklara dayalı Arap “çifte yüzlülüğüyle” can suyunu kuruttu böylece.
Osmanlı Devleti, bireylerin ekonomik gelişmesine korkuyla bakan ve hemen onlara el koyan, tutarlılıktan yoksun karmakarışık bir saray iktidarıydı. Tarihi de o yüzden bir türlü doğru dürüst ortaya çıkartılamadı. Birtakım yakıştırmalarla süslenip püslendi ve öyle sunuldu kitlelere.

Derinliğine bakıldığında Osmanlı Devleti’nin kendi tarihsel süreci içinde gitgide gelişen bir bütünlükle tutarlılık yaratamadığı görülür. Yalın bir anlatımla altı kez batmış, altı kez yeniden dirilmeye çalışmıştır.

İlk Osmanlı devleti 1402’de Timur’un, I. Beyazıt’ın tahtını devirmesiyle battı.

İkinci Osmanlı devleti II. Selim’in yeniçerinin oyuncağı haline gelmesi, hazinenin sıfırı tüketmesi ve Osmanlı donanmasının İnebahtı’da tümden yok edilmesiyle battı. Tarih: 1571.

Üçüncü Osmanlı devleti, II. Osman’ın linç edilerek ırzına geçilmesiyle battı. Tarih: 1622.

Dördüncü Osmanlı devleti, peş peşe devrilen 1. İbrahim, IV. Mehmet, II. Mustafa’dan sonra gitgide yoğunlaşan ayaklanmaların en büyüğü Patrona başkaldırışı ve saray erkânının paramparça edilerek III. Ahmet’in tahttan indirilmesiyle battı. Tarih: 1730.

Beşinci Osmanlı devleti Kabakçı Mustafa İsyanı ve III. Selim’in öldürülmesiyle battı. Tarih 1807-1808.

Altıncı Osmanlı devleti, Ankara’da Büyük Millet Meclisi’nin kurulmasıyla battı. Tarih: 1920.

Böyle bir değerlendirmede altı yüzyıl sürdüğü iddia edilen Osmanlı İmparatorluğu’nun gerçekte ortalama her yüzyılda bir batmış, Kanuniden sonra da gitgide daha cılızlaşarak zor bela yeniden dirilmeye çalışmış olduğu çıkar ortaya…
Sorun, ortalama her yüzyılda bir neden devletin battığı ve zor bela yeniden dirilmeye çalıştığıdır. Çünkü “yönetmenin en verimli geçim kapısı ve hayat payesi” olduğu inancı ötesinde, “devlet” kavramının ne olup ne olmadığı bilinci gelişmemişti.

İki nokta arasından geçen “tarihsel çizginin” üçüncü noktayı kendi iradesiyle saptayacağı hem bilinmiyor, hem öngörülemiyordu. İktidar iradesinin o “tarihsel çizgiyi” de dilediği yerden geçirebileceği sanılıyordu.

Altı kez batmış olan Osmanlı Devleti’nin her batış nedenini yeniden analiz etmek gerekir. Bugünkü durum çok daha iyi anlaşılır o zaman…

1994

Osmanlı’da “Kılıçtan Geçirme” Övünmelerinin Sonucu

Osmanlı mutlak monarşisinde ya övgü vardı, ya sövgü… Ne bilimsel bir kuşkuculuk vardı, ne analitik bir değerlendirme beyinselliği…
Bugün de insanlığın ortak birikimlerinden oluşan çağ olanaklarını gerektiği gibi kullanamıyor ve onlara yeni hiçbir katkı yapamıyorsak, böylesi bir çağ dışı kalmışlığın mayası, Vandallarınkine yakın bir meraksızlıkla karıldığı içindir…
Örneğin bugün otuz yaşından küçük 40 milyon genç arasında, buralarda 36.500 gün önce olup bitmişleri merak eden 1 milyon delikanlıyla 1 milyon genç kız bulabilir misiniz?
Ya peki, yine buralarda 36.500 gün sonra olup bitecekleri merak eden?
Hiç …
Demek ki bugünkü genç kuşakları da çarpıtılmış tarih propagandalarıyla dilediğiniz gibi koşullandırıp onları dilediğiniz gibi yok olmaya kışkırtabilirsiniz…
Artık 21. yüzyıl dünyasındaki militarist stratejilerin Osmanlı ve Cumhuriyet türü İslam oligarşilerindeki köylü piyade taburlarına hiç mi hiç gereksinmesi kalmadı…
Ancak bir yığın elde birikmiş fazla silah var gelişmiş merkezlerde…
Bu silahları kazançlı bir biçimde piyasalamanın en kestirme yolu, zaten gençleri “köylü kahramanlığına göre” koşullandırılmış olan İslam oligarşilerindeki iç çatışmaları körüklemektir.
Ulusal gelir dağılımındaki aşırı bozukluklar, bu tür iç çatışmalar için çok kıvamında bir ortam yaratmaktadır zaten…
Endonezya’sından Cezayir’ine, Afganistan’ından Bosna’sına, Türkiye’sinden –artık yavaş yavaş- İran’ına kadar alevlenen iç çatışmalar, neden hep İslam oligarşilerinde sivilcelenip uç veriyor ki?.. , Oralarda önce hukuk, sonra tarih bilinci olmadığı ve köylüler, süngü ucuna dayalı kahramanlık edebiyatıyla durmadan koşullandırıldığı için…
O köylü taburlarını vaktiyle –Kore de dâhil- birkaç avuçluk mark yahut dolar karşılığında dilediğin gibi nasıl kullanmışsan, bugün de onları birbirleriyle dövüştürerek, elde kalmış silahlara çok kolay bulursun aradığın piyasayı…
Bizim artık arz üstünde bulunmayacağımız bir döneme de rastlasa, Türkiye’nin bir iç savaşa doğru gitme olasılığından kaygılanmamız bundan ötürüdür.

Osmanlı mutlak monarşisinde ya övgü vardı, ya sövgü… Alın işte Nefi’nin Siham-ı Kaza (Raslantı Okları) yapıtından, Vezir-i Azam Gürcü Mehmet Paşa için yazdığı bir sövgü kasidesi:
Gürcü hınzırı, a samsun-i muazzam, a köpek (Görkemli saray itleri bekçisi a köpek) / Kandesinkandenigehbani-i Alem a köpek. .. (Nerdesin nerde Âlemin bekçisi a köpek) / Vay ol devlete kim ola mürebbisi anın (Vah o devlete ki onun terbiye edicisi) / Bir senin gibi deni cehl-i mücessem a köpek (Senin gibi alçak bir cehalet örneği a köpek) / Ne güne kaldı medet Devlet-i Ali Osman / Hey Yazık hey, ne musibet, bu ne matem a köpek …
Nefi’nin “A köpek” diye sövdüğü Gürcü Mehmet paşa kimdi biliyor musunuz? IV. Murat’ın on bir yaşında tahta çıkar çıkmaz atadığı seksen yedi yaşındaki veziri azam vekili…

Nefı’nin yazdığı övgüler de, Yine övgü başyapıtlarıdır. Osmanlı mutlak monarşisinde ne “bilimsel merak” vardı, ne “objektif bir beyinsellik” Sadece övgü ve sövgü vardı…

Büyük oranda bugün de olduğu gibi…
Osmanlı’nın günümüz hamaset edebiyatına kadar yansımış en kıvandığı eylem “kılıçtan geçirmeydi … 1512’de içeride önce Alevileri kılıçtan geçirmiş; sonra yüz yıl boyunca kendisine başkaldıran –neden başkaldırdığını da hiç mi hiç merak etmeden – Celalileri kılıçtan geçirmiş; en sonunda 1826’da da-dünya tarihinde ilk kez—229 taburdan oluşan 140 bin kişilik kendi öz ordusunu kılıçtan geçirmişti.
Bütün bunlar objektif olarak okullarda okutulmadan, oralarda buralarda –Gazi’nin İzmir İktisat Kongresi’nde de belirttiği gibi- boşuna ziyan zebil edilmiş köylü taburları konusunda çok boyutlu bir özeleştiriyi göze almadan, hamaset koşullanmalarıyla, sonuncu İslam oligarşisini de uluslar arası kınamaların baş hedefi durumuna getiriyoruz. Gelin de ressam Çallı İbrahim’in o ünlü sözünü anımsamayın: “Bu kadar cehalet ancak tahsil ile mümkündür ..”

06.06.1998

Ortalama her sekiz yılda bir başbakan idam edildiğinde

1453- 1821 arasındaki 368 yıl boyunca ortalama her sekiz yılda bir başbakan, yani bir vezir-i azam idam edilmiştir Osmanlı’da …

Bunu ileriye dönük olarak aynen kopyalamaya kalktığımızda. 2366 yılına kadar ortalama her sekiz yılda bir başbakanı, tıpkı Menderes örneği asmamız gerekmekte.

Ne yazık ki ilk, orta ve liselerdeki tarih derslerinde, Osmanlı Tarihi’ne özgü, sık sık başbakan idam etme geleneği gözardı edilmiş ve bu korkunç uygulamanın nedenleri genç kuşaklara yeterince açıklanmamıştır.

İdamların büyük orandaki nedeni, vezir-i azamların rüşvet almakta aşırıya kaçmalarıydı.

Padişahlar, rüşvete çok kızdıklarından değil, önde gelen kullarının aşırı ölçüde zengin olmasından çekindikleri için onları idam ettirir ve servetlerine el koyarlardı.

Kanuni Süleyman ile Hürrem Sultan’ın aynı zamanda damadı olan Vezir – i Azam Rüstem Paşa’nın şu servet dökümüne bir bakın:
1700 köle, 2900 savaş atı, 1106 deve,700 bin altın, 5 bin dikilmiş kaftan ve giysi, 600 gümüş eyer. 500 altın eyer, 1500 gümüş at başlığı ve 130 çift altın özengi… Ayrıca kalıp altın, nakit altın ve gümüşle karışık altın, gümüş eşya ve mücevherler…

Bu görkemli servetin kaynağı sadece savaş ganimetleri değildi. Ayrıca Rüstem Paşa’nın Hürrem Sultan’la ortaklaşa aldığı rüşvetlerdi de…

Hürrem Sultan’la Damat Rüstem Paşa’nın gizli saray egemenliğinin Kanuni’den sonra da sürmesi için özellikle Hürrem Sultan’ın oğlu olmayan Şehzade Mustafa’nın yok edilmesi gerekiyordu. Kanuni’ye oğlu Mustafa’yı bir güzel boğdurttu. Mustafa’yı tutan Kanuni’nin gençlik dostu Vezir-i Azam Makbul İbrahim Paşa’yl da bir güzel boğdurttular. Ayrıca Rüstem Paşa’nın rakibi Vezir-i Azam Kara Ahmet Paşayı da bir güzel boğdurttular. O tarihlerde de İstanbul’da gazeteler çıksa acaba köşe yazarları neler yazar, yahut neler yazamazlardı kestirmek kolay değil. Ancak aynı dönemin ünlü şairi Fuzuli, bir türlü saray şairleri arasında değerlendirilmediği için, Nişancı Paşa’ya gönderdiği ünlü Şikayetname’sinde şöyle diyordu: “Selam verdim, rüşvet değildir diye almadılar.

Cumhuriyet ve demokrasi dönemlerinde tarihsel rüşvet geleneğinin hangi boyutlarda kaldığı, yahut hangi boyutlara çıktığı bir doktora tezi konusu …
Günümüzde dahi böyle bir doktora tezine çalışmayı göze alabilecek kimse çıkabilir mi, bilmiyoruz. Bildiğimiz, bugün de ülke topraklarının yüzde 60’ının Hazineye ait olduğu… Yani kim iktidara gelirse, bir ölçüde onun tasarrufu altındadır ülke toprakları. Devlet bankaları da öyle …
Ver rüşvetini, seni ihya edeyim,” olanaklarına da açık, çağdışı bir altyapı düzenidir bütün bunlar ama hiçbir iktidar kolayından düzeltemez gibimize gelir bu çarpık yapıyı…
Neyse canım, ne yapalım… Burası da böyle işte…
İncili Çavuş balıkçıya gitmiş; başlamış balıkların kuyruğunu koklamaya. Balıkçı, “Ne yapıyorsun Yahu,” demiş. “Balık dediğin baştan kokar…” İncili Çavuş, “Bunların” demiş, “başı koktuğu belli de, kuyruğuna kadar gelmiş mi, diye bakıyorum…”

17.12.1998

Osmanlıdan Bu yana Neler Değişmedi

Öteden beri aklım takılır durur Osmanlı’dan bu yana nelerin değişmediğine…
Örneğin rüşvet geleneği değişti mi?
Biliyorsunuz, 1500’lü yılların ortalarına doğru Fuzuli, Nişancı Mehmet Paşa’ya yazdığı bir mektupta, sarayın kendisine sahip çıkmamasından yakınıyor ve şöyle diyordu: “Selam verdik rüşvet değildür deyu almadılar
Şimdi 2000 yılındayız. Ne dersiniz rüşvet geleneği hala sürüyor mu?

Osmanlı döneminde tüm topraklar padişahın şahsına aitti. Dilediğine dilediği kadar arazi verebilirdi…
2000 yılında da toprakların yüzde 65’i Hazine’ye aittir. İktidardaki siyasetçiler, Hazine arazisini dilediklerine tahsis etme olanağına sahip değiller midir?


Örneğin Süleyman Demirel Bey, böyle bir konuda, “Verdimse ben verdim”, diye Hazine arazisiyle ilgili bir tartışmayı kestirip atmadı mı? Osmanlı döneminde “ihsan-ı şahane’ye mazhar olmaya çalışan bir yığın kul vardı …
2000 ‘yılında “ihsan-ı şahane” kavramının yerini, “devlet yardımı” kavramı almıştır. Siyasetçiler ise, kasıtlı olarak, “hükümet” kavramını yasama erki ile yargı erkini bir kıyıya iterek “devlet” kavramıyla eşanlamda kullanırlar ve özellikle de iktidardayken, kendilerinin “devlet”i temsil ettikleri imajını yaratmaya çalışırlar “yönetilenler”de; yahut kul koşullanmasından henüz kurtulamamış olan kitlelerde…

Böyle olunca da, yönetilenler yahut kullar-deprem bölgelerinde de örneklerine sık rastlandığı gibi- iktidardaki siyasetçilerden “devlet yardımı” isterler, yani “ihsan-ı şahane”de bulunmalarını isterler…
Turizmciler de aynı şeyi ister, özel işletmeler de aynı şeyi ister, sanat çevreleri dahi aynı şeyi ister…
Osmanlı dönemindeki “hazine-i hassa“, Cumhuriyet döneminde kılık değiştirip iktidardaki siyasetçilerin iradesi altındaki “devlet bankaları” kimliğine büründüğü için kulların iktidardaki siyasetçilerden “ihsan-ı şahanede bulunmalarını rica etmeleri” de doğaldır. Demek Osmanlı’dan kalma bu gelenek de sürmektedir hala. Osmanlı dönemindeki ekonomik açmazlar, 2000’de de hala sürmüyor mu?

1597’de Padişah III. Mehmet, Vezir-i Azam Yemişçi Hasan Paşadan boğdurttuğu Tırnakçı Hasan Paşa’nın giysilerini bir an önce satıp paralarını kendisine vermesini istiyordu.
Ekonomik durum o kadar rezaletti. Günümüzde de ekonomik durumun nasıl olduğunu hep biliyoruz.

Sivri biberin kilosu 1 milyona çıktığı için, resmi kişiler, halk yığınlarından sivri biber satın almamalarını rica ediyorlar.

Beş milyar liralık inanılmaz maliyetiyle konuşulan yeni CB Sarayı'nda 12.1.2015 günü 21 pare top atışı eşliğinde milli marşlar çalınarak Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, makam katından, merdivenin iki yanında sıralanan ve (sözde) o dönemin kıyafetlerini giyen askerlerin arasından geçerek indiği bir müsamere sergilendi. Tören batı basınında 'Osmanlı Sirki' nitelemesiyle yer aldı.


Bu arada 2000 yılında, kullarla kölelerin vaktiyle “Padişah Efendileri”ne karşı düzdükleri övgülerde bir azalma oldu mu?

Milyonlarca kul koşullanmasından kurtulamamış insan hala daha 10 tanesinin adını bile peş peşe sıralayamayacağı Padişah Efendileri’yle övünüp onlara övgüler düzülmesinden hoşlanmıyorlar mı? Osmanlı ya karşı tarihsel bir özeleştiri yapma gücüne sahip olabilirler mi?

Osmanlı döneminde kullar, anadillerini yazmayı beceremezlerdi. 2000 Yılında –Üst düzey kadrolarının önemli bir bölümü de dahil—anadilini doğru düzgün yazmayı becerebilenlerin oranı ne kadardır dersiniz? Osmanlı döneminde kul yığınlarının tipik özelliği köylü ve mesleksiz oluşlarıydı. 2000 yılında nüfusun hala daha yüzde 46’sı köylü değil mi? Gerçek bir meslek sahibi vatandaş sayısı da, sadece 100 bin…

Osmanlı’dan bu yana ne tarih bilincinde bir gelişme oldu, ne hukuk “Cami siyasetçiliği”nde de pek bir değişim olmadı.

Bazı bölgelerde “aşiretler düzeni” dahi hala sürüyor.

Bütün bunları 21. yüzyıl değiştirmek zorunda. Değiştirecektir de… Dileriz çok sıkıntı çekilmez …

25.02.2000

TÜRKİYE VE İNSAN HAKLARI

On dokuzuncu yüzyılın başından bu yana Türkive. “İnsan Hakları” açısından dünyanın gözünde hep sınav kapısındadır. Bunun nedenlerini soğan soyar gibi kabuk kabuk soymaya kalkarsanız, cücüğünde Yunanlıların 1821’deki Mora başkaldırısına karşı girişilen II. Mahmut şiddetini bulursunuz. “Başkaldırı ancak şiddetle bastırılır” inancı sade Yunanistan’ı değil, dünyayı da kaybettirdi bize o tarihte. Lord Byron, Londra’dan koptuğu gibi bizzat dövüşe katılmaya gitti Yunan milliyetçilerinin arasına ve orada tifüsten öldü. Victor Hugo, dövüşe bizzat katılmadı ama o ünlü “Mavi Gözlü Yunan Çocuğu” şiirini Yazdı. II. Mahmut’un bir haftalık vezir-i azamı Benderli Ali Paşa, Yunanistan’daki şiddeti aşırı bulduğu için, Yunan casusu suçlamasıyla idam edildi. Ve idam edilmiş son vezir-i azam olarak geçti tarihe.

Şiddetin bir yönetim biçimi olarak benimsenmesi ve her sorunun şiddetle çözülebileceğine inanılması çok pahalıya mal olmuştur bize. Bir kez sorunlar çözümleneceğine kangrene dönüşmüştür. Örneğin Balkan başkaldırılarında uygulanan şiddet, sonunda hem Balkan savaşları yenilgisine yol açmış, hem de neredeyse tüm dünyayı bloklaştırıvermiştir karşımızda. Üstelik zalimliğimiz üstüne o dönemlerden kalma saplarınlar hala her fırsatta incesinden kabasından çıkıp duruyor karşımıza.

Biz bu konuda derinliğine özeleştirilerle, yapılmış haksızlıkları sergileyerek, o dönemlerin nasıl sakat bir anlayış yüzünden çuvalladığını bir türlü koyamadık ortaya… Bunun yerine bizi kınamış olanları Türk düşmanı ilan ettik ve onların da yapmış olduğu zulümlerle savunmaya kalktık kendimizi.

Yerli yersiz uygulanmış şiddetlerin savunması daha çok içerde yapılmıştır bizde… Dışarıya karşı ise kendini düzeltme vaatleri verilmiştir, hala da verilmektedir. 1839 Tanzimat fermanı, aynı zamanda kendi kendini düzeltip hukuk ilkelerine bağlı kalma belgesiydi. Lozan’ın da içeriğinde evrensel hukuk ilkelerini uygulama taahhüdü vardır.

Bizim siyasal yapılanmamızın, “insan haklarıyla” tam bir uyum içine neden geçemediğini, bir Iaboratuvar titizliğiyle tülbentlerden süze süze analiz etmek gerekir… Bunda toplumsal bir hukuk bilincinin henüz tam billurlaşmamış olması elbette baş nedendir. Yüzyıllar boyu şiddetin tek çözüm olduğuna inanmıştır buradaki insanlar.

Yargı örgütüyle güvenlik örgütlerine, en az savunmaya yapılan yatırımlar kadar yatırım yapmak gerekirdi. Toplumsal disiplini az bir harcamayla sağlama kolaycılığından kaynaklanır şiddet yöntemleri biraz da…

Bir de ruhsal bir çarpıklık olan sadizmin toplumsal boyutlarına bir göz atma zorunluluğu var…
Hukukun temel amacı suçluyu cezalandırmak değildir. Hukukun temel amacı hakkı savunmaktır. Bunun mekanik bir ayrıntısıdır suçluyu cezalandırmak. Cezalandırma prosesinde, hukuk ilkelerinin dışına çıkılıp haksız yapıldığında, devletin hukuksallığı anlamını yitirmiş olur.

30.04.2014

Yorum gönder

Yorum göndermek için giriş yapmalısınız.