Toplum Hazineden Geçinenleri Artık Ödeyemiyor

Hikayeler / İnsanlık Halleri | Cetin Altan | Şubat 16, 2015 at 3:26 pm

Altmış yıl önceki küçüklerin en nefret ettikleri üç şeyden biri, zayıf düştüklerinde her sabah kendilerine zorla içirilen balıkyağı. ötekisi ikisi de kabız olduklarında zorla yapılan lavmanlar, yine zorla içirilen hintyağı idi.

Tanrı biliyor ya bugün de bana devlet yönetimi üstüne yazı yazmak, hintyağı yahut balıkyağı içmek gibi itici geliyor …
Ne var ki toplumun okuma menziline en çok girebilmiş yazı türü, gazetelerdeki köşe yazıları. Böyle olunca da bu olanağı yüzlerce yıl sürmüş olan “kulluk” koşullanmasına karşı, “vatandaşlık bilincini” uyandırmak için kullanmak gerekiyor.

Kim derdi ki Erbakan'ın genç yardımcısı günün birinde ülkenin yeni sultanı olacak.


Maalesef okullar kasıtlı olarak vermiyorlar bu bilinci. Özellikle de gençlerin düşünce ufuklarını “mevcut devlet yapısının eksileriyle artılarını karşılaştırmaya dönük analitik değerlendirmelere” kapalı tutuyorlar.

Sözün kısası, sivil-asker bürokrasi egemenliğine gizli köleler yetiştirmeyi amaçlayan “totaliter” bir yöntem izliyorlar sinsi sinsi…

Örneğin tarihi kendi bilimsel objektifliğinden koparıp siyasal bir oligarşinin propagandası için kullanıyorlar.
Edebiyatı da öyle …

Sosyolojiyle felsefe ise zaten iyice bir kıyıya itilmiş durumda …
Sonra da bu gençlerden gelmekte olan çağa uygun yaratıcı beyinler çıkması isteniyor.
Türkler ekonomik konularla henüz daha çok yeni geliyorlar yüz yüze…
Onun için de ne toplumsal yapıyla ekonominin, ne ekonomiyle hukukun, ne de hukukla felsefenin arasındaki ilişkileri –doğal olarak- tam kurabiliyorlar.
Kavranması hiç de zor olmayan zevkli konulardır bunlar. Yazık ki Türkiye’de üstü kapalı tutulan konulardır.
Yoksa altı yüzyıllık bir durağanlığın tortusu olan kapıkulu tayfasını ilericiliğin, değişimciliğin, sosyal adaletçiliğin motoru sanma yanılgısı bu kadar yaygın olabilir miydi? “Bir toplumda üretime de, servislere de emdikleri para kadar katkısı olmayan egemen tabakalar, toplumun sırtından geçinen tabakalardır. Durumlarının değişmesinden korktukları için asla değişimden yana olamazlar. İlerici laflar söyleseler de olamazlar, söylemeseler de olamazlar.
Ve bu durumu aydınlatmaya kalkanlara öfke duyarlar.


Sayın Demirel son başbakanlığı sırasında bütçenin yarısının “personel giderlerine” aktığından yakınırdı hep.
Sayın Çiller de aynı şeyden yakınmaktadır. Toplanabilen 450 trilyonluk verginin tümünün “personel giderlerini” ancak karşıladığını söylemektedir.

1. Cumhuriyet’in gelip duvara dayanmasının temel nedeni, “hazineden geçinenlerin” emdikleri para ölçüsünde ülke ekonomisinde bir değer yaratamamaları … KİT açıklarının da nedeni bu, BİT açıklarının da nedeni bu, bütçe açıklarının da nedeni bu, sosyal güvence kurumlarındaki açıkların da nedeni bu … Hatta son devalüasyonun dahi dipteki nedeni budur.
Siyasal partiler bu çarpıklığı düzeltmeyi göze alamıyorlar.
Toplum ise “hazineden geçinenleri” artık ödeyemiyor.

Öyleyse ne olacak? Hazineden geçinmeye alışmış kadrolarla dünya piyasalarına açılmak isteyen girişimciler ister istemez çatışacaklardır.
Artı değer yaratma kapasitesi kimin daha yüksekse, o ötekine egemen olacaktır.
Gerçek bir ilerici ve değişimci, böyle bir çatışmada hangi kanadı tutması gerektiğini çok iyi bilir. İlericilikle değişimciliğin ne olduğunu tam anlayamamış olanlar ise “Marksizm”i yasak etmiş kadroları tutmayı ilericilik sanabilirler. Yahut o rolde görünebilirler.
Ve ekonominin de, politika dışı, müspet bir bilim olmaya başladığını asla anlamak istemezler.
Keşke Türkiye de bir an önce göstermelik “kabuk devlet” olmaktan çıkıp modern yargı erki ve güvenlik güçleriyle “teknik bir devlet” olabilse de, biz de hintyağı içimine benzeyen bu tür konulardan kurtulup daha zevkli şeyler yazabilsek …

27.01.1994

Gelişmemiş Toplumlarda “Uygarlık”la “Militarizm” ilişkisi

İnsanoğlunun “uygarlık” yolunda durmadan ilerlediği söylenir, Bizde de çok sık kullanılır bu genel saptama. Adeta bir çeşit çağdaşlık parolası gibi … İnsanlık uygarlık yolunda durmadan ilerliyor. Meclis kürsüsüne çıkan siyasetçiler de bol bol tekrarlarlar bu klişeyi, o kullarda sınıf kürsülerine çıkan öğretmenler de … Ne var ki, “insanoğlu,” yahut “insanlık” kavramının ne anlama geldiğini, “uygarlık” kavramının ne anlama geldiğini, “ilerleme” kavramının ne anlama geldiğini enine boyuna inceleyip irdelemez pek kimse .. “İnsanoğlu,” yahut “insanlık” dendiğinde ırkların, milletlerin, ülkelerin, bayrakların ötesindeki tüm insanları kapsayan, kendine özgü bir canlı türü belirlenmektedir.


Ne yaparmış bu “canlı türü?
Uygarlık yolunda durmadan ilerlermiş.
Ne zamandan beri?
Taa “mağara” dönemlerinden beri.
Öyleyse “uygarlık” nedir?
Uygarlık, yeryüzünden geçerken “insanoğlunun” hayatı kolaylaştırıp güzelleştirmek için harcamış olduğu tüm çabaların toplamından hem yararIanma, hem de ona yeni katkılar yapma düzeyine erişmişliktir. Örneğin Pitagoras’ın çarpı cetvelinden de, Edison’un elektriğinden de, Fleming’in penisilin’inden de, Yahya Kemal’in şiirlerinden de, Osman Hamdi’nin tablolarından da oluşan; neredeyse arz boyutlarındaki bir buketi, hem kucaklayacak ve onu gerektiği gibi değerlendirebilecek bir kapasiteye sahip olma, hem de o bukete yeni bir çiçek daha ekleyebilme özeni…
Türkler -genel anlamda- uygarlık tarihinin gitgide genişleyen “diyaIektik kavisi” içine bir türlü yeterince girememişlerdir. Ve asıl dehşet verici olanı, bunun nedenlerinin araştırılmasına da aşırı tepkiler göstermişlerdir. Durmadan Türk’e Türk propagandası yapmakla yetinmişlerdir. Ayrıca siyasal yöneticiler de kendi çıkarlarına göre “tarih” uydurmayı bir kurnazlık saymışlardır. Bütün bu çarpıklığın kökünde yatan neden, militarist planda silah zorunluluğunu doğurmuştur. Böyle olunca da genç kuşaklar şehitliği kolayca benimseme hipnozuyla biçimlendirilmiştir. Dilini iyi kullanma, meslek sahibi olma, evrensel değerler kategorisiyle özgürce “med-cezir” sevişmesine girme hedefleri bir kıyıya itilmiş; “önce vatan” sloganı öne çıkarılmıştır. Türk’e türk propagandası da ona göre yoğunlaştırılmıştır.
Bôylece “çağdaş uygarlık düzeyinin” tümden dışına düşülmüştür.
“İnsanlık tarihinden sökülüp gelen gelişmenin önünde giderseniz lider olursunuz. Ortasında giderseniz çağdaş olursunuz. Sonunda gidersiniz görüntüsüz olursunuz. Ama bu gelişmeye karşı çıkarsanız yok olursunuz”.
Türkiye kendi “kakokrasi”sinde, yami Demokrasi etiketi altındaki “kötü yönetim”inde “kışla’ ile “cami” rekabeti arasında çalkalanırken, çağdaşlığın evrensel kriterlerine, örneğin “hukuka,” örneğin “önemliler” yanında değerliler kategorisine; örneğin sadece kendi kadrolarının egemenliğini kucaklayan “kabuk devlet” tipinden halk kitlelerine servis vermekle yükümlü “teknik devlet” yapılanmasına gözlerini kapatıyor, omuz silkiyor.
Bir bakıma “insanlık tarihinden sökülüp gelen gelişmeye karşı çıkıyor.”
Tek avuntu şudur:
Türkiye’de düşünce özgürlüğü dönemi başlamamışsa bile “düşünme dönemi başlamıştır.

11.12.1996

Türkiye ve İnsan Hakları

Geçen yüzyılın başından bu yana Türkiye, “insan hakları açısından’ dünyanın gözünde hep sınav kapısında …
Bunun nedenlerini soğan soyar gibi kabuk kabuk soymaya kalkarsanız cücüğünde Yunanlıların 1821 ‘deki Mora başkaldırısına karşı girişilen II. Mahmut şiddetini bulursunuz.
“Başkaldırı ancak şiddetle bastırılır” inancı sade Yunanistan’ı değil, dünyayı da kaybettirdi bize o tarihte …
Lord Byron, Londra’dan koptuğu gibi bizzat dövüşe katılmaya gitti Yunan milliyetçi1erin arasına ve orada tifüsten öldü. –Victor Hugo dövüşe bizzat katılmadı ama o ünlü “mavi gözlü Yunan çocuğu” şiirini Yazdı …
II. Mahmut’un bir haftalık vezir-i azami Benderli Ali Paşa, Yunanistandaki şiddeti aşırı bulduğu için Yunan casusu suçlamasıyla idam edildi. “Ve idam edilmiş son vezir-i azam olarak geçti tarihe …

Şiddetin bir yönetim biçimi olarak benimsenmesi ve her sorunun şiddetle çözümlenebileceğine inanılması, çok pahalıya mal olmuştur bize …
Bir kez sorunlar çözümleneceğine kangrene dönüşmüştür.
Örneğin Balkan başkaldırılarında uygulanan şiddet, sonunda hem Balkan savaşları yenilgisine yol açmış, hem de neredeyse tüm dünyayı bloklaştırıvermiştir karşımızda …
Üstelik zalimliğimiz üstüne o dönemlerden kalma saplantılar hala her firsatta incesinden kabasından çıkıp duruyor karşımıza …

Biz bu konuda derinliğine özeleştirilerle, yapılmış haksızlıkları sergileyerek, dönemlerin nasıl sakat bir anlayış Yüzünden çuvalladığını bir türlü koyamadık ortaya …
Bunun yerine bizi kınamış olanları Türk düşmanı ilan ettik ve onların da yapmış olduğu zulümlerle savunmaya kalktık kendimizi.
Sadece bir Gazi, Balkan antlaşmasını biçimlendirirken Osmanlı’ya karşı Balkan başkaldırısını onaylamış ve o başkaldırılar uzantısında son olarak da Türklerin Osmanlı’ya başkaldırdığını söylemiştir.

Yerli yersiz uygulanmış şiddetlerin savunması daha çok içeride yapılmıştır bizde .. • Dışarıya karşı ise kendini düzeltme vaatleri verilmiştir, hâlâ da verilmektedir. 1839 Tanzimat Fermanı, aynı zamanda kendi kendini düzeltip hukuk ilkelerine bağlı kalma belgesiydi.
Lozan’ın da içeriğinde evrensel hukuk ilkelerini uygulama taahhüdü vardır.
O nedenle Batı’daki yasalar, çarçabuk Türkçeye aktarılarak uygulamaya konmuştur hemen …

Bizim siyasal yapılanmamızın, “insan haklarıyla” tam bir uyum içine neden geçemediğini, bir laboratuar titizliğiyle tülbentlerden süze süze analiz etmek gerekir.
Bunda toplumsal bir hukuk bilincinin henüz tam billurlaşmamış olması elbet baş nedendir …
Sade vatandaşlar dahi sinirlendikleri durumlarda, örneğin et fiyatlarını pahalı bulduklarında, durumu düzeltmek için şıpın işi cezalar biçmeye kalkar ve ilk olarak da iki kasabın sallandırılmasında ararlar çözümü. Yüzyıllar boyu şiddetin tek çözüm olduğuna inanmıştır onlar da …

Yargı örgütü ile güvenlik örgütlerine en az savunmaya yapılan yatırımlar kadar yatırım yapmak gerekirdi.
Asayiş kadrolarının teknik donatımları ne kadar ileri giderse, şiddet yöntemleri, işkence, dayak, zulüm de o kadar geriye gider.
Toplumsal disiplini az bir harcamayla sağlama kolaycılığından kaynaklanır şiddet yöntemleri biraz da…

Bir de ruhsal bir çarpıklık olan sadizmin toplumsal boyutlarına göz atma zorunluluğu var …
Her törende kuzu, koyun, koç, dana, boğa, deve kesme furyası ne kadar normal görünüyor size?
Buna koşarak kaçma olasılığı asla bulunmayan yaşlı sanıklara gereksiz yere vurulan kelepçeler, sorgulamadan önce kameralar önünde sanıklardan sökülen kravatlarla kemerler, hücre içi bekletmeler de eklenince, insan haklarıyla” olan bütünleşmenin neresinde bulunduğumuz çok kolay çıkıyor ortaya …

Hukukun temel amacı suçluyu cezalandırmak değildir. Hukukun temel amacı hakkı savunmaktır. Bunun mekanik bir aynntısıdır suçluyu cezalandırmak …
Cezalandırma prosesinde, hukuk ilkelerinin dışına çıkılarak haksızlık yapıldığında, devletin hukuksallığı anlamını yitirmiş olur. Sayın Çiller’in ABD’yi ziyaretinde Başkan Clinton, Amerika’nın dünyada en çok bu noktaya önem verdiğini söylüyordu. Herhalde boşuna söylemiyordu bunu bir Türk başbakanına .. ,

16.10.1999


Kışla Cami Çatışmasını Aşma Dönemi

Ekonomi bilinci, hukuk bilinci ve siyaset bilinci, köylülük evresine takılıp kalmış olan İslam toplumlarında henüz billurlaşmış değil.
Bu nedenle de bilim ve yazı adamlarının konulara belirli ortak saplantılar ötesinde, daha genişliğine bir açıklık getirmeleri kolay olmuyor.
Hele siyasal egemenlikte Kışla – Cami rekabeti iyice su üstüne çıkıyorsa … Türk olduğun için doğuştan Kışla’nın, Müslüman olduğun için de doğuştan Cami’nin neferi olman gerektiği kanısı var her iki kurumda da.

Yurdunu sevmek, devleti sevmek”, yahut “Tanrı’yı sevmek, peygamberi sevmek” kriterlerindeki “sevmek” fiilinin metafiziğinden kurtulup Auguste Comte’un çoktan aşılmış “pozitivizmine” bile bir köprü kuramıyorsun.

Köylülük evresi de bu demektir zaten. Ortaçağın “sevmek” zorunluIuğuyla, durmadan bunu kanıtlama çabasına mahkum edilmiş olmak. ..

Egemenin “aferin’’ine layık olabilmek için bir ömrü armağan etmek…
Ortaçağın bu tipik özelliğiyle bilimi de, Yazıyı da bağdaştırmak kolay değil.

Yirmi dört yaşındayken “grevsiz demokrasi olmayacağını” yazdığım icin “yurdunu seven böyle şey yazmaz” suçlamasına uğramıştım, Voltaire’in bir sözünü yazdığım için de “Cami” nin suçlamasına …
Siyasal egemenliği ekonomik güç belirler. Örneğin ekonomiyi sivil asker bürokrasi, “bütçe, devlet bankaları, tahsisler ve ihaleler” yoluyla biçimlendirip denetleyebiliyorsa, siyasal egemenliği de onlar elinde tutar. Kendilerine göre gerekli saydıkları yasaları çıkartıp kaldırtarak …

Bugün “Cami” de siyasal egemenlikte hak iddia etmeye başlamışsa, şu veya bu yoldan ekonomik gücünün artması; buna karşılık, ekonomiyi denetlemek de bürokrasinin geriye kayması yüzündendir…

Tabii buna bürokrasinin Marksist rüzgârlardan kaygılanıp imam-hatip okulu bolluğuyla sarığa sığınmasını da ekleyebilirsiniz. Çağdaş bir demokraside ise siyasal egemenliği kim biçimlendirir?

Dışa açılmış bir sermaye gücüyle, onun vazgeçilmez bir antitezi olan emek gücü biçimlendirir. Yanİ üretim ve kazanç gücü …

Bunun içindir ki Osmanlı Sarayı, sermaye birikimine olanak tanmazdı. Cumhuriyet bürokrasisi de, denetleyemeyeceği dışa açık sermaye hareketlerine olanak tanımamıştır.

Bugün RP de dışa açılmaya karşı çıkmakta … Hatta tüketime de karşı çıkmakta …

Köylülük evresinin aşılmamış olması, böylesi bir içe kapanıklığa olanak yaratabiliyor. Ama ne sermaye birikimi serpilebiliyor, ne emek gücü ağırlık kazanabiliyor, ne de ekonomi evrensel bir bütünleşme içinde gerçek rayına oturabiliyor ..

Evrensel sıralamadaki Yetmişinci basamakta, katırın kuyruğu gibi, uzayıp kısalmadan mumyalaşmış duruyoruz.
Ülke çıkarlarının da bunu gerektirdiğini bağırmaktan usanmıyoruz. Ülke çıkarları, siyasal egemenliğin çıkarları demektir gerçekte…

O egemenlik de onlara göre ne sermaye gücüne geçmeli, ne dolayısıyla emek gücüne …

Batı emperyalizmine de karşıyız, Sovyet komünizmine de ve ayrıca laikiz .. tamam mı?

Dünyadaki ekonomik faaliyetin sadece binde üçünü gerçekleştirebilsek de …

Teknolojideki aşamalar sayesinde, üretimde kol gücünün geriye sayması ve işsizliğin artması karşısında, evrensel sermaye kârını sürümden sağlamak zorundadır. Sürümün artması için mal ve para dolaşımının serbestleşmesi, kitlelerin de daha zenginleşmesi gerekiyor.

Kitlelerin zenginleşmesini engelleyen bürokratik egemenlikler dönemi o yüzden sona eriyor, .. o egemenliğin yerini ne kilise alacaktır, ne cami… Piyasanın ekonomik gücünü oluşturan sermaye ile onun vazgeçemeyeceği uzmanlar ve yaratıcı kadrolar alacaktır. Emek gücüne de hak ettiği payı ister istemez vererek.” Türkiye globalleşmenin hızlandığı bir dönemde böyle bir sistemin dışında kalamaz. Ayak sürtse de kalamaz, sürtmese de kalamaz. Direnirse, gereksiz acılar çeker. Hepsi bundan ibaret.

Yorum gönder

Yorum göndermek için giriş yapmalısınız.