Fransız Devrimciler Neden Reformları Özgürlüklerden Önce İstediler?

Hikayeler / İnsanlık Halleri | Alexis de TOCQUEVILLE | Mart 12, 2015 at 12:25 pm

İşaret edilmeye değer bir husus, Devrim’i hazırlamış olan bütün fikirler ve bütün duygular arasında, tastamam kamusal özgürlük fikrinin ve duygusunun en sonra ortaya çıkmış olması ve bunun gibi ilk önce ortadan kaybolmasıdır.

Hükümetin eskimiş yapısını sarsmaya uzun zamandan beridir girişilmişti; bu yapı hanidir sallanıyordu ve henüz kamusal özgürlük konusu sorun edilmiyordu. Voltaire onu neredeyse hiç düşünmüyordu: İngiltere’de geçirdiği üç yıl, bunu ona göstermiş ama sevdirememiştir. İngilizler arasında özgürce telkin edilmekte olan kuşkucu felsefeye bayılmaktadır; onların siyasal yasalarıysa onu pek az ilgilendirmektedir: Bu yasaların erdemlerinden çok uygunsuz yanlarına işaret eder. Başyapıtlarından biri olan “İngiltere Üzerine Mektuplar”ında, parlamento en az sözünü ettiği şeydir; gerçekte, İngilizlerin en çok edebi özgürlüklerine gıpta etmekte, ama siyasal özgürlüklerine asla kulak asmamaktadır, sanki birincisi ikincisi olmadan uzun süre var olabilirmiş gibi.

Yüzyılın ortalarına doğru, özellikle kamu yönetimine ilişkin sorunları ele alan ve birçok benzer ilke yüzünden kendilerine iktisatçılar ya da fizyokratlar ortak adı verilen bir takım yazarların belirdiği görülür. İktisatçılar tarihte filozoflar kadar parlak bir görüntüye sahip olmamışlardır: Devrim’in gelişine de belki onlardan daha az katkıda bulunmuşlardır: bununla birlikte Devrim’in gerçek yapısının en iyi bir şekilde özellikle onların yazılarında incelenebileceğine inanıyorum. Filozoflar, yönetim konusunda asla çok genel ve çok soyut fikirlerin dışına çıkmamışlardır: iktisatçılar ise, kuramlardan ayrılmaksızın, yine de olguların çok yakınına inebilmişlerdir. Birinciler, düşünülebilecek olan şeyi söylemişler, ama ötekiler, kimi zaman yapılması gereken şeyi göstermişlerdir. Devrim’in geri dönüşü olmaksızın alaşağı edeceği bütün kurumlar saldırılarının özel hedefi olmuştur; bu kurumlardan hiçbiri, onların gözünde bağışlanası değildir. Buna karşılık, Devrim’in kendi eseri kabul edilebilecek bütün kurumlar da onlar tarafından önceden haber verilmiş ve heyecanla salık verilmişlerdir; yazılarından herhangi birinde tohumlarının bırakılmamış olduğu bir tekini bile güçlükle sayabilirsiniz; Devrim’de esas olan her şey onların yazılarında bulunmaktadır.

Dahası, onca yakından tanıdığımız devrimci ve demokratik mizaçla, kitaplarında bile karşılaşılmaktadır: yalnızca bazı ayrıcalıklara karşı nefret duymazlar, farklılık bile onlar için iğrençtir: Eşitliğe, onu köleliğin içinde bile arayacak kadar hayrandırlar. Ereklerine ulaşmada onları rahatsız eden her şey yalnızca kırılası’dır. Sözleşmelere pek az saygı beslemektedirler; kişisel haklara hiç saygı duymazlar; ya da daha doğrusu, onların gözünde esasen artık kişisel haklar yoktur, ama yalnızca bir kamu yararı vardır. Oysaki bunlar genelde, yumuşak ve sakin tabiatlı insanlar, iyiliksever kişilerdir, namuslu yargıçlar, becerikli yöneticilerdir: ne var ki, yapıtlarına özgü zihniyet onları sürükler.

Geçmiş, iktisatçılar için sınırsız bir nefretin nesnesidir. Letronne, “Ulus yüzyıllardan beri yanlış ilkelerle yönetilmiştir: “bu alanda her şey rastgele yapılmışa benziyor” der. Bu fikirden yola çıkarak, işe koyulurlar: kendilerini en ufak bir şekilde bile olsa rahatsız edip tasarılarının bakışımını bozmaya görsün, tarihimizde en eski ve en iyi temellenmiş görünenler de dâhil olmak üzere lağvedilmesini istemeyecekleri kurum yoktur. İçlerinden biri, Kurucu Meclis tarafından uygulamaya konulmasından kırk yıl önce, ülke topraklarının bütün eski bölünme biçimiyle birlikte bütün vilayet adlarının da değiştirilmesini önerir.

Daha henüz özgür kurumlar fikri zihinlerinde doğmazdan da önce, onlar Devrim’in gerçekleştirdiği bütün toplumsal ve idari reformların düşüncesini çoktan tasarlamışlardır. Gıda maddelerinin serbest mübadelesine ticarette ve sanayide “bırakınız yapsınlar” ya da “bırakınız geçsinler”e fevkalade yandaş oldukları doğrudur; ancak gerçek anlamıyla siyasal özgürlüklere gelince, bunları düşünmezler bile ve hatta bunlar tesadüfen akıllarına düşecek olsa, öncelikle dışlarlar. Çoğu, başlangıçta tartışmacı meclislere, yerel ve ikincil erklere ve genel olarak, merkezi gücü dengelemek üzere farklı zamanlarda bütün özgür toplumlarda yerleştirilmiş olan bütün o karşı ağırlıklara, alabildiğine düşman görünmektedirler.
Quesnay, “Bir yönetimde karşı güçler sistemi yaratmak uğursuz bir fikirdir” der. Quesnay’nin bir dostu da şöyle söyler: “Karşı ağırlıklar sistemi düşüncesine yol açan akıl yürütmeler acayiptir.”

İktidarın aşırılıklarına karşı keşfettikleri yegâne güvence kamunun eğitimidir; çünkü yine Ouesnay’nin dediği gibi, “eğer ulus aydınlatılırsa dediğim dedikçilik mümkün olamaz”, “Yetkenin aşırılıklarının yol açtığı kötülüklere maruz kalan insanlar, baştan sona gereksiz bin türlü araç icat etmişler ve gerçekten etkili olacak tek aracı özünde adalet ile doğal düzenin genel ve sürekli kamusal eğitimini ihmal etmişlerdir” diyen de onun tilmizlerinden biridir. Her türlü siyasal güvencenin yerini bu küçük edebi zevzekliklerle doldurabileceklerini düşünmektedirler.

Hükümetin kırsal kesimi öylece kendi haline bırakmasına onca acı bir şekilde hayıflanan, kırsal alanı yolsuz, sanayiden ve ışıktan yoksun durumuyla bize gösteren Letronne, eğer oralarda yaşayanlar kendi sorunlarını kendileri çözmekle yükümlü tutulsalardı, işlerinin pekâlâ çok daha iyiye gitmiş olabileceğini asla düşünmez.

Ruhunun yüceliği ve dehasının az bulunur nitelikleriyle bütün ötekilerden ayrı bir yere koymak zorunda olduğumuz Turgot’nun kendisi bile, siyasal özgürlüklerin tadını ötekilerden daha fazla bilmemektedir, ya da en azından bu tadı gecikerek ve kamunun hissiyatı bunu kendisine telkin ettiğinde almıştır. İktisatçıların pek çoğu için olduğu gibi, onun için de, en başta gelen siyasal güvence, kamunun, birtakım yöntemler uyarınca ve belli bir zihniyet dâhilinde devlet tarafından belli bir şekilde yetiştirilmesidir. Bu tür bir entelektüelin otamaya, ya da çağdaşlarından birinin söylediği gibi, ilkelere uygun bir eğitim mekanizmasına karşı beslediği güven, sınırsızdır. Krala sunduğu ve bu türden bir tasarı öneren raporunda şöyle demektedir: “Sizi şöyle yanıtlama cüretini göstereceğim ki Sir, on yıl içinde ulusunuzu tanımayacaksınız ve aklın ışıklarıyla, iyi örf ve adetlerle, size ve vatana hizmet için gösterilecek aydınlık gayretle, bu ulus bütün öteki halklardan sonsuz bir şekilde üstün olacaktır. Bugünün on yaşındaki çocukları, o zaman, devlet için hazırlanmış, ülkelerine karşı sevecen, korkuyla değil ama akıl yoluyla yetkeye boyun eğen, yurttaşlarına karşı yardımsever, adaleti tanımaya ve ona saygı göstermeye alışmış insanlar haline gelmiş olacaklardır”.


Fransa’da siyasal özgürlüğün tahrip edilişinin üzerinden öyle uzun bir zaman geçmişti ki onun koşullanın ve etkilerinin neler olduğu neredeyse tümüyle unutulmuş bulunuyordu. Dahası, ondan hala artakalmış olan biçimsiz kalıntılar ve ona ikame etmek üzere yapılmışa benzeyen kurumlar, onu kuşkulu bir duruma itiyor ve çoğu zaman ona karşı önyargılar yaratıyordu. Hâlâ var olan cemaat meclislerinden çoğu, geçmişten kalma biçimleriyle, Ortaçağ zihniyetini koruyor ve toplumun gelişmesine yardımcı olmak şöyle dursun, bu gelişmeye köstek oluyordu; siyasal organ işlevini yerine getirmekle görevli tek merci olan parlamentolar, hükümetin neden olduğu kötülüğe engel alamıyor ve çoğu zaman, yapmak istediği iyiliği de engelliyorlardı.

Bütün bu eski araç-gereç yardımıyla düşledikleri ihtilali gerçekleştirme fikri, iktisatçılara uygulanabilir gelmemektedir; tasarılarının uygulanmasını kendi kendisinin efendisi haline gelmiş olan ulusa emanet etme düşüncesi bile pek az hoşlarına gitmektedir; çünkü onca geniş ve parçaları birbiriyle onca sıkı sıkıya kenetli bir reform sistemi bütün bir topluma nasıl kabul ettirilecek ve nasıl izletilecektir? Bizatihi krallık yönetimini kendi ereklerine hizmet ettirtmek onlara daha kolay ve daha uygun görünmektedir.

Bu yeni erk Ortaçağ’ın kurumlan arasından çıkmamıştır: hiçbir şekilde onun damgasını taşımamaktadır; hataları ortasında, ondaki kimi iyi eğilimleri bir yana ayırırlar. Tıpkı onlar gibi, bu yeni erkin de koşulların eşitliği ve kuralların tekdüzeliğine karşı doğal bir eğilimi vardır: feodaliteden çıkmış ya da aristokrasiye doğru meyleden bütün eski erklerden en az onlar kadar tüm yüreğiyle nefret etmektedir. Avrupa’nın bütün öteki ülkelerinde, bu kadar mükemmel bir şekilde kurulmuş, bu kadar büyük ve bu kadar güçlü bir yönetim mekanizması aramak beyhude olurdu; bizim ülkemizde böylesi bir yönetimle karşılaşmak, onlara özellikle mutlu bir rastlantı gibi görünmektedir: Eğer bugünkü gibi tanrısal istenci her dakika işin içine sokmak moda olmuş olsaydı, bunun tanrısal bir rastlantı olduğunu söyleyebilirlerdi. Letronne, ”Fransa‘nın durumu İngiltere’ninkine kıyasla çok daha iyidir, çünkü burada ülkenin bütün görünümünü değiştirecek reformları bir anda gerçekleştirmek mümkündür, halbuki İngilizlerde, böylesi reformlar her zaman için partiler tarafından engellenebilirler” demektedir.

Demek oluyor ki, söz konusu olan, bu mutlak erki yıkmak değil ama imana getirmektir. Mercier de la Riviere “devletin, temel düzenin kuralları uyanca hükümet etmesi gerekir ve böyle yaptığında, tepeden tırnağa güçlü olması gerekir” der. ‘Yeter ki devlet görevini iyi anlasın”, der bir başkası. “ondan sonra artık onun elini kolunu tutmayın”. Quesnay’den kalkın rahip Beaudeau’ya” kadar uzarın, hepsini de aynı ruh hali içinde bulursunuz.

Yaşadıkları zamanın toplumunu yeni baştan biçimlendirmek üzere yalnızca krallık yönetimine güvenmekle kalmazlar; kurmak istedikleri gelecek yönetimin fikrini de, kısmen ondan ödünç alırlar. Birine bakarken öteki hakkındaki görüntü kafalarında şekillenmiştir.

İktisatçılara göre, devlet yalnızca ulusu yönetmek için değil, ama onu belli bir tarzda biçimlendirmek içindir de; Yurttaşların kafasını daha önceden kararlaştırdığı belli bir model uyarınca biçimlendirmek ona düşer; onun görevi yurttaşların kafasını bazı düşüncelerle doldurmak ve onların yüreğine zorunlu olduğuna inandığı kimi duyguları yerleştirmektir. Aslında, haklarının sınırı olmadığı gibi yapabileceği şeylerin de haddi hesabı yoktur; insanları yalnızca yeniden biçimlendirmez, onları dönüştürür; belki de onları başka türlü yapmak da ancak onun arzusuna bağlıdır. “Devlet, insanları ne isterse yapar” der Beaudeau. Bu söz onların bütün kuramlarını özetlemektedir.

İktisatçıların düşledikleri bu muazzam toplumsal erk, gözlerinin önünde olan erklerin hepsinden de daha büyük olmakla kalmamaktadır yalnızca; kökeni ve niteliğiyle de onların hepsinden ayrılmaktadır. Doğrudan doğruya Tanrı’dan kaynaklanmamaktadır; hiçbir şekilde geleneğe bağlanmamaktadır: kimliksizdir: Adı artık kral değil, ama devlet’tir: bir ailenin mirası değildir; herkesin ürünü ve temsilcisidir ve herkesin istenci karşısında, tek tek insanların haklarına boyun eğdirmek zorundadır.

Ortaçağ’ın hiç aklına gelmeyen ve adına demokratik dediğim dedikçilik denen bu özel zorbalık biçimi, onların hiç de yabancısı değildir. Toplumda aşamalı düzene yer olmayacak, ayrıcalıklı sınıflar, değişmez toplumsal orunlar bulunmayacaktır; hemen hemen birbirinin benzeri ve tümüyle eşit bireylerden bileşen bir halk olacak, bu karışık kitle yegane meşru egemen olarak kabul edilecek, ama kendi hükümetini bizzat yönetme ve hatta denetleme imkanını ona verebilecek her türlü yeğinlikten özenle yoksun tutulacaktır. Bu halkın üstünde, ona danışmadan onun adına dilediğini yapmakla görevlendirilmiş tek bir temsilci olacaktır. Onu denetlemek için, araçlarından yoksun bir kamusal hikmet vardır; durdurmak içinse, yasalar değil de ihtilallar: Hukuksal yönden, bu temsilci bir ast görevli konumundadır: gerçekteyse, bir efendidir o.


Çevrelerinde yine de bu ülküye uygun gibi görünen hiçbir şey bulamayınca, onu gidip Asya’nın içlerinde ararlar. Aralarında, yazdıklarının herhangi bir bölümünde Çin’in alayişli övgüsünü yapmamış bir tekinin bile olmadığını söylerken abartmıyorum. Kitapları okunduğunda, en azından bununla karşılaşılacağı kesindir ve Çin de henüz pek az tanındığı için, bin türlü laklakıyat yoktur ki bize bu ülke hakkında masallar anlatıp durmasın. Bir avuç Avrupalının, keyfine göre yönlendirdiği o ahmak ve barbar yönetim, onlara, dünyadaki bütün ulusların kopya edebilecekleri en eksiksiz model gibi gelmektedir. Çin onlar için, daha sonraları İngiltere’nin ve nihayet Amerika’nın bütün Fransızlar için ifade edeceği şeydir. Mutlak, ama önyargılardan arınmış egemeninin yılda bir kez yararlı zanaatları onurlandırmak üzere kendi elleriyle toprağı sürdüğü; bütün orunların edebi yarışmalar sonunda elde edildiği: din diye yalnızca bir felsefeye ve aristokrasi olarak da yalnızca öğrenim görmüşlere sahip bir ülke karşısında heyecanlanmakta ve sanki kendilerinden geçmektedirler.

Günümüzde sosyalizm adı altında gösterilen yıkıcı kuramların kaynağının yenilerde olduğu sanılır: bu bir hatadır: Bu kuramlar ilk iktisatçılarla çağdaştırlar. Berikiler toplumun biçimlerini değiştirmekte, düşledikleri tepeden tırnağa güçlü hükümeti kullanırlarken, ötekiler aynı iktidarı, toplumun temellerini yıkmak üzere düşlerinde ele geçiriyorlardı.

Morelly’nin yazdığı “Code de la Nature”ü [Doğanın Kanunnamesi] okuyunuz, orada iktisatçıların devletin olanca gücü ve sınırsız haklan üzerine geliştirdikleri bürün doktrinlerle birlikte, şu son zamanlarda Fransa’yı en çok dehşete salmış olan ve bizim doğuşlarına tanık olduğumuzu vehmettiğimiz siyasal kuramlardan bir çoğunu da bulacaksınız: Malların ortaklığı, çalışma hakkı, mutlak eşitlik, her şeyde tekdüzelik, bireylerin bütün davranışlarındaki mekanik düzenlilik, kuralcı zorbalık ve yurttaşların kişiliğinin toplumsal bütün içinde tümüyle emilişi.

Toplumdaki hiçbir şey özel olarak ya da mülkiyet halinde kimseye ait olmayacaktır” denmektedir, söz konusu Kanunnamenin 1. maddesi. “Mülkiyet nefret vericidir ve onu ihya etmeye yeltenecek kişi, tıpkı bir zırdeli ve insanlık düşmanı gibi, bütün hayatı boyunca hapsedilecektir.” “Her yurttaş toplum hesabına beslenecek, çalıştırılacak ve meşgul edilecektir,” demektedir 2. madde. Her türlü üretim maddesi, bütün yurttaşlara dağıtılmak ve yaşamlarındaki gereksinimleri karşılamak üzere kamu mağazalarında toplanacaktır. Kentler aynı tasarıma göre inşa edileceklerdir. Özel kişilerin kullanımındaki bütün yapılar birbirinin eşi olacaktır. Beş yaşına gelen bütün çocuklar ailelerinden alınacak ve devlet hesabına, tek biçim altında birlikte yetiştirileceklerdir. “ Bu kitap size sanki dün yazılmış gibi gelir: oysaki yüz yıl öncesinden kalmadır; 1755’te, Quesnay’nin ekolünü kurduğu bir zamanda yayımlanıyordu: merkezileştirme ve sosyalizmin aynı toprağın ürünleri olduğu bu kadar doğrudur işte; bunlar, biri ötekine kıyasla, yetiştirilmiş meyve yaban ürününe göre neyse odur.

Yaşadıkları zamanın insanları arasında, bizim zamanımızda en az Iamekân görünecek olanlar iktisatçılardır; eşitlik konusundaki tutkuları öylesine kararlı ve özgürlük eğilimleri öylesine belirsizdir ki, aldatıcı bir çağdaş havaları vardır. Devrim’i gerçekleştirmiş olan insanların söylevlerini ve yazılanı okuduğumda kendimi birdenbire tanımadığım bir yere ve tanımadığım bir toplumun ortasına taşınmış gibi hissediyorum; ama iktisatçıların kitaplarını karıştırdığımda, bana sanki bu insanlarla yaşamışım ve onlarla biraz önce söyleşmişim gibi geliyor.

1750’ye doğru, ulusun bütünü de siyasal özgürlük konusunda bizzat iktisatçılardan daha talepkâr görünmemişti: onun tadını ve kullanmasını unuttuğundan, düşüncesini bile unutmuştu, Haklardan daha çok reformların gelmesini temenni ediyordu ve şayet o sırada tahtta büyük Friedrich’in çapında ve mizacında bir hükümdar bulunmuş olsaydı, asla şüphe duymuyorum ki, toplumda ve yönetimde Devrim’in yaptığı en büyük değişikliklerden birçoğunu, üstelik yalnızca tacını yitirmeksizin de değil, ama iktidannı da alabildiğine güçlendirerek gercekleştirirdi. XV. Louis’nin en becerikli bakanlarından birinin, Bay de Machault’nun bu düşünceyi sezdiği ve efendisine işaret ettiği öne sürülür: ne yar ki, böylesi girişimler hiçbir şekilde salık verilmezler: İnsan onları ancak kavramaya muktedir olduğu zaman gerçekleştirebilecek durumdadır.

Yirmi yıl sonra, durum artık aynı değildi: Siyasal özgürlüğün imgesi Fransızların zihninde yerleşmişti ve onlar için her geçen gün daha bir çekici oluyordu. Bu pek çok işaretten anlaşılmaktadır. Taşra vilayetleri yeniden kendi kendilerini yönetme arzusunu kavramaya başlarlar. Halkın tümüyle yönetimden pay alma hakkına sahip olduğu fikri zihinlere girer ve yerleşir. Eski Etats generaux, belleklerde yeniden tazelenir. Kendi öz tarihinden nefret eden ulus, bu tarihin ancak o bölümünü zevkle anımsamaktadır. Yeni akım bizzat iktisatçıları da sürükler ve onları, üniter sistemlerini birkaç özgür kurumla bulandırmaya zorlar.

1771 ‘de parlamentolar ortadan kaldırıldığında, bunların önyargıları yüzünden onca sıklıkla acı çekmiş olan aynı halk, yıkılışları karşısında derin bir heyecana kapıldı. Onlarla beraber, krallık yönetiminin keyfiliğini hala dizginleyebilen son engel de sanki çökmüş gibi görünüyordu.

Bu muhalefet Voltaire’i şaşırtır ve isyan ettirir. “Neredeyse bütün krallık çalkantı ve şaşkınlık içinde,” diye yazar dostlarına; “kaynaşma, vilayetlerde de Paris’te olduğu kadar güçlü. Oysaki ferman bana göre yararlı reformlarla dolu. Memuriyetlerin alınıp satılır olmasına son vermek, adaleti ücretsiz dağıtmak, savunmacıları krallığın dört bir köşesinden Paris’e gelmekten ve orada varını yoğunu yitirmekten kurtarmak, senyörlüklerin yargı işlemlerindeki giderlerini ödemekle kralı yükümlü kılmak, bütün bunlar ulusa verilmiş büyük hizmetler değil midir? Şu parlamentolar esasen çoğu zaman baskıcı ve barbar olmamışlar mıdır? Doğrusu, bu küstah ve itaatsiz burjuvaların tarafını tutan Welches’lere hayranım. Bana göre, sanırım Kral haklı, ve madem hizmet etmek gerekiyor, bu işi soylu bir aileden gelen ve benden çok daha güçlü olarak dünyaya gelmiş bir aslanın buyruğu altında yapmanın, kendi türümden iki yüz farenin buyruğu altında yapmaktan daha iyi olduğunu düşünüyorum.” Ve özür dilemek istercesine ekler: “Kabul edin ki, dağıttıkları adaletin giderlerini ödemek suretiyle Kralın bütün toprak senyörlerine gösterdiği inayeti sonsuza dek takdir etmek zorundayım.

Uzun bir süredir Paris’te bulunmayan Voltaire, toplumsal düşüncenin hala bırakmış olduğu noktada kaldığını sanıyordu. Oysa hiç de öyle değildi. Fransızlar işlerinin daha bir yolunda gitmesini talep etmekle yetinmiyorlardı artık; bu işleri bizzat kendileri yapmak istemeye koyulmuşlardı ve her şeyin hazırlamakta olduğu büyük Devrim’in, yalnızca halkın onayıyla değil, ama onun elleriyle gerçekleşeceği görülüyordu.

Eski rejimin içerdiği en kötü şey ile taşıdığı en iyi şeyi aynı yıkıntıda birbirine karıştırmak zorunda olan bu köktenci ihtilalın o andan itibaren artık kaçınılmaz olduğunu düşünüyorum. Kendi başına eylemeye onca kötü hazırlanmış bir halkın her şeyi tahrip etmeden her şeyi bir anda yeni baştan oluşturmaya girişmesi mümkün değildi. Mutlak bir hükümdar daha az tehlikeli bir yenilikçi olurdu. Kendi açımdan özgürlüğe ters düşen nice kurumu, fikri, alışkanlıkları yıkan, öte yandan özgürlüğün çok güç vazgeçebileceği daha başka nicelerini lağveden bu ihtilali düşündüğüm zaman: halk tarafından ve halkın egemenliği adına yapılacağına, dediğim dedikçi bir hükümdar tarafından gerçekleştirilseydi, günün birinde özgür bir ulus haline gelmemizde bizleri belki de daha az el verişsiz bir durumda bırakmış olurdu diye düşünme eğilimindeyim.
Devrim’imizin tarihi anlaşılmak istenirse, ondan hemen önce gelen şeyi asla gözden kaçırmamak gerekir.

Fransızların siyasal özgürlüğe besledikleri sevgi uyandığı zaman, onlar hükümet etme konusundaki nosyonların birçoğunu esasen tasarlamışlardı ve bunlar, özgür kurumların varlığıyla kolay kolay uyuşmayan, onlara neredeyse zıt olan nosyonlardı.

Bir toplum ülküsü olarak benimsemiş oldukları şef, kamu görevlilerinden başkaca aristokrasisi olmayan bir halk, devletin yöneticisi ve gerçek kişilerin vasisi olan tek ve alabildiğine güçlü bir idareydi. Özgür olmak isterken bu birincil nosyondan hiçbir şekilde uzaklaşmayı düşünmediler: yalnızca bu nosyonu özgürlük nosyonlarıyla uzlaştırmaya çalıştılar.
Dolayısıyla uçsuz bucaksız bir idari merkeziyetçilik ile etkin ve güçlü bir yasama organını; bürokrasinin idaresi ile seçmenlerin yönetimini birbiriyle karıştırmaya kalkıştılar. Bir bütün halindeki ulus, egemenliğin tüm haklarına sahip oldu, teker teker her bir yurttaş da, en dar bağımlılığın içine sıkıştırıldı: Birinciden, özgür bir halkın deneyim ve erdemlerini göstermesi talep edildi; ötekinden de iyi bir hizmetkârın nitelikleri beklendi.

Siyasal özgürlüğü, ona yabancı ya da ters olan, ama bizim de alışkanlığını hanidir edinmiş ya da önceden tadını almış olduğumuz kurum ve fikirlerin ortasına buyur etme arzusudur ki, altmış yıldır özgür yönetimler kurmak üzere girişilen ve onca uğursuz ihtilâllerin izlediği nice nafile denemelere yol açtı ve nihayet Fransızların bir çoğu, bunca çabadan yorulmuş, onca emek ürünü ve onca kısır bir çalışmadan bezmiş bir halde, birincisine dönmek üzere ikinci hedeflerini terk ederek tek bir efendinin buyruğu altında eşitlik içinde yaşamanın, her şeyden sonra hala belli bir hoşluk taşıdığını düşünme noktasına geldiler. İşte böylelikledir ki, bugün 1789’daki atalarımızdan çok daha fazla 1750’lerin iktisatçılarına benzer bulmaktayız kendimizi.

Bütün zamanlarda, insanlara insanlığın gerçekleştirmiş olduğu en büyük işleri yaptırtan bu siyasal özgürlük tutkusunun nereden kaynaklandığını, ne tür duygularda kök salıp ne tür duygularla beslendiğini sık sık kendime sormuşumdur.

Gayet iyi görüyorum ki, halklar kötü yönetildikleri zaman kendi kendilerini yönetme arzusunu da rahatlıkla tasarlıyorlar: ama ancak dediğim dedikçiliğin getirdiği bazı tikel ve geçici kötülüklerden doğan o bir tür bağımsızlık aşkı asla kalıcı değil: onu doğurmuş olan olayla birlikte geçiyor; özgürlüksever görünülüyordu, aslındaysa yalnızca efendiden nefret ediliyordu. Oysa özgür olmak için yaratılmış toplumların nefret ettikleri şey, bizatihi bağımlılığın kötülüğüdür.

Gerçek özgürlük aşkının, her zamanı ve yalnızca kazandırdığı maddi rahatlıkların görülmesinden doğmuş olduğunu da sanmıyorum; çünkü bu görüş çoğu zaman kendi kendisini karartır. Özgürlüğün, onu elinde tutmasını bilenlere, sonunda her zaman erinç, rahat ve sıklıkla da zenginlik taşıdığı çok doğrudur: ama bu türden nimetlerin kullanımını aniden sekteye uğrattığı zamanlar vardır; onlardan yararlanmanın geçici zevkini yalnızca dediğim dedikçiliğin verebildiği daha başka zamanlar da vardır. Özgürlükte, bu nimetlerden başka bir şeye değer vermeyen insanlar, özgürlüğü asla uzun süre koruyamamışlardır.

Bütün zamanlarda, bazı insanların yüreğini onca güçlü bir şekilde özgürlüğe bağlayan şey, getirdiği iyiliklerden bağımsız olarak taşıdığı çekicilikler, kendine özgü baştan çıkarıcılığıdır; yalnızca Tanrı’nın ve yasaların yönetimi altında korkusuzca konuşabilmek, eyleyebilmek, soluk alabilmek zevkidir. Her kim ki, özgürlükte bizatihi özgürlükten başka şeyler arar, hizmet etmek için yaratılmıştır.

Bu yazı Alexis de Tocqueville'in Fransız Devrimi ve sonuçlarını değerlendirdiği L'ancien régime et la Révolution isimli 1856 tarihli eserinden alınmıştır.


Bazı halklar, her türlü zorluk ve yoksunluklar içince ısrarla ve inatla özgürlüğün peşindedirler. Bu durumda onların özgürlükte sevdikleri şey, kendilerine sağladığı maddi yararlar değildir; özgürlüğün kendisini o kadar değerli ve o kadar zorunlu bir nimet olarak düşünmektedirler ki, başkaca hiçbir nimet özgürlüğün yitimi karşısında onları teselli edemeyeceği gibi, özgürlüğü tattıklarında da her şeyin tesellisini bulurlar. Ama daha başkaları, varsıllıkları içinde ondan yorulurlar; özgürlüğe borçlu oldukları o rahatlığın kendisini, bir çaba yüzünden tehlikeye atmaya korktukları için hiçbir direniş göstermeksizin onun ellerinden çekilip alınmasına göz yumarlar. Özgür kalabilmek için neyin yokluğunu çekmektedirler? Eksik olan nedir? Bu, bizatihi var olmaklığın tadıdır. Benden bu soylu tadı çözümlememi istemeyin, onu duymak gerekir. O, Tanrı’nın buyur etsinler diye hazırladığı yüce gönüllere kendiliğinden girer: onları doldurur, onları alevlendirir. Onu asla hissetmemiş olan sıradan ruhlara onu anlatmaya kalkışmamalıdır.

Yorum gönder

Yorum göndermek için giriş yapmalısınız.