Fransa’da 1789 Öncesi Feodal Haklar

Tarihte Neler Oldu | Alexis de TOCQUEVILLE | Haziran 10, 2015 at 3:36 pm

İlk ağızda bir şey şaşırtmaktadır: özel amacı her yerde Ortaçağ kurumlarının kalıntılarını ortadan kaldırmak olan Devrim, bu kurumların çok daha iyi korunmuş olarak rahatsızlıklarını ve katılıklarını halka en fazla hissettirdikleri yörelerde değil de, tersine, bunları onlara en az hissettirdikleri yörelerde patlak vermiştir; öyle ki, bu kurumların boyunduruğu, gerçekte en hafif olduğu yerlerde en dayanılmaz görünmüştür.

Fransa’daki Feodal Haklar Neden Bütün Başka Yerlerdekilere Kıyasla Halk İçin Dayanılmaz Hale Gelmişlerdi

XVIII. yüzyılın sonunda, Almanya’nın hemen hemen hiçbir bölgesinde serflik henüz tümüyle ortadan kaldırılmış değildi ve çoğunda da halk, tıpkı Ortaçağ’daki gibi, efendisinin yurtluğuna gerçek anlamda bağlı kalmaya devam ediyordu. II Friedrich ile Maria-Theresa’nın ordularını oluşturan askerlerin neredeyse hepsi de gerçek serfti.

1788’de, Alman devletlerinin çoğunda, köylünün senyörlüğü terk edebilmesi mümkün değildir ve eğer terk edecek olursa bulunduğu her yerde kovuşturulabilmekte ve zorla geri getirilebilmektedir . Yaşadığı topraklarda, özel yaşamını gözetim altında tutan, ölçüsüzlük ve tembelliğini cezalandıran egemenin adaletine boyun eğmiş durumdadır. Ne içinde bulunduğu konumdan yukarıya çıkabilmekte, ne meslek değiştirebilmekte, ne de efendinin keyfi olmaksızın evlenebilmektedir. Zamanının büyük bir bölümünü efendinin hizmetine hasretmek zorundadır. Gençliğinin birçok yılını senyörün malikânesinde hizmetçilikle geçirmek zorundadır. Senyörlüğün angarya düzeni bütün gücüyle varlığını sürdürmekte ve kimi ülkelerde angarya süresi haftanın üç gününe kadar çıkmaktadır. Senyöre ait yapıları onaran ve işlerine bakan, zahiresini pazara taşıyan, senyörü bir yerden bir yere götüren ve iletilerini ulaştırmakla görevli olan köylüdür. Bununla birlikte serf de toprak sahibi olabilmekte, ama bu toprağın iyeliği her zaman çok eksik kalmaktadır. Tarlasını belli bir şekilde ve senyörün gözü önünde işlemeye mecburdur; onu kendi arzusuyla ne devredebilmekte, ne de ipotek edebilmektedir. Kimi durumlarda ürünlerini satmaya zorlanmaktadır: kimi durumlarda onları satması engellenmektedir; köylü için yetiştiricilik her zaman mecburidir. Mirası bile bütünüyle çocuklarına geçmemekte; genellikle bir bölümüne senyörlük tarafından el konulmaktadır.

Bu düzenlemeleri zaman aşımına uğramış yasalardan çıkarmıyorum, bunlara büyük Friedrich tarafından hazırlanmış ve ardılı tarafından yürürlüğe konulmuş kanunnamede, tam da Fransız İhtilâlının patlak verdiği bir sırada rastlıyorum.
Uzun zaman vardı ki, benzer hiçbir uygulamayla Fransa’da artık karşılaşılmıyordu: Köylü dilediği gibi gidiyor, geliyor, satın alıyor, satıyor, pazarlık ediyor, çalışıyordu. Serfliğin son kalıntıları artık yalnızca Doğu’daki bir ya da iki taşra vilayetinde, sonradan fethedilmiş olan taşra vilayetinde görülüyordu: başkaca her yerde serflik tümüyle ortadan kaybolmuştu ve lağvedilmesi üzerinden o kadar çok zaman geçmişti ki, tarihi bile unutulmuştu. Günümüzde gerçekleştirilen bilimsel araştırmalar, XIII. yüzyıldan itibaren, Normandiya’da artık serfliğe rastlanmadığını kanıtlamışlardır.

Ama Fransa’da, halkın yaşam koşullarında başka bir devrim daha gerçekleşmiş durumdaydı: Köylü Yalnızca serflikten kurtulmuş olmakla kalmamıştı; aynı zamanda toprak sahibi haline de gelmişti. Bu olgu, bugün bile o kadar az bilinmektedir ve ileriki sayfalarda görüleceği gibi, öylesine sonuçlar yaratmıştır ki, burada bu konuya bir nebze değinmem hoş görülse gerektir.

Uzun süre, toprak mülkiyetine ilişkin paylaştırmanın Devrim’den miras kaldığı ve yalnızca onun sayesinde gerçekleştirildiği sanılmıştır; gerçeğin bunun tam tersi olduğu bin türlü tanıklıkla kanıtlanmış durumdadır.

Bu ihtilaldan en azından yirmi yıl öncesinde, daha o zamanlarda bile, toprağın her türlü ölçünün de ötesinde parçalandığından yakınan tarım birliklerine rastlanmaktadır. Turgor’ aynı dönemde, “Miras yoluyla intikal eden topraklan parçalanması o boyutlardadır ki,” der, “tek bir aileye yetebilen toprak, beş ya da altı çocuk arasında bölüşülmektedir. Bu çocuklar ve aileleri bu durumda geçimlerini artık salt topraktan sağlayamamaktadırlar.” Necker de, birkaç yıl sonra, Fransa’da sayısız küçük kırsal mülkiyet olduğunu söylemişti.

Devrim’den birkaç yıl önce, bir krallık denetçisine [intendant] gönderilmiş gizli bir raporda şunlara rastladım: “Mirasla intikal eden iyelikler, eşit ve kaygı verici bir biçimde tekrar tekrar bölünmekte ve varislerin hepsi de her şeye ve her yerde malik olmak istediklerinden, topraklar sonsuzcasına bölünmüş durumda ve hiç durmadan yeniden bölünmektedirler.” İnsanın, bunların günümüzde yazılmış olduğuna inanası gelmiyor mu?

Bizzat ben, eski rejimin bir tür kadastrosunu yeniden çıkarabilmek için inanılmaz zorluklarla karşılaştım ve bunu kimi durumlarda başarabildim, Toprak vergisini getiren 1790 tarihli yasaya göre, her kırsal-kilise-çevresi [paroisse] kendi toprakları üstünde o sıralarda var olan mülkiyetlerin envanterini çıkarmak zorundaydı. Bu envanterlerden çoğu kaybolmuştur; bununla birlikte bazılarını çeşitli kasabalarda bulabildim ve bunları günümüzdeki vergi mükellef listeleriyle kıyasladığımda, bu kasabalardaki toprak malikleri sayısının şimdiki sayının yarısına, çoğu zaman da üçte ikisine kadar yükseldiğini gördüm; Bu da, Fransa’nın toplam nüfusunun o zamandan beri dörtte birin üstünde arttığı düşünülecek olursa, oldukça ilginç bir durumdur.

Köylünün toprak sahibi olma aşkı, o zamanlar da tıpkı günümüzdeki gibi son derece aşırıdır ve toprak mülkiyetinin onda yarattığı her türden tutku alevlenmiştir. Çok yetenekli bir çağdaş gözlemci, “Topraklar her zaman değerlerinin çok ötesinde fiyatlarla satılıyorlar’’ demektedir; “bu da, o yörede oturan herkesin toprak sahibi olma tutkusundan kaynaklanıyor. Aşağı sınıfların, başka ülkelerde gerçek kişiler ve kamusal fonlara emanet edilmiş olan tasarrufları, Fransa’da toprak alımına yönelmiştir.”

Arthur Young’ı, ülkemize ilk gelişinde, bizde karşılaştığı bütün farklılıklar içinden en çok toprağın köylüler arasındaki büyük paylaşımı etkilemiştir; Fransa topraklarının yarısının bizzat köylülere ait olduğunu söylemektedir. Sık sık, “Böyle bir durumun olabileceği konusunda en ufak bir fikrim yoktu” der ve gerçekten de o sıralarda böyle bir duruma, Fransa ya da en yakın komşu bölgeleri dışındaki hiçbir yerde rastlanmamaktadır.


İngiltere’de de kendi toprağına sahip köylüler olmuştu ama bunlara çok daha az sayıda rastlanıyordu. Almanya’da, her zaman ve her yerde, özgür ve elindeki toprak parçasının bütün mülkiyetine sahip olan belli sayıda köylüler görülmüştü. En eski Germen adetleri arasında, köylünün mülkiyet hakkını düzenleyen özel ve çoğu kez tuhaf yasalar bulunmaktadır; ama bu türden mülkiyet, her zaman istisnai bir olgudur ve bu küçük toprak sahiplerinin sayısı çok azdır.

Almanya’da, XVIII. yüzyılın sonunda, köylünün toprak sahibi ve hemen hemen Fransa’daki kadar özgür olduğu yöreler çoğunlukla Ren ırmağı boyunca konumlanmışlardır; Fransa’daki ihtilalcı tutkular da en erken tarihlerde ve hep en canlı bir şekilde buralarda yayılmışlardır. Buna karşılık Almanya’nın bu tutkulara en uzun süre geçit vermeyen kısımları, köylülerin toprak mülkiyetinin ve özgürlüğünün henüz ortalarda görülmediği kısımlarıdır. Bu nokta işaret edilmelidir.

Dolayısıyla, Fransa’da toprak mülkiyetindeki bölünmenin Devrim’e tarihlendiğini sanmak, ortak bir hatayı sürdürmektir: bu olgu Devrim’den çok daha eskidir. Devrim’in Kilise’ye ait bütün topraklar ile soylulara ait olanların büyük bir bölümünü sattığı doğrudur: ancak, benim zaman zaman sabırla yaptığım gibi, bizatihi satış mukaveleleri incelenecek olursa, bu topraklardan çoğunun esasen önceden başka topraklara da sahip olan kişiler tarafından satın alınmış olduğu görülecektir; öyle ki, mülkiyet el değiştirmiş olmakla birlikte maliklerin sayısı sanıldığından çok daha az artmıştır. Bay Necker’in iddialı, ancak bu kez doğru deyişiyle, Fransa’da esasen bir sürü toprak sahibi bulunuyordu.

Devrim’in etkisi, toprağı bölmek değil ama bir an için serbest bırakmak şeklinde olmuştur. Gerçekten de bütün o küçük malikler topraklarını işlemekte oldukça sıkıntılı durumdaydılar ve kurtulmalarına izin verilmeyen pek çok hizmetin yükümlülüğünü taşımaktaydılar.

Bu yükümlülükler hiç şüphesiz ağırdı; ama bu yükümlülükleri onların gözünde dayanılmaz kılan şey, öyle anlaşılıyor ki, asıl, bunların ağırlığını hafifletmiş olması gereken fırsattı: aynı köylüler, Avrupa’nın hiçbir köşesinde olmadığı ölçüde senyörlerinin yönetiminden kurtulmuş durumdaydılar; bu da onları mülk sahibi kılmış olan devrim ölçüsünde büyük olan bir başka devrimdir.

Eski rejim, onun yasaları altında doğmuş olan insanlarla her gün karşılaştığımız için, her ne kadar bizim hala çok yakınımızda olsa da, şimdiden zamanın derinliklerinde kaybolmuş gibidir. Bizi ondan ayıran köktenci Devrim yüzyılların yapacağı etkiyi yaptı: Yok etmediği her şeyi karanlıkta bıraktı. Dolayısıyla bugün şu çok basit soruya tastamam yanıt verebilecek pek az insan vardır: 1789’dan önce kırsal alanlar nasıl yönetilmekteydiler? Ve gerçekten de, kitapları değil ama o zamanın yönetim arşivlerini incelemeksizin, bu sorunun kesin ve ayrıntılı bir yanıtını vermek mümkün değildir.

Sık sık şöyle denildiğini duydum; Çok uzun bir zamandan beri devlet Yönetimine katılmayı bırakmış olan soylular. kırsal alanın yönetimini sonuna kadar ellerinde tutmuşlardı: buralarda köylüyü senyör yönetiyordu. Bu görüş düpedüz yanlıştır.

XVIII. yüzyılda kırsal alandaki kilise-çevresinin her türlü işi, artık senyörlüğe bağlı görevliler olmayan ve senyör tarafından seçilmeyen belli sayıdaki memur tarafından çekip çevrilmekteydi; bunlardan bazıları, krallığın taşradaki denetçisi tarafından atanıyordu, ötekileri bizzat köylüler seçiyorlardı. Vergiyi belirlemek, kiliseleri onarmak, okullar inşa etmek, kilise-çevresi meclisini toplayıp buna başkanlık etmek bu yetkililerin işiydi. Cemaate ait malları kollayıp ne şekilde kullanılacaklarına karar veriyor ve cemaatin davalarını onun adına savunuyorlardı. Senyör, bütün bu küçük yerel işlerinin idaresiyle uğraşmadığı gibi, bunları denetlemiyordu bile. Kilise-çevresinin bütün memurları, bir sonraki bölümde göstereceğimiz gibi, merkezi iktidarın yönetimi ya da denetimi altındaydılar. Üstelik senyörün, kilise-çevresindeki krallık temsilcisi olarak, kral ile çevre halkı arasındaki bağlantıyı sağlayan kişi gibi davrandığı da artık hemen hemen hiç görülmemektedir. Devletin genel yasalarını uygulamak, milisleri devşirmek, vergi toplamak, hükümdarın buyruklarını yayımlamak ve onun bağışlarını paylaştırmakla görevli olan da artık senyör değildir. Bütün bu ödevler ve bütün bu haklar başkalarına aittirler. Senyör, gerçekte, dokunulmazlıklarının ve ayrıcalıklarının öteki yöre sakinlerinden ayırdığı ve yalnız bıraktığı bir kişiden başkası değildir: sahip olduğu erk değil, yaşama koşullan farklıdır. Krallık denetçileri, yetkili kıldıkları ast-temsilcileriyle [subdélégué] yazışmalarında, “Senyör yalnızca yöre sakinlerinin ilk sırada gelenidir” diye özenle belirtirlerdi.

Kilise çevresinden çıkıp kanton’a bakacak olursanız, yine aynı görünümle karşılaşırsınız. Soylular hiçbir yerde bireysel olarak idare etmedikleri gibi, beraberce de idare etmemektedirler: bu durum Fransa’ya özgüydü. Fransa dışındaki her yerde, eskinin feodal toplumunun belirleyici çizgileri kısmen korunmuştu: Toprağın sahipliği ve yöre sakinlerinin yönetimi hala birbirine karışmış durumdaydı.

İngiltere’de, hükümet edenler de, idare edenler de belli başlı toprak sahipleriydi. Almanya’da, hükümdarların devletin genel işleyişini ilgilendiren konularda soyluların vesayetinden en fazla kurtulmayı başarmış oldukları Prusya ve Avusturya gibi bölgelerde bile, kırsal kesimin idaresi büyük ölçüde soylulara bırakılmış durumdaydı ve hükümdarlar, kimi yerlerde senyörü denetleyebilseler bile henüz onun yerini alamamışlardı.


Doğrusunu söylemek gerekirse, Fransız soyluları uzun zamandan beri kamu idaresine ancak bir noktada, adaletin dağıtılmasında katılıyorlardı. İçlerinden en önde gelenleri, kimi davalarda kendileri adına karar veren yargıçlara sahip olma hakkını korumuşlardı ve senyörlüğün sınırları içinde güvenliğe ilişkin düzenlemeleri zaman zaman yine yapıyorlardı; ancak krallık erki senyörlüğün adaletini kısmış, sınırlamış, kendine bağlamıştı. O kadar ki, adalet dağıtmayı hala sürdürmekte olan senyörler bile, bu işi bir erk olmaktan çok bir gelir kaynağı olarak düşünüyorlardı.

Soyluluğa ilişkin bütün tikel haklar için aynı şey geçerliydi. Bu hakların siyasal kısmı ortadan kalkmıştı; geriye bir tek parasal kısmı kalmıştı ve bu da kimi durumlarda alabildiğine büyümüştü.

Yararlı ayrıcalıkların, şimdilik yalnızca, halkı özellikle ve doğrudan ilgilendirdiği için “feodal haklar” adını öncelikle taşıyan bu parçasından söz etmek istiyorum.

1789’da bu hakların hala nelerden ibaret olduklarını söylemek bugün kolay değildir, çünkü çok büyük sayılardaydılar ve müthiş bir çeşitlilik gösteriyorlardı, üstelik aralarından bir çoğu da çoktan ortadan kalkmış ya da değişmişti; öyle ki, onları gösteren sözcüklerin çağdaşları için esasen karışık olan anlamı, bizim için son derece karanlık bir hale gelmiştir. Bununla birlikte, XVIII. yüzyıl feodal hukuk uzmanlarının [feudistes] kitaplarına başvurulduğu ve yerel adetler dikkatle araştırıldığı zaman, hala var olan bütün hakların, belli başlı türlerden olmak üzere, az sayıda hakka indirgenebileceği görülmektedir; bütün ötekilerin de varlıklarını sürdürdükleri doğrudur, ama bunlar tek başına kalmış bireylerin kullandıkları haklardan ibarettir.

Senyörlük angaryasının izleri hemen her yerde yarı yarıya silinmiş durumdadır. Yollardan alınan geçiş resimlerinin [péage] çoğu, ya yumuşatılmış ya da ortadan kaldırılmıştır; bununla birlikte, bunlardan birçoğuna hala rastlanan pek az sayıda taşra vilayeti de vardır. Bu vilayetlerin hepsinde, senyörler panayır ve pazarlardan vergi kesmektedirler. Bütün Fransa’da, avlanma hakkından yalnızca senyörlerin yararlandıkları bilinmektedir. Genellikle, yalnızca onlar güvercinliklere ve güvercinlere sahiptirler; hemen hemen her yerde köylüyü kendi değirmenlerinde buğday öğütmeye ve üzümlerini kendi ezimhanelerinde sıkmaya mecbur tutmaktadırlar. Tümel ve karşılıklı bir başka hak da, bağış ve satış hakkıdır; bu, senyörlüğün sınırları içinde toprak alım ve satımının her yapılışında senyöre ödenen bir vergidir. Nihayet ülke arazisinin bütününde, toprak sahibinin ayni ya da nakdi olarak senyöre ödemek zorunda olduğu ve kendisini bağışık kılamayacağı vergi, kira ve yükümlülüklerin konusudur. Bütün bu çeşitlilikler içinde, bir ortak çizgi kendisini göstermektedir: Bu hakların hepsi de, şu ya da bu ölçüde toprağa ya da toprak ürünlerine bağlıdır: hepsi de toprağı işleyeni ilgilendirmektedir.

Ruhban sınıfına mensup senyörlerin de aynı avantajlardan yararlandıkları bilinmektedir; çünkü feodaliteden daha başka bir kökeni, daha başka bir ereği ve daha başka bir yapısı bulunan Kilise, sonuçta yine de sıkı sıkıya feodaliteyle karışmış durumdadır ve her ne kadar bu yabancı tözle asla tümden birleşmiş olmasa da, ona o kadar derinlemesine nüfuz etmiştir ki, sanki onda kök salmış gibi durmaktadır.

Demek oluyor ki, piskoposlar, piskoposluk kurulu üyeleri, rahipler, Kilise içindeki işlevlerine bağlı olarak “fief” ve “censive”’lere sahiptiler. Manastır, genellikle toprakları üzerinde kurulu olduğu köyün senyörlüğünü de elinde tutmaktaydı. Fransa’nın hala serflere rastlanan tek yöresinde, manastırın serfleri vardı: manastır, angaryaya başvuruyor, panayır ve pazarlardan vergi alıyordu, kendi fırını, değirmeni, ezimhanesi, kendi damızlık boğası vardı. Ruhban sınıfı ayrıca Fransa’da, bütün Hıristiyan âleminde olduğu gibi, ondalık hakkından da yararlanıyordu.

Ancak, burada benim için önemli olan husus, o dönemde, bütün Avrupa’da, aynı feodal yasaların tastamam aynılarının bulunduğu ve de kıtanın pek çok yöresinde, bunların çok daha ağır olduklarıdır. Yalnızca senyörlük angaryasını anmakla yetineceğim. Fransa’da azalmıştı ve daha yumuşaktı: ama Almanya’da hala geneldi ve ağırdı.

Bunun da ötesinde, atalarımızı en fazla ayağa kaldırmış olan, yalnızca adalete değil ama uygarlığa da aykırı olduklarını düşündükleri feodal kökenli yasalardan çoğu; ondalık, devredilemeyen toprak gelirleri, yaşam boyu yükümlülükler, bağış ve satışlar, onların XVIII. yüzyılın tumturaklı diliyle toprak köleliği diye adlandırdıkları bütün bu şeyler, o sıralarda İngilizlerde de bir ölçüde vardı; birçokları bugün bile hala görülmektedir. Bunların İngiliz tarımcılarının dünyanın en gelişmiş ve en zengin tarımcıları olmalarını engellememesi bir yana, İngiliz halkı varlıklarını bile neredeyse fark etmemektedir.

O halde aynı feodal yasalar, neden Fransız halkının yüreğinde bu kadar güçlü, bizatihi nesnesi ortadan kalktıktan sonra bile devam eden ve sanki yatıştırılamazmış gibi görünen bir nefret uyandırmıştır? Bu oluşumun nedeni, bir yandan, Fransız köylüsünün toprak sahibi haline gelmiş ve öte yandan da, senyörünün yönetiminden tümüyle kurtulmuş oluşudur. Hiç şüphesiz başka birçok neden daha bulunmaktadır, ancak bunların en başta gelenler olduklarını düşünüyorum.

Eğer köylü toprağı sahiplenmemiş olsaydı, feodal sistemin toprak mülkiyeti üstüne bindirdiği yükümlülüklerden çoğuna karşı bir bakıma ilgisiz kalmış olacaktı. Çiftçi olmayan bir kimseyi ondalık neden ilgilendirsin ki? Feodal sistem bu vergiyi çiftlik ürünlerinden almaktadır. Taşınmaz mal sahibi olmayan bir kimseyi toprak kirası neden ilgilendirsin ki? Hatta yetiştiriciliğin getirdiği sıkıntılar bile, bir başkası adına yetiştiricilik yapan bir kimseyi neden ilgilendirsin ki?

Öte yandan, Fransız köylüsü hala senyörü tarafından idare edilmekte olsaydı, feodal yasaları da çok daha katlanılabilir bulacaktı, çünkü bu yasalarda ülkenin kurumsal yapısının doğal sonucundan başkaca bir şey görmeyecekti.

Soyluluk yalnızca ayrıcalıklara değil, ama erklere de sahip olduğu, yönettiği ve çekip çevirdiği zaman, tikel hakları da hem daha büyük olabilir hem de daha az göze batabilir. Feodal çağlarda soyluluk, bugün hükümet nasıl görülüyorsa, hemen hemen aynı gözle görülüyordu: Verdiği güvenceler göz önünde tutularak dayattığı külfetlere katlanılıyordu. Soyluların rahatsız edici ayrıcalıkları vardı, masraflı haklara sahiptiler: ama toplum düzenini sağlıyorlardı, adalet dağıtıyorlardı, yasayı uygulatıyorlardı, zayıflan yardımına koşuyorlardı, kamusal işleri yürütüyorlardı. Soyluluk bu işleri yapmayı bıraktığı ölçüde, ayrıcalıklarının yükü de daha ağır görünmeye başladı ve bizatihi varoluşları bile anlaşılmaz olup çıktı.

Rica ediyorum, XVIII. yüzyılın Fransız köylüsünü bir düşünün, ya da tanıyıp bildiğiniz köylüyü; çünkü bunların hepsi aynı köylüdür. Yaşam koşulları değişti, ama huyu değişmedi. Sözünü ettiğim belgelerin betimlediği kimliğiyle, bütün birikimini toprak satın almak için harcayacak ve ne pahasına olursa olsun satın alacak ölçüde toprağa tutkun kimliğiyle görün onu. Toprak edinmek için önce bir vergi ödemesi gerekmektedir, ama hükümete değil de çevredeki başka mülk sahiplerine; kamusal işlerin idaresine onun kadar yabancı olan, hemen hemen onun kadar güçsüz olan kişilere. Sonunda toprağı sahiplenmektedir: tohumla birlikte yüreğini de o toprağa atmaktadır. O engin evrenin ortasında, tümüyle kendisine ait olan bu küçük toprak parçası onu gurur ve bağımsızlık duygusuyla doldurmaktadır. Ne var ki, aynı komşular çıkagelmekte, onu tarlasından koparıp başka bir yerde ücretsiz çalışmaya zorlamaktadırlar. Ürününü onların avlarından korumak mı istiyor? Aynı kişiler bunu yapmasını engellemektedirler: aynı kişiler ırmağı geçtiği yerde onu beklemekte ve geçiş resmi istemektedirler. Onları, kendisinin üretmiş olduğu ürünleri satma hakkını kendisine sattıkları pazar yerinde de karşısında bulmaktadır ve kulübesine döndüğünde, kalan buğdayını, gözlerini üstünden ayırmaksızın ve kendi elleriyle olgunlaştırdığı o buğdayı kendisi için kullanmak istediği zaman, bunu ancak aynı insanların değirmenine götürüp öğüttükten ve fırınlarında pişirttikten sonra yapabilmektedir. Küçücük toprağının getirdiklerinin bir bölümü, o insanlara rant sağlamaktan geçmektedir ve bu rantlar zaman aşımına uğramayan, satın alınamaz rantlardır.

Bu yazı Alexis de Tocqueville'in Fransız Devrimi ve sonuçlarını değerlendirdiği L'ancien régime et la Révolution isimli 1856 tarihli eserinden alınmıştır.


Köylü, ne yaparsa yapsın, bu rahatsızlık verici komşuların, onun tadını kaçırmak, işine engel olmak, ürünlerini yutmak üzere her yerde yoluna çıktıklarını görmektedir ve onlarla hesaplaşması tamamlandığında, ürününün en has kısmını elinden almak için bu kez siyahlara bürünmüş olan daha başkaları peydahlanmaktadır. Bu adamın yaşam koşullarını, ihtiyaçlarını, karakterini ve tutkularını bir düşünün ve eğer başarabilirseniz, yüreğinde birikmiş olan kin ve nefret hazinelerini hesaplayın.

Feodalite bir siyasal kurum olmaktan çıktıktan sonra bütün sivil kurumlarımızın en büyüğü olarak kalmıştı. Alanı böylece daraldığında, daha da fazla nefret uyandırıyordu ve Ortaçağ’ın kurumlarından bir kısmını yok etmekle, geride bırakılanın yüz kez daha iğrenç kılınmış olduğu haklılıkla söylenebilir.

Yorum gönder

Yorum göndermek için giriş yapmalısınız.