İletişim ve İfade Özgürlüğüne Geleneksel Türk İslam Devletlisi Bakışı

Hikayeler / İnsanlık Halleri | canakci | Haziran 7, 2015 at 5:45 pm

İstanbul'un fethinden Osmanlının karıştığı en son dönemine kadar bir sivilin özel izin olmadan şehirde kendi atıyla dolaşması resmen yasak. Yakalanırsa en azından atına el konuyor. ''Makul Şüphe'' sonucu kolayca faili meçhule de gidebilirsiniz. Herkes cemaatine, mesleğine ve rütbesine uygun kıyafet giyerek, ve sadece izin verilen yerlerde dolaşmak zorunda. Hezarfen Ahmet Çelebi'nin Galata Kulesi'nin tepesinden uçarak, Üsküdar'da Doğancılar meydanına inmesi üzerine Sultan Murad Han'ın ''Bu adam pek havf edilecek (korkulacak) bir ademdir, böyle kimselerin bekası caiz değil'' diyerek onu Cezayir'e gönderip orada boğdurduğu rivayet edilir.


Aslında belki Hezarfen hiç uçmamış, Sultan Murat da böyle bir lafı etmemiş olabilir. Evliya Çelebi’nin Seyahatname’sinden başka hiçbir kaynakta geçmeyen bu hikaye belki de tümüyle bir şehir efsanesinden ibarettir. Ama işaret ettiği resmi görüş bize çok tanıdık geliyor. Saltanat kendi varlığının tamamen kullarının cahilliğine ve özgürsüzlüğüne dayandığını çok iyi bilmektedir. Kulların herhangi teknoloji sayesinde kazanabileceği yeni bir özgürlük saltanatın sonu olabilir. Saltanat halkın özel iletişiminden ve ona özgürlük getiren yeni teknolojilerden ölesiye korktuğu için, “makul şüphe” kavramı devreye giriyor ve hemen “acilen ve siddetle durdurma, faili meçhul kalacak şekilde yargısız infaz, yok etme” kararı veriliyor. Sultanın ve has adamlarının temel siyasi vizyonunuyla ilgili ipuçlarını yakaladığımız her türlü tarihi belge bize bunu göstermektedir. Hezarfen Çelebi efsanesinden de bize kalan temel ders budur.

ABD’nin İngiliz sömürgeliğinden henüz kurtulduğu 1776 yılında orada ve Avrupa'da halkın kullanımına mahsus posta hizmetleri çoktan başlamış durumda. Üzerinden yarım yüzyıl geçip 1829′a gelindiğinde ise Osmanlı’ya göre hala çok daha fakir olan ABD'de açılan 8.000′i aşkın postahane sayısıyla sivil posta servisi her yere götürülmüş durumda. Osmanlı’da ise daha henüz halkın ulaştırma ihtiyacı için yararlanabileceği sivil postahane diye birşey yok. İhtiyaç olmadığından değil (güvenlik dolayısıyla) izin verilmediğinden. Geniş ve zengin Osmanlı topraklarında sadece devletin resmi haberleşmesi için gerekli görülen ve ‘Tatar’ denilen askerlerden oluşan bir atlı ulak sistemi var. Bu ulak sisteminin halkla herhangi bir irtibatı, herhangi bir faydası yok. Sivil halkın kullanımına açık ilk postahanenin İskoçya'da (1712 yılında) kurulmasından tam 128 yıl sonra İstanbul’un ilk sivil postahanesi (23 Ekim 1840′da) Yeni Camii avlusunda Postahane-i Amire adı ile Sultan Abdülmecit tarafından kuruluyor. İlk memurlar Süleyman Ağa ve tahsildar Sofyalı Ağyazar, Türkçe dışında yazılmış gönderileri tercüme etmek (ve muhtemelen gerek duyulan gönderilerin birer kopyasını çıkartıp yetkililere jurnallemeleri için) mütercim olarak atanmışlar. Postayı gideceği yere yayan götüren postacının ise tüylü çok şık özel bir üniforması var (renkli resimde soldan üçüncü).

Yüksek bürokrasi dâhil ülkede okuma yazma bilen pek yok ama bilenlerin de okuyacak bir şey bulması çok güç. Herkes kendi köyünde izole ve dünyadan habersiz bir şekilde yaşıyor. Hangi seferlerin kaybedildiği, kaç kişinin öldüğü gibi bilgileri kaynağından öğrenmek hiç mümkün değil. Öğrenilenler sadece Sultanın propagandasını yapan hamaset dedikodularından ibaret. Avrupa’da Rönesans zamanı (1450) icat edilen matbaanın, İstanbul’a ancak 1726 yılında (275 yıl kadar sonra) gelebilmiş olması, aydınlanma ruhunun bu topraklara da uğramasının engellenmesinde çok büyük ölçüde etkili olmuştur denilebilir.

Osmanlı’da Sultan Abdülmecit tarafından 1840′da Yeni Camii avlusunda Postahane-i Amire adı ile kurulan, ve halkın da kullanabildiği ilk postaneye vatandaşın gönderilmek üzere bıraktığı Türkçe dışında yazılmış gönderileri tercüme etmek (ve muhtemelen gerek duyulan gönderilerin birer kopyasını çıkartıp yetkililere jurnallemek) üzere iki de maaşlı mütercim görevlenmesi bunun işaretidir.

9 Ağustos 1847 de ilk telgraf alma-çekme işlemi başarıya ulaşınca da ilk telgraf hattının İstanbul – Edirne arasında döşenmesine başlanıyor. Telgrafın 1843 yılında icadından 11 yıl sonra (1854 yılında) Kırım Savaşı sırasında kurulan Edirne-Şumnu-İstanbul ve Edirne-Filibe-Sofya-Niş hatları için Dâhiliye nezaretine bağlı bir Telgraf Komisyonu oluşturulmuş. Bu dönem telgraf ve telefon ağının kuruluşu yanı sıra, ilk PTT örgütlenmesinin de oluştuğu bir dönem. Dâhiliye Nezaretine bağlı olarak oluşturulan Telgraf Komisyonu, Telgraf İdaresi’nin ilk hali.

19 Ağustos 1855’de Edirne’den İstanbul’a “hattın tamamlandığını belirten” ilk telgraf Fransızca olarak gönderiliyor. Edirne Şumnu hattı ise 6 Eylül 1855’de tamamlanmış. Bu ilk hatların kuruluşundan sonra, Osmanlı topraklarında telgraf ağı yaygınlaşmaya başlamış ve İstanbul merkezli bir telgraf ağı Osmanlı topraklarının tamamına ulaşmış. Türkiye’de de telgraf hizmeti başlamış, bu hizmeti disipline etmek üzere 1855 yılında ayrı bir Telgraf Müdürlüğü kurulmuş.

Ağın yaygınlaştırılmasının başlangıç dönemlerinde Fransız ve İngiliz mühendisler ve telgraf memurları, Osmanlı Devleti ile özel sözleşmeler yapılarak görevlendirilmişler. 1868’e kadar Dâhiliye Nezareti’ne (içişleri bakanlığı) bağlı olan Telgraf İdaresi, 1868’de Ticaret Nezareti’nden ayrılan Nafıa (bayındırlık) Nezareti’ne bağlanmış.

Ayni şey 1847’de İstanbul – Edirne arasında döşenmesine başlanan ilk telgraf hattıyla birlikte Dâhiliye (İçişleri) Nezaretine bağlı olarak kurulan Telgraf Komisyonu ve hattın tamamlanmasıyla 1855 yılında oluşturulan Telgraf Müdürlüğü için de geçerli. Temel motif iktidarın güvenliği için Saltanatın her şeyden haberdar olması, halkın ise hiçbir şeyden haberdar edilmemesi. Saltanat telgrafla yapılan her türlü iletişimi en sıkı şekilde kontrol altında tutmaya çalışmış. Ama, işte ne garip tecellidir ki saltanatı ilk deviren cuntanın başında da eski bir posta telgraf memuru olan ’’Talat’’ (Paşa) bulunuyor.

1876 yılında milletlerarası posta nakli şebekesi kurulmuş, Koli ve havale işleminin kabulüne ise ancak 1901 yılında başlanmıştır. 23 Mayıs 1909 tarihinde ilk manüel telefon santralının İstanbul’da hizmete verilmesinden sonra Posta ve Telgraf Nezareti, 1909 yılında Posta, Telgraf ve Telefon Nezareti haline dönüştürülmüş, 1913 yılında da Posta, Telgraf ve Telefon Umum Müdürlüğü adını almış.

Evlerimize giren ilk elektronik iletişim cihazı sabit telefon. Aslında Osmanlı topraklarında ilk telefon 1881 yılında, Soğukçeşme’deki Posta ve Telgraf nezareti binasıyla Yenicami Postanesi arasına kurulan ilk hatla boy göstermiştir. 1886 yılına dek genişleyen İstanbul telefon ağı, 1886 yılında Sultan Abdülhamit’in telefonun “gizli kapaklı işlerin görülmesine müsait bir icad” olduğunu fark etmesiyle ortadan kaldırılmış ve telefon kullanımı sarayın emriyle yasaklanmıştır. Buna karşılık Sultan, 1890 yılında Ericsson firmasına Dolmabahçe sarayına ilk telefonunu kurdurtmuş. Ama halk için telefon yasak.

Telefon konusunda yasaklar, 1908 yılında Meşrutiyetin ilanı ile kalkmış ve telefon (deneme olarak) kullanılmaya başlanmıştır. 1911 yılında telefon altyapısının kurulması ve ilk santrallerin (Kadıköy ve Beyoğlu) işletilmesi için American Western Electric şirketine imtiyaz verilmiş. 30 yıllığına verilen bu imtiyazla, Dersaadet Telefon Anonim Şirketi kurulmuş; Birinci Dünya Savaşı sırasında hükümetin şirkete el koymasına rağmen, mütareke sonrasında tekrar ağın işletilmesini üzerine alan şirket, 1935 yılına kadar İstanbul ve civarının “kamu iletişim ağına ait” telefon işlerini yürütmüştür. İstanbul dışındaki telefon hatları ise, ancak Cumhuriyet’ten sonra kurulabilmiştir.

Halkın evlerinde telefon kullanma yasağının fiilen delinmesi ilk olarak 1925 yılında gâvur İzmir ve çevresinde iki bin küsur gayrimüslim sivil kişinin evlerine ve işyerlerine bağlanması ile (Padişahın sarayına girmesinden 35 yıl sonra ve ancak onun iradesinin tam olarak yıkılmasından sonraki bir tarihte) gerçekleşebilmiş oluyor.

1870’lerde üretilmeye başlanan ilk daktilolardan 300 adedini bir ithalatçı A.B.D.’den sipariş eder. Mallar gümrüğe geldiğinde ’’ne işe yaradığı üzerine’’ yapılan uzun görüşmelerden sonra bunların ’’saltanat (sultanate) aleyhindeki yazıların da kolayca çoğaltılmasında kullanılabileceği’’ ileri sürülerek ülke dışına geri gönderilmesine karar verilir. Daktilolar ABD'ye geri gider. İttihatçılar döneminde yeniden yurda sokulmaya ve kullanılmaya başlanır.
Cumhuriyet döneminde ise telgraf yerine kulanılabilen ve ticari yazışmalar için elzem hale gelen Teleks makinesi ortaya çıkar. Ancak gerekli mevzuatı nedeniyle çok pahalıdır. Daha sonra onun yerine geçmek üzere çıkan ve resim de gönderebilen Fax (facsimile) cihazları ofislerimize girmeye başlar başlamaz hemen onun için de ruhsat ve kullanmayı güç ve pahalı hale getiren mevzuat hiç gecikmeden hazır edildi.


Cumhuriyetin ilk yıllarında İçişleri Bakanlığına bağlı olarak görev yapan PTT Genel Müdürlüğü 1933 yılında katma bütçeli bir idare olarak Bayındırlık Bakanlığına, 1939′da ise Ulaştırma Bakanlığına bağlanarak hizmet vermeye devam etmiş. 1954 yılında Kamu İktisadi Teşebbüsü (KİT) olan PTT Genel Müdürlüğü, 1984 yılında Kamu İktisadi Devlet Teşebbüslerinin yeniden düzenlenmesi ile ilgili olarak çıkarılan 233 sayılı KHK ile Kamu İktisadi Kuruluşu (KİK) statüsüne geçiriliyor.
18 Haziran 1994 tarih ve 4000 sayılı Kanun ile PTT İşletmesi Genel Müdürlüğünün, T.C. Posta İşletmesi Genel Müdürlüğü ve Türk Telekomünikasyon Anonim Şirketi şeklinde yeniden yapılanması (PTT’nin T’sinin ayrılması deniliyor) öngörülmüş ve 24 Nisan 1995 tarihinden itibaren T.C. Posta İşletmesi Genel Müdürlüğü müstakilen çalışmaya başlamış.

80’li yılların ilk yarısında şirketlerin yurt dışı ve içiyle hızlı ticari yazışma yapabilmeleri ancak “teleks” adı verilen telefon hattına bağlı bir tür elektrikli daktilo ile mümkündü. Ancak bu makine abonelik tahsisiyle ilgili kotalar ve hava paraları nedeniyle ederinin 3-5 katına, yani çok pahalıya ve çok büyük bürokratik mücadeleden sonra edinilebilmekte idi. Devletin paralel dinleme yapmasına uygun olması için kotalı tahsisli özel hatlarla bağlanılmakta, maliyet ve güçlük de esas olarak buradan kaynaklanmakta idi.

1985 yılında faks makineleri ülkemize de ithal edilmeye başlayınca, bunun büyük ucuzluk ve kolaylık getireceğini düşündük. Ancak hemen çıkartılan mevzuat faks makinesinin normal telefon hattına bağlanmasını yasaklamakta ve “faks” hattı diye özel, ayrı bir telefon hattı için başvurulmasını gerektirmekte idi. Tabii burada da aynı iki kaygının geçerli olduğunu görüyoruz. Devletin özel yazışmaları izleme ve denetlemesinin güçleşmesi ve irat (gelir) kaydedilecek özel harçların alınamaması endişesi.

Aynı sıralarda postanelerde de halkın kullanımına açık “Eurofax” adı verilen yeni bir servis hizmete konuldu. Burada da çok komik şöyle bir durum vardı (bizzat yaşadığım için biliyorum);

  Çekmek istediğiniz tek sayfa için önüne ve arkasına eklenen iki sayfa raporla birlikte üç sayfanın bedelini ödemeniz gerekiyor. Raporlardan ilkinde gönderenin adı, soyadı, kimlik(nüfus sureti) bilgileri, alıcı olanın adı soyadı kimlik bilgileri yer almalıydı. (Kimlik getirmeden faks gönderilemiyor). Üçüncü sayfada ise çekilen faksın neyle ilgili olduğu, ne kadar dakika sürdüğü ve kaç para alındığı bilgileri.
En komiği de bu evrakın tamamının aslının eurofax memuru tarafından arşivlenmesinin gerekmesi. Yani devlet faks çekilmesi için memura verdiğiniz özel belgenin (sıkı durunuz) ‘aslını’ postane şubesinde (önüne ve arkasına eklenen raporlarla birlikte) arşivliyor. Kıymetli evrak da olsa (maazallah) memurdan geri almanız imkânsız. Çünkü mevzuata göre memur sizin tamamen özel haberleşme belgenizin “aslını” arşivlemeye mecbur. Devlet ona bir gün “şu yıl şu gün şu saatte falanca filancanın şuraya çektiği faksı hemen bul getir” derse, bulup getirip önlerine koyabilmesi gerekir. Adının Eurofax olmasına bakmayın “Euro” bölgesindeki başka herhangi bir ülkede böyle komik bir uygulamanın olmadığını size kesinlikle söyleyebilirim.
 

Yirminci yüzyılın başlarında ortaya çıkan ve gelişmiş dünyada 1920’lerden itibaren de hem devlet hem de özel kişilerin özgürce kullanmaya başladığı, (hatta sivil kullanımlar için özel bir bandın (CB) tahsis edildiği) Telsiz haberleşmesi Türkiye’de 1937 yılında kabul edilen 3222 sayılı ’’Telsiz Kanunu’’ ile Ağır Ceza’lık bir suç haline getirilmiştir. Halkın HalkBandından haberleşme yapması cezası iki yıldan başlayan bir suç idi. Bu kanuna göre telsiz kullanma izninin sadece Genelkurmay tarafından ve çok az sayıdaki belirli kamu kuruluşlarına verilebilmesi (sivil kullanıma kapalı olması) çağdışı trajikomik durumlar yaratmasına rağmen 1983 yılına kadar (46 yıl boyunca) yasada hiçbir değişiklik yapılamadan sürdürüldü. .
1937 yılında çıkartılan bu kanun 1927 yılından beri özel şirketlerce başlatılmış ve yürütülmekte olan Radyo yayınlarını da kamulaştırarak devlet tekeline aldı. 1964 yılına kadar sırasıyla PTT, Matbuat Umum Müdürlüğü, Basın Yayın ve Turizm Genel Müdürlüğü, Basın Yayın ve Turizm Bakanlığı, Türkiye Radyo ve Televizyon (TRT) isimli kamu kuruluşlarının tekelinde sürdürüldü. 1968 yılında ise kamu TRT tekelinde TV yayınları başladı.

Elektronik alanında çok hızlı gelişmelerin yaşandığı 1983 yılında nihayet 1937 yılından beri kullanılan 46 yıllık 3222 No’lu telsiz kanununda küçük bir değişiklik yapılarak Türk halkına da dünya halkları gibi Halk Bandından (CB) telsiz kullanabilme izni verildi. Yine de çok bürokratik bir ruhsat sistemi (yani sabit bir adreste kullanılması, adres değişikliklerinin ruhsata işlenmesi ve şifreli görüşme yapılamaması, yıllık harç ödeme zorunlulukları vb) vardı. (Yani devletin her görüşmeyi mutlaka dinleyebilmesi ve halkın bu yeni imkanından devletin bir gelir edinme hakları geçerliydi) Her şeye rağmen Türk halkı “breyk breyk” diye konuşabildiği bu yeni imkanı çok sevdi ve birçok kişi ruhsat alarak bu “ilk” çetleşme imkanına kavuştu. Ancak bu özgürlüğü fazla bulanlar, telsizde konuşulması yasak kelimeler listesi hazırlayıp kanuna eklenmesi teklifinde bulundular. Ne var ki artık çağrı cihazları, araç ve cep telefonları gibi çok daha ileri imkanlar ortaya çıkmaktaydı. Telsiz furyası başladığı gibi bitti. Devlet milyarlarca dolarlık “frekans satışı” gelirine direnemeyip bin küsur tanesini milletvekili ve bürokratlara bedava dağıttıktan sonra halkın da cep telefonu sahibi olmasına izin verdi. Tabii birinci şart olan “her görüşmeyi dinleyebilme imkanı” ve “her görüşmeden kendine bir gelir payı alma hakkı” karşılığında.

Ayni şey o sıralarda çıkan internet ve birbiriyle konuşan bilgisayarlar için de geçerliydi. Milli Güvenlik Kurulu toplandı ve bu ağ bağlantılarının giriş çıkış kapılarında devletin durduğu tek bir omurga üzerinden yapılmasını karar altına aldı. Her haberleşme izlenebilmeli, dinlenebilmeli, ve gerektiğinde engellenebilmeliydi. Tabii gelir ve mümkün olan tüm harçlar da devletin kontrolunda olmalıydı. O sırada kamu tekeli olan PTT’nin T’si bir başka devlet şirketi olarak ayrıldığında sektörün gerektirdiği dinamizme erişmenin çok uzağında olduğu belirgin hale geldi. Görüşme ücretleri ABD’deki özel telekom şirketlerinin sağladığının yaklaşık 20 katı olmasına rağmen çok kalitesizdi.

Haberleşmenin stratejik bir sektör olduğu, o yüzden mutlaka devletin kontrolunda kalması gerektiği Avrupa’da da yaygın bir iddia idi. Ama 1970′lerden itibaren bu görüş kolayca aşıldı ve sırayla bütün ülkelerde PTT’lerin özelleştirilmesine gidildi. Çünkü sonuç itibariyle devletlilerin vatandaşın tüm görüşmesini kontrol altında tutabilmek (denetleyebilmek, engelleyebilmek) ve haracını almak dışında bir isteği yoktur. Yani devletin zararına da olsa illaki işletmeciliği kendisi yapmakta ısrar etmesi anlamlı değildir. O yüzden işletmeciliği çok daha verimli olan sivil özel sektöre bırakması aklın gereği olacaktır. Ama tabii bu iş bizdeki bürokrasinin dişli olması ve direnmesi yüzünden diğerlerinden otuz yıl kadar sonraya kaldığı için sonunda başlangıçtaki ederinin çok altında bir nevi özelleştirme gerçekleşti. Haberleşmenin Türk halkına maliyeti önemli ölçüde düştü, ABD fiyatlarının 20 katı yerine sadece 3-5 katı haline geldi. Yine de göreceli olarak çok yüksek maliyetlidir. Bir diğer konu da devletin denetim/düzenleme kurullarının eliyle getirdiği yasal ve yasadışı uygulamalar.

Hukuksal ve hukuk dışı yollardan milyonlarca siteye erişimin resmen engellenmesi. İnsan hakları evrensel beyannamesi ve halen geçerli anayasamızın ilgili maddelerini ihlal eden 5651 sayılı “interneti fişleme ve sansür” yasasının getirdiği resmi haksızlıklara ek olarak resmi kurum ve kişilerin korsan yazılımlar marifetiyle vatandaşın mahremine erişmesi v.b. Bunlar ileri kabul ettiğimiz ülkelerde de hiç yok değil. Ama İslam ülkelerinde akıl almaz ve asla kabul edilemez boyutlarda. Bizde de bu türden insan hakları ihlalleri giderek Avrupa ülkelerindekinden ziyade tipik İslam ülkelerindeki tahammülfersa boyutlara doğru evrilmektedir.

Halen en büyük medya konumundaki TV yayınları inanılmaz boyutta bir sansür etkisi altındadır. İzlenen her filmin neredeyse her karesinde mozayiklenmiş bir kare, her konuşmada birkaç biplenmiş sözcük ile görsel medya eserleri tümüyle tahrif edilerek anlaşılmaz hale getirilmektedir. TV sektörünün ağırlıklı olarak tüm giderlerini biz izleyiciler reklam izleyerek ödeyebilmek konumunda olduğumuz için RTÜK’ün varlığıyla maliyetimizi neredeyse üç kat arttırarak bizi “reklam izlemekten yayın izleyemez hale getirdiği” gerçeğiyle karşı karşıyayız. Sanırım dünyada bunun ikinci bir örneği yok. Hem yayınları aşırı sansür edip cezalandırsın ve filmi tahrif boyutunda otosansüre yol açsın, hem de brüt gelirinden kanalın kazancından fazla oranda bir pay alsın. Yok böyle birşey.

İletişim teknolojilerinin yaratılması, üretilmesi tüm dünyada sivil (devlet dışı) girişimlerin ürünü. Devletler de bu yeni ürünler ortaya çıktıktan sonra kendi namına bundan nasıl yararlanabileceklerini düşünüyorlar. Ama halkın iletişimini geliştiren, emeğinin verimliliğini, refah ve özgürlüğünü arrtıran her yeniliğe öfke ve endişeyle yaklaşmak Osmanlı Saltanatının belirgin bir özelliği. Sanırım Saltanat’ın varlığının tamamen kullarının cahilliğine ve özgürsüzlüğüne dayandığını bilmekten kaynaklanan bir refleks olabilir. Muhtemelen bunda haklıdır da. Çünkü halkın gelişmesi Saltanatın sonu olabilir. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçişimizde de halkı bir iç sömürge olarak kullanan devletlilerimizin bakışı bence özde pek fazla değişmedi. Her yeni çıkan iletişim teknolojisiyle birlikte bu teknolojinin Türk halkı tarafından da kullanılmasına yönelik sınırlama ve zorlaştırma getiren yeni mevzuatların çıkartılması âdeti sürdü. Faks makineleri geldiğinde bunun telefon hattına bağlanmasını yasaklayan, ayrı bir hat tahsis edilmesini zorunlu kılan mevzuat. Kullanılan telsiz cihazlarının kullanım yerini değiştirme izni ve ruhsat yenilemesini gerektiren mevzuat. Uydudan izlenen kanalların listesini devlete bildirmeyi gerekli kılan mevzuat. Bilgisayarlara yüklenen muhasebe yazılımlarının bir kopyasını çıkartarak Maliye Bakanlığına teslim edilmesini gerektiren mevzuat, şifreli haberleşme için (şifre kırma programının bir kopyası teslim edilerek) Genelkurmay’dan ruhsat alınması mevzuatı. Uygulanması çok saçma bir durum doğursa da bu mevzuatlar, yönetmelik ve yasalar hiç düzeltilmeden yerlerini çok uzun bir süre koruyabilmektedir.

1983 yılında Avrupa’da başlayan Uydu TV yayınlarının Türkiye’den de alınabilmesi üzerine bu iş için gerekli teçhizatın vatandaşlar tarafından teminine çok sıkı kurallar getiren bir yasal mevzuat çıkarıldı. Buna göre çanak kurduran kişi ithalatçı, montajcı ve kullanıcının birlikte imzalayacağı bir tutanak ve izlenebilen tüm kanalların listesini de içeren bir form doldurarak ruhsat başvurusunda bulunulacaktı. İzlenen kanal başına ödenen çok yüksek meblağlı bir harç da söz konusuydu. Ruhsatsız kullanım için hapis cezası getirilmekteydi. Pratikte işletilmesi mümkün olmayan bu mevzuat bir süre sonra yerli uydu yayınlarının da başlamasıyla mecburen kaldırıldı. Ancak hemen bir yasa çıkartılarak yerli Uydu TV yayınlarını her gün kapatmakla tehdit eden ve çok sık olarak da uzun sürelerle kapatan bir sansür kurulu yapısındaki RTÜK oluşturuldu.


Orta Doğu ülkelerinden de yabancı uydu TV yayınlarının izlenebilme imkanının ortaya çıkmasından itibaren dünyada sadece 5 müslüman ülke vatandaşına bu teknolojiyi kesinlikle yasaklamıştı. Mesela komşumuz İran’da uydu kullanıcısına kırbaç cezası, hapis ve para cezaları, kullananı ihbar edene de ödül konulmuştu. Ancak her şeye rağmen o ülkelerde de uydu TV kullanımının yaygınlaşması engellenemedi.


Türkiye’de 1986 yılından itibaren yabancı uydu TV yayınlarının izlenmesini sağlayan çanak antenler hızla yaygınlaşmaya başlamıştı. Ancak o sıralar bireysel çanaklı alıcı sistemini kurabilmek için Telsiz Genel Müdürlüğüne (TGM) başvurup harç ödeyerek izlenen kanalların isimleriyle tevsik edildiği(kayıt altına alındığı) bir ruhsat almak gerekmekteydi. Ruhsat harcı kanal sayısına göre olduğundan izlenebilen kanal sayısı arttıkça ruhsatın da yenilenmesi söz konusuydu. Harç düşük bir bedel de değildi. Kopernik uydusundan alınabilen 4-5 Alman TV kanalını izleyebilmek için alınması gereken ruhsatın yıllık harcı 500 dolardan fazla idi. Eğer yasal statü bugün aynen devam etseydi tek çanaklı bir uydu sistemi olan kişilerin bile (alınabilen binlerce kanal sayısı dikkate alındığında) devlete her yıl yüz milyarlarca(binlerce) lira harç ödemesi gerekecekti.

Ruhsatsız uydu TV izleme suçunun hapis cezasına kadar varan yüksek cezaları bulunmasına karşın bu konudaki mevzuat hiç işlemedi. Tüm Türkiye’de kurulan çanak sayısı on binlerle ifade edilen sayıya ulaştığında verilen ruhsat sayısı toplam 100 adedi bile bulmamıştı. Tek yönlü (sadece yayın almaya mahsus) ev sistemleri için satıcıya, teknisyene ve kullanıcıya büyük yasal yükümlülükler ve yaptırımlar gerektiren bu mevzuat CB telsiz mevzuatının hazırlandığı mantıkla hazırlandığından gerçekten komik ve pratikte uygulanması da imkânsızdı.

1990 yılı sonlarında Cem Uzan ve dönemin Cumhurbaşkanının oğlunun ortaklaşa kurdukları ve TRT’nin mevcut anayasal tekelini ihlal eden MagicBox isimli ilk yerli uydu-televizyon kanalının beklendiği gibi Türk kullanıcı sayısını çok fazla arttırması üzerine pratikte işletilmesi mümkün olmayan “ruhsat” mevzuatının getirdiği müeyyidelerin uygulanmasından vazgeçildi.

Bir önemli konu da uydu yayınlarını almaya mahsus cihaz ve malzemenin ithaline ilişkin düzenleme. Bu cihazlar için Telsiz Genel Müdürlüğü (TGM) den özel ithal müsaadesi gerekiyor. İthalatçı bir adet “numune” edinebilmek için bile TGM’ye (Ankara) başvurup 1 adet numuneyi ithal müsaadesi alacak, onunla numuneyi ithal edecek ve cihazı Ankara’ya TGM’ye götürüp onaylatmak için başvuruda bulunacak. İthal müsaadesi sadece belirli miktar için veriliyor. Aynı model dahi olsa bir dahaki parti için tekrar aynı muamele uygulanacak. Başvurulara bazen “6 ayda” cevap alınabiliyor. Görünür ve görünmez masrafları olan bu işlem kimileri için birkaç gün, kimi için ise aylarca sürüp başarılamayan muameleler demek.

Günümüzde TV’de ne gösterilip gösterilemeyeceğini belirleyen ve bunu çok sıkı (ve çok komik) bir şekilde yürütmeyi sürdüren RTÜK var. Cep telefonları ve internetteki her türlü hareketimizi (anayasaya ve insan haklarına, hatta halen bu konuda mevcut sansürcü yasalara bile aykırı olarak korsan bir şekilde) izlemeye ve denetlemeye çalışan TİB, MİT, EGM, BTK vb kurumlarımız bulunuyor. Bunlar çoğu zaman “özel hayatın gizliliği”, “kişisel verilerin korunması” vb umdeleri öne sürseler de aslında bununla ilgileri olmadığı çok açıktır.

İslam ülkelerindeki hükümetlerin İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinde yazılı (ve çoğunun resmen kabul ettiklerini beyan ettikleri) iletişim ve İfade Özgürlüğü başta olmak üzere kendi vatandaşlarına ait 30 İnsan Hakkı maddesinin otuzunu da cebren ve hile ile çiğnedikleri, çiğnemekte kararlı oldukları ve buna güç ve imkan bulabildikleri bir gerçektir.

Vatandaş kendi devletinin tutsağıdır. Tıpkı esir düşman savaşçılarına yapıldığı gibi, tıpkı hükümlü tutsak kişilere uygulanan özgürlük kısıtlamasında olduğu gibi vicdani red hakkı olmaksızın “vatan borcu” adı altında devletlileri için “ölme/öldürme” hizmeti verme yükümlülüğü altında olan vatandaşın da haberleşmesi “”asker/hükümlü mektubu görülmüştür”” uygulaması ile sanki çok doğalmış gibi sayılan bir denetim gözetim ve kısıtlama altındadır. Üstelik sivil/özgür varsayılan vatandaşların da kişisel anayasa güvenceli haberleşme gizliliği ve özgürlüğü pratikte yok. Biz bunun 21nci yüzyılda hâlâ sürdürülmesini doğal karşılamak üzere koşullandırılıyoruz. Ama kabullenip sindirmemiz mümkün değil. Eğer sivil vatandaşın “devletten gizli olarak” birbiriyle görüşme hakkı yoksa, para kazanma ve harcama hakkı yoksa atacağı her adımda devletten izin ve icazet alması gerekiyorsa, devlet kendisine sürekli hesap soruyor, cezalandırmakla tehdit ediyor ve cezalandırıyor ama kendisi devlete “kaşının üstünde gözün var” diyemiyorsa o ülkede bir özgürlükten söz edilebilir mi?.

Tarihsel olarak tüm ülkelerdeki saltanat kurumları sadece halk üzerindeki kendi hâkimiyetini güçlendirmeyi amaçlar. Vatandaşa ait tüm bilgileri, en mahrem olanlarını bile kendi uhdesinde toplamayı, fişlemeyi, saklamayı, gerektiğinde onlara karşı bu bilgileri kullanabilmeyi amaçlar. Kendi eylemlerine, niyetlerine ilişkin asıl bilgileri ise olabildiğince vatandaştan saklamayı, gizlemeyi hedefler. “Böl yönet” kuralları gereği vatandaş ne kadar bilgisiz, iletişimsiz bırakılmışsa, ne kadar çaresiz ve endişe içinde ise o kadar devletin kölesi haline gelmiş olur. Ama bir saltanat tarafından köleleştirilme durumu da sindirilip sonsuza kadar sürdürülebilir bir durum değildir.

Yorum gönder

Yorum göndermek için giriş yapmalısınız.