Büyük BRİTANYA’nın Gerilemesi

Hikayeler / İnsanlık Halleri | canakci | Temmuz 25, 2015 at 7:23 pm

Nasıl oldu da daha düne kadar sömürgesi olan ABD, Hindistan, Y. Zelanda, Avustralya vb pek çok büyük ülke sayesinde ufkunda hiç güneş batmayan, girdiği hiçbir savaşı kaybetmeyen, demokrasinin, sanayi devriminin ve dünya ticaretinin beşiği en muazzam devlet Büyük Britanya İmparatorluğu nasıl oldu da bugün çoğu eski sömürgelerinin bile gerisine düştü. Tarihsel Sosyoloji disiplinine ciddi katkılar yapmış önemli bir araştırmacı olan Michael Mann‘ın çeşitli makalelerini bir araya getirdiği “Devletler, Savaş ve Kapitalizm” isimli kitabının 8. bölümünde bu konu da oldukça açıklayıcı biçimde analiz edilmektedir. 1988 tarihli makalenin Semih Türkoğlu tarafından gerçekleştirilen Türkçe çevirisi Tarih Vakfı Yurt Yayınları tarafından 2011′de yayınlanmıştır. Aşağıdaki makale (resimler ve altyazıları hariç) ilgi eserden alıntıdır.

******

Dünya tarihinin bakış açısına göre uygarlıkların ve Büyük Güçlerin gerilemesi ve yıkılması garip değil. Hiç kimsenin üstünlüğü birkaç yüzyıldan fazla sürmez.

Üstelik Avrupa gibi rekabetçi çok-devletli bir uygarlıkta ve hiçbir gücün bütün kıtayı kendi imparatorluğuna katamadığı bir yerde Büyük Güçler nispeten daha hızlı bir şekilde yükselmiş ve yıkılmıştır.

Bin yıldan fazla bir sürede çok sayıda güç/uygarlık Avrupa’da belirli üstünlükler kazanmıştır. Son milenyumdaki en önemli örnekler şunlardır:

• 9. Yüzyılda kuzey Fransa ve güneybatı Almanya’yı işgal eden Karolenj İmparatorluğu.
• 11. yüzyılda Norman devletleri – Normandiya, İngiltere, güney İtalya ve Orta Akdeniz.
• 13. ve 14. yüzyılda İtalya şehir-devleti medeniyeti.
• 16. yüzyılda İspanya İmparatorluğu (Çukureller ve Avusturya dâhil) .
• 17. yüzyıl ortasında Hollanda.
• 17. yüzyıl sonu ve 18. yüzyıl başında Fransa(Napolyon tarafından neredeyse yeniden kuruluyordu).
• 19. yüzyılda Büyük Britanya.
• 1945 sonrasında Amerika (Batı üzerinde hegemonya sahibi ancak Doğu Avrupa hariç).

Bunların hepsi Avrupa’ya egemen olmak istedi fakat sonra gerilediler (Amerika’nın gerilemesi de muhtemelen yeni başladı). Hiçbiri 100 yıldan fazla egemen konumda kalamadı. Üstelik gerilemeleri de genellikle büyük çaplı oldu, yani sadece başlıca rakiplerinin seviyesine değil. Sadece Fransa’nın farklı bir yol çizdiği, 1940’a kadar bir Büyük Güç olarak kaldığı ve o zamandan beri de canlanmaya devam ettiği söylenebilir. Belki de Britanya’nın başka devletlere değil de Fransa’ya çekmesini ummalıyız çünkü diğerlerinde düşüş genellikle felaket boyutlarında olmuştur. Listemde ilk sırada yer alanların günümüzde devlet namına izleri dahi yok, sonrakilerin de çok zayıf. Bugün İspanya’ya ya da Hollanda’ya baktığımızda geçmişteki zaferlerini unutmak hiç de zor değil. Hâlbuki kendileri Britanya’yı neredeyse Büyük Güç olmaktan alıkoymuşlardı. İspanyol Armada’sı sadece kötü hava şartlarından dolayı başarısız olmuş olabilir ama Amiral van Tromp filosuyla Londra’ya kadar sancak gemisindeki direğe süpürge bağlı olarak gelmişti. Bu süpürge mağrur bir gücün simgesiydi ve van Tromp “Thames ırmağını İngilizlerden temizleyeceğini” söylüyordu.

Bu yüzden Britanya’nın gerileme sorunu tarihsel ve karşılaştırmalı sosyolojinin sunduğu geniş kalıplara oturtulabilir. Bu tarihi örneklerdeki düşüşleri inceleyecek olursak üç tane sebep buluruz.

Çok-devletli Medeniyetlerde Gerilemenin Üç Temel Sebebi

Birincisi, rakipler egemen gücün önderliğindeki her türlü iktidar tekniğini hızla öğreniyor ve bunlara yerel farklılıklarını ekleyip kendilerini geliştiriyor. Böylece egemen gücün hayati derecedeki artıları ortadan kalkıyor. İspanyol piyade teknikleri taklit edildi, sonra geliştirildi, önce İsveç tarafından sonra da neredeyse herkes tarafından. Flaman donanma ve ticaret teknikleri Britanya tarafından öğrenildi ve genişletildi. Çok-devletli bir medeniyette bunun olması neredeyse kaçınılmazdır. Egemen güç başkaları tarafından yakalanır ve aralarından sadece biri onunla eşitlenir.

İkincisi, diğer güçler birlik olup egemen güce saldırır ve bilerek işini bitirirler. Bu, güçlerin bir araya gelmeleriyle (14. Louis ve Napolyon’u yendikleri gibi) ya da egemenlik mertebesine yükselen bir ya da iki rakiple olur. Bu yüzden Britanya Hollanda’yı denizde acımasızca yenerken İspanya da karadan saldırıyordu. Yine çok–devletli bir medeniyette bu durum o veya bu şekilde kaçınılmazdır. Hiç kimse henüz Avrupa’nın tamamını fethedememiştir ve çok güçlüler hep azledilmiştir.

Üçüncüsü, egemen gücün toplumsal yapısı içerisinde, daha fazla ilerlemeyi engelleyen dâhilî engeller vardır. Bunlar istisnai ve ilginç biçimler almıştır. Önceleri başarıya götürmüş olan şartlar kurumsallaştırılır fakat bizzat bu kurumlar ortam değiştiği takdirde iktidarı daha fazla ilerlemeden alıkoyar. İspanya’nın ihtişamı Avrupa çapında hanedan tarafından elde edilmiş büyük ve bazen varlıklı bölgeler sayesindedir ve etkin bir kara ordusu ve Yeni Dünyadan gelen altın ve gümüş gelirleriyle desteklenmektedir. O zamanki yöneticileri Avrupa’da art ardına masraflı kara savaşlarıyla ülkeye kan ağlattı ve bu savaşlarda Yeni Dünya verimli bir kaynak olarak değil yağmalanmak için kullanıldı. Bu savaşlar Hollanda’nın yenilmesine yardımcı olurken Yeni Dünyayı (ve genel olarak ticareti) daha verimli bir şekilde kullanan Britanya ve Fransa’nın yükselişine de yaradı. Bu yüzden İspanya kendisini başarıya götüren şartlar içerisinde kapana kısıldı.

Dolayısıyla benim iddiam Britanya’nın gerilemesinin aynı üç sebeple açıklanabileceği yönünde olacak: Britanya’nın tekniklerinin taklit edilmesi ve geliştirilmesi, başka güçler tarafından gerçekleştirilen kıyım ve Britanya’nın geçmişteki başarısının getirdiği dâhilî toplumsal engeller. İlk ikisi nispeten aşikârdır; gerçi bazı toplum bilimciler ikincisinin önemini küçümseme eğilimindedir zira çoğu jeopolitik ve askeri güçle meşgul olmaktan hoşnut değillerdir. Literatürün çoğu birinci ve üçüncü sebepler üzerine yoğunlaşır. Ben bunları sırayla ele alacağım.

Britanya’nın Büyüklüğü

Ama öncelikle Britanya’nın ne kadar ‘Büyük’ olduğunu hatırlamalıyız. Britanya 1815-80 yılları arasındaki dönemde hegemonikti. Britanya Donanması dünya denizlerini devriye gezdi; önce muazzam bir üstünlükle, sonra da bilerek ‘Çifte Güç Standardı’ içerisinde kaldı (yani iki gücün birleşmesiyle oluşan güçten daha büyük bir gücü korudu). Britanya Sanayi Devrimini yarattı ve erkenden gelen öncülüğünü yaklaşık 100 yıl korudu. 1860’lara gelindiğinde Britanyalı üreticiler dünyanın yaklaşık yarısına hâkimdi ve (demir ve çelik gibi) bazı en gelişmiş ürünlerdeki payı yarıdan fazlaydı. Deniz ticaret filosu dünya ticaretinin toplamının üçte birini oluşturuyordu. İhracatı dünyadaki ihracatın, dörtte biriydi. Tüm bu paylar bugünkü en büyük güç olan Amerika’nın sahip olduğu paylardan gözle görülür derecede yüksek (Bairoch, 1976, s. 169). Sterlin dünyanın rezerv parasıydı (tıpkı doların tartışmasız şekilde 1945 – 1971 arasında, daha sonra da günümüze kadar istikrarsız bir şekilde olduğu gibi). Londra dünyanın menkul kıymetlerinin yarısı üzerinden ticaret yapıyordu (ki bu paya Wall Street hiçbir zaman ulaşamadı). Britanya’ya ait fikirler ve kültürler –liberalizm, laissez-faire ve dünyanın hala oynadığı sporlar- küresel hâle geldi.

Britanya’nın Gerilemesi

Tekniklerin Taklidi ve Geliştirilmesi
1880’den kısa bir süre sonra bu üstünlük sona erdi. Bu tarih iki nedenden dolayı sıradandır ve her ikisi de öne sürdüğüm ilk sebeple yani tekniklerin başka ülkelerce taklidi ve geliştirilmesiyle bağlantılıdır. Birincisi” “ikinci Sanayi Devrimi’ başladı ve çelik ve metal üretimi ile kimya sanayindeki ilerlemelere odaklandı. Bu devrim, ilkinden farklı olarak, sanayi alanında ileri teknolojiye ve muazzam sermaye yatırımına sahipti. Bu da büyük şirketleri, yatırım bankalarını ve hem sermaye hem de bilimsel eğitim alanında daha fazla devlet yardımını beraberinde getirdi. Daha sonra irdeleyeceğim kimi nedenlerden ötürü Britanya bu açıdan gecikmiş, kurumları ilk zamanlardaki başarıyı getiren şartlara göre ayarlı kalmıştı. İkincisi, Britanya’daki laissez-faire uluslararası egemenliğini yitirdi. Britanya’nın rakipleri gümrük vergilerini artırdı ve sanayi ve tarım ürünleri için özel korumaları ön plana çıkardı. Britanya geçmişteki çıkarlarına hizmet eden serbest piyasa ilkelerine bağlı kalarak (ama aslında Britanya İmparatorluğunun korunması adına inzivaya çekilerek) yine gecikti. Özellikle Almanya ve Amerika bu dönüşümlerin yolunu açan iki ülke oldu. 1910’da ekonomik kalkınma seviyeleri, Britanya’nınkini geçti ancak bu güç diğerlerinden bir hayli öndeydi (Bairoch, 1982, özellikle Tablo 5 ve 6). Sterlin birincil rezerv parası olmayı sürdürdü ve Londra mali piyasalarda üstünlüğünü devam ettirdi fakat bütün diğer alanlarda artık tek başına öncü değildi.

Bu hikâye 1950’lerin başına kadar uzamakta ve teknik ilerlemenin şartları kendi aralarında daha eşit şekilde dağılınca Britanya’nın artık yavaş yavaş beş ya da altı gelişmiş sanayi devletlerinden yalnızca biri haline geldiğini göstermektedir. Başka bir deyişle Britanya’nın birkaç ülkeden biri olma durumuna düşmesi o veya bu şekilde kaçınılmaz ve aşikârdı. Ama tabii ki Britanya bundan da fazla düşüş gösterdi.

Britanya’nın yaşam standardı artık Avrupa’nın en düşüklerindendir. tıpkı sahip olduğu işçi başına verim gibi. Yatırım (örneğin kişi başına gayrisafi sermaye oluşumu) son on yılda OECD ülkeleri arasında fiilen en düşükler arasında. İmalat çıktısı düşüş gösterdi. 1984’te Britanya, Sanayi Devriminden sonra ilk defa tam bir mamul mal ithalatçısı oldu (aslında belki de tarihinde ilk defa). Doğrudur, ‘sanayisizleşme’ sürecinde gerilemenin yanı sıra iki tane daha süreç vardır. Bunlar (1) imalattan hizmete bütün gelişmiş kapitalist ülkelerde görülen değişim ve (2) Batının genelinde yakın zamanda görülen ekonomik duraklamadır. Fakat bu küresel süreçlerden öte Britanya’nın sanayisizleşmesi devam eden gerilemeden de kaynaklanmaktadır. Bu yüzden başka sebepler de ortaya atmalıyız.

Kıyım ve Dünya Savaşları
İleri sürmemiz gereken ikinci sebep başka güçlerin yaptığı kıyımdır. Bunun olduğu pek de aşikâr görünmeyebilir. 20. yüzyıl jeopolitiğinde Büyük Britanya’nın kıyımı yüzyılın en büyük felaketi olan Almanya’nın intiharının yalnızca önemsiz bir parçası olmuştur. Her iki savaşta da yenilgisi olmasaydı Almanya günümüzün egemen dünya gücü olur, Avrupa’nın ve sömürgelerinin büyük bir kısmının kaynaklarını kullanır, sınırlarındaki iki Büyük Güç olan Rusya (belki de hâlâ Çarlık Rusyası olurdu) ve Amerika arasındaki ittifakla karşı karşıya gelirdi. Fakat iki savaşta da Alman liderler, intihar edercesine, hasımlarına karşı iki cepheli bir mücadeleye girmiş ve yenilmişti. Bu savaşlar diğer Avrupalı güçlerin, özellikle Britanya’nın, küresel niyetlerini de yok etti ve Amerika ve Sovyet Rusya‘nın ortak üstünlüğünü güvence altına aldı.

Savaşların hem jeopolitik hem de jeoekonomik etkileri oldu. Alman liderlerin beklentilerinin tersine, en nihayetinde bunlar zaferin en iyi şekilde örgütlenmiş olana gittiği ve profesyonel askerlerin yaptığı savaşlar değildi. Bunlar kitle seferberliği savaşlarıydı ve zafer sadece büyük birliklerin oluyordu. En sonunda meseleyi belirleyen iki etmen oldu: (1) Amerikan ve Rus ekonomilerinin büyüklüğü ve (2) her iki ülkenin orta kademe yönetim kitlesinin ve vasıflı işçilerinin tank ve uçak yapma ve kullanma yeteneği. Süper güçler, geçmiştekilerin aksine, artık kıtasal güçler oldu. Bunun sanayileşmeye dönük tamamen bir gelişim mantığı olup olmadığından şüpheliyim, Ayrıca savaştan edinilen servete de bağlıymış gibi görünüyor.

Dünya savaşları sanayi toplumlarının gelişmesini temelinden değiştirdi ve bunu Almanya’nın yerine Amerika ve Sovyet Rusya’nın artık yeni lider güçler olmasını sağlayarak yaptı. Ayrıca İngiltere’nin gerilemesini yıkılmakta olan Almanya’nın vasıtasıyla daha da hızlandırdı. Bu olayların arasında yükselen güç olan Amerika’nın Britanya’ya karşı gerçekleştirdiği birkaç ölümcül eylem bulmamız da mümkün. Amerika’nın İkinci Dünya Savaşına girme koşulları ve 1945-6 anlaşmasının koşullarının her ikisi de Britanya’nın savaş sonrası gücünü zayıflatmaya yönelik tasarlanmıştı. Böylece Amerikan mallarının İmparatorluğa eşit giriş hakkı oldu; böylece 1945’teki felç edici dolar borcu Amerikan mallarının ithalatı İle ödenecekti; böylece Amerika sterlinin tahvil edilmesi için ısrar ediyordu. 1946’da sterlin stoklarının dolara tahvil edilmesi akını Britanya’nın altın ve dolar rezervlerini boşalttı ve bir krize yol açtı. 1947’de sterlinin hassas olduğu kanıtlanınca (Amerikalıları tatmin etmişti) tahvil askıya alındı. Bu, Britanya’nın Amerika’ya karşı elinde kalan küresel rekabeti de tamamen bitirmek için hesaplanmıştı. Aslında bu, hoş bir davranış değildi: her ne kadar kazanma hırsıyla yanıp tutuşan Büyük Güçler’in alışıldık bir davranışı olsa da (tıpkı Britanya’nın bir zamanlar yaptığı gibi).

Fakat her iki savaşta da elde edilen sözde zaferlerle (sözde olmayan) gerçek bitkinlik bir araya gelince bu hafif ölümcül hareketlerin Britanya’nın devam eden gerilemesi bakımından daha az önemli olduğu ortaya çıktı. Dolayısıyla görünüşte her şey iyiydi ve düzeltilebilirdi ama gerçekte Büyük Güç Statüsü için gerekli olan jeoekonomik araçlar yok olmuştu. Öyle ya da böyle Amerikan (ve Rus) kıyımı Almanya ve Japonya’yı vurdu ama farklı sonuçlar ortaya çıktı. Askeri güçleri yok edildi, rejimIeri (en az ilk on yıl boyunca) dikkatli bir şekilde denetim altına alındı, fakat ekonomilerinin Amerika’yla fiilen rekabet edecek noktaya kadar yeniden büyümesine izin verildi. Burada kalkışılan kıyımın sonradan kurbana yaradığı görünüyor.

Bu yüzden her ne kadar jeopolitik rekabet, Britanya’nın göreceli gerilemesi dahil olmak üzere Büyük Güçlerin yükselişini ve düşüşünü açıklamaya gerçekten yardım ediyor olsa da geride hala açıklanamayan çok şey bırakıyor. Britanya’nın neden artık emperyal bir güç olmadığını, neden dünyanın rezerv parasına artık sahip olmadığını, neden askeri üstünlükten gelen ekonomik çıkarlardan artık faydalanamadığını görebiliyoruz. Fakat bu durum Britanya’nın çağdaş ekonomik yönelimler açısından neden bir Almanya, bir Japonya, hatta bir Fransa olmadığını açıklamıyor.

Britanya’nın Dahili Engelleri: Başarıyı Kurumsallaştırmak
Benim genel modelim doğruysa Britanya’nın mevcut sorunları kendi “büyük” hale gelirken onunla birlikte ortaya çıkan kurumlarda yatmaktadır. Karşımıza çıkan durum bizzat budur.

Britanya’nın yükselişi, bazıları kazara bazıları da planlı olmak üzere birtakım sebeplere dayanmaktadır. Avrupa’daki iktidar, uzun bir dönem zarfında kıtanın kuzeybatısına daha nemli ve ağır topraklara ve açık denize doğru kaymıştı. Yeni Dünyanın keşfi denizciliği, 17. ve 18. yüzyılın tarım devrimi ise nemli toprakları ön plana çıkarmıştı. İktidar, 1700’de açıkça Avrupa’nın Atlantik kıyısına geçmişti.

Britanya’nın kendine özgü artısı toplumsal yapısının iki ana özelliğinde yatmaktaydı. Birincisi, batıda konumlanan bir ada olması itibariyle Britanya ekonomik ve askeri stratejiyi kararlı bir şekilde deniz ticaretine yoğunlaştırabiliyor ve bunu Avrupa’daki bölge çatışmalarından ve kara savaşlarından etkilenmeden yapıyordu. Oysa Fransa ve İspanya kaynaklarını bu ikisine paylaştırıyordu, keza Hollanda da kendini savunmak için aynı yola başvuruyordu. Britanya ise 1650’lerden itibaren deniz ulaşımına ve ticaret girişimlerine ağırlık vermeye başladı. Bu da demek oluyordu ki Britanya dış siyaseti tutarlıydı, egemen sınıflar tarafından beğeniliyor ve yeterli mali kaynaklarla destekleniyordu çünkü bu dış siyasetin esas hedefi ticaret ve deniz ulaşımıydı. Bu mali kaynaklar kısmen vergilerden (rızaen) kısmen de (özellikle savaş zamanlarında) devlet tahvillerinin dalgalanmasından elde edilmekteydi. Devlet ve varlıklı sınıflar artık iyiden birbirine sarmalandı. İleride göreceğimiz gibi, yaptıkları işbirliği Londra/Hazine/Merkez Bankası üçlüsü üzerine yoğunlaştı. Karada Fransızların gücünü de azaltmak gerekiyordu fakat bunun yapılabilmesi için Hannoverlilerin, Prusyalıların ve diğerlerinin savaşmak üzere mali olarak desteklenmesi lazımdı. Pitt’in de doğru tahmin ettiği gibi ‘Kanada Silezya’da yenilecek’ idi. Bu stratejinin başarısıysa iki dayanıklı mirasa sahip olmayı gerektiriyordu. (1) Devlet politikasının amacı üretimden ziyade dış ticaretti; (2) militarizm Britanya hayatında kenara itilmişti. Laissez-faire doğal görünebiliyordu, her ne kadar deniz ve jeopolitik güce dayansa da.

Britanya’nın ikinci artısı tarımıydı. Çiftçiliğe ne büyük çiftlikler ne de bağımsız köylüler hâkimdi; asıl hâkim olanlar orta büyüklükteki çiftçiler, bazı kiracılar ve arazi sahipleriydi fakat bunların ortak tarafı çiftlikleri ve çalışanları üzerinde gerçek bir denetime sahip olmalarıydı. Burada kendine has bir durum söz konusuydu zira bu durum ilginç bir şekilde kazançlı ve rekabetçi bir tarım yapısını beraberinde getiriyordu. Artık birçok tarihçi şuna inanıyor: İngiltere’deki Sanayi Devriminin en baştaki sebebi bu çiftçi halkının talebinin yarattığı piyasa etkileriydi. Çanak çömlek, at nalı ve kıyafet gibi mamullere yönelik pazarlar, küçük çaplı demir, tekstil ve maden şirketleri arasında etkileşimi beraberinde getirdi, bu etkileşim de buhar makinesini ve Devrimi (Eversley, 1967; Pawson, 1979; Lee, 1986; fakat teknolojik yeniliğe ve dış ticarete önem veren geleneksel görüş için bkz. McCloskey, 1985 ). Fakat bu da ardında bir miras bıraktı: başarı, piyasa güçlerinin yani bağımsız ve özerk mülk sahipleri arasındaki rekabetin bir sonucuydu. Sanayi Devrimi bu durumu değiştirmedi. Devrime öncülük edenler yevmiyeli zanaatkârlar, mühendisler ve girişimcilerdi (Pollard, 1965). Karmaşık bilimsel teknolojik ya da sermayeye yönelik harcamalar söz konusu değildi; ta ki 1840’lardaki demiryolu devrimine ve sonra 1880’lerdeki daha büyük ‘ikinci’ devrime kadar (Crafts, 1985).

Klasik ekonomi politik Britanya ekonomisinin bu gerçek özelliklerini doğal yasalara dönüştürmek üzere ortaya çıktı. Görünmez El, tam rekabet, yönelik bu tanımlamaların hepsi eksik değildir. Adam Smith’ten Margaret Thatcher’a kadar bu bağlantı ulusal büyüklük ve serbest rekabet arasında kuruldu ve bu doğrudur –en azından doğru idi. Büyük Britanya işte böyle yükseldi. Ancak ne yazık ki bu başarı koşulları o zamanlar Britanyalı yönetici sınıfın çekirdeğini oluşturmak üzere kurumsallaştırıldı. Küresel ekonomik gerçekler değişince Britanyalı yönetici sınıf, kendilerini Büyük yapan kurumları sıkılaştırdı ve Britanya’yı aşağıya doğru bir sarmal misali giderek değişikliğe karşı uygun olmayan bir kurumsal tepkiye hapsetti.

Britanya küresel hâkimiyete yükselirken dört kurum kuvvetlendi:
1. Donanma gücüne dayalı küresel bir militarizm tarafından dünyaya pax britannica yayıldı. Hem deniz gücüne dayalı hem de küresel çaplı olduğundan bu militarizm, (örneğin Avrupa’nın merkezinde olan ve karasal güce sahip Almanya militarizminin aksine) Britanya toplumsal hayatına fazla karışmadı, Yine de Büyük Askeri Güç statüsüne gönül bağı Britanyalı yöneticilerin içinde yer aldı.

2. Britanya kendini laissez-faire yani dünya serbest ticaret ekonomisine adadı. Serbest ticaretle Britanya ilk zamandaki sanayi liderliğinden faydalanabildi ve mamul mallarını ihraç ederek yaklaşık 1880’lere kadar dünyaya hâkim oldu. Britanya hâlâ böyle küresel bir ekonomik düzene bağlıdır ve bu da onu ‘açık’ bir ekonomi durumuna getirmiştir.

3. Britanya’nın sanayi liderliği, basit ve taklit edilebilir teknikler kullanan küçük girişimcilerin yenilikçiliğine ve rekabetçiliğine, küçük örgütlere ve düşük sermaye kaynaklarına dayalıydı. Dolayısıyla büyük sermaye sanayi alanından ziyade öncelikle ticaret alanında kullanılmıştır.

4. Mali-ticari kurumlar alışılmışın dışında çok gelişti. Asıl görevleri varlıkların birikimlerini Britanya hükümetine ödünç vermek ve ticareti ve taşımacılığı tekelleştirmek amacıyla deniz hegemonyasını kullanmaktı. Londra aslında bu ticari kapitalizmin kuvvet üssüydü fakat hükümetle siyasi bağlantıları, sanayinin hükümetle olan bağlantılarından çok daha güçlüydü.

Bu kurumlar özellikle üç ekonomik başarısızlıktan sorumlu olmuştur,
1. Sanayiye yatırım yapmamak.
2. Ekonomi politikasında iç üretim yerine sterlinin korunmasına ve ödemeler dengesine öncelik vermek suretiyle açık ekonomiye yani serbest ticaret ekonomisine bağlı kalmak.
3. Askeri harcamaya, araştırma ve geliştirmeye bağlı kalmak.

Yatırım başarısızlığı Britanya’nın yerli üretime yaptığı yatırım OECD ülkeleri arasında yıllardır en düşüğüdür. Yatırım başka yere gitmektedir, Neden?

Wiener’in (1981) verdiği bir cevap akla yatkın görünüyor ve söylendiğine göre Thatcher hükümeti içinde etkili olmuş. Sunduğu kanıt ise 9. yüzyılın ortalarından itibaren üst sınıfların toplumsal hayatı hakkındaki yazınsal ve felsefi kaynaklar. Wiener’e göre sanayiciler için Viktoryen üst sınıfların kurumları çok cazipti ve bu yüzden sahip oldukları “girişimci ruh” azaldı. Oğulları devlet okullarına ve elit üniversitelere gitti. Ticareti ve üniversiteyi hor görmeyi ve beyefendi olmayı öğrendiler. Boş vakte sahip kültürlü erkekler olmayı ya da silahlı kuvvetlerde, devlet memurluğunda, sömürge yönetiminde ya da Londra iş çevresi gibi yerlerdeki daha düzeyli işlerde çalışmayı arzu ettiler. Başarının zirvesi görgüsüz bir zenginliğe ulaşmak değil bir unvana sahip olmak ve saraya erişim sağlamaktı. Bu yüzden Britanya geriledi ve bu yüzden hala geriliyor demektedir Wiener. Bu hata yönetici sınıfa aittir, zira kârın değil statünün peşinden koşmuştur.

Ancak Wiener’in savını güçsüzleştiren üç ciddi kusur bulunmaktadır. Birincisi, yazınsal ve felsefi kişilerin görüşlerini toplumsal gerçekliği yansıtıyor gibi kabul etmek tehlikelidir. Aynısını Almanya için yaptığımızı ve Alman felsefecileri dikkate aldığımızı farz edin. Kendileri Britanya’daki felsefenin aksine Hegel’den bu yana metafizik ve müphem bir entelektüel derinlikle meşgul olmuş, yaratıcılık ve deneycilik üzerinde pek durmamışlardır. Özellikle bu bakımdan girişimci ruha ev sahipliği yapanın Britanya olması kuvvetle muhtemel!

Ancak yine de Wiener’in bahsettiği bu yazarların bazı görüşleri gerçek bir temele sahiptir (bu paragraftaki savı destekleyen kanıt için bkz. Mann, 1975). Üniversiteler aracılığıyla sanayiden bahsedilen mesleklere, Londra iş çevresine ve devlet memurluğuna net bir akış olmuştur. Yani bu yolu seçen sanayi girişimcilerinin ve yöneticilerinin oğulları üniversite aracılığıyla sanayie geçen söz konusu mesleklerdeki ailelerin oğullarından daha fazladır. Ayrıca ticaret ve üniversite, üst sınıf tarafından düşük itibarlı olarak kabul edilirken sanayiciler umutsuzca hep kültür ve unvan arayışına düşmüştür. Fakat (bu da ikinci kusur) bu aynı örnekler büyük gelişmiş kapitalist devletlerde de görülme eğilimindedir. Sanayide gerçekleşen mesleki kan kaybı Amerika’da ve muhtemelen her tarafta görülmektedir. İtibar arayışı her yerde vardır –örneğin yüzyılın sonunda Alman sanayiciler oğullanın Prusya’da yedek subay olabilmeleri için dövüş yaralarının olmasını istiyorlardı. Ticareti bir bakıma gayri ahlaki olarak görmek genel olarak Batı kültürüne sahip çevrelerin karakteristik özelliği olagelmiştir. Wiener’in savının özü de bazen Thomas Mann’ın kitabının adı olan ‘Buddensbrook Sendromu’ ile tasvir edilmektedir. Bu kitapta Buddenbrooks ailesinin kentli coşkusu kültürün ve soyluluğun peşinden koşmaktan tükenir.

Ancak yine de muhtemelen Britanya ile diğer birçok ülke arasında bir fark söz konusu. Mali ve ticari başkent olan Londra pek tabii sanayiden daha fazla itibara ve güce sahiptir. Ancak ( bu da üçüncü kusur) bu, kesinlikle Wiener’in öne sürdüğü savdan ötürü değildir. Onun iddiasına göre sanayicilerin aileleri kardan ziyade itibarı seçmektedir. Ancak kanıtlar bunun tam tersini göstermektedir: sanayi yerine Londra’ya gitmek daha az değil daha fazla kişisel zenginlik getiriyor. Rubinstein (1974, 1971) ortaya koymaktadır ki 19. yüzyıl süresince mali sermaye ülkedeki en zengin insanlar olan büyük toprak sahiplerine katıldı (ve çoğunlukla da onlarla kaynaştı). Scott (1982) 20. yüzyılda bu eğilimin devam ettiğini göstermektedir. Sorun (ki bu bir sorunsa) Britanya’daki girişimci ruhun sanayi değil Londra’yı işaret etmesidir. Kaynakları sanayide tutmamak ekonomik açıdan akla yatkın olagelmiştir.

Yatırımcılar aptal değil. Sanayie yatırım yapmıyorlarsa muhtemelen başka bir yerden daha yüksek oranda getiri elde edeceklerindendir. Klasik ve neoklasik iktisatçılar ve uzmanlar bunun söz konusu meseleyi sonlandıracağına inanmaktadır. Hükmeden, piyasa olmalıdır: arz-talep yasalarına müdahale etmenin zarardan başka getireceği bir şey yoktur. Eğer ‘ama Britanya sanayiine yaptığımız daha önceki yatırımlar diğer yatırımlar kadar iyi getiriler sağlamadı’ şeklinde cevaplar alınırsa kapitalistleri Britanya sanayine yatırım yapmaya ikna etmek imkânsızdır. Yatırımcıları en karlı ortaklıklardan nispeten daha az karlı ortaklıklara çekmek mantıksız olurdu.

Birikimsel kolektif bir bilgi tabanımız yok maalesef. O yüzden tarihi bir daha bir daha sürekli tekrarlamaya mahkûmuz. Çünkü daha önce yaşanmış kalıpları tanıma konusunda kolektif bir zekâ unsuruna sahip değiliz. Bir şeyi anlayabilmemiz için onu tohumuna kadar indirgeyebilmemiz gerekir. Günü ve geçmişi tam olarak algılamadan gelecek hakkında herhangi bir fikrimiz olması mümkün mü? Zekânın iki kritik unsuru bulunur – (1) Zaman algısı (2) Örüntüleri gözlemleme.


Fakat bir sosyolog buna ekonomik piyasaların kurumsal ön koşulları olduğunu söyleyerek yanıt verebilir. Bunların ’doğal’ bir tarafı yoktur. Adam Smith’in Görünmez El dünyası özellikle yukarıda tanımlanan Britanyalı kurumlar yüzünden yaratıldı. Bunun ardından Britanya’daki yatırımlar, Britanya kapitalizminin kendine özgü kurumlan yüzünden diğer ülkelerde olduğundan farklı şekilde belirli kanalları tercih ettiler. Özel bir ekonomik mantık biçimi ortaya çıkardılar. Gerek hükümet politikasından dolayı gerekse toplumsal değişimden dolayı eğer bu kurumlar değişirse ekonomik mantık da değişirdi. O zaman farklı şekilde yatırım yapmak daha kârlı hale gelirdi. İktisatçıların ve sosyologların beraber düşünmesi gereken şey mevcut mantığın kendini yok eden bir mahiyette olup olmadığı ve düşük kâra sebep olacak aşağıya doğru bir sarmal misali rekabete daha fazla uyum sağlamayı beraberinde getirip getirmeyeceğidir. İktisatçıların düşünmesi gereken diğer bir husus da bir grup alternatif kurumun ve onlara eşlik eden mantık biçiminin daha iyi sonuçlar getirip getirmeyeceğidir.

O halde Britanya’daki yatırımlar nereye gitmektedir? Geleneksel görüş, özellikle eleştirmenlerinki, bunların dışarıya çıktığı, dış sanayi yatırımlarına gittiği yönündedir. Kısmen doğru. Fakat Ingham’ın (1984) da belirttiği gibi bu, hikâyenin sadece bir kısmı. Aslında dört çeşit yatırım çıkışı vardır. Bunlar hakkında yapacağım izahat Ingham’ın mükemmel analizlerine dayanmaktadır.

İlki devlet menkul kıymetlerine yapılan yatırımdır. Londra iş çevresi güce erişmiş çünkü devlete borç vermiş ve ticari işlemlerin fiyatlarını düşürmüştür. Devlete borç vermek 18. yüzyılda yaygındı ancak bir şekilde azaldı ve artık şu anda çok seyrektir. Ancak önemi günümüze kadar gelmiştir çünkü üç kurum (Merkez Bankası, Hazine ve Londra) arasında yakın bağlantılar kurulmasını sağlamıştır. Ondan bu yana da bu üç kurum bir bütün olarak Britanya devletinin ekonomi politikasına hâkim olmak için yakın bir işbirliği içerisinde olmuşlardır (Longstreth, 1983). 18. yüzyılda ve 19. yüzyılın başında, egemen sınıflar Britanya’nın dış siyasetinin ticari hedefleri konusunda temelde hemfikir olduklarından, devlete borç verme konusunda istekliydiler. Bu üç kurum işte bu yüzden ortaya çıktı, Sanayi Devrimi yüzünden değil. Sanayileşme mevcut ekonomik planlamaların düzenlemelerine uyduruldu ve gerçekten de hemen hemen hiçbir değişikliğe sebep olmadı. Londra/Hazine/Merkez Bankası üçlüsü gösterdi ki mevcut ekonomik planlamaya hâkim olan, sanayie yönelik hesaplamalardan ziyade ticarete yönelik hesaplamalardı.
Bu yatırım çeşidinin biçimini de öğrenelim, Menkul kıymetlerde kazançlı bir yatırımdaki bilinmeyen bir büyüklüğün riski alınmaz, sabit bir getiri için birikimler yatırım olarak kullanılır. Bu yüzden Londra iş çevresi de birikimleri daha sonra benzer tarzda güvenli ve düşük riskli yatırımlara yönlendirmek üzere muntazam bir şekilde düzenlenmişti. Savaş sonrası dönemde bu tarz güvenli ve en dikkat çeken yatırım taşınmazlar üzerineydi. Nitekim 1960’lardan itibaren mülkiyet artışı Londra’nın bu rolünü yeniden canlandırmıştır.

İkinci çeşit yatırım ticaret üzerinedir ya da başka bir deyişle Londra iş çevresinin ikinci özgün işlevi olan ‘paranın kendisi’ üzerinedir. 1830’dan günümüze kadar 1890-1914 arası dönem hariç Londra iş çevresinin sigortadan, döviz ve para piyasalarından, ticarete para sağlamaktan, taşımacılıktan ve komisyonculuktan elde ettiği kazançlar deniz aşırı yatırımlardan gelen gelir ve kar paylarını geçti. 1960’lardan bu yana bu durum ilgi çekici biçimde böyle olagelmiş, Londra da petrodolarların ve eurodolarların akışını düzenIeyen başlıca yer haline gelmiştir.

Burada meydana gelen asıl uygulama senet kırmaktır. Tüccarlar uzun zamandan beri birbirlerinden senet kabul etmektedir. Doğrudan takas son bulunca, herkes devasa boyutlarda uluslar arası para taşımıyorsa eğer (o zamanlar altın ya da gümüş olmak zorunda olurdu), malların krediyle satılması gerekir ve bunu tüccarlar çoğunlukla diğer tüccarın kredi itibarı hakkında fazla bir şey bilmeden yapar. Ayrıca diğer tüccardan ileride gelecek olan gönderimler için de ödeme yapılması gerekir. Bu da belirli bir tarihte ödenmesi gereken senetler alınarak yapılır. Bu tüccarlar ticari üstünlük elde edince önce Hollanda sonra İngiltere, tabii ki para karşılığında, kredi itibarı konusunda güvence veren özel bir rol üstlendi. Londralı tüccarlar ellerindeki nakit fazlalığını kullanarak tüccarların alacaklı olduklarını gösteren ve henüz ödenmemiş senetleri satın aldı, tabii ki gerçek değerlerinden biraz daha az bir bedelle.
Senet kırmada bankerler, farklı karlı sektörler arasında aracı konumundadır. Bunlar kazançlı yatırımlarla değil ticaretle ilgilenirler. Alıp sattıkları, kazançlı kaynakların mülkiyeti değil paradır. Bu ticari faaliyetler bütün ülkelerde vardır fakat Londra bu konuda uluslar arası liderliğini büyük oranda korumuştur. Londralı tüccarlar tarafından basılan ‘Londra senetleri’, Britanya hegemonyacı bir konuma gelince, uluslararası ve kısa vadeli bir kredi haline geldi. Bu adamlar ve kurumlar tamamen uluslararası bir yönelime sahipti, Britanya sanayi konusunda hatta hiçbir sanayi konusunda özel bir uzmanlıkları yoktu. Britanya’daki tek menfaatleri Britanya’nın açık bir ekonomi olarak kalmış olması ve sınırları dâhilinde serbest para akışını taahhüt etmiş olmasıdır.
Üçüncü çeşit yatırım dış yatırımdır yani yurtdışındaki kârlı girişimlere yapılan yatırım. 19. yüzyılın başlarında Britanya’da birbiriyle alakalı iki özellik ortaya çıktı: kendi üst ve orta sınıfların refahı ve kendi finansörlerinin uluslararası çaptaki uzmanlığı, 1880-1914 arası dönemde ‘portföy yatırımları’ biçiminde muazzam bir dışa doğru birikim çıkışı oldu, özellikle yabancı menkul kıymetlere ve demiryolu şirketlerine. Portföy yatırımı, bir miktar servetin tek bir şirketten ziyade farklı menkul kıymetlere yatırılması anlamına gelir ve buna ‘doğrudan dış yatırım’ denir. 20. yüzyılda doğrudan dışa yatırımın en yaygın biçimi tek bir şirket tarafından olmuştur ve buna da genellikle “çok uluslu şirket” denir. Dış yatırım diğer üç yatırım çeşidine nazaran azalmıştır fakat GSYİH’deki payı diğer ülkelerdekinden hala yüksektir. Diğer ülkelerde olduğu gibi 1945’ten sonraki dış yatırım çok uluslu şirketler aracılığıyla daha doğrudan hâle gelmiştir. Gerek portföy yatırımının gerekse dış yatırımın korumacılıktan ziyade nispeten daha açık bir uluslar arası ekonomiden yana çıkarı vardır, tıpkı ticaret yatırımı gibi.

Bu üç çeşit yatırımın egemenliği dördüncüsü olan Britanya sanayine yapılan yatırıma az bir yedek sermaye bırakmaktadır. Sanayi kendini çoğunlukla kendi kârlarıyla ve ortak faaliyetlerle destekler. Özellikle (1) bankalar (Almanya ve Japonya’daki) yeni yatırımın toplam payının yarısından azını ödünç verir (Amerika’daki payın ise üçte ikisini). (2) Yeni hisse senedi piyasası mevcut stokların değişiminin aksine (‘ikincil borsa’) Britanya’da azgelişmiştir.

Son yıllarda emeklilik ve sigorta fonlarıyla yatırım fonlarında müthiş bir büyüme olmuştur. Günümüzde bu fonlar Britanya’daki güvencelerin yarısından fazlasını oluşturmaktadır ve bu oran bütün diğer ülkelerdekinden çok daha fazladır. Bu da insanları kapitalizme götürmüştür. Orta sınıfın neredeyse tamamı ve işçi sınıfının yaklaşık yarısı gelirlerinin küçük bir kısmını bu dışa doğru çıkışlar aracılığıyla yatırıma sokmaktadır. Fakat bu durum yatırım genel yönünü değiştirmemiştir. Bu fonların çoğu ya yurtdışına ya içeriye menkul kıymetlere veya emlak geliştirmeye ya da ikincil borsaya gitmektedir.

Dolayısıyla Britanya sanayi yeni yatırımlar için öyle kolayca yabancı rakiplerinin boyutuna varan büyük miktarlarda para toplayamaz. Ancak bu durum sanayiciler arasında büyük bir memnuniyetsizlik yaratmamaktadır. Doğrudur, küçük işletmeler genelde memnuniyetsizlik göstermektedir (ve şu anki hükümetten hatırı sayılır yardımlar almışlardır). Ancak Britanya Sanayi Birliği tarafından temsil edilen büyük işletmeler böyle bir memnuniyetsizlik duymamaktadır. 1976’da Britanya Sanayi Birliği, Londra iş çevresinde inceleme yapan Wilson Komitesi için üyeleri arasında bir anket düzenledi. Üye şirketlerin yüzde 89’unun son yıllarda olası bir kârlı yatırım programı yürütmede dış destek elde etme zorlukları bakımından herhangi bir engelle karşılaşmadıklarını ortaya çıkardı.

Bunun sebebi büyük işletmelerin Britanya bankalarıyla daha uzun bir tecrübelerinin olmaları, kredi verme şartlarını karşılamanın zor olduğunu bilmeleri ve başka yöntemlerle uyum sağlamayı ve yaşamayı öğrenmiş olmalarıdır. Bankalar eskiden de olduğu gibi uzun vadeli değil kısa vadeli sermaye yatırımı için kredi vermektedir. Williams’a (ve diğ. 1983) göre ‘tasfiye yaklaşımı’ ile de borç vermektedirler. Şirketin tasfiyeden sonra borcu geri ödemek için satılabilecek varlıkları var mıdır? Amerika, Fransa, Almanya ve Japonya’daki çoğu yabancı banka ‘faal işletme yaklaşımını’ benimsemiştir.

Şirket geri ödemeleri yapmak için yeterli bir fon akışı sağlayabilecek midir (Hu, 1975)? Bu yaklaşımın tercihi büyük ve ihtiyatlı şirketlerden yanadır, saldırgan ve hareketli olanlardan yana değil. Williams’ın (ve diğ.) ortaya koyduğu gibi eğer Soichiro Honda 1950’lerde West Bromwich’teki bir Barclays bankasının şubesine gitseydi oranın müdürü Honda Motor Company’nin gelişimini ihtiyatlı olunması gereken bir aşırı ticaret örneği olarak yorumlar ve kendisine banka kredisi yerine batmakta olan şirketlerin işlemlerini yürüten tasfiye memuru için başvuru yapmasını önerirdi.

Peki, bankalar mantıksızca mı hareket ediyor? Kendi bakış açılarına göre tabii ki hayır çünkü sanayie nadiren uzun vadeli borç veriyorlar. Bilirkişi görüşleri kısa vadeli işlemler içindir ve bu alanda çok fazla rekabet vardır. Dolayısıyla onlar için geri ödemeler uzun vadeli bir borcun teminatına göre nispeten daha az sorun teşkil etmektedir.

Asıl husus bu uygulamaların 100 yıldan fazla bir süredir devam ediyor olmasıdır. Britanya sanayi hiçbir zaman dış borçlanmaya bel bağlamamıştır. 1880’den sonra bilimde ve sermaye yoğunluğunda Almanya ve Amerika’nın rekabetiyle karşılaşınca kendini işbirliği halindeki ortaklıklarla korumuştur. Sanayi dış sermaye bularak değil kaynakları birleştirerek büyük hâle gelmiştir. 1945 sonrası birçok ülkenin dâhil olduğu yoğun rekabet şartlarında da ortaklık artışı meydana gelmiş ve bu sefer el değiştirmelere karşı çıkmıştır.

Şimdi de (Williams’ın (ve diğ. 1983) yardımıyla) ortaklıkları açıklayalım. İkincil piyasadaki yüksek fiyat-kazanç payları oranı talancı ortaklık başarısının en önemli anahtarıdır. Fakat uzun vadeli verimle ilişkisi kusurludur. İş hayatında kalabilmek için şirketler yeni meselelere değil kısa vadede fiyat-kazanç kıymetini düşürecek ikincil piyasaya yoğunlaşmak zorundadır. Williams’ın vardığı sonuca göre 1960’ların ve 1970’lerin muazzam ortaklık artışı sanayide verim için ihtiyaçlardan değil Britanya’daki borsanın doğasından kaynaklanmıştır. Doğrudur, ortaklıklar sermaye yatırımının gördüğü işi görebilmektedir. Ortaklıklardan sonra yönetimler devralınmış varlıkları satarak para toplayabilir. Ayrıca devralmalar normalde gerçek parayla değil bizzat kendi hisselerinin kâğıt kaynaklarıyla desteklenmektedir. Fakat kanıtlar gösteriyor ki ortaklıktan sonra dengedeki şirketler önce olduğundan daha az karlı hale gelmiştir, Günümüzün devasa boyutlardaki Britanya şirketleri (dünyadaki en yoğunlaşmış şirketler) gerçekte gevşek birliklerdir. Çünkü verim mantığıyla değil fiyat-kazanç oranlarının mantığıyla bir araya gelmişlerdir. Başka bir deyişle, banka ve borsaların mantığı bizzat sanayi içerisinde verim mantığına hâkim oldu. Mesele sanayi ile mali kurumların birbirleriyle kavgalı olmaları değil finansörlerin uygulamalarının da sanayi tarafından ekonomik mantık olarak içselleştirilmeleridir.

Bu, aşağıya doğru sarmala mükemmel bir örnektir. Kimi egemen kurumlara (bankaların ve borsanın sanayie üstünlüğü) hapsedilmiş bir hâlde rekabete uyum, kârlı olmayan el değiştirmeleri teşvik etmek suretiyle aslında kârlı yatırım kaydını kötüleştirmektedir. Hem de alakadar olan herkesin kusursuz bir ekonomik mantıkla hareket etmesine rağmen. Elverişli kurumlar bünyesinde olası en iyi kararları vermektedirler. Tıpkı Wiener gibi, egemen sınıfa saldırmak istersek asıl suçu yeteneklerinde ya da münferit düzeydeki girişimci ruhlarında değil bu kurumlarda aramak gerekir.

Laissez-Faire ve Sterline Aşırı Bağlılık
Britanya’daki laissez-faire’in iki temel kökeninden bahsetmiştim. Britanya’nın büyüklüğü 19. yüzyılda buna dayanıyordu ve Britanya maliyesinin ve ticari kapitalizmin çoğunluğu kârlarının büyük bir kısmını laissez-faire’den elde etmektedir. Bu, Britanya’nın ticari rolü (dünya ticaretinde ve kredi vermede aracı olmak) ve dış yatırım rolü için gereklidir. Ayrıca tam da ticari anlayışın inişe geçtiği bu dönemde (1890-1914) bu anlayışın yerini dış yatırımda gerçekleşen bir artış aldı. 1830’dan bu yana bu ikisi Londra iş çevresindeki faaliyetlerinin yarısından çok daha fazlasını oluşturmaktadır. Dolayısıyla Londra gerçek anlamda bir ‘offshore adasıdır’. Britanya ekonomisinden çok uluslararası ekonomiye odaklanmıştır. Ancak yine de yerel anlamda güçlü bağımlılığı vardır. Bu bağımlılık Britanya’nın değişim aracı olan sterlinin gücüne ve istikrarına olan menfaatidir.

Londra iş çevresinin hükümete borç vermesi Londra/Merkez Bankası/ Hazine üçlüsüne çok önemli ekonomik karar-alma yetkisi tanımıştır (Longstreth, 1979). Britanya hükümetleri başka ülkelerin zaman zaman başvurduğu ılımlı bir korumacılığa bile sıcak bakmamıştır. Ayrıca Britanya hükümetleri sterlinin dünyadaki rolüne büyük önem vermiştir. İki dünya savaşı arası dönemde buna altın para sistemine devam etmek de dâhildir. Hem de bu durum para rezervine zarar verirken ve yerli yatırımı azaltırken.

Son yıllarda bunun politikada da üstü kapalı daha fazla sonuçlan olmuştur. Bizzat sterlinin kendisi değerli bir ekonomik kaynaktır. Emekli fonunun ve sigorta fonunun yükselmesinden dolayı Londra iş çevresinin ayakta kalabilmesi sterline bağlıdır, tıpkı bunun sonucunda çoğumuzun birikimlerinin de sterline bağlı olduğu gibi. Ancak para artık altınla desteklenecek kadar güçlü değildir. Pound üzerindeki spekülasyon yapmak dünya mali piyasalarının sıradan uygulamalarının bir parçasıdır fakat potansiyel olarak Britanya ekonomisinin tamamının istikrarını bozabilmektedir. Pounda rağbet olduğunda anında ödemeler dengesi açığı ortaya çıkar. 1950’lerde ve 1960’larda bu durum ekonomik dur-kalk döngüsüne sebep olmuştur. Deflasyona sebep olan ‘durmalar’ ithalatı dizginlemeye yönelik iç talebin önünü kesmiştir (ve ayrıca yabancıların sterline geri dönmelerini teşvik için faiz oranlarını yükseltmiştir) . Taleplerin önünü kesmek kârlı yatırımları da caydırmıştır. Ödemeler dengesi düzelince ise ‘kalkış’ yatırımdan ziyade iç tüketimi tetiklemiş, daha fazla sermaye-yoğun malın içeride üretilmesinden ziyade ithalatı teşvik etmiştir. Bu süreç boyunca düzenli bir biçimde üretim kapasitesi rakiplerin gerisine düşmüştür.

Bu politikaların hiçbiri saçma değildir. Britanya kapitalizmi bu küresel ekonomik oyunu oynarken yardıma ihtiyaç duymaktadır. Fakat sterlinin korunması yerli sanayinin korunmasıyla ters düşmektedir. Devasa bir sanayi yatırımı programına girişildiğini varsayalım. Bu ancak kaynakları belki kişisel tüketimden belki de Londra iş çevresinin yatırım biçimlerinden başka yönlere kaydırılmasıyla olabilir. Eğer ikincisi olursa o zaman Londra’nın uluslararası rolü tehlikeye girer. Bir tercih yapılmalı ve o tercihe göre de bir şeyler feda edilmelidir.

Bu tercih en iyi teknik ve ekonomik argümanlara göre yapılabilir. Ya da ekonomik güce göre. Şüphesiz, Longstreth’in de gösterdiği üzere, kararı veren güçtür. Sanayi sendikalara ya da çıkarını düşünen kimi politikalara karşı Iobicilik yaparken oldukça etkin bir şekilde örgütlenir. Fakat kabul edilmiş yaygın ticari geleneği ise nadiren sorgular. Britanya’nın siyasi ekonomi tarihinde sanayicilerin ve benzer sendikaların ortaklaşa bir şekilde koruma, yatırım ve korporatist düzenlemeler için bastıran özellikle yarı-korporatist çeşit bir sanayi lobisine rastlamamamız çok çarpıcı. Muhafazakâr hükümetler ve benzer işçi hükümetleri sterlinin ve ödemeler dengesinin rolünü öncelikleri arasına koymuştur. Bunu en iyi şekilde Harold Wilson’ın günlükleri (1971) açıklar: ekonomik planlamanın tamamı, para piyasalarındaki günlük gelişen olayların insafına kalacak şekilde ortaya çıkarılmıştır. Wilson yakınmakla birlikte bunu eleştirmiyor; hayatın bir gerçeği ve ekonomik mantığın kendisi olarak görüyor.

Eğer bu meselenin kararı iktidar tarafından değil de yerinde bir maliyet fayda analizi tarafından alınsa hangi politika takip edilirdi? Bunu söyleyecek kadar uzman değilim. İmalat sanayi mali hizmetlerin ürettiğinden hâlâ daha fazla iş ve servet üretmektedir ve bunu bölgeler ve toplumsal sınıflar arasında daha eşit bir şekilde yapmaktadır. Onun veya bunun yapacağı basit bir tercih sanayiden yana gibi görünebilir, tıpkı diğer çoğu ülkenin ekonomi politiğinin yaptığı gibi. Ancak şu da mümkündür ki Britanya sanayii o kadar çok ilerlemiştir ve Londra iş çevresinin canlanması o kadar başarılı olmuştur ki böyle bir politika Britanya ekonomisinin tek altın yumurtlayan tavuğunu öldürmek anlamına gelir. Birazdan bu tarz sonuçlan tekrar ele alacağım.

Militarizme Aşırı Bağlılık
Britanya’nın askeri harcamaya ayırdığı GSYIH payı Amerika hariç diğer gelişmiş kapitalist ülkelerden daha fazladır (hemen arkasından Fransa gelmektedir). Askeri ürünlere ayrılan toplam araştırma ve geliştirme giderlerinin oranı bakımından Britanya’ya rakip olan tek devlet Amerika’dır. 1970’lere kadar Ar-Ge giderinin üçte bire yakını sadece uçak yapımına gidiyordu. Şu ana kadar tartıştığım diğer meselelere ve tercihlere göre bu durum doğrudan daha mantıksızdır ve emperyal ihtişam yanılgısının bir sonucudur. Fakat bunu değiştirmek kolay değildir çünkü Britanya toplumunda hiçbir zaman militarizm çok ön planda ya da belirgin olmamıştır. Bu, bizim denizci geçmişimizden kaynaklanmaktadır. Britanya zorunlu askerliğin olmadığı tek Avrupa ülkesidir. Falkland adaları savaşına kadar savunma yükü nispeten gizlidir ve ne yazık ki bu bakış açısından Falkland adaları savaşı büyük bir başarıydı.

Britanya militarizminin büyüklüğüne karşı çıkabiliriz çünkü barışı tehlikeye atmaktadır fakat araştırmaya ayrılan payın böyle dengesiz olmasının iki ciddi ekonomik dezavantajı da vardır. Birincisi, askeri donanım açısından en büyük rakip Amerika’dır. Amerika’daki askeri talep büyüktür ve dış rekabetten korunmaktadır. Dolayısıyla Britanya’nın uçakları, füzeleri, radar sistemleri vesaire Amerika’da ya da eşit şekilde dünya pazarlarında etkin bir şekilde nadiren rekabet edebilir. Zaman zaman Harrier jeti gibi bir Britanya ürünü (ya da Exocet füzesi gibi bir Fransız ürünü) Amerika ile olan rekabetin üstesinden gelebilecek kadar iyi olabilir ya da bazı yabancı hükümetler Pentagon ile aralarında bir mesafe koymak istiyor olabilir. Ancak ana sanayi kollarını devam ettirebilmek için bu yeterli değildir.

İkincisi, savaş sonrası dönemde ve özellikle yakın zamanlarda askeri ürünlerden uyarlama olan
ve sivillerin kullanacağı teknolojik yan ürünler çok azdır. Bugün birçok iktisatçıya göre Almanya ve Japonya’nın teknoloji bakımından ileri sanayilerinin hızla yükselmelerinin tek sebebi devasa savunma programları için hizmet üretmek zorunda kalmamış olmalarıdır. Artık Amerikalı iktisatçılar Reagan’ın Stratejik Savunma Girişimi (Yıldız Savaşları) programına şüpheyle bakmaktadır. Zira bu programın ilerleyen yıllarda Amerika’nın Ar-Ge bütçesinin neredeyse tamamını sömürme tehdidi söz konusudur. Onlara göre militarizm Amerikan ekonomisini kanını emecektir. Görünüşe göre Britanya tecrübesi bu beklentiyi doğrulamaktadır.

Kısmen bu ordu kaynaklı Ar-Ge çalışmasının başarısızlığından dolayı Britanya’nın ileri teknolojiye kendini tamamen adaması tehlikeye girmiştir. Britanya, 1950’lerde ve 1960’ların başında kişi başına Ar-Ge giderleri payı bakımından Amerika’nın ardından ikinci sıradayken Almanya, Japonya, İsveç ve İsviçre’nin seviyesine düşmüştür ve Fransa da benzer sorunlar yaşamaktadır (Freeman, 1978).

Laissez-faire ve militarizm arasındaki bağlantıdan ve bunların karşılıklı olarak takviye edilmesinden başka bir sorun daha ortaya çıkmıştır. 19. yüzyılın sonlarında Britanya’nın hedefleri küreseldi, tıpkı bugün Amerika’nın olduğu gibi. Britanya’nın küresel rolü Londra’nın günümüzde sahip olduğu güçle ve emperyal askeri yanılgıyla ayakta kalmaktadır. Tabii ki gerçekte bir geri çekilme olması gerekiyordu. İlk olarak da İmparatorlukta oldu bu çekilme ve adı Commonwealth olarak değişti. Aynı zamanda jeopolitik gerçek Avrupa’yı da bir geri çekilmeye sevk etti. Sonuçta ortaya çıkan ise Britanya’nın üç farklı çıkar ve etki alanı arasında vuku bulan sıkıntılı bir ilişki oldu. Yani bu çıkar ve etki alanı küresel çapta mıdır, Commonwealth çapında mı yoksa Avrupa çapında mı? O yüzden örneğin Avrupa Ekonomik Topluluğu üyesi olma ya da olmama durumunun muhtemelen 1960’lar ve 1970’lerdekine göre daha az zarar verici olduğu ortaya çıktı.

Öyle görünüyor ki bu durumun bizzat Britanya’nın ürün pazarlaması üzerinde özel sonuçları oldu. Birbirinden farklı yazarlar en çok Britanya’nın ihracat satış temsilcilerini suçladı. Williams’ın (ve diğ. 1983., s.217-81) British Leyland üzerine yaptıkları örnek olay incelemesinde belirttikleri gibi asıl sorun ihracat kampanyalarının belirli pazarlan hedeflemeye ve sonra da onlara zarar vermeye dayandığı olabilir. Temel çıkarlarımızın nerede yattığı konusunda Britanya’nın belirsizlikleri, bir de harekat alanı olarak dünyanın bütününe yönelik: kamu yaran, tutarlı bir pazara yoğunlaşma stratejisinin ortaya çıkmasını engellemiş olabilir.

Başarısızlığın Bir İzahatı: Yönetici Sınıfı Suçlamak
Bu ampirik analiz gerilemenin genel bir izahatına katkıda bulunabilir. Britanya Büyük hâle kısmen toprağının ve denizdeki konumunun sunduğu şansla geldi. Fakat toplumsal yapısı da iki şekilde yardımcı oldu. Birincisi, ticari ve denizciliğe yönelik çıkarlar üzerinde denetime sahip olan yönetici sınıfın birliği jeopolitik ve ticari bir strateji yarattı. Bu strateji devlet ve varlıklılar arasında yakın işbirliğini beraberinde getiren etkin bir vergilendirme sistemi ve devlet kredisi sistemi ile desteklenerek azimli bir şekilde tüm dünyada deniz ve ticaret hegemonyasını hedefledi. İkincisi, hem tarım hem de sanayi devrimi çok sayıda tarım ve sanayi girişimcisi arasındaki nispeten serbest pazarlar üzerine rekabetin doğrudan bir sonucu olarak ortaya çıktı.

Bu iki toplumsal yapı böyle mucizeler ortaya çıkanca gayet anlaşılır bir şekilde Britanya yönetici sınıfının tam da merkezini oluşturacak şekilde kurumsallaştılar. Bir müddet serbest ticaret küresel çapta zorla kurumsallaştırıldı ancak: Britanya hegemonyasının sona ermesiyle ayakta kalamadı. Yönetici sınıf ülke içinde ayrıca kendi yükselişinin üç ana biçimini kurumsallaştırdı. Bunlar (i) kısmen gizli bir militarizm (çünkü ilk olarak deniz kökenliydi), (ii) serbest, özerk, kendini finanse eden ve müdahale edilmesi istenmeyen ve hatta ‘anormal’ sayılan bir sanayi ve (iii) Londra/Hazine/Merkez Bankası üçlüsü aracılığıyla hükümet politikası üzerinde güçlü bir denetime sahip ve aslen ticari olan kapitalist bir sınıftı.

1880’lerden itibaren Alman ve Amerikan rekabeti darbe vurunca, asıl tepki aslen ticari ekonomi politikten geldi. Sanayi çoğunlukla devletten yardım almaksızın kendi kaynaklarıyla karşılık verdi. Önceleri işbirliğine dayalı, sonraları ise çoğunlukla ihtilaflı olan ortaklıklar yoğunlaşma aracılığıyla yatırım fonu bulmayı denediler. Her ne kadar Britanyalı şirketler oransal olarak dünyadaki en büyük şirketler haline geldiyse de gördüğümüz üzere bu, üretkenliği artıracak etkin bir yol değildi. Fakat sanayinin gayretleri, ticari mantığın hâkim olduğu ve fiilen Londra/Hazine/Merkez Bankası üçlüsü tarafından yürütülen resmi ekonomi politikası yüzünden daha da zarar gördü. Sanayi hem dış rekabete hem de uluslararası döviz hareketlerinin belirsizliğine karşı korunmasız kaldı. Bu dengenin olumlu tarafı şu ki Britanya kapitalizmi için gerekli olan ticari anlayış Londra’nın tüm dünyada en önemli para aracısı olarak kayda değer bir güç elde etmesini sağladı. Avrupa’nın 1960’lardan itibaren Amerika karşısında yükselmesiyle birlikte Thames nehrindeki offshore adası üyelerine büyük bir refah getirmek üzere konumlanmış ve örgütlenmiştir. Sanayi zayıflarken ticaret serpilir. Umarım bunun yönetici sınıfın hatası olduğunu göstermişimdir: fakat sürekli olarak iddia ettiğim gibi asıl hata kurumlarda yatmaktadır, kişisel ya da ortaklaşa istek ya da yeteneklerde değil.

Başka Sınıflar, Başka İzahatlar
Britanya’nın gerilemesini belirli ölçüde anlattım. Bu gerileme kendine özgü bir durum değil. Ingham, Longstreth ve Scott gibi sosyologların ve Pollard (1982) ve Williams gibi iktisatçıların iddialarıyla da bir hayli uyumlu. Fakat bu konuda yazılanlarda benim ortaya koyduğum görüşe alternatif olanlar var ve bunlar pek tabii ki tutarlı anlatımlar. Örneğin Britanya’nın gerilemesinin sınıf mücadelesinin bir sonucu olduğu iddia edilmektedir. İlginç bir şekilde bu görüş hem aşırı Sağda hem de Marksist Solda yaygın. Sağın iddiasına göre bu gerileme büyük oranda sendika ve işçilerin gösterdiği inat ve muhafazakârlıktan ve patron ve hükümetin onlarla mücadele etmedeki aczinden ileri geliyor. Marksistlere (örneğin Glyn ve Harrison, 1980; Gamble, 1981) göre ise Britanya’daki sınıf mücadelesi sermaye üzerinde bir ‘kar darlığı’ yarattı ve yatırımlar için ayrılan sermaye fazlası yetersiz kalıyordu. Marksistler ve Sağdan bazıları benim savlarımı da kabul ederler. Fakat onlara göre asıl suç sınıf mücadelesindedir. Sağ ‘sınıf mücadelesini bastır ve bırak piyasalar yönetsin’ der; Marksistler ise ‘sınıf mücadelesini işçilerin yaşam standartlarını savunmaktan kapitalizmi çökertmeye doğru daha ileri götürecek şekilde artırın’ der. Fakat bütün bu görüşlerin işçilerin ve sendikalarını gücünü abartmak gibi (iyi ya da kötü şekilde) bir kusurları var, hem genel olarak kapitalizmde hem de özel olarak Britanya’daki kapitalizmde. Burada bunu ancak iddia edecek kadar vaktim var. Önce sanayide olan bitenleri sonra da siyasette olan bitenleri göz önüne alıyorum.

Neredeyse bütün ülkelerde işçilerin ve sendikaların gerek sanayi gerekse ticaret alanında yatırım ya da genel strateji için asli kararlar verme rolü yoktur. Almanya’da her ne kadar sendika temsilcileri genelde yönetimin önceliklerine karşı hoşnut olsalar da ortaklaşa karar verme ilkesi kendilerine resmen böyle bir hak tanımaktadır. Pahl ve Winkler’in (1974) ortaya çıkardığı gibi Büyük şirketlerin yönetim kurulları sanayi ilişkileriyle alakalı sorunları nadiren konuşur. Şirketlerin yönetim kurulu içerisinde sanayi ilişkileri müdürü diye birinin sandalyesi yoktur. Yönetimdeki yerler hesap uzmanlarıyla, satış temsilcileriyle ve mühendislerle doldurulur. Williams’ın (ve diğ. 1983) General Electric Company (GEC), gemi sanayii ve British Leyland hakkındaki anlattıklarından görebildiğimiz üzere bu, onların gerçek sorunlarının mantıklı bir açıklamasıdır. British Leyland meselesi gayet açıklayıcıdır. Grevler o kadar aleni olmasına rağmen önemsiz küçük bir aksilik olarak görünmektedir. British Leyland düşüş göstermiş çünkü doğru pazarlar için doğru ürünler üretmemiştir. Mühendislikteki, tasarımdaki, yatırım ve pazarlamadaki eksiklikler savaş sonrası tarihini etkilemiştir. Bunların hepsi en üst yönetimin eksiklikleridir.

Grevleri suçlamak da iki genel sorunu ortaya çıkarmaktadır. Birincisi, Britanya’daki grev oranları pek de yüksek değildir. Gelişmiş kapitalist devletler arasında ortalama bir sayıya sahiptir. İkincisi, grev oranı ile ekonomik büyüme arasında herhangi bir ilişki söz konusu değildir, ne uluslararası anIamda ne de ulusal anlamda. Uluslararası anlamda, Yüksek büyüme gösteren ekonomiler düşük grev oranlarına (Almanya ve Japonya), bazen de yüksek oranlara (1950’lerde Amerika, bugün İtalya) sahiptir. Ulusal anlamda ise yüksek grev oranlarının dönemleri genellikle düşük büyüme gösterenlerinki değildir (Britanya ve İtalya’nın savaş sonrası dönemde gösterdiği gibi) ..

Tabii ki Britanya’nın sanayi ilişkilerindeki uygulamaların da kötü olan yanları var. Sendika yapısı adeta darmadağın vaziyette, geçmişten gelen farklı miraslarla karmakarışık durumda. Esnaf odaları ve sanayi alanındaki sendikalar yan yana, aynı sanayi kollarında ve şirketlerde varlıklarını sürdürüyor. Donovan Kraliyeti Sendikaları İnceleme Komisyonunun 20 yıl önce tebliğ ettiği gibi resmi ve gayri resmi sendika hiyerarşileri birbirleriyle mücadele etmektedir. Benzer şekilde büyük şirketlerin özel okullarda eğitim almış ve işçi sınıfıyla fabrikalarda zorla mücadeleye sokuluncaya kadar hiç karşılaşmamış erkeklerin egemenliğinde olması faydalı değildir. Ancak bu sorunlar kapitalist bir ekonomide yukarıdaki iktidar sahiplerini ilgilendirmez. İktidara sahip olanlardan ziyade sahip olmayanları suçlamak bir bakıma yersizdir (bir önceki bölümde bu husus daha geniş ve kıyaslamalı bir bağlamda el alınmıştı).

Siyasette benzer hususlar öne sürebiliriz, her ne kadar diğer Avrupa ülkelerinden çok Britanya örneğine daha fazla uysa da. 20. yüzyılın ilk yarısı boyunca Batılı sosyalist partilerin reform ve devrim arasındaki mücadelesi kalıcı bir şekilde reformdan yana ağır bastı. Bu sonuç kapitalizmin kaçınılmaz mantığının bir sonucu değildi zira hem her iki Dünya Savaşı hem de Adolf Hitler solun bastırılmasında kendi rollerini yerine getirdiler. Ancak 1950’ye gelindiğinde artık her yerde işçi hareketleri kapitalizmin yıkılmasını değil bu düzenin içinde alabileceklerinin en iyisini elde etmeyi hedefliyorlardı. Bu da refah yaratmanın tek yönteminin sosyalizm olduğu düşüncesinden büyük oranda vazgeçmek demekti. Refahı kapitalistler yaratacak, sosyalistler de bundan olabilecek en iyi şekilde nasiplenecekti. Sermaye adım atar, emekçiler karşılığında tepki verir. İşçi partilerinin ve sendikaların yaptıkları kabaca budur.

Fakat 1930’ların başında bir işçi partisi, İsveç Sosyal Demokrat Partisi, farklı bir alternatif keşfetti. Geçmişe bakıldığında ve Britanya şovenizmi göz önüne alındığında bu alternatife genellikle ‘sosyal Keynesçilik’ denmektedir, her ne kadar Keynes ile alakası az olsa da. İsveç bunalımdan çıkmanın bir yolunu buldu. Buna göre devlet sanayie yatırım yapacaktı ve kamu işleri ve refah devleri reflasyonla genişletilecekti. Reflasyon ayrıca Roosevelt’in Yeni Düzeninde küçük ölçekli olarak, Hitler’in yeniden silahlanma programında ise büyük ölçekli olarak denendi. İkinci Dünya Savaşıyla reflasyon yaygın bir stratejiye dönüştü ama artık şu anda sosyalist ruhunun büyük çoğunluğunu kaybetmiştir. O yüzden bazı ülkelerde daha hırçın ama hâlâ reformist bir sosyalist ekonomi politik ortaya çıkmaya başladı. İskandinavya, Avusturya ve bir dereceye kadar Almanya’da işçi partilerinin özellikle daha fazla refah sağlamayı hedefleyen ekonomik stratejileri vardır. Bu partiler gelir politikalarında ve iş verimi pazarlıklarında sendikalarla ve işçilerle işbirliği içerisindedir ve karşılığında istedikleri en nihayetinde ekonomik genişleme ve refah dağılımıdır.

Britanya’daki işçi hareketinin bu stratejide payı yoktur ya da denemiş ve başarısız olmuştur.
Neden? En önemli sebebi Britanya’daki işçi hareketinin Britanya’daki iktidarın ve refahın yükselmesinde hiç katkısı yoktur. Daha önce bahsettiğim gibi bunu yönetici sınıf gerçekleştirmiştir. İşçi hareketi 1900’lerde büyük bir örgütlü güç olarak ortaya çıktığında karşısında çoktan kurumsallaşmış bir kapitalizm ve ulusal ‘Büyüklük’ vardı. Dolayısıyla işçi hareketi, partiler ve sendikalar hep zaten var olan kaynakların yeniden dağıtımına yönelik politikalara yoğunlaşarak tepki vermişlerdir.

1929-31 yılları arasında İşçi Partisi hükümeti deflasyon yaparken (sonra da bölündü zaten) İsveç Sosyal Demokrat Partisi reflasyonla refah yaratıyordu. Her ne kadar İşçi Partisi hükümeti refah konusunda bazı kazanımlara imza atmışsa da 1945’te savaş planlamasıyla ilgili düzenlemelerden vazgeçti ve refah sağlama yetkisini tekrar Londra iş çevresine iade etti. 1960’larda planlama başarısızlığı ve Ekonomik İlişkiler Bölümünün feshi Wilson’ın başkanlığındaki İşçi Partisi hükümeti döneminde oldu. 1970’lerde Callaghan’ın İşçi Partisi hükümetinin Toplum Sözleşmesinin başarısızlığında payı vardı. Buna bütün İşçi Partisi çoğunluk hükümetleri dâhildir. Ayrıca 1983’teki seçim kampanyasında İşçi Partisi lideri Michael Foot sürekli olarak ‘halk’ ile ‘kâr’ arasındaki tezatlığı ön plana çıkararak refah yaratımını sermayeye ve Muhafazakârlara devretti ve İşçi Partisine sadece refahın zevkini çıkarmayı bıraktı. Öyle ki Partide ‘gelir politikası’ hâlâ küfür olarak algılanmaktadır!

Tüm bu yöntemlerle Britanya’daki işçi sınıfının ve sendikaların ve ana partinin gücü aslında tepkisel hep olmuştur. Sırtlarını kapitalistlerin sermaye yaratımına yaslamışlardır ve bu yüzden işçiler de onlara saldırmaktadır. Evet, saldırma eylemi zarar verebilir. Sendikalar iş verimi pazarlıkları, daha iyi istihdam uygulamaları, yeni ürünlerin tanıtımı ve eskimiş şirket ve sanayi kollarının kapatılması konusunda direnebilirler. Ancak bunların hiçbiri kökten ve esaslı davranışlar değildir. Her halükarda, Pollard’ın vardığı sonuç gibi, gösterdikleri inat düşüşün sebebi değil sonucudur: ‘Kesintilerin ve durgunluğun olduğu bir ortamda bu kurumlar gerici ve yıkıcı zümreler haline dönüşmüştür (1982, s. 118). Kar darlığı ortaya çıktığı anda sınıf mücadelesi zarar verir. Hatta eğer, Britanya’da olduğu gibi, sermaye nasıl refah yaratacağını bilmezse ve işçi sınıfı da böyle bir çaba içine girmezse sınıf mücadelesi daha da zararlı hâle gelir. Bu, düşüşün değil aşağıya doğru olan sarmalın daha da dikleşmesinin sebebidir.

Sonuçlar ve Alternatifler

Britanya’nın sanayideki gerilemesi devam etmektedir. İşsizlik yaklaşık yüzde 15’e çıkmıştır ve bu sayı gelişmiş sanayi devletleri arasında en yüksek orandır. İmalat istihdamı şu anda toplam istihdamın yüzde 30’unun altındadır oysa 1950’de bu sayı yüzde 40’ın üzerindeydi. Tam zamanlı hizmet istihdamı bile artık durağan vaziyettedir ve eğer imalat veriminin hizmet sektörüne olan talep üzerinde gecikmeli bir etkisi olursa düşmeye başlayacaktır. Kuzey Denizi petrolü ödemeler dengesi açığını hasıraltı etmektedir ancak 1990’larda tükenecektir. Ekonomiye yönelik çoğu tahmin iç karartıcıdır ve Britanya’nın 20. yüzyılda refah devleti olma başarısını sürdürüp sürdüremeyeceği konusunda şüphe uyandırmaktadır.

Sosyologlar da benzeri bir kasvetli hava öngörebilmektedir. Yüksek işsizlik ve imalat alanının daralması kendi başlarına yeterlidir ve ayrıca ihtilaflara sebep olabilecek birtakım sonuçları beraberinde getirmektedir. Bu sorunlar bölgeler arasında eşit dağılmamıştır ve bu yüzden asıl ağır yük belirli bölgeler, özellikle de denizden uzak şehirlerin ve etnik azınlık bölgelerinin sırtındadır. Şu anda Londra’nın içi hariç İngiltere’nin güneyi ve ülkenin büyük bir kısmındaki küçük yerleşimler durgunluğun en kötü etkilerinden bir nevi tecrit edilmiş vaziyettedir. ‘İki Britanya’ olgusunun ortaya çıktığı göz önüne alınırsa –gerçi öyle basit bir şekilde Kuzey ve Güney diye değil- herhangi bir alternatif için siyasi uzlaşmaya varmak zordur. Açık bir ekonominin tercihi ticari sermayeden ve yurtdışına yönelik rantiye yatırımından yanadır. Ayrıca Britanya’dan yönetilen başarılı çok uluslu şirketler de tercih sebebidir (ancak Williams’ın GEC analizi bu şirketlerin yatırımlarını ve meslek genişletme programlarını yurtdışında yoğunlaştırdığını ortaya koyabilir). İngiltere’nin güneydoğusunun büyük bir kısmı şu anda bu uluslararası ekonomik sektörden geçimini sağlamaktadır. Yani hizmet sektörünün bölünmüş toplumsal dünyasında; bölünmüş çünkü çok uluslu şirketlerin mali ve ticari hizmetlerinde ve idari merkezlerinde çalışanlar, yüksek maaşlı beyaz yakalı istihdamı oluşturmaktadır ancak aynı zamanda mağazalarda, restoranlarda, ulaşımda vb. de en düşük ücretli hizmet istihdamını üretmektedir. Ancak açık ekonomi ve ticari kapitalizmin egemenliği yüzünden bunların yakın zaman önce artmasının getirdiği bedel, çoğu imalat sanayine bağımlı olan bu bölgelerin ve sınıfların durgunluğu oldu. Kamu planlaması özellikle zordur çünkü Massey ve Meegan’ın (1982) da gösterdiği gibi açık ekonomi her yerleşim yerini ve bölgeyi dünya ekonomisinin belirsizliklerine maruz bırakmaktadır. Britanya’nın ekonomisi artık daha az şekilde tek bir bütün olarak görünmekte ve plan yapması daha zor olmaktadır.

Siyasi tepkiler de birbirinden ayrıdır. Memnuniyetsizliği ifade etmek için şiddet kullanma isteği öyle görünüyor ki çoğunlukla siyahîlere özgüdür. Beyaz işçi sınıfı ise bir bakıma üzgün görünmektedir. Çoğunlukla ulusal çaplı sendikalarda ve İşçi Partisinde örgütlenmiş olan beyaz işçi sınıfı genelde en fazla gerileyen sanayi kollarından etkilenen iç yerleşim yerlerinde ve bölgelerdedir. Bu insanlar doğal olarak ama ne yazık ki ekonomik savunma siyasetine destek vermektedir. Ekonomik olarak savunmasız kalmak uğruna mevcut işleri ve sanayi kollarını korumak isterler ve reflasyona başvurabilecek alternatif bir ekonomi politik stratejisinin çekiciliğine kapılmazlar ve bunu yine sahip oldukları mevcut işlerini kaybetme pahasına yaparlar.

Siyasi partilerin hiçbiri net ve tutarlı bir çözüm sunmamaktadır. Muhafazakârlar kara öncelik verir ve bu yüzden de eskimiş sanayi kollarına karşı gerçekçi bir tavırla yaklaşırlar ve yeni girişimcileri desteklerler. Ancak temelde sanayi sermayesi tarafından değil ticari sermaye tarafından denetim altında tutulurlar ve bu yüzden de büyük bir sanayi yatırımı programı ya da makul bir sanayi koruma ve planlama önlemi getirme olasılıkları pek yoktur. İşçi Partisinin ise kaba da olsa net bir sorun mefhumu ve buna yönelik de büyük oranda bir çözümü vardır: sanayi yatırımına destek ol ve Londra iş çevresinin hegemonyasına saldır. Fakat İşçi Partisi öyle görünüyor ki korporatist bir strateji içerisinde sanayinin desteğini alamamaktadır. Bunun sebebi kısmen sanayinin savunmacı sınıf mücadelesinde eski bir düşman olması, kısmen de İşçi Partisinin etkin bir ücret tahdidi sözü verememesidir. Liberal/ Sosyal Demokrat Parti İttifakı kısmen iyi kısmen kötü her iki politikanın bir karışımını sunmakta ancak ne belirgin bir genel stratejiden ne de büyük bir iktidar olasılığından bahsedilmektedir.

Peki, ne olacak ve alternatif olarak ne olabilir? Hiçbir hükümetten talihi tamamen tersine çevirmesini beklememeliyiz, Hangi kapitalist ülkede olursa olsun hükümetlerin ekonomiye müdahale etme tecrübeleri iyi ya da kötü bunun pek de bir fark yaratmadığını gösteriyor. Yine de mutlak gerilemeyi durdurmak hatta tehlikeyi atlatmak mümkün olabilir. 50 ila 100 yıllık bir dönemin ardından Britanya adım adım önde gelen ve dinamik orta ölçekli kapitalist ekonomilerden biri olabilir. Bu mümkün zira bu büyüklükte bir iyileşme Fransa’nın modern tarihinde birden fazla yaşandı. Son iyileşme savaşın hemen ardından gelen yıllarda sıkı bir ulusal planlama sayesinde gerçekleşti ki bu Britanya tarihiyle karşılaştırılamaz bile (Hall, ı 986). Ancak daha önce vurguladığım gibi bu, yönetici sınıfımıza ait merkezi kurumların bazılarıyla –ticari kapitalizm aracılığıyla kurduğu egemenlikle, sahip olduğu enternasyonalizm ve militarizmle- mücadele etmeyi gerektirmektedir. Bu, hiç de kolay bir iş değildir.

En muhtemel senaryo, hem anlattığım başlıca kurumların iktidarı yüzünden hem de onları değiştirecek siyasi iradenin ve birliğin olmayışı yüzünden, gerilemenin devam edeceğidir. Yakın zamanda, belki de 1990’larda petrol gelirleri büyük oranda tükenince hayati bir kırılma noktasına geleceğiz. Çoğu iktisatçının da inandığı gibi imalatın sürmekte olan çöküşü hizmet sektörünü de çöküşe götürür mü? Yoksa ticari sermaye ve çok uluslu şirketler, işsizliği belki de yüzde 20’nin altında tutmak için yeterince istihdam sağlayarak (yerel pazarlara düşük maliyetle mal sağlayan daha küçük, düşük maaşlı sanayi kollarıyla beraber) kendi başlanın çaresine bakar ve Britanya’daki ayrılıklar daha da kötü bir hal mi alır? Bunlar bana göre gerilemenin iki alternatif senaryosu. Her iki durumda da 2000 yılına gelindiğinde Britanya’nın büyüklüğünü hatırlamak İspanya İmparatorluğunu hatırlamak kadar zor olacak gibi.

Yorum gönder

Yorum göndermek için giriş yapmalısınız.