Kaçıklık

Sözlük | Max Stirner | Ağustos 31, 2015 at 5:14 pm

Yahu, sen kaçıksın! Kafayı üşütmüşsün sen! Hayaletler görüyorsun, aslında var olmayan bir dünya yaratıyorsun; aklınca kendini bir ülküye, bir ideale hizmet etmekle yükümlü görüyorsun, senin bir saplantın var!

Yüksek bir fikre kendini kaptıran insanların dünyada çoğunluğu oluşturduğunu ve bu yüzden de insanların hemen hepsine, gerçekten kafayı yemiş gözüyle baktığımı, tüm dünyayı da bir sürü deliyi bandıran bir akıl hastanesi kabul ettiğimi söylersem, şaka yaptığımı ya da mecazî konuştuğumu sanma sakın! ‘Sabit fikir’ diye neye derler? İnsanı kendine tutsak eden bir düşünceye… Eğer bir delilik içeren böyle bir sabit fikrin varlığını fark ederseniz, bu fikre tutsak kimseyi akıl hastanesine kapatırsınız. İyi hoş da, hiç şüphe duyulmayan dini gerçekler, örneğin halkın hiç sarsılmayan hükümdarı (her kim sarsarak hükümdara karşı suç işlemiştir), sansürün toplumsal ahlâk temiz kalsın diye aleyhinde tek bir kelime edilmesine bile izin vermediği erdem, tüm bunlar birer ‘sabit fikir’ değil midir? Bunların hepsi, ahlâk, hukuk, Hristiyanlık ve benzeri şeylerden mustarip olup da sırf kapatıldıkları tımarhane çok geniş bir alanı kapsıyor diye ortalıkta serbestçe dolaşan delilerin hezeyanlarından -ki gazetelerimizin çoğu böyledir- zırvalıklarından başka nedir ki? Bu delilerden birinin sabit fikrine hele bir dil uzatın! Artık onun, sizi arkanızdan vurmaması için çok dikkat etmeniz gerekir. Çünkü, bu büyük deliler de tıpkı küçük deliler gibi, saplantılı fikirlerine sataşmaya kalkanlara sinsice saldırırlar. Önce kendilerine sataşanın silahını çalar, elinden özgürce konuşma hakkını alırlar, sonra da dişleriyle, tırnaklarıyla onun üzerine çullanırlar. Bu manyakların sinsilikleri, kindarlıkları günbegün apaçık ortaya çıktığı halde, akılsız halk bunların ipe sapa gelmez resmi azarlarına alkış tutar. Bu dönemde çıkan günlük gazeteleri okuyup, dar kafalı bürokratların palavralarını dinleyince, insan bir sürü deliyle bir akıl hastanesine kapatılmış olduğunu sanıyor ve dehşete kapılıyor. Şimdi de “Kardeşlerine deli deme, yoksa… “ diye beni tehdit edecekler. Ama bu uyarı beni korkutmuyor ve ben diyorum ki, “Benim kardeşlerim zırdeli!” Ha Tanrı, Japon İmparatoru, ‘Kutsal Ruh’ filan olduğu kuruntusuna kapılmış ve tımarhaneye kapatılmış bir deli; ha kendini iyi bir Hristiyan, inançlı bir Protestan, yasalara sadık bir vatandaş ve erdemli bir insan olduğunu sanan huzurlu bir vatandaş; al birini vur ötekine, ikisi de ‘sabit fikirli’, arada fark yok. Yaşamı boyunca dindar bir Hristiyan, inançlı bir Protestan ve erdemli bir insan vb. gibi davranmamayı hiç denememiş bir kişi, inanç, erdem gibi şeyler tarafından tutsak edilmiş ve davranışları kısıtlanmıştır. Nasıl ki Skolastikler, Kilisenin inanç konusunda koyduğu sınırlamaları aşmayacak felsefi fikirler yürütmekten başka bir şey yapmadılarsa: nasıl ki Papa XIV. Benediktus, Papacıların batıl inançları çerçevesinde kalın kitaplar yazarken hiçbir zaman bu inanç hakkında bir kuşkuya kapılmadıysa; nasıl ki yazarlar, devlet hakkındaki makaleleriyle kocaman ciltleri doldururken devletle ilgili saplantılı fikirlerinin ne oranda gerçek olduğunu hiç sorgulamıyorlarsa; nasıl ki gazetelerimiz, politika konularıyla dolup taşarken insanların birer ‘zoon politikon’ (Aristoteles’in insan tanımlaması “toplumsal hayvan/varlık”) olmak üzere yaratıldığı fikrini kafalarına takmışlarsa, vatandaşlar da aynı şekilde, devletlerinin tebaası olmak, erdemli insanlar gibi davranmak, yani erdemin tutsağı olmak, keza Liberaller de, tüm “İnsanlığın” bir üyesi olmak tarzındaki düşüncelerin ortamında bitkisel bir yaşam sürdürürler. Onlar, tutsağı oldukları bu saplantılara, Eleştirinin keskin bıçağını asla değdirmezler. Tıpkı bir delinin saplantılı fikirleri gibi, kafalarında yerleşmiş olan görüşler, sarsılmaz bir dirençle egemenliğini sürdürür. Bu görüşleri kuşku ile karşılayan kişi ise, kutsal bir varlığa saldırmış gibi tepki görür! Evet, aslında “sabit fikir” gerçekten kutsal sayılır!

Acaba biz sadece şeytanın etkisi altına girmiş kimselerle mi karşılaşırız, yoksa onun karşıtının –iyi şeylerin, erdem, ahlâk, yasa veya başka “prensip”lerin—etkisi altına girmişlerle de aynı sıklıkta karşılaşır mıyız? Bizi sadece şeytan etkisi altına almaz. Tanrı da etkiler bizi, şeytan da. Birine, “Tanrı’nın lütfu” denir, ötekine ise “şeytanın çelmesi”. Etki altındaki fanatikler, kendi fikirlerinde diretirler.

Eğer ‘fanatik’ terimi, hoşunuza gitmiyorsa, bu duruma ‘peşin fikirli’ de diyebilirsiniz, bütün ‘vahiyler’ in size sahip olan tinden geldiğini göz önünde bulundurarak, bunu esin ve coşkunluk diye de adlandırabilirsiniz. Bu durumda da ben, -gevşek, uyuşuk ve yarı yolda kalan bir heyecan tırmanışı, coşku sayılamayacağından- kusursuz bir coşkuya fanatizm denir, diye eklerim.

Fanatizme tam da en çok aydınlarda, eğitimli, kültürlü insanlarda rastlanır, çünkü insan, tinsel konularla ilgilendiği ölçüde aydındır ve eğer tinsel konulara canlı bir ilgi duyuyorsa, bu fanatizmdir ve fanatizm olmak zorundadır: Kutsala (fanum) duyulan ilgi “fanatik” bir ilgidir. Şimdi de ülkemizdeki Liberallere bir bakalım, Saksonya’da çıkan ulusal gazeteleri gözden geçirelim ve Schlosser’in söylediklerine kulak verelim: “Holbach’ın tayfası, devralınan öğretiye ve mevcut düzene karşı adeta bir komplo kurmuştu, ve o topluluğun üyeleri, inançsızlıklarında öyle fanatiktiler ki, keşişlerin, rahiplerin, Cizvitlerin, Pietistlerin, Metodistlerin, misyoner ve İncil demeklerinin mekanik ibadete ve din kitaplarındaki sözlere inanma konusundaki fanatikliklerinden hiçbir farkları yoktu.

Artık Tanrı’yla işini bitirmiş, geçmişin bir parçası diye gördüğü Hristiyanlığı da üstünden atmış olduğunu sanan günümüz insanının nasıl ‘ahlâklı biri’ gibi davrandığına dikkat edin. Ona, kardeşler arası evliliğin zina sayılıp sayılmadığını, evlilikte tek eşliliği doğru bulup bulmadığını, ölüye saygı duymanın kutsal bir görev olup olmadığını ve benzeri meseleleri sorarsanız, onun kız kardeşine karısıymış gibi davranmayı gözünün önüne getirdiğinde, tüylerinin diken diken olduğunu, bütün ahlâki duygularının isyan ettiğini görürsünüz. Acaba bu tepki neden kaynaklanıyor? Çünkü o, ahlâkın, törenin buyruklarına inanır. Ahlâk ve töre kurallarına duyduğu inanç, bağrının ta derinlerine kök salmıştır. 0, inançlı Hristiyanlara karşı cephe almış olsa bile, için için gene bir Hristiyan; ahlâklı, edepli bir Hristiyan olmayı sürdürmektedir. 0, hala daha, biçimsel olarak Hristiyanlığa bağlı ahlâk ilkelerinin esiridir ve inancın etkisindedir. Ona göre tek eşlilik kutsal sayılır ve örneğin iki kadınla evlilik hayatı yaşayan erkek suçlu kabul edilerek cezalandırılır, yakın kan bağı olan akrabasıyla cinsel ilişkiye giren suçlu muamelesi görür ve acı çeker. Böyle olmasını kabul edenlerin başında da, devlet işlerine dinin karıştırılmaması gerektiğini, vatandaşlık bakımından Yahudinin de Hristiyandan farksız olduğunu savunanlar ve bu uğurda bağırıp çağıranlar gelir. Tek eşlilik ve kan bağı olan kişiyle cinsel ilişkide bulunma meseleleri, din öğretisinde belletilen kurallardan değil midir? Hele bu kurala bir dokunun ve erdemli insanın da aslında inancı savunan bir cengâver olma konusunda II. Filip ya da Krummacher’den geri kalmadığını tecrübeyle öğrenin. II. Filip ya da Krummacher Kilise’nin temsil ettiği inanç için savaşırken, erdemli insan etik yasaları temsil eden devlet için savaşır. Her iki taraf da kendi inandığı ilkelere ters düşen davranışlarda bulunanları dışlıyor, onlara “suçlu” damgası vuruyor, onları ıslah evlerine, zindanlara kapatıp, acılar, yokluklar içinde kıvranmalarına neden oluyordu. Ahlâk kurallarına duyulan inanç da, dinsel inanç kadar fanatiktir! İki kardeşin, hesabını kendi “vicdanlarına” vermeleri gereken bir ilişki yüzünden cezaevine kapatılması “inanç özgürlüğü” sayılabilir mi? Diyeceksiniz ki; “Ama onlar kötü örnek olurlar!” Evet doğru. Başka kimseler de, devletin kendi özel işlerine karışmaması gerektiği düşüncesine kapılabilirler ve bunun sonucunda “ahlâk saflığı” diye bir şey kalmaz. Böylece dine bağlı inanç cengâverleri “kutsal Tanrı” için, ahlâk bekçileri de “kutsal erdem” için savaşır dururlar.

Kutsal bir şey için savaşan fanatikler, çoğu kez birbirlerine pek az benzerler. Koyu Ortodokslar ya da “Eski Müminler” “hakikat, aydınlık ve hukuk” için savaşanlardan, “Filaletlerden (Reformasyon’dan sonra Katolik kalmaya devam edenlerden)”, Işık Dostlarından, Aydınlanmacılardan, vb.” ne kadar da farklıdırlar! Gene de bu farklar, özünde hiç de birbirinden ayrı bir içerikte değildir. Örneğin mucizeler, hükümdarların sınıfsız egemenlikleri gibi tek tek gelenekselleşmiş doğruları sarsmak isteyenlere Aydınlanmacılar da yardım eder; oysa Ortodokslar ve Eski Müminler bunlara yaygarayı basarlar. Ama hakikatin bizzat kendisine el atılıp da onu sarsmak söz konusu olduğunda, her iki grup da, tüm inançlarıyla bunu yapanlara karşı cephe alır, karşı safta mücadele ederler. AhIaklılık konusunda da aynı durum gözlenir. Genelde koyu dindarlar hiç taviz vermeyen bir tutum içindedirler, Aydınlanmacılar ise daha hoşgörülü davranırlar, ama ahlâklılığı reddedenler, her ikisini de karşıIarında bulurlar. “Hakikat, ahlâklılık, hak, aydınlık ve benzeri” ilkeler “kutsal” sayılmalı ve hep böyle kalmalıdır. Hıristiyanlık öğretisinde olumsuz ne varsa, aydınlanmacılar buna “Hıristiyanlığa aykırı” damgası vururlar, ama Hıristiyanlığın kendisi “sağlam” olarak yerinde kalmalıdır, onu sarsmaya kalkışmak alçakçadır, “suç”tur. Ne var ki, artık saf imana karşı gelenler, eskisi gibi amansız bir kovuşturma öfkesine maruz kalmıyorlar, saf ahlâka karşı gelenler ise, tam tersine büyük infiale neden oluyorlar.

Dindarlık, bir yüzyıldan beri o kadar çok darbe yemiş ve dinin insanüstü özü “insanlık dışı” olmakla o kadar çok itham edilmiştir ki, ona karşı savaş açmak kimseye artık cazip gelmez. Gene de en yüce öze karşı düello yapmak üzere meydana atılan ve başka bir yüce özü savunanların hemen hepsi ahlâk konusunda birbirinin hasımlarıdır. Nitekim Proudhon, hiç çekinmeden şöyle der: “İnsan, dine bağımlı olmadan yaşamak üzere yaratılmıştır, ama ahlâk yasası (la loi morale) sonsuz ve mutlaktır. Günümüzde ahlâka saldırmaya kim cesaret edebilir?”• Ahlâkçılar, dinin üzerindeki kaymağı kaşıklayarak midelerine indirdiler ve şimdi de bu ağır yemekten ötürü yakalandıkları sıraca hastalığından kurtulmak için uğraşıp duruyorlar. Oysa Biz şuna dikkati çekmek istiyoruz: Din sadece insanüstü bir öze inanmayı telkin etmesi nedeniyle kınandığı için, tam olarak derin bir yara almış değildir. Aslında dinin tanıdığı en yüksek merciin de sadece “tin” olduğunu ileri sürmek –zira Tanrı tindir— suretiyle, dinin temellerinin sarsılmadığını, içeriğinin zedelenmediğini ortaya koyarsak, sonunda din ve ahlâk arasındaki uyumu yeterince belirtmiş ve her ikisi arasındaki amansız mücadeleyi sona erdirmiş oluruz.

Her ikisinde de söz konusu olan, bir yüce özdür; bunun insan ötesi ya da “insani” olması benim için önemli değildir, çünkü her ne olursa olsun, benden üstün bir varlık, “Benim olanlar”dan da üstündür. Sonuçta, insanın özü ya da “İnsan” ile kurulan ilişki, üzerinden eski dinin yılan derisini atar atmaz yine her yanını sıkıca saran dinsel bir yılan derisinin içine girecektir.

Feuerbach bize şöyle bir açıklamada bulunur: “Spekülatif felsefe ters-yüz edilse, yani yüklem, öznenin yerine, özne de tümlecin yerine konsa ve bunları yapmak ilke edinilse, perdelenmemiş, saf, pırıl pırıl hakikat ortaya çıkar. Ne var ki, bu tutumla dar dindar bakış açısını yitiririz, bu bakış açısına göre özne olan Tanrı’yı da yitiririz; ama buna karşılık dindar bakış açısının bir başka yönü olan ahlâki bakış açısını benimsemiş oluruz. Örneğin artık “Tanrı sevgidir” demeyiz, “sevgi tanrısaldır” deriz. Üstelik “tanrısal” yükleminin yerine, aynı anlamı taşıyan “kutsal” sözcüğünü koyarsak, konu açısından bütün o Eski’ye ait nitelemeler gene geri dönmüş olur. Bu bakış açısına göre, sevgi insanın iyi öğesidir, tanrısal yanıdır, onu onurlu kılan vasfıdır, onu hakiki insan olma durumuna getiren niteliğidir (insan ancak sevgisi sayesinde insan olur, “sevgi onu insan yapar”). Demek oluyor ki, daha açık bir ifadeyle: Sevgi, insandaki insanca niteliktir, insanca olmayan ise, sevgisiz egoisttir. Ama tam da Hıristiyanlık öğretisinin ve spekülatif felsefenin, yani teolojinin iyi, mutlak diye ortaya koyduğu kavram, Kendi-olma’ bakımından iyi değildir (ya da başka bir deyişle, sadece iyi’dir –ki bu da aynı şey demektir), böylece de yüklemin özne haline getirilmesiyle, Hıristiyanlığın özü (ki zaten yüklem de özü içerir) daha da baskıcı bir biçimde sabitleştirilmiş olur. Dolayısıyla da, Tanrı ve tanrısallık benimle ayrılmaz biçimde kenetlenir. Tanrı’yı mekânından uzaklaştırmak ve “aşkınlığından” yoksun bırakmakla, onu tamamen yenmiş, üstesinden gelmiş olmayız, sadece insanların bağrına yerleştirmiş ve ona sağlam bir içkinlik kazandırmış oluruz. Böylece şu sonuca varırız: Tanrısal olan, hakikî insanî olandır!

Hıristiyanlığın devletin temeli, daha doğrusu Hıristiyan devletinin temeli olduğuna karşı çıkanlar, “ahlâklılığın, toplumsal yaşamın ve devletin temel direği” olduğunu yinelemekten bıkmaz, usanmazlar. Sanki ahlâklılığın egemenliği, mükemmel bir kutsallar egemenliği, bir “hiyerarşi” değilmiş gibi.

Sırası gelmişken burada, dini hakikatlerin sadece iman sayesinde kavranabileceği, Tanrı’nın sadece müminlere kendini açıklayacağı ve bu yüzden de ancak yüreğin, duyguların ve müminlerdeki düş gücünün dindarlığa müsait olduğu konusunda uzun süre direten teologların ardından, insanın “doğal anlama yetisi” ve insani akıl gücü ile de Tanrı’yı anlayıp tanıyabileceğini dile getirebilen aydınlanmacı hareketten söz edelim. Demek oluyor ki, aklın dahi, düş gücü gibi “bir hayalperest olduğu” kabul edilmekteydi. Reimarus işte bu görüşün etkisi altında “Doğal Dinin Başlıca Hakikatleri” adlı eserini yazdı. Giderek insanın tümünün bütün yetenekleriyle birlikte dinle ilişkili olduğu kabul edildi; yürek, ruhsal durum, anlama yetisi, akıl, duyumsama, bilme, isteme, kısacası insanda var olan her yeti dinle ilgili sayılıyordu. Hegel, felsefenin bile dinsel olduğunu göstermiştir. Günümüzde de dinle ilişkilendirilmeyen ne vardır? “Sevgi dini”, “özgürlük dini”. “ kısacası, her coşkunluk dinle ilişkilendirilmektedir. Gerçekten de bu böyledir.

Bugün bile bağlılık kavramını ifade eden “Religion[din]” kelimesi kullanılmaktadır. Din Bizim içimizi doldurduğu sürece Biz gerçekten ona bağlı olmaya devam ederiz. Ama acaba tinin de bağlılığından söz edilebilir mi? Tam tersine, o özgürdür, kendinin efendisidir, bizim tinimiz değil, mutlaktır. Bu bakımdan religion kelimesinin en doğru ve yerinde karşılığı “tin özgürlüğü” olmalıydı! Duygularını özgür bırakmış insana nasıl “şehvani, nefsinin esiri” deniyorsa, aynı şekilde tini özgür insan da religiös [sofu, bağnaz] sayılmalıdır. Biri hazlarına, zevk veren duyularına bağlıdır, diğeri tinine. Demek ki dinin Ben ile olan ilişkisi bağlılık ya da religio’dur. Ben bağlıyım. Dinin tin ile ilişkisi ise özgürlüktür. Tin özgürdür ya da tin özgürlüğüne sahiptir. Pek çoğumuz duyularımızın keyfine, hazzına kapılıp özgürce ve bağımsızca hareket etmemizin Bize nelere mâlolduğunu deneyimlerle yaşamışızdır: Ama özgür tinin, o muhteşem tinselliğin, tinsel konulara duyulan coşkulu ilginin ve bu değerli mücevheri daha başka hangi adlarla anarsak analım, onun Bizi, düşebileceğimiz en yakışıksız durumdan çok daha ıstırap verici sıkıntılara soktuğunu kimse fark etmez, ve zaten bilinçli bir egoist olmaksızın fark edemez de.

Aydınlanma sonrasında da bu defa dinci olmayan toplumcu ''otoriter devlet'' adamları siyaset ve ideoloji dünyasını işgal ettiler.


Reimarus da dâhil olmak üzere, hem aklımızın, hem yüreğimizin bizi Tanrı’ya götürdüğünü kanıtlayan tüm kişiler, aslında Bizim de iliğimize, kemiğimize kadar birer fanatik olduğumuzu ortaya koymuşlardır. Onlar, dinsel vecde kapılma (din yoluyla ruhları yüceltme ve andırma) ayrıcalığını ellerinden aldıkları teologları kızdırdılarsa da, tin özgürlüğü ve Religion [din] adına geniş alanlar fethettiler. Çünkü tin eğer duygularla ve inançla sınırlı kalmazsa, anlama yetisi, akıl ve düşünme yetisi de tinin bir parçası olursa, yani tin akıl biçiminde de semavi hakikatlere katılırsa, o zaman bütün tin sadece tinsel konularla, yani kendi ile ilgilenir, yani özgürdür. Artık içimizle, dışımızla öylesine religiös [sofu] olmuşuzdur ki, “jüri” Bizi ölüme mahkum edecek, iyi bir Hıristiyan olarak “görev yemini” etmiş her polis Bizi hapse tıkacaktır.

Ahlâklılığın, dindarlığın karşıtı bir konuma gelebilmesi için –askerî emir, yasa ve talimat gibi– “emir” sayılabilecek her şeye karşı duyulan şiddetli nefretin başkaldırıyla kendini dışa vurması ve kişinin, “mutlak amiri” olan efendisini hiçe sayarak öç alma duyguları geliştirmesi gerekir. Sonuç olarak, ahlâklılık liberalizm sayesinde bağımsızlığını kazanabilmiştir. Nitekim liberalizmin ilk şekli olan “burjuvazi’’nin dünya tarihinde anlam kazanması, dinin iktidarını belirgin biçimde zayıflatmıştır (aşağıda bkz. “Liberalizm”). Dindarlığın yanı sıra varlığını koruyan, hattâ daha da ileri giderek kendi ayakları üzerinde duranı ahlâk ilkesi, artık Tanrı’nın emirlerine değil, aklın yasalarına dayanır ve Tanrı’nın emirleri ancak aklın izin vermesi halinde geçerliliğini koruyabilir. İnsan, aklın yasaları ile kendini kanıtlar, çünkü “insan” akıllı bir varlıktır ve o yasalar zorunlu olarak “İnsanın özü”nden doğar. Dindarlık ile ahlâklılık arasındaki fark birinde yasaları koyanın Tanrı, diğerinde ise İnsan olmasıdır.

Ahlâk ilkesine dayanan belli bir bakış açısına göre şöyle fikir yürütülür: İnsan, duyguları tarafından yönlendirilmeye eğilimlidir ve eğer bu eğilimine uyarsa, ahlâk dışı bir tutuma girer. Oysa içindeki iyilik dürtüsüne uyarsa ve bu da irade ile birleşirse, davranışları ahlâklı (iyiden yana ve sadece iyilik düşünen) olarak tanımlanır. Bu durumda insan, ahlâklı olduğunu ortaya koyar. Bu bakış açısına göre, örneğin Sand’ın Kotzebue’ye karşı yaptığı eylemi (1819 yılında, Karl Ludwig Sand adlı bir ilahiyat öğrencisinin, Alman yazar August von Kotzebue’yi Rus ajanı sanarak öldürmesini) ahlâk dışı olarak değerlendirebilir miyiz? Aziz Crispin’in fakirlere yardım etmek için hırsızlık yapması ne kadar özgeci bir davranış sayılabilirse, Sand’ın davranışı da o oranda özgecidir. “Ama onun cinayet işlememesi gerekirdi, çünkü dinimiz insan öldürmeyi yasaklar!” O halde iyi bir amaca hizmet etmek, örneğin Sand’ın niyetlendiği gibi, halkın esenliğini sağlamak ya da Crispin gibi fakirlere yardım etmek amacı ahlâka uygundur, ama cinayet ve hırsızlık ahlâka uygun değildir. Yani, amaç ahlâka uygundur, ama araç ahlâka uygun değildir. Neden? “Çünkü cinayet ve arkadan vurma kesinlikle kötü bir eylemdir.” Gerillalar, ülkenin düşmanlarını kayalıklar arasındaki derin vadilere yönlendirdikten sonra, gizlenmiş oldukları çalılıklar arasından onlara ateş eder ve öldürürlerse, bu da arkadan vurma sayılmaz mı? İyiye hizmet etmeyi emreden ahlâk ilkesine göre, cinayet hiçbir koşulda iyiyi gerçekleştiremez mi diye sorarsanız, nihayetinde iyiyi gerçekleştirmek için işlenen cinayeti kabul etmek zorunda kalırsınız. Bu durumda Sand’ın eylemini suç olarak göremezsiniz. Onun eylemi ahlâka uygundur, çünkü iyiye hizmet amacıyla işlenmiştir ve bencillikten uzaktır: Bu, Tek tarafından gerçekleştirilmiş bir cezalandırma eylemidir, kendi yaşamını tehlikeye atma pahasına gerçekleştirilmiş bir infazdır. Aslında yaptığı, kaba kuvvet kullanarak bazı yazıların yayımlanmasını önlemekten başka neydi ki? Aynı şey, “yasalara dayandırılıp” müeyyide olarak yapılmıyor mu? Sizin ahlâk ilkelerinizden hareketle böyle bir eyleme nasıl karşı çıkılabilir? – “Ama bu yasalara aykırı bir infazdı.” Öyleyse bu eylemin ahlâka aykırı olması, yasa dışılığından, yasaya itaatsizliğinden mi ileri geliyordu? O halde iyi’nin yasadan, ahlâklılığın da yasaya sadakatten başka bir şey olmadığını kabul ediyorsunuz. Sizin ahlâklılığınızın bu formalite “sadakate” kadar, yasayı yerine getirmeyi öngören amelî kutsallığa kadar ayağa düşmesi gerekir, ne var ki, bu amelî kutsallık eskisine kıyasla çok daha zalimce, çok daha kepazedir. Çünkü eskisinde sadece amel yeterliydi, oysa Siz zihniyeti de şart koşuyorsunuz: İnsanın yasayı, düzeni, içinde taşıması gerekir ve kim yasaların en yılmaz savunucusuysa o en ahlâklı sayılır. Katolik yaşamının bu son neşe kırıntıları da Protestan yasallığında yok olur gider. Yasaların egemenliği burada mükemmele erişmiş olur. Artık yaşayan Ben değilim, Benim içimdeki yasadır. Böylece Ben gerçekten de yasanın “yasa hazretlerinin” barındığı bir kılıf olmaktan öte bir şey değilim. Yüksek rütbeli bir Prusyalı subay bir zamanlar demişti ki: “Her Prusyalı bağrında kendi jandarmasını taşır.”

Bazı muhalefet gruplan neden bir türlü gelişemez? Ahlâklılığın ve yasallığın çizdiği yolun dışına çıkmak istemezler de ondan. Bu yüzden durmadan sevgiden, kendini adamaktan ve benzeri konulardan bahsederek riyakârlığın doruğuna tırmanırlar ve insan bu “yasal muhalefet”in sahte tavırlarından, yüze gülmelerinden tiksinti duyar. Sevgi ve sadakat konusunda da ahlâklı olmak, çelişik bir iradeyle bağdaşmaz. Aralarında sevgi ve sadakat bağı bulunan kişilerden biri şunu, öteki ise onun tersini isterse, aralarındaki güzel uyum bozulur. Ama şimdiye kadarki uygulamaya ve muhalefetin eskiden kalma önyargısına göre, öncelikle ahlâklı ilişkileri korumak gerekmektedir. Bu durumda muhalefetten ne yapması beklenmektedir? Sevgilisinin karşı çıkmasına aldırış etmeden özgürlüğü istemesi mi? Kesinlikle hayır! O özgürlüğü talep edemez, olsa olsa onu dileyebilir , “imza toplayabilir”, “ne olur… lütfen…” diye geveleyip durabilir. Ama muhalefet, özgürlüğü gerçekten ister, iradesinin bütün gücü ile talep ederse, diretirse? Hayır, olmaz, o sevgisi uğruna iradesinden vazgeçmek zorundadır, ahlâklılık uğruna özgürlüğünü feda etmelidir. Kendisine sadece “bir lütuf olarak bahşedileni” ve ancak rica etmesine izin verildiği için elde edebileceği bir şeyi, “bir hak olarak görmemeli, kullanmamalıdır”. Sevgi, sadakat ve benzerlerinin mukadder bir kesinlikle talep ettiği şey, tek iradenin tanınması ve herkesin buna uyması, hizmet etmesi, kendini adaması ve onu sevmesidir. Bu irade akla uygun olmuş ya da olmamış, fark etmez, her koşul altında bu iradeye boyun eğmek, ahlâka uygun davranmak sayılır, Aykın davranmaya ise, ahlâksızlık damgası vurulur. Yazıların sansüre tabi tutulmasını emreden irade birçok kişi tarafından akıldışı sayılsa da, sansür uygulanan bir ülkede yazdığı kitabı sansürden kaçıran ahlâksızca, sansüre sunan ise ahlâklı davranmış olur. Birisi, ahlâki yargıları bir yana bırakıp örneğin gizli bir basın organı kurmaya kalkışsa, bu eylemine ahlâk dışı demek gerekir; üstelik de yakalanırsa, akılsızlık ettiğine hükmedilir. Ama böyle bir kişi acaba “ahlâklıların” gözünde muteber biri olmaya metelik verir mi? Belki de verir! –Eğer “daha yüksek bir ahlâka” hizmet ettiğini sanıyorsa…

Günümüz riyakârlığının ördüğü ağlar, iki bölgenin sınır taşlarına takılı durur ve çağımız insanı bunlar arasında gidip gelir, hem kendini kandırmanın hem de başkalarını kandırmanın iplerini oraya buraya bağlar. Ahlâklılığa hiç tereddütsüz ve sarsılmadan hizmet edecek kadar sağlam değilse de, kendini tamamen egoizme verecek kadar umursamaz da değildir, böylece riyakârlığın ördüğü örümcek ağının içinde titreyip çırpınarak kah o yöne, kah bu yöne sendeler durur ve bu yarım kalmışlığın lanetine uğrayarak kötürüm bir halde ancak birkaç salak, sıska sivrisinek yakalar. “Özgürce” bir talepte bulunma cesaretini gösteren, hemen arkasından sevgi gösterileriyle pişmiş aşa su katar ve sahte bir pijmanlık gösterisinde bulunur; öte yanda bu özgürce talebi, güven duygusu falan gibi bir takım ahlâki nedenler göstererek reddeden de, hemen ahlâki cesaretini yitirir ve o özgürce sözleri ne kadar büyük bir beğeniyle karşıladığını ifade ederek sahte bir takdir sergiler. Kısacası, insanlar bir şeye sahip olmak isterken, bir başka şeyden vazgeçmeye razı olmuyorlar: özgür bir irade karşılığında ahlâkı feda etmekten kaçınıyorlar. Liberallere şunu öneririm: Daima yanınızda el etek öpen birini bulundurun. O zaman özgürlük hakkında sarf ettiğiniz her söz, en itaatkâr ve güven verici bakışlarla çekici hale getirilecek ve yalaka refakatçiniz, özgürlüğü en gönül okşayıcı cümlelerle takdim edecektir. Sonra da birbirinizden ayrıldığınızda, her biriniz öteki hakkında, “Ben senin ne tilki olduğunu bilirim!” diye düşüneceksiniz ve o, sizde şeytanın kokusunu alırken, Siz de onda eski zamanların yaşlı, çatık kaşlı Tanrının kokusunu alırsınız.

Neron, sadece “iyilerin” gözünde “kötü” bir insandır. Oysa Benim gözümde o sadece bir fanatiktir, tıpkı “iyiler” gibi… İyiler onu kötülüğün doruğu olarak kabul ederler ve cehenneme layık bulurlar. Ama acaba neden kimse onun keyfi hareketlerine karşı çıkmadı? Neden onun yaptıklarına göz yumuldu? Acaba böyle bir zalim tarafından bütün iradesi dumura uğratılan uysal Romalıların ondan zerrece daha iyi birer insan oldukları söylenebilir mi? Eski Roma’da onu hemen ölüme mahkûm ederlerdi, kimse onun esiri olmazdı. Oysa Roma’daki çağdaş “iyiler” ona sadece ahlâki talepleriyle karşı koydular, kendi iradelerini onun karşısına dikmediler. Onlar sadece imparatorlarının kendileri gibi ahlâka rağbet etmemesinden yakındılar; kendileri ise “ahlâklı bir tebaa” olmayı sürdürdüler; ta ki biri ahlâklı, itaatkâr tebaa olmayı bir yana bırakma cesaretini gösterene dek. Bir zamanlar “itaatkâr vatandaşlar” olarak her türlü iradesizliğin utancını üzerlerine almış o “iyi huylu” Romalılar, isyancının bu ahlâksızlığını ve suçunu büyük sevinç gösterileriyle kutladılar. Bir başkası isyan etme cesaretini gösterdiğinde, onu öven bu “iyi insanlarda” o başkaldırma yürekliliği nerdeydi? İyi insanlarda böyle bir yüreklilik yoktu, çünkü başkaldırı ve isyana kışkırtma ahlâka aykırı bir şeydir ve insan ancak “iyi” olmaktan vazgeçip “kötü” olmaya karar verirse, ya da her ikisi de olmazsa, böyle bir eyleme kalkışır. Neron, aslında kendi çağdaşlarından daha kötü biri değildi. O dönemde ya kötü olunabilirdi, ya da iyi. Çağdaşları onu kötü, hattâ kötünün kötüsü, sadece orta derecede kötü değil, bir insanın olabildiğinin en kötüsü olmakla itham ettiler. Bütün ahlâklılar onun hakkında bu yargıya varabilirlerdi. Onun gibi aşağılık insanlar bugün de hala ahlâklılar arasında yaşamaktadır (bkz. örneğin Ritter von Lang’ın anıları). Doğaldır ki, kötüler arasında yaşamak pek de kolay değildir, çünkü insan, hayatının güvencede olduğundan emin olamaz. Ama acaba ahlâklılar arasında yaşamak daha mı rahattır? İnsan, onlar arasında da yaşamının güvencede olduğundan emin olamaz. Olsa olsa idam edilecekse, bunun “kitabına uygun” olduğunu bilir. Üstelik insan, onurunun korunduğundan da emin olamaz, milletin kendisine sunduğu takdir madalyaları bir anda uçup gidebilir. Ahlâklılığın sert yumruğu, egoizmin asaletini hırpalar durur.

“Ama alçak bir herif ile dürüst, namuslu bir adam bir tutulamaz ki!” deseniz de siz ahlâk yargıçları bunu herkesten daha sık yapar, hattâ daha da ileri gidersiniz. Mevcut devlet düzenine, kutsal sayılan kurumlara karşı fikirlerini açıkça savunan dürüst bir kişiyi suçlu sayarak cezaevine kapatırsınız, öte yanda kurnaz bir dolandırıcıya para cüzdanınızı ve daha pek çok değerli şeyinizi teslim edersiniz. Demek ki uygulama konusunda söylediklerime itiraz edemezsiniz. “Peki ya teoride!” Teoride de ben o iki kişiyi aynı çizgide görüyorum, ama her birini aynı düzeyde bulunan karşıt kutuplara yerleştiriyorum. Her ikisi de ahlâk yasalarının çizgisi üzerinde yer alır. Her ikisinin varlığı da “ahlâk” dünyasında anlam taşır, tıpkı Hıristiyanlıktan önceki dönemde yasalara uyan bir Yahudi ile yasaları çiğneyen bir Yahudi’nin ancak Yahudi yasaları ile ilişkileri çerçevesinde anlam taşıyor olması gibi… Oysa İsa Mesih’ten önce, sofu bir Ferisî, “günahkâr ve haraç kesen gümrükçü”den daha üstün sayılmazdı. Bu bakış açısına göre ahlâklı bir Ferisi ile ahlâksız bir günahkâr arasında nitelik bakımından hiçbir fark yoktur.

Neron, fanatikliği yüzünden can sıkıcı bir hale geldi. Ama Kendi-olan bir insan, “Kutsalı“ tanımayan, saygı duymayan, salt kendi iradesini önemseyen bu zalim hükümdarın karşısına kutsallık kavramıyla çıkıp yakınsaydı, herhalde gülünç duruma düşerdi. Vazgeçilemez ve devredilemez “insan haklarının kutsallığı” , bunlara düşman kişilerin kafasına ha bire kakılır ve herhangi bir özgürlüğün kutsal bir insan hakkı olduğu kanıtlanarak örnek gösterilir. Oysa bunu yapanlar alay konusu olmayı hak ederler, nitekim farkına varmadan da olsa amaca ulaşan yolu seçmezlerse, başlarına hakikaten tam da bu gelir. Onlar, çoğunluğun ancak o özgürlüğe taraftar olmaya ikna edilmesi ve o özgürlüğü istemesi halinde, istediklerini elde edeceklerini sezinlerler. Özgürlüğün kutsallığını ve bu kutsallığa inandıracak çeşitli kanıtları onlar asla temin edemeyecekler: Sadece bir dilenci böyle sızlanır, yanıp yakılır, bir imza atar mısınız diye rica eder.

Ahlâklı insanda, “ahlâk yoksunu” insandan başka düşman tanımadığı saplantısı ister istemez yer etmiştir. “Ahlâklı olmayan kişi ahlâksızdır!” , dolayısıyla melûn, aşağılık vs. bir kişidir. Bu nedenle ahlâklı kişi egoisti asla anlayamaz. Erkekle kadının nikâhsız birlikte yatmaları ahlâksızlık sayılmaz mı? Ahlâklı kişi ne olursa olsun bu düstura bağlı kalmak zorundadır. Emilia GaIotti bu ahlâki hakikat uğruna yaşamını yitirmiştir. Evet, doğrudur, onun yaptığı ahlâkla bağdaştırılamaz. Ahlâklı bir genç kız iffetini koruyarak yaşlanmalı, erdemli bir erkek kendi doğal içgüdüleriyle boğuşarak ömrünü tüketmelidir. Belki sonunda canına tak eder de erdem, iffet uğruna kendini iğdiş ettirir: Tıpkı Aziz Origenes’in cennete kavuşmak için yaptığı gibi. Bunu yapmakla, evliliğin kutsallığını, iffetin kutsallığını zedelememiş –ahlâklı davranmış- olur. İffetsiz olmak asla ahlâka sığdırılamaz. Ahlâklı insan, iffetsiz davrananı hoşgörü ile değerlendirse, onu mazur görse bile, iffetsizlik ahlâk ilkelerine göre günah sayılır, silinmesi mümkün olmayan bir leke olarak kalır. Bir zamanlar keşiş yemininin bir parçası olan iffetlilik, ahlâklılığın koşulu olmuştur. İffet değerli bir servet sayılır. Oysa egoist kişi için iffet, onsuz yaşayamayacağı kadar değerli bir servet değildir. O bunu umursamaz bile. O halde ahlâklı insan böyle birini nasıl değerlendirecektir? Elbette ki, onu kendisi gibi ahlâklı olanların dışında tanıdığı tek insan sınıfının, yani “ahlâksız” olanların arasına yerleştirecektir. Başka seçeneği yoktur. O, egoist insanı, ahlâklılığı gözetmediği her eyleminde ahlâksız diye tanımlayacaktır. Eğer böyle yapmazsa, kendisi de ahlâki inancından dönmüş olacaktır; kendine itiraf etmese bile, o artık hakikaten ahlâklı bir kişi değildir. Fakat bugün sıkça rastlanan böyle olaylar bizim kafamızı karıştırmamalı ve hep şunu hatırımızda bulundurmalıyız: Nasıl ki Lessing, o ünlü meselinde İseviliği, Muhammedîliği ve Museviliği “sahte bir yüzüğe” benzetmekle inançlı bir Hıristiyan olmaya sırt çevirmiyorsa, ahlâklı olma ilkesinden ödün veren kişi de hakikaten ahlâklı bir insan olmaktan çıkmaz. İnsanlar çoğu kez kendilerine itiraf ettiklerinden çok daha ileri bir aşamaya ulaşmışlardır. –Sokrates, ahlâklılık ilkesinin en üst kademesine ulaşmıştı. Bu sebeple eğer Kriton’ un, onu ilkelerinden caydıracak ısrarlarına uyup zindandan kaçsaydı, bunu gözünde ahlâka Aykırı bir davranış olarak değerlendirecekti. Onun görüşüne göre ahlâka uygun tek tutum, zindanda kalmaktı. Ama bu tutum, sadece Sokrates’in ahlâklı bir insan olmasından ötürü doğru olarak nitelendirilebilir. “Ahlâksız, habis” isyancılar ise, XVI. Lui’ye sadakat yemini etmiş olmalarına rağmen, onu tahttan indirdiler ve ölüme mahkûm ettiler. Bu eylem ahlâk ilkelerine aykırıdır ve ahlâklı kişiler dünya durdukça bunu kınayacaklardır.

Bütün bu söylenenler daha çok “burjuva ahlakı” ile ilgilidir, oysa daha özgür düşünenler bu ~ açısını küçümserler. Burjuva ahlaki ve onun zeminini oluşturan burjuvazi, kendini henüz dinin etkisinden kurtaramamıştır; dinin yasalarını eleştiri süzgecinden geçirmeksizin doğrudan doğruya devralmış, kendine özgü bağımsız öğretiler üretmeye kalkışmamıştır. Ahlaklılık, kendi haysiyetinin bilincine varıp da, insanın özünü, ya da “İnsan”ı ilkeleri için tek ölçüt haline getirirse, durum çok daha farklı olur. Böyle kararlı bir bilince varmak için didinip durmuş olanlar, dinle ilişkilerini tamamen koparırlar; çünkü onlar için artık onların “İnsan”ı yanında Tanrı’nın yeri yoktur ve –aşağıda sözü edileceği üzere- devlet gemisinin gövdesine delikler açtıkları gibi, sadece devletin içerisinde boy atan “ahlaklılığı” da un ufak ederler; bunun sonucunda “ahlaklılık” sözcüğünü kullanmaktan da men edilirler. Çünkü bu “Eleştiricilerin” ahlaklılık adını verdikleri kavram, “burjuva ahlakı ya da politik ahlak” denilen şeyden çok farklıdır ve vatandaşlarda “anlamsız ve denetimden çıkmış bir özgürlük” izlenimi uyandırır. Ama aslında onun üstünlüğü “ilkesinin saflığı, arılığı”dır, çünkü artık din ilkeleriyle karışmış olmaktan ileri gelen kirlilikten kurtulmuştur ve arınmış bir berraklık içinde –“insanlık” kavramı olarak mutlak güç mertebesine ulaşmıştır. O halde, “ahlaklılık sözcüğünün, özgürlük, insancıllık, kendinin bilincine varma gibi kavramların yanı sıra varlığını sürdürmesine şaşmamak gerekir. Olsa olsa sadece “özgür” ahlak şeklinde bir ekleme yapılabilir; nitekim burjuva devleti itibarını kaybetse de, devlet gene “özgür devlet” olarak varlığını sürdürür, veya öyle olmasa bile “özgür toplum” adı altında yeniden doğar.

İnsanlık kavramı ile bütünleşmiş olan ahlaklılık, tarih süreci içerisinde dinin bağrından kopmuştur ve din ile kozlarını tamamen paylaştıktan sonra, artık kendini din haline getirmesi için ortada engel kalmamıştır. Çünkü din ile ahlak arasındaki fark, sadece insanlarla ilişkilerimizin insanüstü bir varlık tarafından düzenlendiği ve kutsandığı ya da edimlerimizin “Tanrı rızası için” diye nitelendirildiği sürece mevcuttur. Oysa “insanın, insan için en yüce varlık” sayıldığı bir aşamaya gelindiğinde, bu fark ortadan kalkar ve ahlaklılık, kendinden daha üstün birinin alt kademesindeki konumundan bir üst kademeye yükselerek kemale erer ve bunun sonucunda da din haline gelir. Çünkü önceleri en yüce varlığın altındaki bir kademede olan daha yüksek varlık, yani insan, artık mutlak yüksekliğe tırmanmıştır ve biz en yüce varlığa nasıl davranırsak, ona da öyle davranırız, yani onunla dinsel ilişki içine gireriz. Artık ahlaklılık ve dindarlık, tıpkı Hıristiyanlığın ilk dönemlerinde olduğu gibi eşanlamlıdır. Ama en yüce öz değiştiği için artık “kutsal” sözcüğü yerine “insani” ifadesi kullanılmaktadır. Kutsal değişimin yerini insanî değişim almıştır. Eğer ahlaklılık galip gelirse, tam bir efendi değişikliği gerçekleşmiş olacaktır.

Feuerbach, inancın yok oluşundan sonra, sevginin güvenilir sanılan limanına sığınmanın isabetli olacağını umdu… “En birinci ve en yüce yasa, insanın insana sevgisi olmalıdır. Homo homini Deus est” (İnsan insanın Tanrısıdır) –uygulanacak en üstün, en temel yasa budur ve bu, dünya tarihinin dönüm noktasıdır.” Ama aslında sadece Tanrı değişmiş, sevgi kılığındaki Deus kalmıştır. İnsanüstü Tanrı’ya duyulan sevginin yerini şimdi insanı Tanrı’ya duyulan sevgi, Deus’un tahtına oturmuş homo, yani insan sevgisi almıştır. Bu demektir ki, insan Benim için kutsaldır ve “hakikaten insanî” her şey de Benim için kutsaldır! “Evlilik kendi varlığı sayesinde kutsaldır. Ve ahlaka dayanan bütün ilişkiler için de aynı şey geçerlidir. Dostluk da Senin için kutsaldır; mal mülk kutsaldır, evlilik kutsaldır, her insanın rahatı ve huzuru, esenliği kutsaldır, ama her şey kendinde ve kendi için kutsaldır.” İşte gene vaaz veren bir rahip karşımıza dikildi! Kimdir onun Tanrısı? İnsan mı! Tanrı da ne oluyormuş? İnsan ile ilgili her şey önde gelir! Görülüyor ki artık yüklem özneye dönüşmüştür ve “Tanrı sevgidir” sözünün yerine, “sevgi tanrısaldır” sözü geçmiştir; “Tanrı İnsan oldu” sözünün yerineyse “İnsan Tanrı oldu” sözü, vb. Bu da neredeyse yeni bir dinden başka bir şey değildir. “Bütün ahlaki ilişkiler ancak –bir rahibin kutsaması olmaksızın- kendileri sayesinde dinî sayıldığında etiktir, ahlakî bir anlayışla yürütülmüştür.” Feuerbach’ın “Teoloji antropolojidir” sözü, “din etik olmalıdır, etik yalnızca dindir” anlamına gelir.

Feuerbach genelde özne ve yüklemin yer değiştirmesinde, ikincisini tercih eder. “Sevgi, Tanrı ile ilişkili bir yüklem olması yüzünden kutsal diye nitelendirilemez –nitekim insanların gözünde de hiçbir zaman bu sebeple kutsal sayılmamıştır-, sevgi kendi özünde, kendi varlığı itibariyle tanrısal olduğu için, Tanrı’ya ilişkin bir yüklemdir,“ dediği içindir ki, yüklemlere karşı, sevgiye ve bütün kutsal kavramlara karşı savaş açılması zarureti doğdu. Feuerbach, insanların tanrısal kavramları muhafaza etmelerine izin verirse, onların Tanrı’dan kopmalarını nasıl umabilirdi? Feuerbach’ın ifade ettiğine göre, eğer insanlar aslında bizzat Tanrı’yı değil de, ona ilişkin yüklemleri önemsiyorlarsa, o zaman onların o değersiz incik boncuklarıyla bir süre daha oyalanmalarına razı gelebilirdi; mademki oyuncak, asıl öz her halükarda geriye kalıyordu. O. insanlarda “sadece, var olan bir yanılsamayı ortadan kaldırmayı amaçlar. Çünkü bu yanılsamanın insanlar üzerinde “tahrip edici bir etkisi” olduğu kanısındadır. “Aslında en içtenlikli, en hakikatli ruhsal durum olan sevgi, din kisvesine büründüğünde, kendi içinden kaynaklanan gücü yitirir, düşselleşir, çünkü dinsel sevgi sadece Tanrı rızası için insana yöneltilen bir duygudur, yani aslında insanı sadece zahiren sevmek, aslında Tanrı’yı sevmek anlamına gelir.” Ahlaki sevgi konusunda da durum aynı değil midir? Birisi bir insanı, belli bir insanı, o insan olduğu için mi sever: yoksa ahlak ilkeleri gereği, yani insan kavramını temsil ettiği için mi? Homo homini Deus olduğuna göre, insanı Tanrı yerine mi sever?

Kendi öz benliğini bastırıp inkâr etme konusunda, kutsal sayılan kişilerle yani azizlerle kutsal olmayanlar arasında, saf olanlarla saf olmayanlar arasında hiçbir fark yoktur. Saf olmayan insan, bütün “iyi duygularını”, utancını, doğal ürkekliğini bastırır, yok eder ve kendine egemen olan hırsa kendini kaptırır, onun yolundan gider. Saf insan, dünya ile doğal ilişkisini bastırır (“dünyayı inkâr eder”) ve kendine egemen olan bir “arzu”nun peşinden gider. Haris insan, içindeki paraya susamışlığın etkisi altında, vicdanının bütün uyarılarına kulaklarını tıkar, onurunu, acıma duygusunu, hoşgörüyü ayaklan altına alır, başkalarının zararı pahasına açgözlülüğünü tatmine çalışır. Aziz de öyle davranır: “Dünyaya alay konusu” olur, katı yürekli davranır, insanları acımasızca yargılar, çünkü o da kuvvetli bir arzunun peşinde sürüklenir. Nasıl aziz olmayan kişi taptığı zenginlik ilahı Mammon’un karşısında kendini inkâr ediyorsa, aziz de Tanrı ve Tanrı’nın buyrukları karşısında kendini inkâr eder. Yaşadığımız çağda azizlerin arsızlığı gün begün daha fazla hissediliyor ve açığa çıkıyor. Bunun sonucunda bu arsızlık her gün kendini daha çok ifşa ve rezil etmek durumunda kalıyor. “Çağımızdaki gelişmeler”e karşı koyanların ileri sürdüğü nedenler saçmalık ve hayâsızlık bakımından akla gelebilecek her türlü ölçüyü çoktan aşmıyor mu? Ama olayların böyle gelişmesi kaçınılmazdı. Kendi öz benliğini inkâr edenler, aziz olsunlar ya da olmasınlar aynı yolu izleyeceklerdir ve aziz olmayanlar zamanla boğazlarına kadar kendini inkarın bayağılığı ve alçaklığına batarken, diğerleri onursuz bir yüceliğin doruğuna erişeceklerdir. Hem yeryüzündeki Mammon hem de gökyüzündeki Tanrı, insandan kendi öz benliğini bastırmasını, inkar etmesini aynı derecede ister. Gerek düşük olan, gerekse yücelmiş olan, belli bir “mülkü” elde etmek için uğraşır, biri maddi olanı, diğeri ise fikri olanı, sözümona “en değerli olanı” ele geçirmek ister. Sonunda her ikisi de birbirini tamamlar, çünkü “materyalist zihniyetteki” , manevî, fikrî bir düş ürünü olan kendini üstün görme duygusu uğruna, “tinsel zihniyetteki” ise maddi bir haz veren, huzurlu, rahat, zevkli bir yaşam uğruna her şeyini feda etmiştir.

İnsanın, “kendi çıkarını düşünmemesi” gerektiğini söyleyenler, çok önemli bir meseleyi savunduklarına inanırlar. Acaba bu kendi çıkarını düşünmemekten ne kast ediyorlar? Herhalde “kendini inkâr etmek, öz benliğini bastırmak” gibi bir şey. Ama bu inkâr edilmesi, bastırılması gereken ve hiçbir işe yaramadığı ileri sürülen “kendi” nedir? Öyle anlaşılıyor ki, bu Sen olmalısın. Peki, özgeci bir tutumla bu kendini bastırmanın kime faydası olacak? Gene Sana faydası olacaktır, çünkü Sen, kendi çıkarını düşünmemekle kendine “hakikî çıkarını” sağlayacaksın.

Sen, kendi kendine yararlı olacaksın, ama kendi yararının peşinde koşmayacaksın.
İnsanlara iyilik eden kişilerin kendi çıkarını düşünmediği sanılır. Bir kimsesizler yurdunun kurulması için bağışta bulunan Francke, İrlanda halkı için yılmadan, yorulmadan uğraşan O’Connell: hatta fanatikler bile bu gruptan sayılırlar: Örneğin insanlara Hıristiyanlığı kabul ettirme uğruna yaşamını feda eden Aziz Bonifatius, her şeyini erdem uğruna kurban eden Robespierre, Tanrı, kral ve anavatan uğruna ölen Körner gibi. O’Connell’in muhalifleri ve daha birçok kişi, onun kendi çıkarını gözettiğini ve kazanç peşinde olduğunu ileri sürer. O’Connell’in üzerinde durduğu emeklilik meselesinin onların böyle bir iddiada bulunmalarına zemin hazırlamış olması muhtemeldir. Onun kendi “özgeciliğine, kendi çıkarı peşinde olmadığına” inananlarda bu bakımdan bir kuşku uyandırmak mümkün olursa, taraftarlarını kaybedeceği umuluyordu.

Oysa O’Connell’in, öne sürmekte olduğu amaç için değil de başka bir amaç için savaş verdiği dışında neyi kanıtlayabilirlerdi? O, ister para elde etmek için, ister halkının kurtuluşu için savaşsın, aslında tek bir amaca, kendi amacına hizmet etmekte olduğu kesindir. Her iki halde de kendi çıkarı söz konusudur, ne var ki onun ulusal çıkarı, başka insanların da iyiliğine hizmet etmekte ve dolayısıyla kamuya yararlı olmaktadır.

Bu durumda özgecilik olgusu gerçek dışı ve yok mu sayılır? Tam tersine, bundan daha olağan bir şey yoktur! Hatta uygar dünyada bu tutum günün modası olmuştur denebilir. Bu moda aksesuarı o kadar vazgeçilmez hale gelmiştir ki, sağlam ve nitelikli kumaştan yapıldığında pahalıya mal olacaksa, hiç değilse ucuz pırıltılar takınıp süslenerek gösterişiyle kendini kabul ettirmesi yeterli sayılır. Özgecilik kendini nerede gösterir? Tam da bir amacın bittiği yerde. Bizim amacımızın ve mülk sahibi olarak dilediğimiz gibi kullanabileceğimiz mülkiyetimizin bittiği yerde: bu amacın sabit bir amaca veya sabit bir fikre dönüştüğü yerde, bizi heyecanlandırmaya, coşturmaya, fanatikleştirmeye başladığı yerde, kısacası Bizim dediğimiz dedik çaldığımız düdükçülüğümüzü iki seksen yere serip efendimiz haline geldiği yerde. İnsan amacını kendi gücünün egemenliğinde tuttuğu sürece, özgeci değildir. Ancak insan “işte ben burada duruyorum, başka türlü davranmam mümkün değildir’” derse, yani fanatiklerin bu temel özdeyişini kendine düstur edindiyse ve kutsal bir amaç uğruna aynı ölçüde kutsal bir çaba harcıyorsa, işte o zaman özgecidir.

Amaç, Kendime özgü ve Kendimin” olduğu ve Ben onu gerçekleştirmek için körü körüne kendimi ortaya koyacağıma her an ondan vazgeçebildiğim sürece, çıkarını düşünmeyen, özgeci bir kişi sayılamam. Bu yüzden çabalarım en fanatik kişinin çabalarından aşağı kalmaz, ama aynı anda Benim o amaca yönelik duygularım buz gibi soğuktur, ona inanmayabilir, hatta onun en uzlaşmaz düşmanı da olabilirim; ama yine de Ben onun sahibi olduğum için, onun hakkında karar verecek yargıcı olarak kalmaya devam ederim.

Özgecilik, fanatiklerin bulunduğu her yerde yabani ot gibi biter: Hem şeytanın arazisinde, hem de iyi ruhlu insanların topraklarında; birinde kötü alışkanlıklar, saçmalıklar vb. üretir –diğerinde ise uysallık, kendini adamışlık vb. yaratır.

Kendini inkârın kurbanlarına her yerde rastlanabilir. İşte karşımda oturan genç kız, belki de on yıldır kendi ruhuna kanlı kurbanlar vermektedir. Dolgun vücudunun taşıdığı yorgun başı öne doru eğilmiş, rengi solmuş yanakları gençliğinin nasıl yavaş yavaş uçup gittiğini belli ediyor. Zavallı yavrum, kim bilir yüreğin kaç kere ihtirasların darbeleri altında kıvrandı, gençliğinin o dipdiri gücü, hakkını elde etmek için seni kim bilir kaç kere zorladı! Başını yumuşak yastıklara gömdüğün zaman, içinde uyanan doğal dürtüler vücuduna kim bilir ne işkenceler etti, kanın damarlarını nasıl gerdi ve kim bilir ne ateşli düşler şehvetin kavurucu parlaklığıyla gözlerini yaktı. Ama işte hep o anlarda ruhunun ve ruh esenliğinin hayaleti ortaya çıktı. Sen korkudan ellerini kavuşturarak acı dolu bakışlarını gökyüzüne yönelttin ve kendini duaya verdin. Bunun üzerine doğanın fırtınaları dindi, arzularının şiddeti ile kabaran okyanusun dalgaları duruldu. Yorgun göz kapaklan yavaş yavaş gözlerinde sönen hayatın üzerine kapandı, vücudundaki gerginlik ağır ağır gevşedi, yüreğindeki dalgaların uğultusu dindi, birbirine kenetlenmiş ellerini, güçsüz bir halde yenik düşmüş bağrının üzerine bastırdın ve ta derinlerden gelen hafif bir ahh! sesi ile ruhun huzura kavuştu. Böylece uykuya daldın, ama ertesi sabah gene aynı savaşı vermek ve yeniden dualara sığınmak üzere uyandın. Artık bedensel zevklerden vazgeçmeye alışmış olman, arzularının ateşini söndürüyor –ama gençliğinin gülleri de, ruhunun o kansız cansız esenliği uğruna solup gidiyor. Ruhun kurtuldu ya! Varsın bedenin çürüsün! Ah Lais! Ah Ninon! Bu benzi uçuk erdemi hor görmekle ne kadar iyi etmişsiniz! Özgürce yaşayarak yaşlanmış bir kadını, erdemli bir ömürle saçlarını ağartmış binlerce yaşlı kıza tercih ederim!

Sabit fikir “düstur, ilke, dayanak noktası, vb.” gibi sözcüklerle de kendini tanımlayabilir. Arşimet, dünyanın hareket etmesi için dünyanın dışında bir dayanak noktası olması gerektiğini ileri sürüyordu. İnsanlar durmaksızın bu dayanak noktasını aradılar ve herkes olanakları elverdiğince o yeri doldurmaya çalıştı. İşte bu yabancı dayanak noktası tin dünyasıdır, fikirler, düşünceler, kavramlar, özler ve benzerlerinin dünyasıdır, yani semâ’dır. Dünyadaki hareketler, eylemler bu “dayanak noktası”ndan denetlenirler, yönetilirler –ve aşağı görülür, yerilirler. Tüm insanlık semâyı güvence altına almak, sonsuza dek semavi dayanak noktasına yerleşmek için yılmadan yorulmadan çaba sarf etmiş, büyük acılar çekmiştir.

Hıristiyanlığın amacı, bizi doğa tarafından, doğanın tayin ettiği kader tarafından yönetilmekten, bizi eylemlere iten hırslarımızdan kurtarmaktı; yani Hıristiyanlık, insanın hırsları tarafından yönetilmesini istememekteydi. Bu, insanın ihtiras sahibi olmaması demek değildi; tam tersine, ihtirasların insana sahip olmamasını, sabit, yenilmez, sürekli olmamasını sağlamak hedefleniyordu. Hıristiyanlığın (dinin), ihtiraslara karşı kullandığı yöntemi, dinin bizim için öngörmekte olduğu yaşam biçimine, yani tin (düşünce, tasavvur, fikir, inanç ve benzerleri) tarafından yönetilmeye karşı da kullanamaz mıyız? Tinin ya da tasavvurun, fikrin bizi yönetmemesini, sabit ve dokunulmaz ya da “kutsal” hale gelmemesini sağlayamaz mıyız? Bu durum, tinin çözülmesi, tüm düşüncelerin, tüm tasavvurların çözülmesi anlamına gelir. Nasıl ki önceki durumda ihtiras sahibi olsak da, ihtiraslarımızın bize sahip olmasına izin vermememiz gerekiyor idiyse, şimdi de tin sahibi olsak da, tinin bize sahip olmasına izin vermememiz gerekir. Eğer bundan bir anlam çıkaramıyorsak, şöyle düşünelim: Örneğin bazı kimselerde bir düşünce “yaşam düsturu” haline gelir ve o kişi onun tutsağı olursa, artık kişi o düsturun sahibi değildir, düstur onun sahibidir. O düstur ile birlikte de “kalıcı bir duruş”a, bir bakış açısına sahiptir. Hıristiyan öğretisinin ilmihâlle bize aktardığı bilgiler, biz ayırtına varmadan, giderek aksi iddia edilemez düsturumuz haline gelir. Onların içindeki düşünce, ya da –tin, tek başına egemen olur ve “beden”in müdahalesine izin vermez. Oysa ben sadece “bedenim” sayesinde tinin benim üzerimdeki katı egemenliğini, tiranlığını yıkabilirim; çünkü eğer insan, bedeninin de sesini dinlerse, kendini tam olarak algılar ve ancak kendini tam olarak algılarsa, algılama yetisine sahiptir, yani aklını kullanabilir. Hıristiyan dinini benimsemiş kişi, doğasının acınacak durumda bir tutsak olduğunun ayırtında değildir, bir “teslimiyet” içinde yaşamını sürdürür. Bu nedenle de kendi kişiliğinin uğradığı haksızlıklara katlanır: O, “tininin özgür olması” ile tatmin olacağını sanır. Ama eğer bedeni söz hakkını elde eder de “taşkınlıkla”, “terbiye sınırlarını aşarak”, “iyi niyet beslemeksizin” , “kötü niyetli” vb. bir tonla sesini yükseltirse, şeytanın sesini, yani tine karşı çıkan sesi duyduğunu sanır (çünkü terbiye, coşkulu duyguların bastırılması, iyi niyet, vb. aslında tin demektir) ve o haklı olarak bu sese karşı mücadele eder. Çünkü eğer bu sesin yükselmesine izin verirse, o bir Hıristiyan olamaz. O sadece ahlaklılığın sesini dinler, ahlaksızlığı susturur, o sadece Yasaya uygun sözleri dinler, Yasaya aykırı sözü bir tıkaçla boğar. AhIaklılık ve Yasaya uygunluk tini onu tutsak etmiştir, artık onun efendisidir, katı, esneklik tanımayan bir efendi. İşte “tinin egemenliği” diye buna derler –bu aynı zamanda tinin bakış açısıdır.

Peki, ya alelade liberal zihniyetli beyefendiler neyi özgürleştirecekler? Kimin özgürlüğe kavuşması için bağırıp çağırıyorlar? Mesele, tinin özgürlüğüdür! Ahlaklılık, Yasaya uygunluk, dindarlık, Tanrı korkusu türünden tinlerin özgürlüğü. Anti-liberal beyefendiler de bunu istiyorlar. Her ikisi arasındaki kavganın konusu, söz hakkına anti-liberallerin tek başına sahip olup olamayacakları, ya da Liberallerin de “bu söz hakkından pay” alıp alamayacaklarıdır. Her ikisi için de her şeye egemen mutlak efendi tindir. Uğruna savaşılan dava, o “efendinin temsilcisi”ne layık Hiyerarşi tahtına kimin yerleşeceğidir. En iyisi, bu çatışmaları sükûnetle seyretmektir. Bilinen bir şey varsa, tarihin akışı içinde boy gösteren yırtıcı hayvanların, tıpkı doğadakiler gibi birbirlerine saldıracakları ve hasımlarını parçalayacaklarıdır. Onların çürüyen kadavraları bizim meyvelerimizin yetişeceği toprağı besleyen gübre olacaktır.

Eğer kendinin olan ile telkin edilen karşılaştırılırsa: bizim yalıtılmış olanı alımlayamadığımız, tam tersine her şeyi çevremizle bağlantılı bir şekilde, yani etrafımızda bulunanlardan edindiğimiz izlenimle algıladığımız, yani bir “telkin” olarak aldığımız yönündeki itirazın bir temeli olmadığı görülür. Çünkü başka bir etkenin içimde uyandırdığı düşünce ve duygularla, bana verilmiş düşünce ve duygular arasında büyük bir ayrım vardır. Tanrı, ölümsüzlük, özgürlük, insanlık vb. kavramlar çocukluğumuzdan itibaren düşünceler ve duygular biçiminde içimize yerleştirilirler ve bunlar kah güçlü, kah usul usul iç dünyamızı harekete geçirirler; ya bilincimiz dışında bize egemen olurlar ya da daha zengin bir iç yapısı olanlarda sanat eserleri biçiminde dışa vururlar. Ama burada söz konusu olan, hep insana telkin edilen duygulardır, insanda var olup harekete geçirilen duygular değildirler, çünkü biz onlara inanmak, onlara bağlı olmak zorundayızdır. İçimize almamız, duyumsamamız ve düşünmemiz gereken bir mutlağın var olduğu, bu mutlağı tanımak ve tanımlamak için tinlerinin bütün gücünü seferber edenlerde yerleşmiş bir inançtı. Bu durumda mutlağa dair duygu insana telkin edilmiş bir duygudur ve bundan böyle kendini çok çeşitli biçimlerde dışa vurur, örneğin Klopstock’ta din duygusu kendisine telkin edilmiş bir duygu olup, Messiade’de sanatsal biçimde dışa vurmuştur. Ancak din zaten mevcut olup da onda sadece duygu ve düşünceleri harekete geçiren bir öğe olsaydı ve o bu öğeye tamamen kendince karşı koymayı bilseydi, dinsel bir coşku oluşacak yerde, obje çözülmeye uğrar, dağılır giderdi. Oysa o, olgunluk çağında, çocuklukta edindiği duygulan sürdürdü ve erkekliğinin gücünü çocukça oyunlarını geliştirip süslemekle boşa harcadı.

Duygular bana telkin edilmiş mi yoksa bende uyanmış mı, işte ayrım budur. Bende uyanan duygular bana özgü ve egoisttirler, çünkü onlar ezberletilmiş, içime işlenmiş, zorla kabul ettirilmiş duygular değildir. Oysa bana telkin edilmiş duygular, beni kendimi aşmaya sevk eder. Onları bir miras hissesi gibi kendi içimde saklarım, onları işlerim ve onların fanatiği olurum. Bizim bütün eğitimimiz, içimizde birtakım duygular üretmeye yöneliktir; bu demektir ki, bu duyguları –nasıl olurlarsa olsunlar- kendiliğimizden üretmeyiz, onların bizde üretilmesi sağlanır. Biz Tanrı’nın adını duyduğumuzda, Tanrı korkusu duymalıyızdır; hükümdarımızın adını, saygı ve tabiiyet duygulan ile algılamalıyızdır, ahlak sözünü duyduğumuzda, sarsılmaz bir olgudan bahsedildiğini kabul etmeliyizdir, şu veya bu kötülükten haberdar olduğumuzda, korkudan titremeliyizdir, vb. Bizde bu duyguların uyanması istenmektedir ve eğer biri “kötü”lerin yaptıklarından hoşnut olursa, ona sıkı bir dayak çekilmeli ve “terbiye edilmelidir”. İşte bu şekilde, bize telkin edilmiş duygularla tıka basa dolu olarak erginliğin sınırlarına ulaşırız ve sonunda “reşit” olduğumuz onaylanır. Artık bizi “yücelten duygularla, yüce düşüncelerle, coşturucu ilkelerle, sonsuz prensiplerle” vb. donanmış duruma gelmişizdir. Eğer gençler, ancak yaşlılar gibi öterlerse reşit olmuş sayılırlar. Eski nağmeleri öğrenmeleri için yeni yetişenleri bir sınıftan bir üst sınıfa atlatıp dururlar ve sonunda istenen bilgileri edindikleri kanısına ulaşırlarsa, onları reşit ilan ederler.

Karşımıza çıkan her şeyde, işittiğimiz her isimde duyumsayabileceklerimizi ve duyumsamak istediklerimizi duyumsamamıza izin yoktur. Örneğin Tanrı’nın adını işittiğimizde gülünç bir şey düşünmemiz, saygısızlık diye nitelendirilebilecek bir şey duyumsamamız yasaklanmıştır; neler düşünmemiz ve hissetmemiz gerektiği konusunda eğitilmişizdir.

Bu makalenin tamamı (resimler ve altyazıları hariç) Max Stirner'in 1844'de yayınlanan ''Der Einzige und sein Eigentum'' isimli eserinin ''Biricik ve Mülkiyeti'' adıyla Eylül 2013'de yayınlanan türkçesinden alınmıştır.

İşte ruh eğitiminin ve denetiminin anlamı budur: Ruhumun, ya da tinimin kendi istediğim biçimde değil de başkalarının doğru bulacağı biçimde ayarlanmış olması… Bir isimden söz edildiğinde, kendimize özgü duygularımızın olabildiği ve bize söylenenleri, kaşımızı gözümüzü oynatmadan, bir azizin yüz ifadesiyle dinleyecek yerde konuşanın yüzüne karşı kahkahayı basabileceğimiz bir duruma gelene kadar ne badireler atlatmışızdır. Bize telkin edilen, içimize yerleştirilen duygular aslında bize yabancı duygulardır, bize özgü değildirler ve bu nedenle de “kutsal” sayılırlar. “Kutsallık karşısındaki çekingenliğimizi” üstümüzden atmak ise zordur.

Bugünlerde gene “ciddiyet”in çok övüldüğünü duyuyoruz. “Önemli konuların tartışılması sırasında takınılan ciddiyet”. ‘’Alman ciddiyeti” ve bunun gibi ifadeler çok gündemde. Bu tür ciddiyet gösteriyor ki çılgınlık ve fanatiklik artık çok kökleşmiş ve ciddi boyutlara ulaşmış. Çünkü bir çılgının, çılgınlığının can alıcı noktasına varmış olmasından daha ciddi bir şey olamaz, bu durumda duyduğu büyük coşku içinde artık şakadan hiç anlamaz olur.

Tags:

Yorum gönder

Yorum göndermek için giriş yapmalısınız.