Ben – Kendi olma

Sözlük | Max Stirner | Eylül 13, 2015 at 5:27 pm

Yeni Çağ’ın girişinde “Tanrı-İnsan” durur. Bu çağın sonunda acaba bu Tanrı-İnsan’ın sadece Tanrı kısmı uçup gidecek mi? Ve sadece Tanrı ölürse, Tanrı-İnsan’ın da gerçekten ölmesi mümkün mü? Bu soruyu hiç kimse aklına getirmedi ve Aydınlanma’nın bir eseri olarak Tanrı’nın üstesinden gelmenin günümüzde zaferle sonuçlanmasıyla bütün işlerin bittiği sanıldı. Oysa insanın, “yükseklerdeki tek Tanrı” olabilmek için Tanrı’yı öldürdüğünü kimse fark etmedi. Bizim dışımızdaki öte dünya gerçekten silinip süpürüldü ve Aydınlanmacıların büyük girişimi başarıya erdi; ancak Bizim içimizdeki öte dünya yeni bir cennet oluşturmuştur ve bizi yeniden bu cennete saldırmaya, cenneti ele geçirmeye teşvik etmektedir: Tanrı, makamını terk etmek zorunda kaldı, ama o makamı Bize değil –İnsan’ a devretti.. . O halde Tanrı’dan sonra İnsan da ölmedikçe, ‘Tanrı-İnsan’ın öldüğüne nasıl inanırsınız?

Kendi-olma

Tin özgürlüğe susamaz mı?” –Ah! Yalnız tinim değil, bedenim de her an özgürlüğe susar. Sarayın önünden geçerken mutfağından yayılarak burnuma gelen nefis kokular, orada pişen leziz yemeklerin müjdesini damağıma ulaştırdığında, çiğnemekte olduğum kuru ekmeği hor görerek müthiş bir açlık duygusuna kapılırım; sıkıştırılmış kuru otla dolu şiltede yatmaktan sızlayan yaralı bereli sırtımın çok daha rahat edebileceği kuştüyü yatakların varlığını haber veren gözlerim, içimi inatçı bir gazapla doldurur. Ama artık acılarla uğraşmayı bırakalım. –Sen buna özgürlük özlemi mi diyorsun? Nelerden özgür olmak. kurtulmak istiyorsun ki? Günlük tayınından ve ot dolu şiltenden mi? Öyleyse at onları gitsin! –Ama bu da senin işini görmez; Sen aslında leziz yemekler yemenin ve yumuşak yataklarda yatmanın tadını çıkarma özgürlüğüne sahip olmak istiyorsun. İnsanlar Sana bu “özgürlüğü” sunup bunları almana izin mi versin yani? Sen bunu onlardaki insan sevgisinden ummazsın, çünkü onların da aynı senin gibi düşündüğünü bilirsin: Herkes kendine başkalarından daha yakındır. O halde o yemeklerin ve yatakların keyfine varabilme olanağına nasıl kavuşacaksın? Herhalde onları kendi mülkiyetine almaktan, malın yapmaktan başka çaren yok!


İyice düşünürsen, aslında Senin istediğin, bütün bu güzel şeylere ulaşma özgürlüğü değil, çünkü böyle bir özgürlük Sana bütün bunları sağlamaz. Sen onlara gerçekten sahip olmak istersin, onların senin olduğunu söyleyebilmeyi, senin mülkün olarak onlara sahiplenmeyi istersin. Zaten Sana hiçbir fayda sağlamayan özgürlük ne işe yarar ki? Üstelik her şeyden özgür olursan, artık hiçbir şeyin olmaz, çünkü özgürlük içeriksizdir, içi boştur, Özgürlüğü kullanmayı bilmeyen için, özgürlük izni hiçbir işe yaramaz ve hiçbir değeri yoktur. Ama özgürlüğümü nasıl kullanacağım, benim kendi-olmama bağlıdır.

Benim özgürlüğe hiç itirazım yok, ama Senin özgürlükten daha fazlasına sahip olmanı diliyorum; Sen sadece istemediğin şeylerden kurtulmakla kalmamalı, istediklerine de sahip olmalısın. Sen sadece “özgür” değil aynı zamanda bir “malik” de olmalısın.

Nelerden özgür olmak istenir? Ahh! İnsanın üstünden silkip atmak, kurtulmak istediği şeyler o kadar çoktur ki! Örneğin hükümdarların, soyluların, beylerin boyunduruğundan kurtulmak: tutkularımızın, ihtiraslarımızın egemenliğinden; hatta kendi irademizin, dik kafalılığımızın baskısından kurtulmak isteriz. Topyekûn kendimize ihanet etmek, özgürlükten başka bir şey değildir. Aslında tam özgürlük, kendimizi tamamen inkâr etmek, kendi hakkımızda karar vermekten, kendimizden özgür olmaktır; mutlak bir değer olduğuna, her ne pahasına olursa olsun erişilmesi gerektiğine inandığımız özgürlük, bizi kendi özgürlüğümüzden, kendimiz olmaktan yoksun bırakır: Kendimizi inkâr etmemize yol açar. Oysa ne kadar çok özgürleşirsem, gözlerimin önünde o kadar çok zorunluluk üst üste yığılır, kendimi o kadar çok güçsüz hissederim. Yabanıl ortamın özgür olmayan insanı, uygar, kültürlü bir kişiyi her tarafından sıkıştıran engellerden habersizdir. O, uygar insana oranla kendini daha özgür hisseder. Ben mücadele ederek kendime özgürlükler sağladığını oranda, kendime yeni sınırlar, yeni görevler yaratmış olurum. Demiryollarını icat etmişsem de, kuşlar gibi göklerde serbestçe uçamadığım için, kendimi yine güçsüz hissederim. Ruhumu karartan ve beni korkutan bir sorunumu çözmüşsem de, beni bekleyen, karşıma çıkardığı karmaşıklıklarla ilerlememi engelleyen, özgür bakışlarımı gölgeleyen, özgürlüğümün sınırlarını bana acı bir biçimde duyumsatan sayısız başka sorunun varlığını fark ederim. “Şimdi günahın boyunduruğundan kurtularak özgürlüğe kavuştunuz, ama adaletin köleleri oldunuz, onun hükmü altına girdiniz.”* Geniş bir özgürlüğe sahip Cumhuriyetçiler de, yasanın kölesi değil midir? Gerçek Hıristiyanlar, özgür olmaya her zaman ne kadar özlem duyar, “bu yeryüzü yaşamının bağlarından” kurtulmayı, “özgürleşmeyi” ne büyük bir hevesle beklerlerdi! Amaçları, özgürlük ülkesine kavuşmaktı. (“Fakat göksel Kudüs özgürdür, bizim annemiz odur.” Gal. 4:26.)

Bir şeyden özgür olmak, sadece ondan kurtulmak ya da onsuz olmak demektir. “O baş ağrısından azadedir” demek, baş ağrısından kurtulmuştur anlamına gelir. “O önyargıdan azadedir” sözü, onun hiçbir zaman bir önyargısı olmamıştır ya da önyargıdan kurtulmuştur anlamına gelir. Herhangi bir şey” siz” olmak, Hıristiyanlık inancında önerilen özgürlüğün anlamını tamamen karşılar: Günahsız, tanrısız, ahlaksız, vb.

Özgürlük, Hıristiyanlık öğretisinin esasıdır. “Siz, sevgili kardeşlerim özgürlük için seçildiniz…”. “O halde özgürlüğün yasalarına göre yargılanacak olanlar gibi konuşun ve davranın.”(Yeni Ahit 6:18, 1.Pet 2:16, Yak 2:12)

Eğer özgürlük Hıristiyanlığın ideali olarak tanımlanıyorsa, ondan vazgeçmemiz mi gerekir? Hayır, hiçbir şeyi kaybetmek gerekmez, özgürlük de dâhil; ancak bize ait hale gelir, ama özgürlüğün bu biçimi bize ait olamaz.

Özgürlük ile Kendi-olma arasında ne kadar da büyük bir fark var! İnsan pek çok şeysiz olabilir, pek çok şeyden kurtulabilir, ama hiçbir şeysiz olamaz; birçok şeyden özgürleşebilir, ama her şeyden özgürleşemez. Bir köle bile ruhen özgür olabilir: ama birçok bakımdan özgür olsa bile, gene de her bakımdan özgür değildir; bir köle, efendisinin, onu kırbaçlamasını ve canı istediği gibi ona hükmetmesini engelleyebilme özgürlüğüne sahip değildir (yani bu durumdan özgürleşemez). “Özgürlük sadece düşler âleminde vardır!” Ovsa Kendi-olma benim tüm mizacım ve mevcudiyetim, benliğim demektir. Ben kurtulmuş olduğum şeylerden özgürüm ve kudretimin yettiği ya da muktedir olduğum şeylerin sahibiyim.

Kendime sahip olmayı becerebilirsem ve kendimi başkalarının kucağına atmazsam, Ben her zaman ve her koşul altında kendime aidim demektir. Özgür olmayı gerçekten isteyemem, çünkü bunu yapamam ve yaratamam: Ben bunu sadece dileyebilir ve ona ulaşmaya gayret edebilirim, çünkü özgürlük hep bir ideal, bir hayalet olarak kalacaktır ve gerçeğin kısıtlayıcı bağları her an etimi lime lime edecektir. Oysa Ben daima kendimin olmayı sürdüreceğim. Bana hükmeden tek bir efendiye bedenimi teslim etmiş bir köle olarak, Ben sadece Kendimi ve çıkarımı düşünürüm. Efendimin darbeleri beni incitse de ve Ben onlara karşı özgür değilsem de, Ben onlara sadece kendi çıkarım uğruna katlanırım; amacım, ona sabırlı görünerek onu yanıltmak ve durumdan emin olmasını sağlamaktır ya da karşı koymaktan sakınarak daha kötü durumlarla karşılaşmayı önlemektir. Ama Ben sadece kendimi ve kendi çıkarımı gözettiğimden, önüme çıkan ilk fırsattan faydalanarak köle sahibini ezerim, Böylece hem ondan hem de bana acı veren kırbacından kurtulup özgürlüğüme kavuşursam, bu sadece benim egoist olmuşluğum sayesinde gerçekleşmiştir. Belki bana köle olarak dahi, yani “aslen” ya da “ruhen’ “özgür” olduğumu söyleyebilirler, ama “aslen özgür” olmak, “gerçekten özgür” olmak değildir ve “ruhen özgür” olmam, “görünüşte” de özgür olduğum anlamına gelmez. Oysa Ben –hem ruhen hem de görünüşte- daima bütünüyle kendimindim. Acımasız bir efendinin egemenliği altında bedenim işkencenin ve kırbaç darbelerinin verdiği acılardan korunma “özgürlüğüne” sahip değildir. Ama bana yapılan işkence sırasında sızlayan benim kemiklerimdir, darbelerin etkisi altında büzülüp titreyen benim etimdir ve acı çektiği için Beni inleten de Benim bedenimdir. Ben inliyorsam ve titriyorsam bu benim henüz kendimden geçmemiş olduğumu, kendimin olduğumu kanıtlar. Benim bacağım, efendimin dayağını yemekten korunma özgürlüğüne sahip değilse de, o Benim bacağımdır ve Benden koparılamaz. Efendim benim bacağımı koparsın bakalım da görsün, acaba benim bacağıma sahip olabilir miymiş! Onun elinde tuttuğu sadece benim bacağımın ölüsüdür –ve nasıl ki ölü bir köpek artık bir köpek değilse, o da artık benim bacağım değildir. Bir köpeğin bedeninde çarpan bir yürek vardır, ama ölü köpek dediklerinde çarpan bir yürek yoktur, bu nedenle de o artık bir köpek değildir.

Bir kölenin ruhen özgür olabileceği ileri sürülürse, bu en reddedilemeyecek, en harcıâlem sözdür. Çünkü herhangi bir insanın bütünüyle özgürlükten yoksun olduğunu kim iddia edebilir? Ben bir uşak olsam da, bu birçok şeyden, örneğin Zeus’ a inanmaktan, şan şöhret sahibi olma arzusundan özgür olmadığım anlamına gelir mi? O halde kırbaçlanan bir köle de düşmanlarına kinlenmekten, Hıristiyanlığa Aykırı duygulardan ruhen özgür olamaz mı? Köle bu durumda “Hıristiyanlık açısından özgürdür”, yani Hıristiyanlığın karşı olduğu durumlardan kurtulmuştur. Ama o her şeyden özgürleşmiş midir ve bu mutlak bir özgürlük müdür? Örneğin Hıristiyanlığın bağnazlıklarından, hezeyanlarından ya da bedeninin acılarından da kurtulmuş, bunlardan da özgür olabilmiş midir?

Aslında bu söylediklerimiz esas meselenin kendisi ile değil de, daha çok ona verilen isimlerle ilgili görünüyor. Ama bir meselenin adı önemsenmeyecek bir şey midir? İnsanlar her zaman bir sözün, bir sloganın etkisiyle heyecana kapılıp coşmuş, hatta galeyana gelmemiş midir? Fakat özgürlük ile kendi-olma arasındaki fark yalnız sözcüklerden ibaret değildir: bu ikisi birbirinden çok derin bir uçurumla ayrılmıştır.

Dünya üzerindeki bütün insanlar özgürlük ister. Herkes kendisinin egemen olduğu bir dünyanın özlemini çeker. Ah, o insanı büyüleyen güzel hayal, çiçeklerle bezenmiş “özgürlük ülkesi” ve “özgür bir insan soyu” hülyası Bu hayalleri kurmayan insan var mıdır? isterler ki, insanlar özgür olsun, hiçbir zora koşulmadan, tamamen özgürce yaşasın’.. Peki, ama insanların bütün zorunluluklardan, gerçekten her şeyden kurtulmaları mı gerekiyor? Bundan böyle kendilerini hiçbir şeye zorlamamaları mı isteniyor? “Eh, elbette, ama bu da bir zorunluluk değil ki!” O halde dini inançtan, törenin getirdiği katı yükümlülüklerden, yasaların sarsılmazlığından ve bunun gibi birçok şeyden bağımsız ve özgür mü olsunlar? –“Ne kadar korkunç bir yanlış anlama!” –Peki, nelerden özgürleşsinler ve nelerden özgürleşmesinler?

İşte o güzel rüya dağılıp gitti bile ve hafifçe araladığımız gözlerimizi ovuşturarak bu soruyu soran düş yoksunu kişinin yüzüne dik dik bakıyoruz. “İnsanlar nelerden özgürleşmeli” diye mi soruyorsunuz? –“Körü körüne bir şeye inanmaktan!” diye sesleniyor bir kişi. Bir başkası da, “Hadi ordan,” diye bağırıyor, “her türlü inanç, körü körüne inanmaktır: İnsanlar her türlü inançtan kurtulup özgürleşmeli, özgür olmalıdırlar”, Söz alan ilk kişi atılıyor: ‘Aman, Tanrı korusun, her türlü inancı içinizden söküp atmayın, yoksa zorbalık çöker başımıza!” Bir üçüncü kişi söze karışıyor: “Biz cumhuriyet yönetimi kurmalıyız ve bize hükmeden bütün efendilerden kurtulup özgürleşmeliyiz.” “Bu bir çözüm değil!” diyor dördüncü kişi, “çünkü bu durumda sadece bize hükmeden yeni bir efendimiz olacak ve o da “çoğunluğun egemenliği”dir. Her şeyden daha önemli olan, kendimizi o korkunç eşitsizlik durumundan kurtarmaktır. –Ah, o berbat eşitlik yok mu! İşte gene o bayağı, o avama özgü bağırış-çağırışlar kulağıma geliyor! Daha az önce nefis bir özgürlük cennetinin hayalini kurmuştum oysa şimdi dizginlenemeyen bir küstahlığın azgın yaygaraları etrafımda yükseliyor. Birinci konuşmacı bu yakınmalarla kılıcına davranıyor ve “sınırsız özgürlüğe” savaş açıyor. Az sonra özgürlük hayali kurup da birbirlerine zıt gidenlerin kılıç şakırtılarından başka bir şey duyulmaz oluyor.

Özgürlüğe kavuşmak için duyulan şiddetli arzu her zaman belli bir özgürlüğe dairdir. Örneğin inanç özgürlüğü: inançlı insan özgür ve bağımsız olmak istiyordu. Neden bağımsız olmak? İnançtan mı? Hayır, inancından değil, ona inancı hakkında hesap soranlardan. Gelelim “siyaset ya da vatandaşlık” özgürlüğüne. Vatandaş özgür olmak ister. Bu, vatandaşlık sıfatından kurtulmak istemesi demek değildir. O, devlet memurlarının, devletin başında bulunup vatandaşlara hükmedenlerin keyfî davranışları gibi şeylerden özgür olmak ister. Vaktiyle Prens Metternich, “gelecekte gerçek özgürlüğe götüren yola ulaştıracak en uygun yöntemi bulduğunu” söylemişti. Provans Kontu ise, tam da “özgürlüğün saltanatı” için en uygun ortamın hazır olduğu sırada Fransa’dan kaçmış ve demişti ki, “Tutsaklığım benim için dayanılmaz hale gelmişti. Benim yalnız bir tek tutkum vardı: Özgürlüğe duyduğum şiddetli arzu. Ben artık sadece özgürlüğü düşünür olmuştum’

Belli bir özgürlüğe dair şiddetli arzu, devrim aracılığıyla olduğu gibi, daima yeni bir iktidarı başa getirme niyetini de içinde taşır. Nitekim “devrimin savunucuları da özgürlük için savaştıklarına inanarak kendilerinde bir üstünlük hissetmişlerse de”, aslında amaçlanan, belli bir özgürlük ve sonuç olarak da yeni bir iktidar, yeni bir egemenlik, yani “yasanın egemenliği” idi.

Hepiniz özgürlük istiyorsunuz, tam anlamıyla özgürlük… O halde neden daha azı veya daha çoğu için pazarlık ediyorsunuz? Özgürlük deyince, sadece tam özgürlük kast edilebilir. Bir parça özgürlük, özgürlük değildir. Tam özgürlüğün, her şeyden özgürleşmenin amaçlanması sizde umutsuzluk mu doğuruyor? Bunu istemenin bile bir delilik olduğunu mu düşünüyorsunuz? –O halde bu hayaletin peşinde koşmaktan, emeğinizi ulaşılamayacak bir amaca harcamaktan vazgeçin, daha iyi bir amaca harcayın.

“Doğru, ama özgürlükten daha iyi bir şey yok ki!”

Peki, özgürlüğe, -bölük pörçük özgürlükten söz etmiyorum- tam özgürlüğe kavuşursanız ne kazanmış olacaksınız acaba? O zaman Sizi sıkan her şeyden, ama her şeyden kurtulmuş olacaksınız ve Sizi hayatta bir kez bile sıkan, rahatsız eden hiçbir şey kalmayacak. Bunlardan kurtulmayı, bunlarsız olmayı ne için istiyorsunuz? Herhalde kendiniz için, yolunuzdaki engellerden kurtulmak için! Ama eğer herhangi bir şey Sizi rahatsız etmiyorsa, tam tersine işinize geliyorsa, örneğin sevgilinizin karşı konmaz bir ısrarla size hükmeden tatlı bakışı söz konusu ise, o zaman onsuz olmak, bundan özgürleşmek istemezsiniz. Neden? Gene kendiniz için. Demek ki, kendinizi her konuda bir ölçüt ve yargıç olarak kabul ediyorsunuz. Eğer o tatlı “aşk esaretinin” beraberinde getirdiği özgür olmama durumu Sizin boşunuza gidiyorsa, özgürlüğü seve seve azat edersiniz. Ama yeniden özgür olmak daha çok işinize gelirse de, özgürlüğünüzü yeniden yakalamaya kalkışırsınız –tabii başka (örneğin dini) nedenlerden ötürü böyle bir birleşmenin bozulmasından korkmuyorsanız- ama burada böyle bir durum zaten önem taşımaz.

O halde kendinizi gerçekten her şeyin merkezi ve en önemli varlığı kılmaya neden cesaret etmiyorsunuz? Neden düşlediğiniz özgürlüğü yakalamak için sağa sola el atıyorsunuz? Yoksa düşlediğiniz bizzat Siz misiniz? Artık düşlerinize, hülyalarınıza, düşüncelerinize sorular sormaktan vazgeçin. Çünkü bunlar hep “boş teoriler” dir. Kendinizi sorgulayın, kendiniz hakkında sorular sorun –pratik, işlevsel olan budur ve Sizin istediğiniz de zaten “pratik” olmaktır. Ama şimdi de birisi, acaba Tanrı (tabii ki Tanrı sözcüğü ona neyi düşündürüyorsa, onun Tanrısı odur) buna ne der, diye kulak kabartır ve bir başkası da, acaba ahlak duygusu, vicdan, görev duygusu bu konuda hangi yargıya varır, diye aklından geçirir, bir üçüncü kişi de, acaba halk bu konu hakkında ne düşünür diye kendi kendine tahminlerde bulunur –ve böylece herkes kendi Tanrısını sorguladıktan sonra (halk da, öbür dünyada olduğu hayal edilen Tanrı kadar geçerli, hatta daha da somut bir Tanrı sayılır. Hani ne demişler, vox Populi, vox Dei” ,efendisinin arzusuna uymaya razı olur ve artık bizzat kendisinin söylemek ve kararlaştırmak istediklerine boş verir.

Size tavsiyem, Tanrı’nıza ya da taptığınız putlara başvurmaktansa, kendinizi sorgulayın, kendi içinizde ne varsa ortaya dökün, gün ışığına çıkan, kendinizi açığa vurun.

Hıristiyanlar, “Tanrı”yı, hiç sorgu sual etmeden sadece kendi içinden geldiği gibi davranır biçimde düşlemişlerdir. Tanrı “kendi dilediği gibi”, yani keyfi davranır. Aynı biçimde davranabilecek akılsız insan ise, böyle yapmayıp “Tanrı’nın dilediği gibi” ve Tanrının keyfine göre davranmaya zorlanır. Eğer Tanrı’nın ebedi yasalara göre davrandığı ileri sürülürse, bu Benim için de geçerlidir, çünkü Ben de kendi kalıbımın dışına çıkamam ve beni oluşturan tüm doğamın, yani Ben’imin kendine ait bir yasası vardır.

Ama Sizlere kendinize başvurmanız gerektiği hatırlatılınca, hemen çaresizliğe kapılırsınız. Her biriniz “Ben neyim?” diye sorarsınız. Hiçbir kuralı ve yasası olmayan güdülerle, hırslarla, isteklerle, tutkularla dolu dipsiz bir kuyu, ışıksız ya da kılavuz yıldızsız bir kaos! Eğer ben Tanrı’nın emirlerine, ya da ahlak ilkelerinin öngördüğü yükümlülüklere uymazsam, tarihin seyri boyunca edinilen acı deneyimlerden sonra en iyi ve en mantıklı tutumları yasa haline getiren aklın sesini dikkate almazsam ve sade kendime sorular sorarsam, nasıl doğru bir yanıt alabilirim? Tutkularımın bana salık verdiği çözümler genelde akla mantığa sığmaz. –Sonuç olarak da herkes kendini – şeytan sanır. Çünkü eğer dini ve benzerlerini umursamıyor da kendini yalnızca bir hayvan yerine koyuyorsa, kolayca şu sonuca varacaktır ki, sadece kendi dürtülerine göre davranan (yani adeta dürtülerinin gösterdiği yoldan giden) hayvan, “en akılsızca” şeyleri yapmaz; tam tersine, çok doğru adımlar atar. Ama dini inanç doğrultusundaki düşünme alışkanlığı tinimizi öyle kıskıvrak sarmıştır ki, biz çıplak ve doğal halimizle kendimizden korkar olduk. Bu alışkanlık bizi öyle alçalttı ki, kendimizi bir günahın mirasçısı ve anadan doğma şeytan kabul eder olduk, Şimdi elbette ki aklınıza gelen şudur: Siz “iyi” olanı yapmakla; ahlaka, töreye uygun ve doğru davranmakla görevlendirildiniz. O halde kendinize ne yapmanız gerektiğini sorduğunuzda, içinizden gelen o doğru ses, iyiye, doğruya, hakikate giden yolu gösteren o ses, nasıl olup da yükselerek kulağınıza çalınacak? Tanrı ve şeytan nasıl ses verecek?

Buna karşılık, Size birisi dese ki. Tanrı’nın, vicdanın, görevin ve yasanın buyruklarını dinlemek zorunda olmak, Sizin kafanıza ve ruhunuza tıka basa doldurulan ve aklınızı oynattıran saçma sapan uydurmalardan biridir. –Siz o zaman ne düşünürdünüz? Veya o kişi, doğanın sesinin sizi yoldan çıkaracağından, ayartacağından nasıl bu kadar emin olduğunuzu sorarsa? Ya da üstelik bu meseleyi tersine çevirip, Tanrı’nın ve vicdanınızın sesi sandığınız sesin, aslında Şeytan’ın işi olduğunu söyleyerek sizi zor durumda bırakırsa? Nitekim böyle şom ağızlı, uğursuz insanlar da vardır. Onlarla nasıl başa çıkacaksınız? Böyle bir durumda papazlara, annenize, babanıza ve başka iyi insanlara başvuramazsınız, çünkü sizi uyaran o kişilere göre, sizi asıl ayartan, yanlış yollara sevk eden, kendini aşağılama ve Tanrı’yı yüceltme tohumlarını durmaksızın ekerek genç yürekleri pislikle dolduran ve genç dimağları aptallaştıranlar onlardır.

Karşınızdakiler sorularına şöyle devam edeceklerdir: ‘Tanrı’nın buyruklarına ve diğer buyruklara hangi amaçla kulak veriyorsunuz? Herhalde bunu sadece Tanrı’nın hoşuna gitsin diye yaptığınızı sanmıyorsunuz. Hayır, bunu gene –Kendiniz için- yapıyorsunuz. Demek ki bu durumda da temel konu Sizsiniz ve herkes kendine demelidir ki, Ben Kendim için Her Şeyim ve ben Her Şeyi Kendim için yaparım. Eğer günün birinde Tanrı’nın, Tanrı buyruklarının ve bunun gibi bazı şeylerin Size sadece zarar verdiği, Sizi kısıtladığı ve kötü duruma düşürdüğü apaçık ortaya çıkarsa, bütün bunları kesin olarak bir yana fırlatıp atardınız –tıpkı Hıristiyanlığın vaktiyle Apollon’u, Minerva’yı ve Hıristiyan olmayanların ahlakını lanetleyip bir kenara attığı gibi. Elbette ki Hıristiyanlar bütün bu lanetlediklerinin yerine İsa’yı, Meryem’i ve Hıristiyanlığın ahlak kurallarını koydular, ama bunu da gene kendi ruhlarının esenliği için, yani egoizmleri ya da kendi-olmaları adına yaptılar.
İşte bu egoizm, bu kendi-olma sayesindedir ki eski çoktanrılı inançlarından kurtulup özgürleştiler. Her şeyin yaratıcısı olması sebebiyle kendi-olma, yeni bir özgürlük yarattı. Nitekim sürekli orijinalliği ile kendini belli eden dehâ da (ki bu da belli bir kendi olmadır) çoktan beri dünya tarihindeki yeniliklerin yaratıcısı olarak kabul edilmiştir.

Günün birinde tüm gücünüzü “özgürlük” için seferber ederseniz, o zaman da bunun bütün gereklerini sonuna kadar yerine getirin. Kim özgür olmalıdır? Sen, Ben, Biz… Nelerden özgür olacağız? Sen, Ben ve Biz olmayan her şeyden. Demek ki bütün örtülerden, bütün kısıtlayıcı kabuklardan kurtarılması gereken çekirdek Ben’im. Eğer Ben olmayan bütün her şeyden kurtulursam, geriye ne kalır? Sadece Ben kalır, Ben’den başka hiçbir şey kalmaz. Ama özgürlüğün bu Ben’e sunacak hiçbir şeyi yoktur. Ben özgür olduktan sonra nelerin olacağı konusunda özgürlük susar, tıpkı bizim hükümetlerimizin, tutsaklarını, tutukluluk süresi sonunda serbest bırakmaları ve kimsesizliğe terk etmeleri gibi.

O halde özgürlüğü Ben için istediğimize göre, neden her yerde en başa, ortaya ve sona Ben’i koymuyoruz? Ben özgürlükten daha değerli değil miyim? Kendimi özgür yapan Ben değil miyim? Öncelikli olan Ben değil miyim? Özgürlükten yoksun da olsam, binlerce kelepçeye vurulmuş da olsam, gene de Ben varım ve üstelik özgürlük gibi gelecekte var olması ümit edilen bir varlık da değilim, Ben en aşağılık köle olarak bile varım ve şu anda varım.
Bunu iyice düşünün ve bayrağınıza “özgürlük” hayalini mi yoksa “egoizm”, “kendi-olma” azmini mi konduracağınız hususunda bir sonuca varın. “özgürlük”, Siz olmayan her şeye karşı sizde öfke uyandırır; “egoizm” ise, kendinizden memnun olmanızı, kendinizden zevk almanızı sağlar. “özgürlük” bir özlem, romantik bir yakınma, Hıristiyanlığın telkin ettiği bir öte dünya ve gelecek umududur ve öyle de kalacaktır; “Kendi-olma” ise, özgürlüğünüzü kısıtlayan unsurların sizi engelleyecek kadarını kendiliğinden ortadan kaldıran bir gerçekliktir. Sizi rahatsız etmeyen şeyleri zaten kendinizden uzaklaştırmak istemezsiniz ve eğer sizi rahatsız etmeye başlayan şeyler olursa, pekala bilirsiniz ki, “başka insanlardansa kendinize kulak vermeniz gerekir!”

Özgürlük sadece şunu öğretir: Serbest olun, size sıkıntı veren her şeyden kurtulun, arının! O size bunların ne olduğunu, sizin kim olduğunuzu öğretmez. Onun şiarı “kurtul, kurtul” diye çınlar ve siz de onun “Kendini inkâr et” çağrısına hevesle uyarak kendinizden bile kurtulursunuz. Ama kendi-olma, sizi kendinize geri dönmeye davet eder ve der ki, “Kendine gel!” Özgürlüğün himayesi altında birçok şeyden azat olursunuz, ama bir takım yeni şeyler sizi gene sıkıştırır: “Kötü olandan [şeytandan] kurtuldunuz, ama kötülük kaldı.” Kendiniz olarak gerçekten size kenetlenmiş olan her şeyden kurtuldunuz. Bunun böyle olmasını siz kabul ettiniz, bu Sizin seçiminiz ve tercihinizdir. Kendi-olan, anadan doğma özgürdür, doğuştan gelen bir özgürlüğe sahiptir; özgür kişi ise sadece özgürlük bağımlısıdır, ayağı yere basmayan bir hayalperesttir.

Kendi-olan, kendinden başka hiçbir şeyi tanımadığından, kökende özgürdür. Daha başından beri kendinden başka her şeyi hiçe saydığından, kendinden başka hiçbir şeye değer vermediğinden, hiçbir şeyi üstün görmediğinden, kısacası her konuda çıkış noktası kendisi olduğundan ve “kendine geldiğinden”, onun artık kendini kurtarmaya ihtiyacı yoktur. Çocukken, büyüklerine karşı saygıyla kısıtlanmış olsa da bu kısıtlayıcı etkiden kendini kurtarıp “özgürleştirme”ye gayret eder. Küçük egoistin içindeki kendi-olma dürtüsü, ona arzuladığı özgürlüğü sağlamak için çabalar durur.

Binlerce yıl sürüp giden bir kültürün egemenliği size ne olduğunuzu göstermemek için karanlığını yaymış ve Sizi bir egoist olmadığınıza, bir idealist (“iyi insan”) olmak için yaratıldığınıza inandırmıştır. Bu düşünceyi üzerinizden atın! Sizi kendinizden yoksun bırakan özgürlüğü “kendinizi inkâr” da aramayın, aksine Kendinizi arayın, birer egoist olun, her biriniz her şeye muktedir bir Ben olun. Daha açık bir ifadeyle, Kendinizi yeniden tanıyın, gerçekte ne olduğunuzu anlayın ve riyakâr’ bir tavırla bir amaç peşinde koşmayı bırakın, olduğunuzdan farklı biri olma tutkunuzdan vazgeçin. Ben buna riyakârlık diyorum, çünkü binlerce yıl boyunca sizler zaten birer egoisttiniz, ama uyuyan, kendi kendini aldatan, şaşkın birer egoist idiniz. Sizler birer Heautontimorumenos’sunuz, yani kendi kendinizin işkencecilerisiniz. Şimdiye kadar hiçbir din, bu dünya veya öte dünyaya dair “güzel vaatler” (“uzun ömür” vb.) vermekten kaçınamamıştır, çünkü insanlar hep ödül peşinde koşarlar ve “bedevaya” hiçbir şey yapmazlar. Ya hiçbir ödül beklemeden, “iyi bir şey yapmış olmak için iyi davranma” tutumuna ne demeli? Sanki bu davranışın verdiği tatmin duygusu da bir ödül değil midir? Demek ki din de bizim egoizmimize dayanır ve bunu sömürür, bizim ihtiraslarımız hesaba katılarak planlanmıştır ve bir tek ihtirasımızı tatmin uğruna diğerlerini bastırır, Bu durumda, kendimi tatmin etmeyip de sadece arzularımdan birini, örneğin mutlu olma içgüdümü tatmin edersem, egoizmimi aldatmışım gibi bir görüntü ortaya çıkar. Din Bana “en yüksek ödülü” vaat ediyor ve Ben de onu kazanmak için arzularımdan hiçbirini dikkate almıyorum, tatmin etmiyorum. –Aslında sizin bütün yaptıklarınız, uğraşlarınız kendinize itiraf etmediğiniz, gizli örtülü, saklı bir egoizmden kaynaklanıyor. Ama sizin kendinize itiraf etmek istemediğiniz, kendinizden gizlediğiniz, dolayısıyla açık ve ortada olmayan ve bu yüzden de bilinçaltında yatan egoizm, demek ki egoizm değil, kölelik, hizmet ve kendini inkârdır. Siz birer egoistsiniz, ama egoizmi inkâr ettiğiniz için de egoist değilsiniz. En çok egoist gibi göründüğünüz durumda, “egoist” sözcüğüne nefreti ve aşağılamayı bulaştırdınız.


Ben, kendim için dünyaya sahip olduğum oranda, yani dünyayı ister zor kullanarak ister ikna yoluyla, rica ederek, ısrarla talep ederek hatta riyakârlık ve hilekârlık vs. yoluyla olsun, herhangi bir yolla kendim için “kazandığım ve ele geçirdiğim” oranda, dünya karşısındaki özgürlüğümü güvenceye alırım. Çünkü bunun için kullanacağım araçlar benim ne olduğuma bağlıdır. Eğer zayıfsam, araçlarım da sözünü ettiklerim gibi zayıftır, ama bunlar gene de dünyanın oldukça büyük bir kısmı için yeterlidir. Zaten hile, riyakârlık ve yalan da aslında olduklarından daha kötü görünürler. Polisi, yasayı aldatmayan ve aldatmayacak kimse var mıdır?’ Yasaya karşı geldiğini gizlemek için üzerine gelen güvenlik görevlisinin karşısında masum ve dostça bir tavır sergilemeye çalışmayan kimse var mıdır? Bunu yapmayan, kendine karşı güç kullanılmasına meydan verir. O, vicdanı yüzünden zayıf düşmüş biridir. ‘Bir başkasına (bu başkası ister örneğin kaya misali iradeden yoksun biri olsun, isterse de bir hükümet ya da bir Tek gibi irade sahibi biri olsun) kendi istediğimi kabul ettiremeyişim bile benim özgürlüğümün kısıtlanması demektir. Eğer bir başkasının karşısında ben kendimden vazgeçersem, kendi irademde ısrar etmez, aşağıdan alır, teslim olursam yani tabiiyet ve teslimiyete başvurursam, “Kendimi” inkâr etmiş olurum. Belli bir zamana kadar sürdürdüğüm davranış biçimim beni amacıma ulaştırmadığı için ondan vazgeçersem, yani yanlış bir yoldan dönersem, bu başka bir şeydir; kendimi teslim etmem, tutsak olmam ise başka. Yolumun üzerindeki bir kayayı parçalayıp ortadan kaldırmaya yetecek kadar barutu sağlayana dek onun etrafından dolaşırım: Bir toplumun yasalarını yıkmak için yeterli güç toplayana dek sorun yaşamamak için, o yasaları kaçamak yollarla atlatmaya çalışırım, onlardan sakınırım. Gökteki ayı ellerimle tutamıyorsam, onu “kutsal” sayıp bir Astarot” olarak kabul etmem mi gerek? Seni ellerimle tutabilsem, bunu gerçekten yapardım ve eğer senin bulunduğun göğün o yüksek katlana çıkabilme çaresini bulabilsem, senden korkmam. Sen ey anlaşılamayan, kavranamayan varlık, Sen ancak Ben kavrama gücünü edininceye ve Seni kendimin olarak niteleyene dek benim için kavranamaz olarak kalabilirsin. Ben Senin karşında kendimden vazgeçmem, sadece uygun zamanı kollarım. Şimdilik sana dokunmadan durmakla yetiniyorsam da, ilerde bunu yapmaya niyetliyim.

Güçlü insanlar oldum olası böyle davranmışlardır. “Teslimiyet içindekiler” kimsenin yenemediği güçte birini efendileri mertebesine çıkarıp ona tapmaya başladıklarında ve herkesin de ona tapmasını istediklerinde, boyun eğmek istemeyen bir doğa evladı ortaya çıkıp o tapılan gücü ulaşılamaz yükseklikteki Olympos dağından kovdu. Böyle biri, dünyanın çevresinde dönen güneşe “Dur!” dedi ve dünyanın dönmesini sağladı. Tüm o “teslimiyet içindekiler” bunu sineye çekmek zorunda kaldılar. Böyle biri, kutsal sayılan meşe ağaçlarına baltayı vurduğunda gökten inen ilahî ateşin (yıldırımın) onu yakmamasına şaştılar. Böyle biri Papa’yı Aziz Petrus’un koltuğundan indirdiğinde, “teslimiyet içindekiler” bunu engelleyemediler. O ise Tanrı’nın lütfü ile yürütülen düzeni yıktı ve “teslimiyet içindekiler” önce bir yaygara kopardılarsa da sonra seslerini kestiler.

Özgürlüğüm, ancak benim kudretim olduğu zaman tamamlanmış olur. Bu sayede ben sadece özgür bir kişi olmakla kalmıyorum, aynı zamanda da bir malik oluyorum. Halkların özgürlüğü neden “içi boş bir sözcük”tür? Çünkü halkların gücü, kudreti yoktur! Canlı Ben’in bir tek nefesi halkları devirebilir, bu nefes bir Neron’un, bir Çin imparatorunun ya da fakir bir yazarın nefesi olsa bile! Neden bazı A…* (Alman denmek istenip sansür nedeniyle böyle yazılmıştır) yasama organları nafile yere özgürlük özlemi çeker ve bu yüzden Bakanlar onlara bir öğretmenin öğrencisine yaptığı muameleyi reva görür? Çünkü onlar “kudret” sahibi değillerdir! Kudret güzel bir şeydir ve pek çok işe yarar: Çünkü “bir avuç dolusu kudretle bir çuval dolusu haktan daha çok iş başarılır.” Sizler özgürlük özlemi mi duyuyorsunuz? Ah ahmaklar! Eğer kudreti elinize alsanız, özgürlük kendiliğinden gelir. Bakın ve görün ki, kudret sahibi kişi “yasanın da üzerinde bir yerde durur”. Ey “yasaya bağlı kişiler”! Nasıl, bu manzara hoşunuza gitti mi? Ama ne çare ki sizde zevkten eser yok!

Her taraftan avaz avaz “özgürlük” haykırışları duyuluyor. Ama armağan edilen ya da lütfen bağışlanan bir özgürlüğün ne anlama geldiği acaba biliniyor ve ayırtına varılıyor mu? Bu sözcük, anlamının içerdiği tüm o zenginlik ile algılanmıyor, her türlü özgürlüğün, aslında kendini özgürleştirmek demek olduğu, yani Benim ancak Kendim-olma yoluyla kendime sağladığım kadar özgürlüğe sahip olduğum anlaşılmıyor. Koyunların konuşma özgürlüklerinin kısıtlanmaması onlara ne gibi bir yarar sağlar? Onlar gene meleyip dururlar. Kalben Muhammedî, Musevi ya da İsevi olan birine de, istediklerini söyleme izni verildiğinde o, basmakalıp laflardan başka bir şey söylemeyecektir. Oysa birileri Sizin konuşma ve dinleme özgürlüğünüzü elinizden alsa, bu onlara büyük bir yarar sağlayacaktır, çünkü böylece Sizin onları “vicdanî” bakımdan müşkül bir duruma düşürebilecek şeyler söylemenizin ya da işitmenizin önünü almış olacaklardır.

Buna rağmen Size özgürlük verirlerse, bu tam da onların ellerinde olandan daha çoğunu başkalarına veren, ciddiyetsiz, dalavereci kişiler olduklarını gösterir. Çünkü bu durumda onlar kendi sahip oldukları bir şeyi değil, çalınmış bir şeyi vermektedirler. Onlar size ait özgürlüğü, sizin kendinizin alması gereken özgürlüğü size veriyorlar ve bunu vermelerinin tek nedeni, sizin onu bizzat almaya kalkışmanızı ve onu çalan hırsızlardan, dolandırıcılardan hesap sormanızı önlemektir. Onlar size bir lütuf olarak verilen özgürlüğün, aslında özgürlük olmadığını bilirler, çünkü ancak kişinin bizzat elde ettiği özgürlük, yani egoistin özgürlüğü, pupa yelken yol alabilecek bir güce sahiptir. Armağan edilen özgürlük, fırtına koptuğunda, ya da rüzgâr dindiğinde hemen yelkenleri indirir; o her zaman hafif ve orta şiddette bir meltemin esmesini ister.

İşte kendi kendini özgürleştirme ile emansipasyon (beraat, serbest bırakılma) arasındaki fark burada yatıyor. Günümüzde “muhalifler” kısıtlamaların kaldırılmasına, özgürlüğe susamışlardır ve “özgür bırakılmak” için büyük yaygara koparırlar. Egemen durumdaki soyluların, “halklarının artık reşit olduğunu ilan etmelerini”, yani onları serbest bırakmalarını isterler! Siz rüşte ermiş kişiler gibi davranırsanız, reşit olduğunuzun ilan edilmesine zaten gerek kalmaz, çünkü reşit olmuşsunuzdur. Ama eğer öyle davranmazsanız, reşit olmayı hak etmezsiniz ve sizin rüşte ermiş olduğunuz ilan edilse de, kesinlikle reşit değilsinizdir. Nitekim vaktiyle rüşte eren Yunanlar, kendilerini ezen zorba hükümdarları, tiranları başlarından atmışlardı. Rüşte eren erkek evlat da, babasından bağımsız olacak duruma gelmeye çabalar. Eğer Yunanlar, başlarındaki tiranların lütfedip de kendilerine reşit olma hakkı tanımalarını beklemiş olsalardı, daha çok beklerlerdi. Basiretli bir baba, reşit olmak istemeyen oğlunu evden atıp tek başına evinin hâkimi olursa, o sersem evlat buna müstahaktır.

Kendisine özgürlük verilen kişi, tutsaklıktan azat edilmiş birinden farklı değildir, o bir “libertinus”tur, tutsaklık zincirinin bir kısmını hâlâ peşinden sürükleyip duran bir köpektir, özgürlük giysisini bürünmüş olsa da, aslında özgür değildir, tıpkı üzerine aslan postu geçirmiş bir eşek gibidir. Serbest bırakılmış, eşit haklar tanınmış olmayı benimsemiş Yahudiler de kendi içlerinde daha iyi bir duruma gelmiş değillerdir, onlar sadece birer Yahudi olarak kendilerini daha ferahlamış hissederler. Oysa onların daha rahat bir duruma gelmelerini sağlayan kişi, Kilise’ye bağlı bir Hıristiyan’dan daha üstün biridir, çünkü Kilise’ye bağlı bir Hıristiyan, tutarsızlığa düşmeden bunu başaramaz. Ama Yahudiler özgürlüklerine kavuşturulmuş olsun ya da olmasın, Yahudi her zaman Yahudi olarak kalır. Özgürlüğünü kendi elde etmemiş olanlar, özgürlüğü bağışlanmış kişilerdir. Protestan bir devlet, Katoliklere özgürlük ve eşit haklar tanıyabilir: Ama onlar kendi özgürlüklerini ve eşit haklarını kendileri elde etmedikleri için, gene de Katolik olarak kalırlar.

Yukarıda kendi çıkarını gözetmekten ve özgecilikten söz edilmişti. Özgürlük dostları çıkar gözetmeye karşı öfke beslemekteler, çünkü din konusunda özgür olma çabaları içinde, o ulvî “kendini inkâr” durumundan bir türlü kendilerini kurtaramıyorlar. Liberaller egoizme kin beslemekteler, çünkü egoist, bir mesele söz konusu olduğunda, o mesele için değil, kendi çıkarı için çaba sarf eder: o meselenin kendisine faydalı olmasını ister. Bir meseleye, o meseleye özgü “mutlak” bir değer atfetmezsem, onun değerini kendi içimde ararsam, bu egoistliktir. Egoistçe davranmanın en tiksinti uyandıran örneklerinden biri olarak, getireceği gelire göre eğitim dalı seçmek gösterilir. Bu tutum bilimin kutsallığını alçakça ayaklar altına almak anlamına gelir. Ama bilim, kullanıp harcanmak için değilse, ne işe yarar? Eğer bir kişi onu ekmek parası kazanmak için değerlendirmekten daha iyi bir amaç gütmüyorsa, belki onun egoistliği küçük hesaplar peşinde koşmaktan ibarettir. Çünkü bu egoistin gücü kısıtlıdır, ama bu tutumun egoistçe olduğunu ileri sürüp bilimin kutsallığını ayaklar altına alıyor diye suçlamalarda bulunmak, ancak bilim fanatiği bir kişinin bakış açısı olabilir.

Hıristiyanlığın Tek’i Biricik kabul edememesi, onu sadece bağımlı bir kişi olarak görmesi ve aslında bir toplumsal teori olmaktan ileri gidememesi, yani hem insanın Tanrı’yla, hem de insanın insanla beraber yaşamasını konu edinen bir öğreti olması sonucu “Kendi olan” her şeye kötü gözle bakılır oldu, örneğin kendi çıkarını gözetmek, kendi bildiğinde diretmek, kendi iradesiyle hareket etmek, Kendi-olmak, kendini sevmek, vb. Hıristiyanlığın genel bakış açısı, aslında dürüstlük içeren sözcüklere zaman içinde “namussuzluk içeren sözcükler” damgasını basmıştır. Bunları gene eski saygınlığına kavuşturmak yerinde olmaz mı? Örneğin [günümüz Almancasında aşağılama, hakaret, utanç verici durum, ayıp anlamına gelen] Schimpf sözcüğü eskiden şaka (scherz) anlamına gelirdi, ama ciddiyete önem veren Hıristiyanlık, şakadan anlamaz ve hoşça vakit geçirmeyi ahlaksızlık sayardı. Aynı şekilde [günümüz Almancasında arsız, yüzsüz, küstah anlamında kullanılan] frech sözcüğü, eskiden yürekli, cesur, atılgan anlamında kullanılırdı. [Günümüzde günah, suç, cürüm yerine kullanılan] frevel sözcüğü eskiden cesurca davranış, gözünü budaktan sakınmama anlamını taşırdı. Vernunft (akıl) sözcüğüne de uzun süre yan gözle bakıldığı pekâlâ bilinmektedir. Sözcükler zihniyete göre anlam değişikliğine uğramıştır.

Bizim kullandığımız dil, Hıristiyanlığın bakış açısına oldukça uygun bir biçime girmiştir. Genel bilinç de Hıristiyanlığın o denli etkisinde kalmıştır ki, Hıristiyanlığa uymayan her şeyden kusurlu veya kötü bir şeymiş gibi korkup uzaklaşılmaktadır. Bu yüzden “kendi çıkarını gözetmek” kavramının da durumu kötüdür.

Hıristiyanlığın bakış açısına göre kendi çıkarını gözetmek aşağı yukarı şu demektir: Ben duyusal bir insan olarak, her durumda sadece herhangi bir şeyin bana yarar sağlayıp sağlamadığını göz önünde bulundururum. Ama Kendi-olma sadece duyusallıktan mı ibaret? Ben duyusallığa Kendimi teslim edersem, Ben Kendimde olabilir miyim? Onun peşinden gidersem, kendi belirlediğim amaca yazıma uygun davranmış olur muyum? Eğer duyusallık ya da başka bir şeyin (örneğin Tanrı, insanlar, hükümet, yasa, devlet, Kilise ve benzerlerinin) efendiliği yerine, sadece Ben, kendi kendimin efendisi olursam –ancak o zaman Ben Kendi-olan biri sayılırım. Benim öz çıkarım, bu Kendi-olanın, bu kendine dair olanın yararına ne varsa, işte onun peşini kovalar.

Şunu da eklemeliyim ki, her zaman hakkında kötü şeyler söylenen çıkar gözetmenin her şeye kendini kabul ettiren bir güç olduğuna inanmak durumunda kaldığımızı hep görürüz. 10 Şubat 1844’te düzenlenen bir toplantıda Welcker, yargıçların bağımlılıkları hakkında bir önerge sunmuş ve etraflı bir konuşma yaparak, konumlarından alınabilecek, işlerinden uzaklaştırılabilecek, başka yerlere atanabilecek, emekliye ayrılabilecek, kısacası yönergeler yoluyla yetkileri kısıtlanabilecek ve durumları tehlikeye düşebilecek mahkeme üyelerinin yargılarına inanılamayacağını, hatta bu kişilerin toplum içindeki saygınlıklarını ve güvenilirliklerini de yitirebileceklerini ortaya koymuştur. Welcker bütün yargıçlık kurumunun bu bağımlılık yüzünden ahlak ilkelerinden uzaklaştığını haykırmıştır! Bunu basit bir ifade ile şöyle açıklayabiliriz: Yargıçlar, yasalar doğrultusunda değil de, yönetimin zihniyeti doğrultusunda hüküm verirse, kendi çıkarlarına daha iyi hizmet etmiş oluyorlar. Bu durum nasıl düzeltilebilir? Örneğin yargıçlara, satın alınabilir kişiler olduklarını açıklayıp ayıplarını yüzlerine vurduktan sonra, onların kendileriyle hesaplaşarak bundan böyle adaleti kendi öz çıkarlarından üstün tutacaklarına güvenebilir miyiz? Hayır, halk böyle romantik bir güven duygusu beslemez, çünkü kendi çıkarını gözetme güdüsünün bütün diğer motivasyonlardan daha güçlü olduğunu duyumsar. Bu nedenle, egoistçe davranacaklarını kesin olarak bildiğimiz halde, şimdiye kadarki yargıçların gene yerlerinde kalmalarına razı olmak zorundayız; fakat onlar da hukukun satılabilirliği sayesinde kendi menfaatlerinin desteklendiğini düşünmekten vazgeçmelidirler, tam tersine meselenin özüne uygun bir kararla kendi çıkarlarını gölgede bırakmayacak, hatta daha ziyade “iyi bir kazançla” vatandaşların saygısını rahatça birleştirecek şekilde hükümetten bağımsız olmalıdırlar.
Bundan anlaşılıyor ki, gerek Welcker, gerekse Baden halkı öz çıkarı göz önünde bulundurduklarında kendilerini daha güvencede hissediyorlar. Bu durumda, sürekli dillerinden düşürmedikleri “kendi çıkarını düşünmeme” yani özgecilik safsatalarına ne demeli?

Bu makalenin tamamı (resimler ve altyazıları hariç) Max Stirner'in 1844'de yayınlanan ''Der Einzige und sein Eigentum'' isimli eserinin bu konuyla ilgili ikinci bölümünden alıntıdır.


Kendi çıkarımı gözeterek takip ettiğim bir dava ile kendi çıkarıma hizmet etmeyen bir davaya olan ilgim çok farklıdır. Bunu şöyle açıklayabiliriz: Bu davalardan birinde günaha girmeyi veya bir günah işlemeyi göze alabilirim, ötekinde ise davayı baştan savma yürütürüm ya da başımdan atarım, yani akılsızca davranırım. Ticaret özgürlüğü her iki bakış açısına da tabidir, çünkü bir yandan belirli koşullar altında verilebilen ya da geri çekilebilen bir özgürlük olarak, öte yandan ise her türlü koşulda kutsal sayılması gereken bir özgürlük olarak kabul edilir.

Bir meselenin kendisi Benim için önemli değilse ve onu bizzat meselenin kendisi için arzu etmiyorsam, onu sadece bir işe yaradığı için, başka bir amaca faydalı olduğu için isterim. Örneğin istiridyeleri lezzetlerinden ötürü yemek isterim. O halde egoist için her mesele, sonunda kendine yarayacak olan bir araç değil midir? Kendine hiçbir yararı olmayan bir meseleyi savunur mu, örneğin proleter devleti savunur mu?

Kendi-olma, kendi ve kendinin olan her şeyi kapsar ve Hıristiyanların dilinde saygınlığını kaybeden kavramları gene saygınlığa kavuşturur. Ama Kendi-olmanın kendi dışında ve kendine yabancı bir kıstası da yoktur: ayrıca özgürlük, ahlaklılık, insancıllık gibi bir ide, bir fikir de değildir –sadece malikin tanımlamasından ibarettir.

Yorum gönder

Yorum göndermek için giriş yapmalısınız.