Rıza Olmadan Rıza – Halkın Zihnini Yönetmek

Zeitgeist / Denemeler | Noam Chomsky | Ekim 6, 2015 at 5:07 pm

Doğru düzgün bir demokratik toplumun “yönetilenlerin rızası” ilkesi üzerine kurulu olması gerekir. Bu fikir genel bir kabul görmüştür, ama hem fazla sert hem de fazla zayıf olmakla itham edilebilir. Çok serttir çünkü insanların yönetilmeleri ve kontrol edilmeleri gerektiğini öne sürer. Çok zayıftır çünkü en vahşi yöneticiler bile bir miktar “yönetilenin rızasına” gereksinim duyarlar ve genelde de bunun için sadece zor kullanmazlar.


Burada daha özgür ve daha demokratik toplumların bu konularla nasıl başa çıktıklarıyla ilgileniyorum. Geçen yıllar sonucunda, halk güçleri pek çok yenilginin yanı sıra kimi başarılar da elde ederek bu meseleleri ele alma alanında daha fazla paya sahip oldular. Bu arada, seçkinlerin demokrasiye direnişini aklamaya yardımcı olacak bir grup düşünce üretildi. Geçmişi anlamak ve geleceği değiştirmek isteyenler sadece pratiğe değil ama aynı zamanda pratiği saran ve destekleyen doktrin çerçevesine de dikkatli bir ilgi gösterirlerse iyi ederler.

Bu konular 250 yıl önce David Hume’un klasikleşen çalışmalarında ele alınmıştı. Hume “azınlığın çoğunluğu yönetmesindeki kolaylık”la ve kaderlerini yöneticilerine teslim ederken “insanların gönül indirebildikleri örtük itaat”ı büyük bir merakla araştırıyordu. Bunu şaşırtıcı buluyordu, çünkü “yönetilenler her zaman gerçekte daha güçlü olanlardı.” İnsanlar bunu bir fark etseler ayağa kalkıp efendilerini başlarından atabilirlerdi. Hükümetlerin halkın görüşlerinin kontrol edilmesi üzerine kurulu olduğu sonucuna vardı. “Bu öyle bir ilkeydi ki en despotik ve en askeri hükümetlerde geçerli olduğu kadar en özgür ve en halkçı hükümetlerde de geçerliydi.”

Hume kuşkusuz fiziksel gücün etkililiğini küçümsüyordu. Formülün daha doğru bir versiyonu şöyle kurulabilir: bir hükümet ne kadar “özgür ve halkçıysa yönetenlere itaati garanti altına alabilmek için görüşlerin kontrolüne dayanması o kadar gerekli olur.

Halkın itaat etmesi gerektiği fikri neredeyse herkes için sorgulanmayan bir gerçeklik gibi görülür. Demokrasilerde, yönetilenlerin rıza gösterme hakkı vardır, ama daha fazlası yoktur. Modern ilerlemeci düşüncenin terminolojisiyle, nüfus “seyirci” olabilir “katılımcı” değil. Zaman zaman asıl gücü temsil eden liderler arasında seçim yapmak dışında katılımı olamaz. Siyasi arena budur. Genel olarak halk toplumun başına ne geleceğinin büyük ölçüde belirlendiği ekonomik arenadan tamamen dışlanmalıdır. Yaygın demokratik teoriye göre halkın ekonomik arenada herhangi bir rolü olmamalıdır.

Bu varsayımlar tarih boyunca sorgulanmıştır, ancak onyedinci yüzyıl İngiltere’sindeki ilk modern demokratikleşmeden beri özel bir ivme kazanmıştır. Bahsi geçen yıllardaki karışıklık genelde Kral ile Parlamento arasında bir çatışma olarak resmedilir, ama çoğu zaman olduğu gibi, halkın önemli bir kısmı iktidar için çatışan bu iki güçten herhangi biriyle yönetilmek istemiyordu. Bu sebeple yayınladıkları broşürlerde “şövalyeler ve centilmenler tarafından yönetilmek istemediklerini, “bizim gibi halk çocukları tarafından, neye ihtiyacımız olduğunu bilenler” tarafından yönetilmek istediklerini haykırırlar.

Bu tür fikirler, kendileri için yaptıkları adlandırmaya göre “en kaliteli beyefendileri modem terminolojinin isimlendirmesi ile “sorumlu kişiler”i son derece rahatsız ediyordu. İnsanlara haklarını vermeye hazırdılar, ama elbette bunun sınırları vardı. Ve “halk” deyince de kafası karışık, cahil ayaktakımını kastetmiyor olduğumuz akılda tutulmalıydı şüphesiz. Peki, toplumsal hayat için temel olan bu ilke o zamanlar bastırılması o kadar da kolay olmayan “yönetilenlerin rızası” doktriniyle nasıl bağdaştırılmıştı. Soruna bir çözüm Hume’un çağdaşı, seçkin bir ahlak profesörü olan Frances Hutcheson tarafından önerilmişti. Hutcheson, eğer “aptal” ve “önyargılı” kitleler kendi adlarına uygulanan şeye gelecekte “tüm kalpleriyle rıza göstereceklerse, yönetenler halkın reddettiği planları halka dayattıklarında “yönetilenlerin rızası” ilkesinin çiğnenmiş olmadığını savundu. Bu noktada, daha sonra sosyolog Franklin Henry Giddings tarafından önerilen “rıza olmadan rıza” terimini kullanabiliriz.

Hutcheson’ın önemsediği konu kendi ülkesindeki ayaktakımını kontrol etmekti: Giddings ise yurtdışında düzeni tesis etmekle ilgileniyordu. Giddings o sıralar ABD ordusunun yüz binlerce ruhu yaşamın azaplarından kurtararak –ya da basının dediği gibi, “bize direnen “sapkın yaratıklar”ın en azından “silahlarımıza saygı duymalarını” sağlamak ve zamanla onlar için “özgürlük” ve “mutlululuk” dilediğimizi kavramaları amacıyla yerlileri İngiliz usulü doğrayarak- özgürleştirmekte olduğu Filipinler hakkında yazıyordu. Giddings, tüm bunları kendisine yakışan uygar tonda açıklamak için “rıza olmadan rıza” kavramını geliştirdi: “Eğer gelecek yıllarda (fethedilen halklar) karşı çıktıkları ilişkinin kendilerinin en yüksek faydaları için olduğunu görecek ve itiraf edeceklerse, otoritenin yönetilenlerin rızasıyla dayatıldığı makul bir şekilde kabul edilebilir.” Tıpkı, bir ebeveynin çocuğunun caddeye doğru koşmasını engellediğinde olduğu gibi.

Bu açıklamalar “yönetilenlerin rızası” doktrinin gerçek anlamını yakalıyor. Halklar yöneticilerine itaat etmelidir, razı olmadan rıza göstermeleri yeterlidir. Despotik bir devlette veya yabancı topraklarda, zor kullanılabilir. Şiddet kaynaklan sınırlıysa, yönetilenlerin rızası “rızanın imalatı” denilen aygıtlarla ilerici ve liberal görüşler aracılığıyla elde edilmelidir.

ABD’de devasa halkla ilişkiler endüstrisi, ilk kurulduğu günlerden beri, iş dünyasının liderlerinin görevi açıklarken söyledikleri gibi “halkın zihnini denetlemeye” adanmıştır. Ve bu amacına da sadık kalmış olması, kuşkusuz modern tarihin ana temalarından birini oluşturur. Eğer Hume’un deyişini doğru anlarsak, halkla ilişkiler endüstrisinin kökenlerinin ve ana merkezlerinin “en özgür” olan ülkede bulunması tam da beklememiz gereken şeydir.

Hume ve Hutcheson’ ın yazılarından birkaç yıl sonra, İngiltere’deki ayaktakımından kaynaklanan sorunlar Kuzey Amerika’da ayaklanan sömürgelere sıçradı. Amerika’ya ilk yerleşen kurucu babalar Britanyalı “en kaliteli beyefendiler’in sözlerini neredeyse kelimesi kelimesine tekrar ettiler. Bir tanesi şöyle demişti “kamu dediğimiz zaman, sadece rasyonel kısmını dâhil etmeyi kastediyorum. Cahiller kendi dizginlerini kontrol edemezken seçimlerde hükümetin kiplerini yargılamaktan acizdirler.” Meslektaşı Alexander Hamilton halkın evcilleştirilmesi gereken “kocaman bir hayvan” olduğunu ilan etmişti. İsyankâr ve bağımsız çiftçilere, yeri gelince kötekle de olsa, devrimci broşürlerin fazla ciddiye alınmaması gerektiği öğretilmeliydi. Ortalama halk, elbette kendileri gibi köylüler tarafından temsil edilecek değildi, ancak ayrıcalıkları savunma konusunda güvenilebilecek üst tabakadakilerce, tüccarlar, avukatlar ve diğer “sorumlu kişiler”ce temsil edilebilirdi.

Kıta Kongresi Başkanı ve ilk Yüksek Mahkeme Başkanı John Jay tarafından hakim doktrln şu şekilde açıkça ifade edilmişti: “ülkeyi, ülkeye sahip olan insanların yönetmesi gerekir.” Böylece karara bağlanması gereken tek mesele kalıyordu: ülkenin sahibi kimdi? Bu soru, her ne kadar halkı seyirci rolüne zorlamak güç bir görev olmayı sürdürüyorduysa da, özel şirketlerin ve onları korumak ve desteklemek için icat edilmiş yapıların yükselişiyle yanıtlandı.

Eğer bugünün ve yarının dünyasını anlamayı istiyorsak Amerika Birleşik Devletleri kesinlikle incelenmesi gereken en önemli vakadır. Bunun bir nedeni mukayese götürmez gücüdür. Diğeri de istikrarlı demokratik kurumlarıdır. Dahası, Amerika Birleşik Devletleri bulunabilecek en tabula rasa yerdi. Thomas Paine, 1776’ da, Amerika “dilediğince mutlu olabilir” çünkü “üzerine istediğini yazabileceği bembeyaz bir kâğıt tutuyor elinde” diyordu. Yerli toplumlar büyük ölçüde oyun dışı bırakılmıştı. Ayrıca ABD, eski Avrupa yapılarından çok az artık barındırıyordu, çoğunlukla kökenleri kapitalizm öncesi kurumlarda yatan toplumsal sözleşme I ve destek sistemlerinin göreceli zayıflığının bir nedeni de buydu. Amerika’nın sosyopolitik düzeni, olağanüstü bir ölçekte, bilinçli bir şekilde tasarlanmıştı. Tarih çalışırken, insan deneyler inşa edemez, ama Amerika Birleşik Devletleri devlet kapitalist demokrasisinin bulunabilecek en “ideal denek”i” olmaya yakındı.

Üstelik bu ideal düzenin baş tasarımcısı, keskin zekâlı bir siyaset düşünürüydü: görüşleri büyük ölçüde etkili olan James Madison. Madison, Anayasa üzerine tartışılırken, eğer İngiltere’deki seçimler “halkın tüm sınıflana açık olursa toprak sahiplerinin mülkleri güvencesiz olacaktır, kısa zamanda” topraksızlara toprak verecek “bir tarım yasası yürürlüğe konur,” diyordu. Anayasa! sistem bu tip adaletsizliklerin gerçekleşmesini engelleyecek şekilde tasarlanmalıdır ve aslında özel mülkiyet hakları demek olan “ülkenin kalıcı çıkarlarını güvence altına almalıdır” diyordu.

Madisoncu araştırmacılar arasında şu konuda bir uzlaşma mevcuttur: “Anayasa esasında, dönemin demokratik eğilimlerini denetim altına almak, gücü “daha iyi cins” bir halka devrederek ve zengin olmayanları, iyi koşullara doğmamış olanları, gücü icra etmekte seçkin olmayanları (Lance Banning) dışarıda bırakarak onları “kontrol altında tutmak için tasarlanmış aristokratik bir dokümandı”, Madison, hükümetin temel sorumluluğunun “varlıklı kesimi çoğunluktan korumak” olduğunu ilan etmişti. Başlangıcından bugüne demokratik sistemin temel ilkesi bu olagelmişti.

Madison, kamuya açık tartışmalarda genel olarak azınlıkların haklarından söz ediyordu, ama kafasında belirli bir tipte azınlık olduğu açıktı: “varlıklı kesimin azınlığı”. Modern siyasi teori Madison’ın “adil ve özgür bir hükümetin çatısı altında hem mülkiyet hem de insanların haklarının etkili biçimde korunması gerektiğine” dair inancının altını çizer. Bununla birlikte bu yakada da doktrine daha yakından bakmak faydalı olacaktır. Mülkiyet hakları yoktur mülkiyetin hakları vardır: yani mülk sahibi insanların hakları vardır. Benim arabama dair haklarım vardır ama arabamın hakları yoktur. Ayrıca mülkiyet hakkı bir kişinin sahip olduğu mülkiyetin diğerinin aynı mülkiyete sahip olma hakkını elinden almasıyla diğerlerinden ayrılır: eğer ben kendi payıma sahipsem sen değilsindir; ama adil ve özgür bir toplumda, benim ifade özgürlüğüm seninkini sınırlamayacaktır. Madisoncu ilke, öyleyse, hükümet genel olarak insanların haklarını korumalıdır, ama halkın bir sınıfına, mülk sahiplerine özel ve ilave garantiler sağlamalıdır, der.

Madison demokrasi tehdidinin zamanla daha ciddi hale geleceğini öngörmüştü çünkü “hayatın en büyük cefalarını çekerek ter dökenlerin ve gizlice hayatın nimetlerinin de daha eşit bölüştürülmesi için iç çekenlerin” oranı artacaktı. Güç kazanabilirler, diye korkuyordu Madison. Çoktan ortaya çıkmış “eşitleyici ruhun semptomları” konusunda kaygılıydı ve “gelecekte bekleyen tehlike”ye oy kullanma hakkının “mülkte pay sahibi olmayanlara mülk üzerinde iktidar gücü taşıyabileceğine” karşı uyarmıştı. Madison, “mülksüzlerin veya mülk edinme ümidi olmayanların, mülkiyet haklarına yeterli derecede sempati beslemeleri beklenemez,” diye açıklıyordu. Bulduğu çözüm, siyasi iktidarı “ülkenin zenginliğinden gelen ve ülkenin zenginliğini temsil edenlerin”, genel kamuoyu parçalı ve örgütsüz halde iken “ülkenin refahını daha yüksek yapabilme gücüne sahip beylerin” ellerinde tutmaktı.

“Eşitleyici atmosfer” problemi yurtdışında da ortaya çıkıyordu elbette. Bu problemin nasıl algılandığına bakarak “gerçekte var olan demokratik teori” hakkında çok şey öğreniyoruz, özellikle liderlerin açık ve dürüst olabildikleri gizli iç yazışmalarda.

Önemli bir örnek olan “Güneyin devi” Brezilya örneğini alalım. 1960’ daki bir ziyareti sırasında, Başkan Eisenhower Brezilyalıları “bizim toplumsal vicdana sahip özel-girişim sistemimiz patronlar ve işçiler dâhil tüm halkın yararınadır… Brezilyalı işçi özgürce mutlu bir şekilde demokratik bir sistem altında hayatın tadını çıkarıyor,” diyerek selamlamıştı. Büyükelçi ise: ABD etkisinin “özgür zorunlu eğitim, kanunlar önünde eşitlik, görece sınıfsız bir toplum, demokratik sistem altında sorumluluk sahibi bir hükümet, serbest rekabetçi girişim ve kitleler için fevkalade yaşam standardı gibi devrimci fikirleri getirerek” “Güney Amerika’daki eski düzeni” yıktığını eklemişti sözlerine.

Ancak Brezilyalılar, Kuzeyli akıl hocalarının getirdiği iyi haberlere çok sert reaksiyon gösterdiler. Latin Amerikalı seçkinler “özyönetim için gerekli hiçbir kapasiteye sahip olmayan çocuklar gibiler” diyordu Devlet Bakanı John Foster Dulles Ulusal Güvenlik Konseyi’ne. Daha da kötüsü, Amerika Birleşik Devletleri “sıradan insanların zihinleri ve duygularına kontroller geliştirmede Sovyetlerin umutsuzca gerisinde kalıyor” du. Dulles ve Eisenhower komünistlerin “kitle hareketlerini bizim asla tekrar edemeyeceğimiz bir kapasitede kontrol etme becerileri” hakkındaki kaygılarını ifade ettiler: “seslendikleri kitle yoksul kitleler ve onlar da zaten her zaman zenginleri yağmalamak istediler”.

Başka bir deyişle, zenginlerin yoksulları yağmalaması gerektiğine dair doktrinimizi halka kabul ettirmekte zorlanıyoruz, bu da henüz çözülememiş bir halkla ilişkiler problemi olarak karşımızda duruyor.

Kennedy yönetimi, bu problemi Latin Amerika ordusunun görevini “yarıküresel savunma” dan “iç güvenliğe” çevirerek karşıladı. Brezilya’daki vahşi ve cinai askeri darbe ile başlayan, uğursuz sonuçları olan bir karardı bu. Washington tarafından Brezilya ordusu tek “sağduyu adası” olarak görülüyordu. Darbe Kennedy’nin büyükelçisi Lincoln Gordon tarafından “demokratik bir isyan”, “yirminci yüzyılın ortalarında özgürlüğün tayin edici tek zaferi” olarak memnuniyetle karşılandı. Eski bir Harvard Üniversitesi iktisatçısı olan Gordon, özgürlük ve demokrasi terimlerinin operasyonel anlamları konusunda daha da fazla içgörü sağlayacak şekilde, “özgürlüğün bu zaferinin” –yani parlamenter demokrasinin şiddetle bertaraf edilmesinin- “özel yatırım için çok daha uygun bir iklim yaratması gerektiğini” söyledi.

İki yıl sonra Savunma Bakanı Robert McNamara ortaklarını “Latin Amerika ordularına dönük ABD politikaları, toplamda, belirlenmiş amaçlara ulaşmakta başarılı olmuşlardır” diyerek bilgilendirdi. Bu politikalar “ülke içindeki güvenlik kapasitelerini” arttırmışlar “baskın ABD askeri etkisi” kurmuşlardır. Latin Amerika orduları kendi görevlerini anlıyorlar ve Kennedy’nin askeri yardım ve eğitim programları sayesinde bunları takip etmek için donanımlılar. Ordunun değerlendirmesine göre görevleri “her ne zaman liderlerin kararları ulusun zenginliğini zedeleyici ise” sivil hükümetlerin devrilmesini de içeriyordu. “Latin Amerika’nın kültürel ortamında” bu tür askeri tedbirlerin gerekli olduğunu açıklıyordu Kennedy’nin entelektüelleri. Ve şimdi ordu “ABD hedeflerine dair bir anlayış ve yönseme geliştirdiğinden” söz konusu görevlerin uygun biçimde gerçekleştirileceklerinden de emin olabilirdik. Bu Latin Amerika’daki “mevcut sınıf yapısını oluşturan büyük gruplar arasında yer alan devrimci iktidar mücadelesi”nin de uygun bir sonuca, “Özel ABD yatırımlarını” ve ticaretini koruyacak bir sonuca ve “Latin Amerika’daki ABD siyasi çıkarlarının kalbinde yatan “bir ekonomik temele evrileceğinin de garantisiydi.

Bunlar gizli belgelerdir, Kennedy liberalizminin gizli belgeleri. Halka açık söylem doğal olarak epey farklıdır. Eğer halka açık söylemi takip edersek “demokrasi”nin gerçek anlamı veya geçmiş yılların küresel düzeni hakkında çok az şey anlarız; geleceği de elbette daha az anlarız.

Bu alanda yapılmış daha ciddi araştırmalar temel olgular konusunda hayli nettir. Amerika Birleşik Devletleri tarafından kurulan ve desteklenen Ulusal Güvenlik Devletleri, en önde gelen Latin Amerikalı araştırmacılardan biri olan Lars Schoultz tarafından kaleme alınmış önemli bir kitapta tartışılmıştır. Onun sözleriyle, bu devletlerin amaçları, “sayısal çoğunluğun,” Hamilton’ın deyimiyle “büyük hayvan”ın “siyasi katılımını ortadan kaldırarak mevcut sosyoekonomik ayrıcalık yapısına yönelik tehdit algısını kalıcı olarak yıkıma uğratmak”tı. Her ne kadar kullanılan araçlar farklılaşsa da anavatanda da hedef temelde aynıydı.

Aynı taktik bugün de devam ediyor. Bu yarıküredeki insan hakları ihlali şampiyonu Kolombiya, aynı zamanda ABD askeri yardım ve eğitim yardımının son yıllardaki baş alıcısıdır. İşin bahanesi “uyuşturucu savaşı”dır ama bu büyük insan hakları gruplarınca ya da kilise ve zulümlerin şok edici kayıtlarını tutanlara göre veyahut uyuşturucu kaçakçıları, toprak sahipleri, ordu ve paramiliter ortakları arasındaki yakın bağları araştıran diğer gruplara göre sık sık rapor edildiği gibi bir “söylenceden ibarettir. Devlet terörü halk örgütlerini mahvetti ve başkanlık adayları, valiler ve diğerlerinin aralarında bulunduğu binlerce aktivisti suikasta uğratarak tek bağımsız siyasi partiyi neredeyse tamamen yerle bir etti. Buna karşın, Kolombiya, bir kez daha demokrasi denince ne kast edildiğini açığa çıkaracak şekilde, istikrarlı bir demokrasi örneği olarak göklere çıkarıldı.

Guatemala’nın demokrasiyle yaptığı ilk deneye gösterilen tepki özellikle öğretici bir örnek olma özelliği taşımaktadır. Bu vakada gizli kayıtlara kısmen erişilebilir, dolayısıyla siyasete rehberlik eden düşünüş hakkında çok şey bilebiliyoruz. CIA 1952’ de, hükümetin “radikal ve ulusalcı politikalarının” “neredeyse bütün Guatemalalıların desteğini veya kabulünü” kazandığına dair bir uyarı yaptı. Hükümet o güne dek siyasi olarak durağan olan köylüleri seferber ediyordu” ve emek örgütleri, toprak reformu ve Guatemala’yı askeri diktatörlük, toplumsal gerilik ve geçmişin dokusu olan “ekonomik sömürgecilik”ten kurtarmayı hedefleyen güçlü bir ulusalcı hareket” olan “1944 devrimiyle özdeşleşen” politikalarla mevcut rejim için kitlesel destek” yaratıyordu. Demokratik hükümetin politikaları “sadakat esini verdi ve politik olarak bilinçli Guatemalaların çoğunun kişisel çıkarlarına uygundu”. Devlet istihbaratı raporu demokratik hükümetin “açık bir siyasi sistemin sürdürülebilirliği konusunda ısrarcı olduğunu” kaydeder, böylece komünistlerin “çalışmalarını yaygınlaştırmalarına ve nüfusun farklı kesimlerini büyük ölçüde etkilemesine” izin veriliyordu. Bu demokrasi yoksunlukları 1954’ün askeri darbesiyle ve o güne dek süren terörün hâkimiyetiyle iyileştirildi. Tabii her zamanki gibi büyük ölçekli ABD desteğinin de yardımlarıyla.”

“Rıza”yı garantiye alma sorunu uluslararası kurumların da ilgilendiği bir konuydu. Başlangıçta, Birleşmiş Milletler ABD politikasının güvenilir bir aygıtıydı ve yine Amerika tarafından BM’ye büyük ölçüde hayranlık duyuluyordu, Fakat sömürgecilikten uzaklaşma “çoğunluğun tiranlığı” diye anılır olan şeyi beraberinde getirdi. 1960’lardan itibaren Washington güvenlik konseyi kararlarını veto etmekte ve tek başına veya Genel Meclis kararlarına karşıt birkaç yandaş devletle birlikte oy vermede öncülüğü üstlendi (Britanya ikinci, Fransa uzak üçüncüydü). Birleşmiş Milletler itibarsızlaştı ve neden bütün dünyanın “Amerika Birleşik Devletleri”ne muhalefet ettiğini soran aklı başında makaleler yayımlanmaya başladı; esas Amerika Birleşik Devletleri’nin dünyaya karşı olabileceği düşüncesi fazla tuhaf bulunuyordu. ABD’nin dünya mahkemesiyle ve diğer uluslararası kurumlarla ilişkileri daha sonra değineceğimiz benzer bir evrimden geçmiştir.

Hâkim demokrasi kavramlarının Madisoncu kökenlerine dair yorumlarım önemli bir konuda haksızdı. Adam Smith ve klasik liberalizmin diğer kurucuları gibi, Madison şahsen prekapitalistti ve ruhen antikapitalistti. Yöneticilerin “aydınlanmış devlet adamları”, “bilgelikleri ülkelerinin hakiki çıkarlarını ayırt edebilecek” “müşfik filozoflar” olmalarını bekliyordu. Yöneticiler “kamuoyunun görüşlerini” rafine edecek” ve “genişletecekler,” “demokratik kalabalıkların fesatlarına” karşı ülkenin hakiki çıkarlarını aydınlık dünyalarıyla ve hayırseverlikle koruyacaklardı.

Madison kısa sürede durumun düşündüğünden farklı olduğunu öğrendi, “zengin azınlık” Adam Smith’in birkaç yıl önce öngördüğü gibi yeni ele geçirdikleri gücü kullananlardan oluşuyordu. Bu yeni ‘zengin azınlık grubu Smith’in “efendilerin beter özdeyişi” dediği sözü sonuna kadar kullanmaya kararlıydılar: “Hep bize, her şey bize, ve diğerlerine hiçbir şey.” 1792’ye gelindiğinde Madison yükselen kalkınmacı kapitalist devletin “kamusal görevin yerine kişisel çıkar motivasyonunu koyduğunu” “bunun da azınlığın görünüşte çoğunluğun özgürlüğüne karşı gerçek bir tahakkümü” ne yol açtığını söyleyerek uyarıyordu. “Zamanın sınır tanımaz ahlaksızlığından” duyduğu üzüntüyü belirtiyor, -vaktinde hükümetin hem araçları hem de tiranları olan; hükümetin cömertliğiyle kendinden geçmiş, yeri geldiğinde gürültü patırtı ve kombinasyonlarıyla hükümeti sindirmiş – özel şirket güçlerinin “hükümetin imparatorluk kuvvetlerine dönüştüğünü” söylüyordu.” John Dewey’in sonradan dediği gibi, toplumun üzerine adına “politika” dediğimiz gölgeyi düşürüyorlardı. Yirminci yüzyılın büyük filozoflarından ve Kuzey Amerika liberalizminin önde gelen figürlerinden biri olan Dewey, büyük şirketler ülkedeki hayatı yönettikleri zaman ve “üretim araçlarını, alışverişi, kamuoyunu, taşımacılığı ve iletişimi basın danışmanlarıyla ve diğer reklam ve propaganda araçlarıyla kontrol ettiklerinde, basının liderliğinde güçlerini doruğa ulaştırdıklarında” demokrasinin pek fazla anlamı olmayacağını vurguluyordu. Dahası özgür ve demokratik bir toplumda, “işçiler,” işverenlerce kiralanan araçlar değil, “kendi endüstriyel kaderlerinin efendisi olmalıydılar.” Bunlar izi geriye doğru klasik liberalizme ve aydınlanmaya dek sürülebilen ve Amerika Birleşik Devletleri’nde ve başka yerlerde halk mücadelelerinde sık sık yeniden beliren fikirlerdir.


Son 200 yılda pek çok değişiklik oldu ama Madison’ın uyanları sadece daha da isabetli hale geldi. Yirminci yüzyılın başında öncelikle mahkemeler marifetiyle olağanüstü güçlere kavuşan büyük özel tiranlıkların kurulmasıyla yeni bir anlam kazandı bu uyarılar. Kimi hukuk tarihçilerince anıldıkları gibi söylersek “kolektivist tüzel kişileri” meşrulaştırmak için devreye sokulan teoriler faşizmin ve bolşevizmin de altında yatan organik varlıkların kişilerin üzerinde ve onlara rağmen haklara sahip oldukları fikrine dayanır. Büyük ölçüde hükmettikleri eyaletlerden bol “cömertlikler” görürler, Madison’ın deyişiyle “hem araç hem de tiran” olarak kalırlar. Yerel ve uluslararası ekonomi üzerinde olduğu kadar enformasyon ve doktrin sistemleri üzerinde de sağlam kontrol tesis etmişlerdir. Bu da akla Madison’ın bir başka kaygısını getirir: “bir halk hükümeti, halkın bilgiye erişimi olmaksızın veya onu elde etme araçları olmayınca, bir farsa veya bir trajediye veya ikisine birden dönüşür, artık yazılmış bir Önsöz’den ibarettir.

Şimdi siyasi demokrasinin modern formlarını dayatmak için tasarlanmış doktrinlere bir bakalım. Halkla ilişkiler endüstrisinin önde gelen figürlerinden biri olan Edward Bernays tarafından önemli bir elkitabında bu doktrinler hayli isabetli bir şekilde dile getirilmiştir. Bernays söze “kitlelerin görüşlerinin ve örgütlü alışkanlıklarının bilinçli ve zekice manipülasyonunun demokratik bir toplumun önemli bir öğesi olduğunu” gözleyerek başlar. Bu hayati hedefe ulaşabilmek için “zeki azınlıklar sürekli ve sistematik olarak propaganda yapmalıydılar” çünkü sadece onlar” kitlelerin zihinsel süreçlerini ve toplumsal dokularını anlayabilir’” ve “kamusal zihni denetleyecek ipleri tutabilirler”di. Bu nedenle, bir başka “rıza olmadan rıza” vakasını örnekleyerek, “bizim toplumumuz serbest rekabetin liderlik ve propaganda tarafından düzenlenmesine razı olmuştur”. Propaganda liderliğe “kitlelerin zihinlerini biçimlendirecek” bir mekanizma sunar, “böylece yeni elde ettikleri güçlerini arzulanan doğrultuda kullanacaklardır.” Liderlik “halkın zihnini aynı bir ordunun askerlerinin bedenlerini bölük bölük yönettiği gibi yönetebilir”. Bu “rıza mühendisliği” süreci “demokratik sürecin esası”dır. Amerikan Psikoloji Derneği tarafından 1949’ da katkılandan dolayı onurlandırılmadan kısa bir süre önce böyle yazmıştı Bernays.

Halk mücadeleleri demokrasinin usullerini genişletmekte başarılı oldukça “halkın zihnini kontrol etme”nin önemi giderek daha da net bir şekilde tanındı. Bu da normalde pasif ve kayıtsız kitleler örgütlenip kendi çıkarları ve talepleri doğrultusunda siyasi arenaya dahil olmanın yollarını arayınca ve istikrarı ve düzeni tehdit edince liberal elitlerin “demokrasi krizi” dedikleri şeye yol açtı. Bernays’in sorunu açıkladığı gibi “genel oy ilkesi ve örgün eğitimle burjuvazi bile ortalama halktan korkar oldu. Çünkü tüm bunlar kitlelere kral olmayı vaat ediyordu, neyse ki bu eğilim “kitlelerin zihinlerini biçimlendirmek için yeni yöntemler” bulunup uygulandıkça tersine çevrilebilmişti –en azından öyle umuluyordu. İyi bir New Deal liberali olan Bernays, ilk ABD devlet propaganda ajansı olan Woodrow Wilson Halk Enformasyon Komitesi’nde yeteneklerini geliştirmişti. “Propaganda” adlı halkla ilişkiler el kitabında “savaş sırasında uygulanan propagandanın olağanüstü başarısının hayatın bütün alanlarında halkın zihnini yönetmenin imkânları konusunda zeki azınlığın gözlerini açtığını” yazarak açıklıyordu Bernays. Zeki azınlık belki de “olağanüstü başarılarının büyük ölçüde kendi görevini gizlice “dünyanın büyük çoğunluğunun düşüncelerini yönetmek” olarak tanımlayan Britanya Enformasyon Bakanlığı tarafından sağlanan zulme dayandığını bilmiyorlardı.

Bunların hepsi siyasi teoride “Wilsoncı idealizm” diye bilinen iyi niyetli Wilsoncı doktrinlerdir. Wilson’ın kendi görüşü –yüce ideallere” sahip bir grup elit centilmenin “istikrarı ve haklılığı korumaları gerektiğiydi. “Mesuliyetli kişilerden oluşacak” zeki azınlık karar alma süreçlerini yönetmeliydi. Wilson’ın propaganda komitesinin bir başka gönüllü üyesi Walter Lippman demokrasi üzerine etkili denemesinde böyle açıklıyordu. Lippman ayrıca ABD gazeteciliğindeki en saygı duyulan isim ve yarım yüzyıldır kamusal olaylar konusunda önemli bir yorumcuydu. Zeki azınlık, Lippman’ın açıkladığı gibi, siyaseti çatmaktan ve “sağlam bir kamuoyu görüşünün oluşturulmasından da sorumlu olan “özel bir sınıf’tı. “Cahil ve işgüzar yabancılardan ibaret olan” halkın müdahalesinden bağışık olmalıydılar. Lippmana göre halka “haddi bildirilmeliydi”; halkın “işlevi” özel sınıfın içinden liderlerini seçtikleri periyodik seçim egzersizleri dışında “eylemin seyircisi” olmaktı, “katılımcısı” değil. Günümüzün Dünya Bankası terminolojisini ödünç alacak olursak liderler bir “teknokratik yalıtım” arkasında çalışabilmeliydiler.

Encyclopedia of Social Sciences’da (Toplumsal Bilimler Ansiklopedisi), modern siyaset biliminin kurucularından Harold Lasswell, zeki azınlığı “kitlelerin cehaletinin ve aptallığının” farkında olmaları konusunda uyarmıştı. “İnsanların kendi çıkarlarının en iyi yargıçları olduklarına dair demokratik dogmalara Yenik düşmemeliydiler. En iyi yargıç onlar değildi, bizdik. Kitleler kendi iyilikleri için kontrol edilmeliydiler ve daha demokratik toplumlarda, güç kullanmak imkanı yeterli olmayınca, toplumsal yöneticilerin “büyük ölçüde propaganda aracılığıyla tamamen yeni bir kontrol tekniği”ne yüzlerini dönmeleri gerekiyordu.

Bunun iyi bir Leninist doktrin olduğuna da dikkat edin. Bakunin’in çok önceden öngördüğü gibi ilerlemeci demokrasi teorisiyle Marksizm – Leninizm arasındaki benzerlik çarpıcıdır.

Rıza kavramını tam olarak anladığımızda şunu rahatlıkla görürüz; genel kamuoyundan gelen itirazlara rağmen iş dünyasının kendi gündemini dayatabilmesinin altında “yönetilenlerin rızası olduğu savı “rızasız rıza” üretiminin bir türüdür. Amerika Birleşik Devletleri’nde yaşanmakta olan şeyin adil bir tanımlanması budur. Halkın tercihleriyle kamusal siyaset arasında sıklıkla tam bir uçurum bulunur. Son yıllarda bu uçurum daha da derinleşti. Bu ikisinin karşılaştırılması demokratik sistemin işleyişi üzerinde daha da fazla ışık tutabilir.

BM tarafından yapılan tahminlere göre halen Suriye'de 11 milyon kişi insani yardım koşullarına mahkum bırakılmış durumda


Halkın yüzde 80’inden fazlası hükümetin “halkın değil azınlığın çıkarları ve özel ihtiyaçları için çalıştığını” düşünüyor. Önceki yıllarda bu oran yüzde 50’den biraz fazlaydı. Halkın yüzde 80’den fazlası ekonomik sistemin doğası gereği adaletsiz olduğuna inanıyor ve ülkede olup bitenler üzerinde işçi sınıfının çok az söz sahibi olduğunu düşünüyor. Yüzde 70’den fazlası “iş dünyasının Amerikan hayatının çok fazla alanı üzerinde çok fazla güce eriştiğini düşünüyor. Ve kamuoyu, neredeyse 20’ye 1 oranında şirketlerin “hem işçiler hem de toplumun geri kalanı için hayatın biraz daha iyi olabilmesi adına zaman zaman biraz kârlarından feragat edebilmeleri gerektiğine” inanıyor.

Halkın tutumu, bir sürü söylencenin iddia ettiğinin aksine, Reagan yıllarında dahi olduğu gibi, önemli konularda inatla sosyal demokrat kalmayı sürdürüyor. Elbette bu tutumların demokratik devrimlere can veren fikirlerden çok daha geride olduklarını da not etmeliyiz. Kuzey Amerika’da on dokuzuncu yüzyılın çalışan insanları, yöneticilerine daha ılımlı olmaları için yalvarmıyorlardı. Daha çok, yöneticilerin yönetme hakkına sahip olduğunu reddetmekle meşguldüler. “Değirmenlerde kim çalışıyorsa değirmenlerin sahibi de o olmalı” diyordu emekçi basın, tehlikeli kalabalıkların anladığı haliyle Amerikan devriminin ideallerine sarılarak.

1994 kongre seçimleri retorikle gerçek arasındaki uçurumun iyi bir örneğidir. “Siyasi bir deprem,” “tam bir zafer” “muhafazakârlığın büyük bir başarısı” olarak anılmıştı, süregiden “sağa kayma”yı yansıttığı söylenmişti. Seçmenlerin Newt Gingrich’in “sırtımızdan hükümeti atma” ve serbest pazarın hüküm sürdüğü mutlu günleri geri getirme sözü veren aşırı sağ ordusuna “ezici halk desteği” verdikleri dile getiriliyordu.

Gerçeklere dönecek olursak, “büyük zafer” seçmenlerin yaklaşık yüzde 20’sinin oylarıyla, geçerli oyların yarısından biraz fazlasıyla kazanılmıştı. Demokratların kazandığı iki yıl önceki seçimlerden çok az farklıydı bu sonuç. Her altı seçmenden biri seçim sonuçlarını “Cumhuriyetçi gündemin onaylanması” olarak” okudu. Ancak bu cumhuriyetçi gündemin içeriğini oluşturan Contract with America (Amerika ile Sözleşme) adlı belgeden seçmenlerin sadece dörtte biri haberdardı. Yurttaşlar bu belgenin içeriğinin taşıdığı anlam hakkında bilgilendirildiklerinde ise ana maddelerin hemen hepsine karşı çıkıyorlardı. Halkın yaklaşık yüzde 60’ı sosyal harcamaların artmasını istiyordu. Bir yıl sonra, halkın yüzde 80’i “federal hükümetin toplumun en incinebilir katmanlarını, özellikle de yoksulları ve yaşlıları, minimum yaşam standartlarını garantiye alarak ve sosyal yardımlar sağlayarak koruması gerektiğini” düşünüyordu. Amerikalıların yaklaşık yüzde 80 ila 90’ı, çalışamayanlar için, işsizlik sigortası için, sübvanse edilen reçeteli ilaçlar ve ihtiyarların evde hastabakımı giderleri için, minimum seviyede sağlık harcamaları için ve sosyal güvenlik için sosyal yardımın al hükümetçe garanti altına alınmasını destekliyordu. Halkın dörtte üçü düşük gelirli çalışan anneler için federal hükümet tarafından garanti altına alınmış çocuk bakımını destekliyordu. Bu tip tutumlardaki farklılık taban tabana zıt inançlara sahip olduklarına halkı inandırmak için sürdürülen bitmek bilmeyen propaganda saldırısı altında özellikle çarpıcıdır.

Kamuoyu araştırmaları seçmenlerin kongredeki Cumhuriyetçi programı ne kadar öğrenirlerse Cumhuriyetçi Parti’ye ve partinin kongre programına da o kadar karşı çıktıklarını gösteriyordu. Devrimin temellerini çatan Newt Gingrich, “zaferi sırasında pek popüler bir figür değildi. Sonrasında da sürekli düşüş yaşadı, sonuçta belki de ülkedeki en sevilmeyen siyasi kişiye dönüştü, 1996 seçimlerinin komik yanlarından bir diğeri de Gingrich’in en yakın çalışma arkadaşlarının liderleri ve liderlerinin fikirleriyle herhangi bir bağları olduğunu reddetmek için gösterdikleri mücadelenin sahneleriydi. Önseçimlerde kaybolan, neredeyse bir anda yiten ilk aday, kongredeki Cumhuriyetçilerin tek temsilcisi Phil Gramm olmuştu. Gayet iyi desteklenen bir adaydı ve gazete başlıklarına göre seçmenlerin sevmesi gereken her şeyi söylüyordu. İşin doğrusu, adaylar Ocak 1996’da seçmenlerle karşılaşmak zorunda kalır kalmaz neredeyse bütün politika meseleleri buharlaşmıştı. En dramatik örnek bütçe dengelenmesi ile ilgili olandı. 1995 boyunca, ülkedeki en önemli mesele bütçenin ne kadar kısa zamanda dengelenebileceği, yedi yılda mı yoksa daha kısa sürede mi bu işin halledilebileceği idi. Tartışmalar alevlendikçe hükümetin ağzı birkaç kez kapandı. Önseçimler başlar başlamaz, bütçe tartışmaları görülmez oldu. Wall Street Journal seçmenlerin “dengeli bütçe takıntılarını terk ettiklerini” şaşkınlıkla bildiriyordu.” Seçmenlerin gerçek “takıntı”sı, kamuoyu araştırmalarının da sıklıkla gösterdiği gibi, tam tersi bir yerdeydi: pek gerçekçi olmayan varsayımlardan hareket ederek bütçenin dengelenmesine karşı çıkmak konusunda takıntılıydılar.

Doğruyu söylemek gerekirse halkın bir kısmı her iki siyasi partinin de paylaştığı bu bütçeyi dengeleme “takıntısını” paylaşıyordu. Ağustos 1995’ de bütçe açığı sorunu evsizler sorunu ile birlikte halkın yüzde 5’i için ülkenin en önemli problemleriydi. Bütçeyi dert edinen bu yüzde 5’lik dilimde yer alan insanlar ülkenin en önemli kesiminden, ne düşündükleri fark eden insanlardan oluşuyordu. Business Week üst düzey yöneticiler arasında yaptığı bir anketi duyururken “Amerikan iş dünyası sesleniyor: federal bütçeyi dengeleyin” diyordu. İş dünyası konuştuğunda, politikacılar sınıfı ve kamuoyunu halkın dengeli bir bütçe talep ettiği konusunda bilgilendiren medya da söz alır, halkın isteği doğrultusunda sosyal harcamalarda gerçekleştirilen kısıntıları detaylandırır –tabii anketlerin gerçekte gösterdiği gibi halk buna tümüyle muhalif olsa da tam tersi söylenir. Politikacıların en korkulu rüyaları olan büyük hayvanla yani halkla yüzleşmeleri gerektiğinde bu konunun gündemden apar topar çıkarılması da sürpriz olmasa gerektir.

Ayrıca tartışmaların rafa kaldırılmasına rağmen önceden planlanmış gündemin uygulanmaya devam edilmesi de sürpriz sayılmamalıdır. Her zamanki riyakârlıkta bir yandan sosyal harcamalarda acımasız ve halkın istemediği kesintilere gidilirken, diğer yandan halkın tüm muhalefetine karşın Pentagon bütçesi arttırılır ve her iki uygulama da gerçekleştirilirken güçlü iş dünyasından destek alınır. Pentagon sisteminin ülke içindeki rolünü akılda tutacak olursak Pentagon için yapılan harcamalardaki artışların sebepleri kolayca anlaşılır: kamusal fonlar Pentagon aracılığıyla ileri sanayi sektörlerine aktarılıyor böylece örneğin Newt Gingrich’in zengin bileşenlerinin diğer (federal hükümetle bağlantısı olmayan) şirketlerden çok daha fazla hükümet yardımı alarak pazarın tehlikelerinden korunabilmesi sağlanıyor, bu arada muhafazakâr devrimin lideri büyük devlet aleyhine konuşup bireysel girişimciliği göklere çıkaran konuşmalar yapabiliyor.

Muhafazakâr seçim başarılarına dair hikâyelerin doğru olmadığı daha en baştan anket sonuçlarından belliydi. Şimdi saptırmalar sessizce kabul edilmiş durumda. Gingrich Cumhuriyetçilerinin anket uzmanı kendisinin araştırma yaptığı dönemde çoğu insanın Amerika ile Sözleşme’yi desteklediklerini söylerken sözleşmeyi paketlemede kullandıkları sloganın tuttuğunu kast ediyordu. Örneğin, araştırmaları halkın sağlık sisteminin parçalanmasına karşı çıktığını ve sağlık sistemini “gelecek kuşaklar için korumak, sağlam tutmak ve güçlendirmek” istediğini gösteriyordu. Demek ki parçalara ayırmak uygulaması sağlık sistemini gelecek kuşaklar için “koruyan ve sağlama alan bir çözüm” olarak paketlenip sunulmuştu. Aynı durum, genel olarak tüm meselelerde geçerliydi.

Tüm bunlar, olağanüstü ölçülerde, iş dünyası tarafından idare edilen, pazarlama için çok büyük harcamalar yapılan bir toplumda hayli doğaldır. Brüt yerli üretimin altıda biri yani yılda bir trilyon pazarlama için harcanıyor ve bu miktarın çoğu, vergiden düşürülebilirliğe sahip. Böylece halk, tutumlarının ve davranışlarının manipüle edilebilmesi ayrıcalığını elde edebilmek için kendi ödemesini de kendisi yapıyor.

Ancak bu büyük hayvan kolay evcilleştirileceğe benzemiyor. Defalarca sorunun çözüldüğü sanıldı, bir tür efendilerin ütopyasına erişilmesi tadında “tarihin sonu”nun geldiği söylendi. Klasik bir an erken on dokuzuncu yüzyılda neoliberal doktrinin kökenlerinde, David Ricardo, Thomas Malthus, ve klasik ekonominin diğer büyük figürleri, yeni ekonomi biliminin onlara yardım etmeye çalıştığımızda yoksullara sadece zarar verdiğimizi Newton yasaları kesinliğinde ispatladığını ve acı çeken kitlelere sunabileceğimiz en iyi armağanın yaşama hakkına sahip oldukları yanılsamasından onları kurtarmak olduğunu söylediklerinde görüldü. Yeni bilim düzenlemeye tabi olmayan emek pazarında elde edebileceklerinin ötesinde bir hakka kimsenin sahip olmadığını kanıtlıyordu. 1830’lara gelindiğinde bu doktrinler İngiltere’de günün hâkimi gibi görünüyorlardı. Karl Polanyi’nin, klasik eseri Büyük Dönüşüm’de elli yıl önce söylediği gibi Britanya’nın imalat ve finans çıkarları hizmetinde düşünen sağın zaferiyle, İngiliz halkı “ütopyacı bir deneyin patikalarına sürüklenmişti.’ Fakat öngörülmemiş bir sorun ortaya çıktı. Aptal kitleler eğer yaşama hakkına sahip değillerse kimsenin de onları yönetmeye hakkının olamayacağı sonucunu çıkarttılar. Britanya ordusu ayaklanmalar ve kargaşalarla uğraşmak durumunda kaldı ve kısa zamanda fabrika yasalarının ve toplumsal sözleşmelerin onları sert neoliberal deneyden korumasını talep ettiler ve bundan çok daha fazlasını talep eden işçiler örgütlenmeye başlayınca daha da büyük bir tehdit şekillendi. Neyse ki esnekliğe sahip olan bilim, kontrol edilemeyen halk güçlerine cevap verebilmek adına elit görüşler makas değiştirirken yeni formlar aldı, böylece yaşama hakkının çeşitli toplumsal sözleşmelerle koruma altına alınması gerektiğini keşfetti.


Her ne kadar az sayıda itiraz eden çapulcu hala bulunsa da, pek çoklarına aynı yüzyıl içinde, düzen yeniden tesis edilmiş gibi geldi. Ünlü sanatçı William Morris, Oxford’da yaptığı bir konuşmada kendisini sosyalist ilan ederek pek çok saygın kişinin öfkesini üzerine çekti. Morris “Rekabetçi veya ‘her koyun kendi bacağından asılır’ sisteminin dünyanın göreceği son ekonomik sistem olarak, mükemmellik olarak, dolayısıyla erişilmiş son aşama olarak” sunulduğunu söylüyordu. Ancak eğer tarih gerçekten son noktaya geldiyse, diye devam ediyordu, “öyleyse uygarlık da ölecek demektir”. Ve “en iyi eğitimli adamların” kendine güvenli beyanları her ne derse dedin işte buna, yani uygarlığın öleceğine inanmayı reddediyordu. Halk mücadelelerinin daha sonra bizlere gösterdiği gibi, Morris haklıydı.

Amerika Birleşik Devletleri’nde de, yüzyıl önce Neşeli Doksanlar (Gay Nineties) “mükemmellik” ve “son aşama” olarak Yüceltiliyordu. Gürleyen Yirmiler (Roaring Twenties) geldiğinde, Yale Üniversitesi’nden tarihçi David Montgomery’nin ifadesiyle işçi protestolarının üzerine basarak kurulmuş “tarihin en az demokratik Amerika’sında,” emek güçlerinin kesinkes ezildiği ve efendilerin ütopyasına ulaşıldığı güvenle kabul ediliyordu. Tabii bir kez daha kutlamalara biraz erken başlanmıştı. Birkaç yıl içinde dev hayvan bir kez daha kafesinden kaçtı ve hatta iş dünyası tarafından idare edilen toplumun en kusursuz örneği sayılan Amerika Birleşik Devletleri bile, halk mücadeleleri neticesinde otokratik toplumlarda çoktan kazanılmış kimi hakları vermeye mecbur kaldı.

İkinci Dünya Savaşından hemen sonra, iş dünyası kaybettiklerini geri alabilmek için hemen büyük bir kampanyaya girişti. /1950′lerin sonlarına gelindiğinde hedefe büyük ölçüde ulaşıldığına inanılıyordu. Harvard’lı sosyolog Daniel Bell’in yazdığı gibi, endüstriyel dünyada “ideolojinin sonuna” ulaşılmıştı. Birkaç yıl önce, önde gelen iş dünyası dergisi Fortune’un editörü olarak, savaş sonrası dönemde sürdürülen sosyal demokrat tutumların üstesinden gelmek için tasarlanmış iş dünyası propaganda kampanyalarının ulaştığı “şok edici” ölçeği bildiriyordu.

Gelgelelim, bir kez daha kutlamalara erken başlanmıştı. 1960’ların olayları büyük hayvanın hala ortalıkta dolaşmakta olduğunu, bununla yetinmediğini, bir kez daha “mesuliyetli efendilerin” yüreklerinde demokrasi korkusu doğurduğunu gösteriyordu. David Rockefeller’in 1973’ de kurduğu Üçlü Komisyon’un ilk büyük araştırmasının konusu, halkın daha geniş kesimlerinin kamusal alana katılması sonucunda sanayi dünyasında yaşanan “demokrasi krizi” idi. Naif bir okuma bunu demokrasiye doğru bir adım sanabilir, ama Komisyon bunu “aşırılıkçı bir demokrasi” olarak görüyordu ve Amerikalı sözcülerinin belirttiği gibi “Truman’ın ülkeyi görece az sayıda Wall Street bankeri ve avukatı eşliğinde yönetebildiği günlere” dönmeyi umuyordu. Demokrasideki uygun “ölçülülük” buydu. Komisyonu özellikle kaygılandıran “gençlere doktrin aşılamaktan sorumlu” kurumlar olarak adlandırdığı okulların, üniversitelerin ve kiliselerin başarısızlığıydı. Komisyon disiplinin geri tesis edilmesi için ve genel olarak halkı tekrar itaate ve edilgenliğe döndürerek demokrasiyi krizden çıkarmak için önlemler önerdi.

Komisyon Amerika Birleşik Devletleri, Avrupa ve Japonya’daki iktidar ve entelektüel hayatın daha ilerlemeci uluslararası kısımlarını temsil ediyordu: Carter yönetimi neredeyse tamamen Komisyon’dan çıkmıştır. Çünkü sağ kanat bundan çok daha sert önlemler peşindedir.

1970’lerden bugüne uluslararası ekonomide yaşanan değişimler, efendilerin ellerine, halk mücadelelerinin kazandığı o nefret edilesi toplumsal sözleşmeden sıyrılmanın yollarını sağlayan yeni silahlar tutuşturdu. Amerika Birleşik Devletleri’ndeki, her zaman epey dar olagelmiş siyasi katılım yelpazesi, neredeyse görünmezleşecek sınırlara indirgendi. Bill Clinton yönetime geçtikten birkaç hafta sonra Wall Street Journal’daki ana haber “her konuda Bay Clinton ve yönetiminin şirketler Amerikası’yla aynı cephede görmekten” duydukları mutluluğu yazıyordu. Büyük şirketlerin başkanlarının alkışları duyuluyordu, bir tanesinin sözleriyle “bu yönetimle bir öncekinden çok daha iyi anlaşıyorlar”dı.

Bir yıl sonra, iş dünyasının liderleri durumlarının daha bile iyi olabileceğini keşfettiler. Eylül 1995’de Business Week yeni Kongre’nin “iş dünyası için bir mihenk taşını temsil ettiğini” söyledi. “Daha önce hiç Amerika’nın girişimcilerine böylesine coşkuyla bu kadar iyi haber verilmemişti. Kasım 1996 seçimlerinde, her iki aday da ılımlı Cumhuriyetçi’ydi ve uzun süredir hükümette görev alan kişilerdi, her ikisi de iş dünyasının adaylarıydılar. İş dünyası basınının bildirdiğine göre seçim kampanyası “tarihe geçecek ölçüde sıkıcı’ydı. Anketler rekor derecede harcamaya karşın halkın çıkarlarının önceki düşük seviyelerden de aşağı düştüğünü, seçmenlerin her iki adaydan da hoşlanmadığını ve her ikisinden de çok az beklentileri olduğunu gösteriyordu.

Demokratik sistemin işleyişi ile ilgili büyük ölçekli bir hoşnutsuzluk vardır. Benzer bir fenomenin Latin Amerika’da da geçerli olduğu not edilmiştir, koşullar epey farklı olsa da hoşnutsuzluğun sebepleri aynıdır. Arjantinli siyaset bilimci Atilio Boron, Latin Amerika’da demokratikleşme sürecinin pek çok insan için bir felaket anlamına gelen neoliberal ekonomik reformlarla birlikte yapılandırıldığını altını çizerek belirtir. Benzer programların dünyanın en zengin ülkesi olan ABD’de uygulamaya konulması da benzer sonuçlar doğurmuştur. Nüfusun yüzde 80’i demokratik sistemin kılıftan ibaret olduğunu ve ekonominin “kökenden adaletsiz olduğunu düşününce yönetilenlerin rızasının hayli düşük oranda alacağı kuşkusuzdur elbet.

İş dünyası basını “sermayenin emeği son on beş yılda açıkça boyunduruk altına aldığını” ve böylece pek çok zafer kazandığını belirtir. Ama işçilerin sözde “yaşanılır ücret” (living wage) ve pastadan “garanti altına alınmış daha büyük bir dilim” için yürüttükleri agresif kampanyanın tehdidi dolayısıyla şaşaalı günlerin fazla sürmeyebileceğine dair uyarılar da yapar.

Resimler ve altyazıları hariç bu yazının tamamı yazarın 2011 yılında yayınlanan ''Halk Üzerinden Kazanç'' isimli eserinden alıntıdır.


Bütün buralardan daha önce geçtiğimizi hatırlamakta yarar var. “Tarihin sonu”, “mükemmellik” ve “son aşama” sık sık ilan edilmiştir ve her seferinde yanılgıyla sonuçlanmıştır. Ve çıkarcılıklardaki tüm sürekliliklere karşın iyimser bir bakış yavaş da olsa bir ilerlemeyi, gerçekçi olarak, ayırt edebilir sanıyorum. Gelişmiş sanayi ülkelerinde ve başka yerlerde de, halk Neşeli Doksanlar’dan, Kükreyen Yirmiler’den veya hatta otuz yıl öncesinden daha yüksek beklentilerle ve daha yüksek bir seviyeden mücadeleye başlayabilir.

Dünya halklarının büyük çoğunluğu çıkarlarının üç aşağı beş yukarı aynı olduğunu anladıkça ve birlikte çalışarak bu çıkarları daha kolay gözetebileceklerini gördükçe uluslararası dayanışma yeni ve daha yapıcı formlar alabilir. Bugün, gizemli ve iç yüzü bilinmeyen toplum yasalarıyla sınırlandığımıza inanmak için hiç olmadığı kadar sebep vardır; kararlar, insan iradesine bağlı kurumlarda değil insan muamelesi gören kurumlar tarafından alınıyor: Bu kurumların her birinin meşruluk testiyle yüzleşmesi gerekir ve eğer testi geçemezlerse daha özgür ve daha adil başka kurumlarla, -tıpkı geçmişte olduğu gibi- yer değiştirmeleri sağlanmalıdır.

Yorum gönder

Yorum göndermek için giriş yapmalısınız.