İslâm

Sözlük | canakci | Kasım 27, 2015 at 12:04 pm

Sasaniler sonunda yıkıldılar çünkü çok fazla düşmanları vardı. 610 yılı kötü bir kehanetle açıldı: bir Arap gücü ilk kez bir İran ordusunu yenmişti. Fakat yüzyıllar boyunca, İran kralları güneyden gelecek düşmanlarla fazla uğraşmamıştı. Ne var ki öldürücü darbe bu yönden, Arabistan Yarımadası’nın kurak ve taşlı çöl topraklarından gelecekti. Bu yarımada her zaman böyle değildi. Hıristiyanlığın ilk dönemlerinde sulanan toprakların halkları burada küçük krallıklarını sürdürmüşler, Akdeniz’e geçilebilen deniz limanları vasıtasıyla Hindistan, İran Yarımadası ve Doğu Afrika ile ticaret yaparak sakız ve baharatları Mısır’a kadar taşımışlardı. Büyük imparatorluklardan, yarımadaya hiç girmemiş olan Roma ve Perslerden bağımsız kalarak zenginleşmişlerdi. Fakat sulama sistemi –nedenini bilemediğimiz bir şekilde- çökmüş, toprak kuraklaşıp çölleşmiş ve göçebe kabileler kuzeyden Güney Arabistan çöllerine göç etmişti. Yarımadanın halkı da daha ilkel, göçebe ve pastoral bir hayata dönmüşlerdi. Ama buradan, yeni bir dünya dininin orduları çıkacaktı.


Hz. Muhammed tarafından kurulan İslam, bir dünya dini olarak, canlılığı ve coğrafi yayılımının sınırları itibariyle Hıristiyanlığın yegâne rakibidir. Son tahlilde Hıristiyanlık ile aynı kökten, Yakındoğu’nun Sami halklarının kabile kültürlerinden çıkmıştır.

Sadece tek bir tanrı olduğunu ileri sürmesi itibariyle hem Hıristiyanlığa hem de onun kaynağı olan Yahudiliğe yakındır. Müslümanlar Yahudiler ve Hıristiyanlar ile aynı tanrıya taptıklarını, sadece bunu farklı bir biçimde yaptıklarını söylerler.

Hz. Muhammed

İslâmiyet’in hikâyesi tarihte çok az değinilmiş bir yerde başlamıştır. Peygamber, 570 yıllarında Arabistan’ın Mekke kentinde önemli bir Bedevi kabilesine mensup yoksul bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Kısa süre sonra yerim kaldı. Nasıl büyüdüğünü bilmiyoruz ama burası özellikleri olan bir yerdi. Mekke bir vaha ve bir hac merkeziydi. Araplar pagan dininin odak noktası olan Kâbe’ye saygı göstermek üzere çok uzaklardan buraya geliyorlardı. Az sayıdaki Yahudi ve Hıristiyan’ın dışında Araplar çoktanrılı dinlere, tabiat tanlarına, şeytanlara ve ruhlara inanıyorlardı. Kervanların geldiği Mekke gibi vahalar ve hala dış dünya ile temas halinde olan küçük limanlar da birçok yabancıyı çekiyordu ve bunların bazıları Hz. Muhammed’in zamanına kadar diğer dinlerle ilgili bilgileri Arabistan’ a getirmişlerdi. Araplar zaten Allah adını verdikleri ve Hıristiyanlar ile Yahudilerin taptığı bir tanrıya saygı gösteriyorlardı.

Hz. Muhammed halkı arasında bazı şeylerin yanlış gittiğini görerek çok etkilenmişe benzemektedir. Ticaret, nüfus artışı ve dış etkiler onların kabilelere ait geleneksel düzenlemeleri zayıflatmaya başlamıştı. Eski pastoral Arap toplulukları kan bağları etrafında örgütlenmişlerdi ve insanları saygın yapan para değil yaşlarıydı. Zenginlik her zaman kan asaleti ve yaşlılıkla bağlantılı değildi. Burada sosyal ve ahlaki bir sorun vardı. Hz. Muhammed Allah’ın İnsanlara gösterdiği yollar üzerinde düşünmeye başladı. Bir gün, Mekke dışında bir mağarada tefekküre dalmışken, tanrı kelamıyla ilgili görüşlerini ifade etmesini isteyen bir ses duydu. Bunu izleyen yirmi iki yıl boyunca peygamber olarak konuştu. Takipçilerinin kaydettikleri, ölümünden sonra bir araya getirildi ve bu dünya tarihinin büyük kitaplarından biri oldu. Kendi yazılarına değer veren Yahudiler ve Hıristiyanlar gibi Müslümanlar da kitaba bağlı bir halk oldular.

Yeni bir din

İlk ve en önemlisi, Kur’an şimdi İslam olarak adlandırdığımız ve dünyaya yayılmış olan bir inananlar kardeşliğinin temellerini ortaya koymuştur. İslam kelimesi “boyun eğmek” veya “teslim olmak” anlamındadır ve Hz. Muhammed kendisini tanrı iradesini insanlara anlatmak için bir aracı olarak görmüştür. Müslümanlar bunun daha önce de olduğuna inanıyordu; Hz. Muhammed İsrail’in büyük peygamberlerinin ve İsa’nın gerçek peygamberler olduğunu öğretti, kendisi ise Tanrı’nın insanlara son mesajını ileten son peygamber olduğunu söyledi. Bu mesajın Hz. Muhammed’in kendi halkının gereksinimlerini karşılayacak bir inanç ve davranış kodu belirlemekle birlikte bunun diğer halklar tarafından da kabule şayan olduğu ortaya çıkacaktı. Bunun özü Allah’tan başka tapılacak bir tanrı olmamasıydı. İslam taviz vermez bir şekilde tektanrıcıydı (Müslümanların Hıristiyanlığa karşı bir itirazları bu dini çoktanrılı görmeleriydi, çünkü burada Baba Tanrı kadar İsa’ya ve Kutsal Ruh’a da aynı derecede önem verilmekteydi). İslam ayrıca bir dizi dini vecibe önermekteydi ki bunların en önemlileri düzenli ibadet ve kirlenmenin önlenmesiydi. Kurtuluş için önemli olan sadece buydu.

Bir inanç olarak İslam sadece basit değil aynı zamanda devrimciydi, Arap toplumunun eski tanrılarına bağlı kalanların cehenneme gideceğini söylüyordu ve bu Müslüman olmayan Araplar arasında popüler olması beklenmeyecek bir doktrindi. İnananlar arasındaki kardeşliğin çok yüksek önemi olması da yıkıcıydı, çünkü kabile bağlarının üzerinden geçiyordu. Hz. Muhammed’in kendi akrabalarının bir kısmı bile ona sırt çevirdi. 622 yılında Hz. Muhammed yaklaşık iki yüz takipçisiyle Mekke’yi terk ederek 400 km kuzeydeki bir başka vahaya gitti ki burasının adı değiştirilerek “peygamberin şehri” anlamına gelen Medine olarak anılacaktı. Burada yeni bir topluluk örgütledi ve yiyecek, içki, evlilik ve savaş gibi günlük pratik sorunlar üzerinde düzenlemeler yapmaya başladı. Bu konuda İslam farklı bir uygarlık yaratacaktı. Hicret adı verilen bu göç İslâm’ın ilk döneminde bir dönüm noktasıdır ve o zamandan beri dünyanın her tarafında kullanılan Müslüman takviminde başlangıç kabul edilmiştir. Hicret, potansiyeli ilk başta tam olarak ortaya çıkmamış olsa, geleneksel Bedevi toplumu ile kopuşu temsil etmekteydi, Peygamber yeni tipte bir toplum kuruyordu.

Peygamber 632 yılında öldü. Öğretilerini yorumlama yetkisi bir halifeye verildi. Bu unvanı taşıyan ilk kişilerin hepsi kan bağı veya evlilik yoluyla peygamber ile akrabaydı ve onlar zamanında Güney Arabistan kabileleri fethedildi. Kısa süre sonra savaşlar kuzeye, Suriye Arapları İle Güney Mezopotamya’ya yayıldı. Gene kısa süre sonra peygamber ailesinin büyüklerinden olan halifelere istismarcı oldukları gerekçesiyle karşı çıkıldı; dini ve doktrinsel otoriteye dayanan bu kurum birkaç yıl içinde seküler bir makam haline gelerek amacından sapmış gibiydi. 661 yılında aile büyüklerinden olan son halife öldürüldü. Bu makam bir yüzyıl boyunca bunu elinde tutan Emevi ailesine geçti. Halifeliği bir başkasına bıraktıkları zaman İslam, dünya haritasını yeniden çizmişti.

Bir fetih dini

Kendisinden önce gelen Hıristiyanlık gibi, dünyevi açıdan bakılırsa İslamiyet ilk yıllarında son derece zayıftı. İsa veya Hz. Muhammed’in dönemlerinde yaşamış olan aklı başında herhangi bir insan bu dinlerin başarı şansının oldukça zayıf olduğunu düşünürdü. İnananların bakışlarının dışında, bu iki din de, bırakınız dünya tarihinde büyük bir güç olmayı, ayakta kalacak gibi bile görünmüyorlardı. Fakat farklı yollarla gerçekleşmelerine rağmen, ikisi de yaşadı. İslam başından beri bir fetih diniydi, Peygamberin zamanında askeri mücadeleler başlamıştı. Hz. Muhammed Mekke ve bölgedeki kabileler arasında kendisine karşı olanları bastırmak için Medine’yi bir üs olarak kullandı. Ona itaat edenler kabile bağlarının üzerinde bir inananlar kardeşliği olan ümmete kabul edildi. Bununla birlikte İslam, kendi kurallarıyla çatışmadığı sürece, kabileciliği ve aile büyüklerine dayanan eski yapıyı saygıyla karşıladı ve Mekke’nin bir hac mekânı olarak eski saygınlığını teyit etti. Medine’den kovulanlar sadece yeni inanca direnenlerdi, bunlar arasında Yahudi Araplar da bulunuyordu.


Buradan başlayarak, peygamberin ölümünden hemen sonra yeni bir yayılma başladı. Bizanslıların “Saracen” dedikleri Arap orduları Sasani ve Bizans imparatorluklarına saldırdı ve bunu şaşırtıcı bir şekilde eşzamanlı olarak yaptılar. “Romalıları” Suriye’den atarak günümüzde İslâm’ın kutsal yerlerinden biri olan Kudüs’ü almaları beş yıl aldı. Bundan kısa bir süre sonra İranlılar Mezopotamya’yı Araplara terk etti ve Mısır da Bizans’ın elinden alındı. Bir Arap filosu kurularak Kıbrıs’a akınlar yapılmaya başlandı (daha sonra ada Bizanslılar ile bölüşülecekti). 700 yılına gelindiğinde Kartaca işgal edilmiş, Berberiler din değiştirerek müttefik yapılmış ve tüm Kuzey Afrika kıyısı Müslümanların eline geçmişti. Sasani İmparatorluğu çok önce çökmüş, son kral Araplara karşı bir yenilgiye uğradıktan sonra 637 yılında başkentinden sürülmüştü. Çin imparatoruna boş yere yardım çağrıları gönderdikten sonra, 651 yılında Merv yakınlarında öldü. Arap seferleri devam ederek doğuda Afganistan’ın başkenti Kabil’ e kadar ilerledi ve 8. yüzyılın başında Müslümanlar Hindistan’ı işgal amacıyla Hindikuş Dağları’nı aşarak bir süre için Sind bölgesinde yerleştiler ve bu sırada Gucerat’ı yağmaladılar. Yaklaşık aynı dönemde diğerleri Cebelitarık Boğazı’nı geçerek İspanya’ya girdiler, eski Vizigot Krallığı’nı paramparça ettiler. 717’de Konstantinopolisi ikinci kez kuşattılar ve burada başarısız olsalar da bu tarihe gelindiğinde Kafkaslara dahi girmişlerdi.

Arap fetihleri burada üst sınırına yakın bir yere gelmişti. Bir ordunun 8. yüzyılın başlarında Çin’e ulaştığı ifade edilmiştir ama öyle veya değil, Araplar 751 yılında Asya’da Çinlilere karşı Pamir’in yüksek yaylalarında son bir zafer kazanmışlar, daha sonra da Hazarlar adı verilen bir halk tarafından yenilgiye uğratılarak Kafkaslar ve Amu Derya’dan geçen bir sınıra yerleşmişlerdir. Bir başka Arap ordusu bu olaydan birkaç yıl önce, 732 yılında Hz. Muhammed’in ölümünden tam yüz yıl sonra Poitiers’ten püskürtülmüştü. Birkaç yıl daha akın yapacak güçleri olmasına rağmen burası Batı Avrupa’da ilerledikleri son noktaydı. Akıntı sonunda tersine dönmüştü.

Son derece şaşırtıcı seri başarılarının bir nedeni Bizans ve Sasanilerin birbirleriyle savaşmak için büyük zaman harcamaları ve diğer cephelerde de büyük bir çaba içerisinde olmalarıydı. Bizanslılar, Avarlar ve Berberilerle uğraşmak zorundaydı. Sasaniler de en kötüleri Hunlar olan Orta Asyalı istilacılarla karşı karşıyaydı. Bizans İmparatorluğu içerisinde de Mısır’dakiler gibi yönetimden uzaklaşan, kötü yönetimden ve Konstantinopolis’in dini tacizlerinden rahatsız olan ve yeni efendileri karşılamaya hazır halklar bulunuyordu. Dahası, Araplar kendi başarıları üzerinde yükseliyordu: İran’ın yıkılması Bizans hariç Çin’in batısında Arapları durduracak hiçbir gücün kalmaması anlamına geliyordu. Ayrıca, Arapların yitirecek fazla bir şeyleri de yoktu. Arap askerleri, fakirlikten geldikleri için çok hırslıydı ve dinsizlere karşı savaşırken ölmenin cennete gidiş yolu olduğuna inanıyorlardı. Tanrı için savaştıkları inancını taşıyorlardı, Esinlendikleri birçok şey vardı. Bu esin onları bazı Hıristiyanlar ve sonraki devrimciler gibi fedakâr ve acımasız yapıyordu. Bunun sonucunda İslâmı dünyayı yönetebilecekmiş gibi gösteren fetihler yaptılar.

ARAP İSLAM DÜNYASI

İslam hiçbir zaman politik bir birlik olmamıştır. Erken dönemdeki politik odakların önemlileri Emevi ve Abbasi halifeleriydi, Emeviler 750 yılında, zaferini yenilen ailenin bütün erkek fertlerini katlederek tamamlayan tedbirli bir gaspçı tarafından iktidardan indirildi. Bu şekilde başlayan Abbasi halifeliği kısa sürede sıradan bir hanedan monarşisine benzedi. Gerçek bir politik güç olarak 10. yüzyılın ortalarına kadar ‘dü (öte yandan 13. yüzyılda görünüşte hala bir Abbasi halifesi vardı) ve onların Yönetiminde Arap uygarlığı en yüksek şanına erişti. Arap üstünlüğü nihayet sona erdiğinde, onun yerine geçenler zaten Müslüman olmuşlardı ve İslami uygarlık onların hâkimiyetinde İran, Hindistan ve başka yerlerde yeni doruklara tırmanacaktı.


Abbasilerin ilk dönemlerinde İslam hala Arap kökenlerini fazlasıyla göstermekteydi. En açık belirti Arap dilinin kullanılmasıydı. Kur’an bu dine yazıldığı için Arapça İslâm dünyasının her tarafına yayıldı. Gerçekte” Arabik” Abbasi halifeliğini “Arap” kelimesinden daha iyi tanımlar çünkü her ne kadar Arapça konuşsalar da, fetih yoluyla çölden dışarı taşan olgunlaşmamış 7. yüzyıl kültürüne çok benzeyen yanları azalmıştı. Bu ilk yıllarda, Araplar fethettikleri halklardan ayrı kalmaya çalışmışlardı. Yerel adetlere fazla dokunmamışlar, Yunanca ve Farsça 8. yüzyıla kadar Şam ve eski Sasani başkenti olan Ktesifon’da yönetim dili olarak kullanılmıştı. Araplar askeri bir kast olarak ayrı kentlerde yaşamışlar, toprak sahibi olmamışlar ya da bunun ticaretini yapmamışlar; komşu bölgelerden aldıkları vergilerle yönetimlerini ayakta tutmuşlardır. Ama bu ayrım zamanla kaybolmuştur. Çok sayıda insanın İslâmı kabul etmesinin yanı sıra Basra veya Kufe gibi garnizon kentleri zamanla ticaretle uğraşan gerçek birer kent oldu. Yakındoğu bir kez daha birçok farklı geleneğin emperyal (imparatorlukçu) rejim tarafından desteklenen bir kültür içerisinde yer bulabildiği kozmopolit bir imparatorluk deneyi yaşamaya başladı. Bazı bilim insanları Abbasi kültürünü Hellenizmin son baharı olarak görmüştür.

Abbasi halifeliği

Özellikle doğu (eski İran) vilayetlerinde Arap olmayan Müslümanlar Arap efendilerine karşı tepki duymuşlardır, bu memnuniyetsizlik Abbasilerin iktidara gelmesine yardımcı olmuş ve halifelik Şam’daki Emevi başkentinden Dicle üzerindeki Bağdat’a taşınmıştır; o zamana kadar küçük bir Hıristiyan köyü olan Bağdat” Konstantinopolis’e rakip olan dev bir kent olmuş, belki de yarım milyona varan nüfusu, zanaatçıları ve lüks yaşamı ile İslâm’ın ilk Arap askerlerinden çok farklı bir hayat tarzına kavuşmuştur. İslam, Hıristiyan, Hellenistik, Yahudi, Zerdüşt ve hatta Hindu fikirleri burada, birçok ülkeden gelen tüccarların arasında birbirine karışmıştı. Bağdat’ın zenginliği efsanevi Halife Harun el Reşit’in zamanında zirveye ulaşmıştı. Bu Halife Şehrazat’ın Binbir Gece Masalları’nda ona hikâyeler anlattığı varsayılan hükümdardır.

Tüm bunlara rağmen, her ne kadar alışılmış Doğu monarşisine daha fazla benzemiş ve saf bir ruhani daireden uzaklaşmışsa da, halifelik tavizsiz bir şekilde İslâm’dan sapmıyordu. Yeni din Arap imparatorluklarına, onların uzantılarına ve onların yerine geçenlere de nüfuz ediyordu. İnananların her gün Mekke’ye dönerek ibadet ettikleri camiler İslam dünyasının her tarafında inşa ediliyor, hepsinde aynı dualar söylenip aynı kanunlar vaaz ediliyordu. İslam inancının Hıristiyanlığa benzerliği, bazı Bizans din adamlarının İslâmiyeti paganizm değil de bir Hıristiyan sapkınlığı olarak görmelerine yol açıyordu. Fakat İslam hem temel olarak hem de günlük uygulamaları açısından Hıristiyanlıktan çok farklıydı. Şarabı ve (Yahudiler gibi) domuz etini peygamberin takipçilerine yasaklıyor ve Mekke’ye hacca gidilmesini emrediyordu (tüm Müslümanlar hala hayatlarında bir kez hacca gitmeye teşvik ediliyor). Ayrıca fakirlere zekât verilmesini söylüyor ve köle almaya izin veriyordu (fakat onlara iyi davranılması gerektiğini söylemişti). Her şeyin ötesine düzenli dua etmeyi emrediyordu. Ancak Müslüman olmayanlar için muhtemelen en çarpıcı özelliği çokeşliliğe hoşgörü göstermesiydi.

İslâm’da kadınlar


Kadınlar Müslüman camilerinde ibadete katılmıyordu. İslami geleneğe göre peygamber, onların evde ibadet etmesinin daha iyi olacağını söylemişti. İslâmiyet’in, Yahudilikten veya Hıristiyanlıktan en büyük farkı, toplumda kadınların rolüyle ilgili düzenlemeleridir. Bu bazılarına her ne kadar şaşırtıcı gelse de, tarih boyunca Yahudi veya Hıristiyan kadınları prensip olarak Müslüman kadınlardan daha fazla özgürlüğe sahip olmuştur. Bunun en açık simgesi bazı İslam ülkelerinde hala peçe takılmasıdır ki, bu köktenci Müslümanların iktidarda oldukları ülkede, en azından resmi olmayan baskıyla zorlanmaktadır. Gerçekte Kur’an, kadınlar konusunda, başka herhangi bir sosyal grup hakkında söyleyeceğinden fazlasını söylemektedir. Kısmen de olsa, evliliğin amacının çocuk yetiştirme olduğu düşüncesi nedeniyle İslami kanunlar bir adamın dört eşe ve karılarıyla aynı statüye sahip olmayan sınırsız sayıda cariyeye sahip olmasına izin veriyordu. Eşlerin her birine eşit davranılacak ve her birine evlenirken kocası tarafından kadında kalacak bir çeyiz verilecekti. Bu, kadınlar için çok yakın zamana kadar birçok Hıristiyan ülkesindeki kanunlara göre daha avantajlıydı, fakat diğer yandan, bir Müslüman kadın hiçbir şekilde boşanmayı isteyemezdi ve herhangi bir anda sırf kocasının arzusu ile boşanabilirdi. Müslümanlar İslam kanunlarının kendilerine tanıdığı hakların tümünü kullanmak isteyebilir, fakat Kur’an kadınların hakları konusunda oldukça açıktır: “Erkekler kadınların üzerinde yetki sahibidir çünkü tanrı birisini diğerine üstün yaratmıştır.” Şöyle der: “İyi kadınlar itaatkârdır… İtaatsizliğinden çekindiğiniz olursa onları azarlayın, yataklarınızı ayırın ve dövün.”

İslam kanununda Kur’an daima merkezi otoriteye sahip olmakla birlikte kuralların tümünü belirlemez veya İslâmiyet’in karmaşık sosyal düzenlemelerinin her ayrıntısını ortaya koymaz. Peygamberin görüşleri gibi, Kur’an da, çoğu zaman iyi Müslüman âdetinin temelini özetler. Kısa sürede, peygamberin belli konulardaki niyetini açıklama yetkisi olduğunu ileri süren hocaların kitapları ortaya çıkmaya başladı. Fakat birçok farklı halkı ve geleneği İslami yönetim altına alan Emevi fetihleri esnek olunmasını gerektiriyordu. Halifelerin ve vilayetlerdeki valilerin uygulamaları ilk başta çölde yaşayan basit kabile toplumu için getirilmiş olan kuralların zamanla yumuşamasına ve genişlemesine yol açtı. Abbasiler bunun için Emevi halifelerini itham ettiler ve İslami kuralları çok daha katı hale getirdiler. Bugün hala örneğin Libya, Suudi Arabistan, Pakistan gibi kanunların sıkı sıkıya Kur’an’a dayandığı ülkeler var ve bunların bazılarında kurallar suçlulara çok sert şekilde uygulanır: örneğin hırsızların elleri kesilebilir ve zina yapanlar taşlanarak öldürülebilir.

İslami öğreti ve sanatlar

Kur’an İslam kültürünü birçok başka alanda da kalıplara aldı. İslâm’ın hem sözlü hem de yazılı olarak söze ve söz sanatlarına vurgusu kabile toplumunda hikâye anlatanın önemine kadar geriye gidebilir, fakat Kur’an ezberi ve okumayı daha da önemli hale getirdi. Arapçayı bir edebi dile dönüştürdü. Eğitimli Müslümanlar çoğu zaman şiir yazdılar. Abbasi halifeleri zamanında yüksek düzeyde bir eğitim vardı ve bu daha çok teolojiye eğilimliydi (her şeye bu açıdan bakılıyordu) ve bunun sonucunda eğitimli insanlar ortaya çıktı. Muhtemeldir ki, Abbasiler, çağdaşları olan tüm diğer uygarlıklardan daha yaygın bir okuryazarlık seviyesine ulaşmışlardı. Arapçaya birçok çeviri yapıldı ve bu nedenle Hellenistik ve Klasik Yunancanın metinleri sonunda Avrupa’da daha iyi bilinir hale gelecekti.

Çeviri İslâm’ın bilim ve matematikteki büyük dönemini açıklamaya yardım eder. Arap kültürü Yunanlıların çalışmalarına dayanarak ve İran ile Hindistan’dan esinlenerek (bugün kullandığımız Arap rakamları Hint kökenli olmakla birlikte bir Arap aritmetikçi tarafından düzenlenmişti) astronomi, tıp ve matematikte mükemmelliğe ulaştı. Arap tıbbının (genellikle İranlılar tarafından yazılmış) kitapları daha sonra Avrupa’da yüzyıllar boyunca standart öğretim kitapları olarak kullanılmıştı. Avrupa dilleri de Arap uygarlığının izlerini taşır. Sıfır (zero), şifre (cipher), cebir (algebra) gibi kelimeler Arapça kökenli olup müzikte kanun (zither), gitar (guitar) ve ut (lute); ayrıca birçok ticaret deyimi örneğin gümrük vergisi için Fransızca “douane” ile dükkân anlamındaki “’magazine” kelimelerinin tümü Arapçadan ithaldir.

Bir Avrupalı (ya da Çinli) seyyah halifelerin kentlerindeki görünüşü, tarzı ve kültürü kendi ülkesinden çok farklı bulacaktı ve bu sadece Arap giysileri nedeniyle ortaya çıkan bir farklılık değildi. Çok uzun bir zaman boyunca İslami resim sanatı şeylerin temsilinden çok kaligrafi ve karmaşık desenler üzerinde yoğunlaşmıştı çünkü İslâmî öğreti İnsan formları veya yüzlerine benzeyen figürleri yasaklamıştı. Şimdi Batılı gözlere çok çarpıcı gelen minyatürler sadece daha sonraki İran ve Hint İslam imparatorluklarında görülür. Bina inşaatında da, Roma buluşu olan kubbe benimsendikten sonra, İslam kısa sürede farklı ve çekici bir tarza ulaştı. Arap fatihleri, ele geçirilen ülkelerin halklarından ayrı yerde tutulacak tarzda inşaat yapma isteğiyle de bundan esinlenmiş olabilir. İlk İslami kubbe Kudüs’te 691 yılında inşa edilmiş olup, bu Yahudi ve Müslümanlar için ortak bir kutsiyeti olan “kayayı” örtmektedir. Yahudiler İbrahim’in oğlu İshak’ı bu noktada Tanrı’ya kurban etmeye hazırlandığına, Müslümanlar ise peygamberin bu noktadan mucizevî bir şekilde cennete çekildiğine inanırlar. Kısa sürede bunu diğer İslami kubbeler izledi ve şimdi camiler ile onlara eşlik eden ve İnananların ibadete çağrıldığı minareler, sadece İslam ülkelerinde değil dünyanın her yerinde alışılagelmiş görüntüler haline gelmiştir.

İSLAMIN UZAK SINIRLARI

İslam’ın merkezi daima Arabistan ve halifelerin eski Yakın doğusu, batıda Mısır ile doğuda ve kuzeyde Hindikuş ve Hazar’ın ötesi olmuştur ama kısa sürede buraları da aşmıştır. Dini kabul edenler sayesinde gelen fetihler kısa sürede yeni dini Afrika kıyısına ve İspanya’ya taşırken diğer Araplar Sicilya’nın bazı bölgelerini ve bazı Akdeniz adalarını işgal ettiler. Bununla birlikte Afrika’nın ötesinde fethedilen yerler ebediyen İslam ülkeleri olarak kalmayacaktı.

İspanya’da Emevi ailesinin bir kolu halifelerinin alaşağı edilişini hiçbir zaman kabullenmedi ve orada, Cordoba’ da 756 yılında bir emirlik, bağımsız bir krallık kurdular. Emeviler, Güney İspanya’nın büyük bölümünü yüzyıllar boyunca yöneteceklerdi ve burada İslam toplumu bazı açılardan, doğuda olduğundan daha da yüksek bir kültür ve uygarlık seviyesine ulaşacaktı. 10. yüzyılda Arap İspanyası, rakip bir halifeliğin başkenti de olacaktı. Fakat çok uzun olmayan bir süre sonra savunmaya geçeceklerdi, çünkü Hıristiyan krallıkların baskısı artacaktı. Cordoba 1236 yılında onların eline geçti. Yarımadanın tümünü geri almaları için iki yüzyıl daha geçecek olmasına rağmen Endülüs’ün parlak İslam uygarlığı 15. yüzyılda nihayet ortadan kalkacaktı.

Resimler ve altyazıları hariç bu yazının tamamı J. M. Roberts'in Kısa Dünya Tarihi isimli eserinden alıntıdır.


Bununla birlikte 10. yüzyılda Mısır’da bir başka halifelik kurulmuştu ve bu merkezi İslam ülkelerinin politik olarak birbirinden ayrıldığını gösteriyordu. Bunlar daima İslam âlemi içinde kaldılar ama o zamandan beri hiç birleşmediler. Bu arada İslamiyet 8. ile 12. yüzyıllar arasında Orta Asya, Hindistan, Sudan ve Nijer havzalarına girdi. Arap tüccarlar bu dini, kıyıdan Doğu Afrika’ya ve Sahra’yı aşan kervanlarla Batı Afrika’ya taşıdılar. Arap tüccarlarının dhov adı verilen yelkenli tekneleri de Bengal Körfezi’nin ötesine, Bengal ve Malezya’ya götürdüler. Fatihler İslâmiyet’i Hindistan’ın büyük bölümlerine kabul ettirdi ve Moğolları da bu dine çektiler, böylelikle İslam misyonerleri inançlarının sonunda Çin’e de ulaşmasını garanti ettiler. Sonuçta bu şaşırtıcı bir başarı hikâyesidir. İslam yayıldıkça, Arap halifeleri zamanında olduğu gibi politik bir birliğin bile elde edilemeyeceği ortaya çıktı. Birçok açıdan İslâm peygamberin düşündüğünün ötesinde bir gelişme gösterdi. Kısaca İslam, karmaşık, farklı bir uygarlığın merkezi olmanın yanında, diğer geleneklere karşı daimi bir meydan okuma içinde olan ve onlarla birçok alanda kapsamlı ilişkiler kurmaya muktedir bir din oldu.

Yorum gönder

Yorum göndermek için giriş yapmalısınız.