Ne Çok Terör!st Vurulmuş II

Zeitgeist / Denemeler | canakci | Aralık 21, 2015 at 11:32 am


önceki yazı

önceki yazı

Terörist öldürme konusunda devletimizin bugün ulaştığı noktaya nerelerden ve nasıl geldiğimizi anlayabilmemiz açısından Cengiz Mumay’ın 80′li yılların sonları ve 90′lı yılların başlarını anlatan belgesel eseri bence gerçekten zihin açıcı. Aşağıda anlatılan ibret verici olayların (resimler ve altyazıları hariç) tamamı bu eserden alıntıdır.

Akli dengesi bozuktu, on altı yaşındaki Hamdin’in …

Türkiye’nin günlerce konuştuğu Derebaşı olayını izlediği günlerde Gazeteci’nin kulağına başka bir “yanlış ölüm” iddiası fısıldanır. Olay 12 Eylül’de olmuş, kokusu yeni çıkmıştır.
Daha uzun süre Silopi’de kalacağı için olayın yaşandığı Ömerli’ye gidemez. Durumdan halen kendisi gibi Silopi” de bulunan milletvekili Adnan Ekmen de haberdardır ve Ömerli’ye gidecektir. Ekmen’le konuşur ve bir konuda yardım ister:
― Ben burada yalnızım. Gördüğünüz gibi olaylarda her gün yeni gelişmeler var. Ama bu olayın da gazeteme yansımasını istiyorum. Nusaybin’de Osman Yıldız adlı bir muhabirimiz var. Bu olayı o izleyecek. Elde ettiğiniz verileri onunla paylaşmanızı rica edeceğim.

Osman, ertesi gün bölgeye giden Adnan Ekmen’i izler.

Hamdin Öner on altı yaşındadır. Akli dengesi bozuktur. 12 Eylül günü askerler tarafından PKK’lı sanılarak vurulur, olay yerinde ölür.

Olayın çok sayıda görgü tanığı vardır. Onlarla ve Hamdin’ in yakınlarıyla konuşur Ekmen.

Bağlarından üzüm topladıkları sırada olaya tanık olduklarını söyleyen Önder ve Efe Türk adlı kardeşler, şunları anlatırlar:
― Köyün bir kilometre kadar dışındaydık, Çobanlık yapan Hamdin, hayvanlarını otIatıyordu. Bu sırada yoldan geçen askeri aracın içinde bulunan jandarmalar Hamdin’e ateş açmaya başladılar. Daha sonra köyden gelenlerle birlikte olay yerine gittiğimizde Hamdin ölü olarak yerde yatıyordu. Askerler cesede yaklaşmamızı engelliyorlardı. Ancak savcı geldikten sonra yanına gidebildik. Bu sırada bir astsubay, savcının da önünde “onu ben öldürdüm” dedi.

Hamdin ‘İn acılı babası Ali ile ağıtlar yakan annesi Gülşen, milletvekilinden yardım istediler:
― Asker oğlumuzu keyfi olarak öldürmüştür. Davacıyız, ama tüm köylülerle birlikte baskı altındayız!

Adnan Ekmen üzgündür. Yıllardır bu tür iddiaların ortaya çıkması için mücadele etmiştir. Bir açıklama yapar Osman’a:
―Bu olaylar devlet terörünün en bariz örneğidir. Bu ç ocuğumuz aynı günü akşamı TRT haberlerinde terörist olarak ilan edilmiş ve çatışmada ölü ele geçirildiği söylenmiştir. Türkiye bir zamanki Arjantin ve Şili’ye benzemeye başladı. Bunlann artık son bulması gerek. Devlet suç işleyeni koruyamaz, korumamalı.
Osman’ın o zaman görüşlerine başvurduğu Ömerli Savcısı İsmail Karademir, olayla ilgili başlattığı soruşturmanın sürdüğünü söyler.
Bir çocuk, bir çoban, akli dengesi yerinde olmayan bir yurttaş daha PKK’lı diye “yanlışlıkla” vurulur.

Gürpınar’ın adı, “İkinci Silopi”

Silopi’den yaşadığı kente döneli sadece 18 saat olmuştu daha. Hızla akıp giden Silopi gündeminin yorgunluğunu atamamıştı Gazeteci.

Yeşilyurt olayından beri haftalık izin bile yapmadan çalışıyordu. Birkaç gün izin yapmak istedi. Kabul de gördü.

Son kez ofise geldi. Günlerden 4 Ekim 1989’du. Olağanüstü Hal Bölge Valiliği’nden bir açıklama vardı. Açıklama her gün gelen rutin olarak yapılanlardan biriydi. Van’ın Gürpınar ve Hakkâri ’nin Çukurca ilçelerinin kırsalında PKK militanlarıyla güvenlik güçleri arasında meydana gelen çatışmalarda birer teröristin ölü olarak ele geçirildiği belirtiliyordu. Hakkâri ’deki çatışmada bir asker de şehit olmuştu. Van’daki çatışmada ayrıca bir terörist ağır yaralı, dört terörist de sağ yakalanmıştı.

Hakkâri ’deki olayda, teröristin Kalaşinkof marka silahıyla birlikte ölü ele geçirildiği belirtilen açıklamada, Gürpınar’da öldürülen “terörist”in silahından söz edilmiyordu.

Ya unutulmuştu ya da silahsız(!) çatışmaya girmişti “terörist”!

16 Aralık 2015 günü Silahlı Kuvvetler 10 bin asker zırhlı araçlar, tanklar ve toplar ile Cizre'ye girdi ve sivil yerleşim alanlarını bombalamaya başladı. Görünüm 2011 ilkbaharında Suriye Silahlı Kuvvetlerinin kendi halkını bombalamaya başlamasıyla ortaya çıkan ve sonunda ülkeyi tam bir felakete götüren durumun aynisi. Genellikle bu gibi durumlar aniden ortaya çıkmıyor, onlarca yıllık bir geçmişi oluyor. Suriye'de de halkın bir kısmı ile ülkenin güvenlik güçleri arasında çok eskiye dayanan bir güvensizlik sözkonusu idi.


Kuşkuyla bakmasına karşın açıklamayı haberleştirdi Gazeteci, “Nasılsa kokusu çıkar” rahatlığındaydı. Haberi yazarken de, izin yapmasının “başka bahara” kalacağını tahmin ediyordu. Nitekim de öyle oldu.

Haber ertesi gün yayınlandı. Öğlene doğru Van Muhabiri Faruk Keskin’in telefonuyla Gazeteci’nin kuşkuları örtüşmeye başladı. Faruk Keskin, Olağanüstü Hal Bölge Valiliği’nin açıklamasıyla ilgili çeşitli iddialar olduğunu, Van’da dün geceden beri bir takım olaylar yaşandığını anlatıyordu.

İddialar yabana atılır cinsten değildi: Öldürülen Nedim Öner asker tarafından evinden çağrılıp, kendi arabasına bindirilmiş. Hareket ederken taranmıştır!
Gerek Faruk’un verdiği, gerekse bölgedeki kaynaklarından kısıtlı telefon olanaklarıyla elde ettiği bilgileri haberleştirdi ve telekse verdi.

Adana’da gün kararmak üzereydi. Şefiyle durumu değerlendirdi ve Van’a gitmeye karar verdi. En az 12 saat yolu vardı özel otomobille. Yatsıdan önce yola çıktılar.
Gazetenin emektar sürücüsü Mustafa ile yola koyuldu. Birlikte kullanacaklardı arabayı.

Siirt sınırına kadar rahat geldiler. Yolda nadiren yağmur vardı. Dokuz yüz kilometrenin yedi yüzü gitmiş, iki yüz kilometre kadar yollan kalmıştı. Gün ışımaya başlamıştı. Bitlis sınırına girilmesiyle birlikte kar yağışıyla tanıştılar. Bitlis ve Tatvan geçildi. Van Gölü göründüğünde kar yağışı arttı.

Zorlu yolu bitap şekilde 14 saatte tamamladılar.

Sabah 10 sularıydı. Haberin gazetede nasıl yer aldığını merak etti Gazeteci. Doğu ve Güneydoğu’nun birçok iline olduğu gibi, Van’a gazete öğlen ancak gelebiliyordu. Ankesörlü bir telefon bulup ofisi aradı. “Ölü olarak ele geçirilen terörist(!) Nedim Öner’in fotoğrafıyla birinci sayfadan altı sütuna kullanılmıştı haber Cumhuriyet’te.

Başlık: “Van’da ‘ikinci Silopi mi?”

Haberi okudular Gazeteciye:
“Geçen günlerde Mardin’in Silopi ilçesine bağlı Derebaşı köyü’nde gündeme gelen ve ‘altı köylünün suçsuz yere öldürüldüğü’ iddialarına yol açan olayın bir benzerinin Van’ın Gürpınar ilçesi yakınlarında meydana geldiği ileri sürüldü.

.. Olağanüstü Hal Bölge Valiliği’nin 4 Ekim 1989 tarih ve 159 sayılı basın bildirisinde yaptığı ‘Güvenlik kuvvetleri üzerine bir grup terörist ile mezradan uzaklaşmakta olan bir aracın içerisinden ateş açılmıştır. Açılan ateşe anında karşılık verilmiş, çıkan silahlı çatışma sonunda bir terörist ölü, bir terörist ağır yaralı, dört terörist de sağ olarak ele geçirilmiştir’ açıklaması, söz konusu olayda yaşamını yitiren Nedim Öner ve yaralanan Mehmet Öner’in aşireti Şidan’ın lideri Kaya Öner ve köylü yurttaşlar tarafından tepkiyle karşılandı.

Nedim Öner’in annesi Fatma olayı şöyle anlattı:

― 2 Ekim 1989 günü akşam karanlığı çökmüştü mezraya… Kapımız çalındı. Askerler Nedim’i dışarı istedi. Mehmet’le birlikte çıktı. Bu sırada köyün çevresindeki panzerler koyunlara ve çobanlara ateş etmeye başladılar. Oğlum, komutana ‘Bunlar çoban, ateş etmeyin, hepsini getireyim’ dedi. Bunun üzerine üsteğmen, ‘Bin taksiye git ve panzerlere aşağı inmelerini söyle’ dedi. Üsteğmen, Nedim’i tanırdı. Nedim taksiye binince altı asker ateş açtı.

― Ertesi gün büyük oğlum Kaya geldi. Savcı da oradaydı. Televizyon yalan haber verdi. Tüm köyü altüst etmelerine karşın bir tek silah bulamadılar. Üç torunum babasız kaldı!

Van Devlet Hastanesi’nde tedavi altında bulunan ve hiç kimseyle görüştürülmeyen Mehmet Öner’in annesi Sitti de, ‘Nedim’le birlikte Mehmet de isabet almıştı. Onu içeri çektik. Kan kaybediyordu. Sabaha kadar beklettiler. Katillerden davacıyım’ dedi.
Van’ın etkin aşiretlerinden biri olan Şidan’ın lideri Kaya Öner, kardeşinin öldüğü ve yeğeninin yaralandığı olayla ilgili olarak yapılan ‘bunlar teröristtir’ açıklamasını kınadı ve Bölge Valisi Hayri Kozakçıoğlu’nu ‘yalancılıkla’ suçladı.

Öner şunları söyledi:
― Kardeşim kasten öldürüldü. Ne suçu vardı, ne aranan bir şahıstı… Jandarma binden fazla mermi yakmış. Arabamızı paramparça etmişler. Olaydan sonra Van Alay Komutanı Yarbay Bekir Temel mezraya geldi. Bir kaza olduğunu, kardeşimin yanlışlıkla öldürüldüğünü söyledi. Olayı gazetecilere ve politikacılara bildirmememizi istedi. Başsağlığı diledi. Türkler ve Kürtlerin kardeş olduğunu, bu kardeşliğin tüm sıcaklığıyla süreceğini anlattı. Kardeşimin kanı yerde kalmayacak. Davacıyım!

Çepkenli Köyü Yukarıbeşparmak köyünde PKK’lı diye öldürülen Nedim Öner’in cenazesi Van’da gergin bir törenle toprağa verildi. Köyden 150 araçlık bir konvoyla önceki akşam 18.00 sıralarında Van’a getirilen cenazeyi kent girişinde üç―dört bin kişi karşıladı. Cenaze törenine katılanlar, cenazeyi Hükümet Konağı önüne götürmek isteyince polis engelledi. Van Tugay Komutanlığı’ndan gelen takviye birlikler cenaze kortejinin çevresini sardı. Bu sırada kortejde bulunanlar ‘kahrolsun katiller’ diye slogan attılar. Bazı yetkililerin ricası sonucu aşiret lideri Kaya Öner’in de devreye girmesiyle cenaze mezarlığa götürülerek toprağa verildi.”

1943 yılı temmuz ayında Özalp(Van) Kaymakamı Hilmi Tuncel'in kurduğu çete tarafından koyunları gasp edilen İranlı bir aşiret reisi, Türk tarafına geçerek 500 koyunu gasp eder. Aşiret reisine yardım ettikleri iddiasıyla 35 köylü yakalanır ancak suçsuz oldukları anlaşılır. Kaymakam Tuncel, olayı Ankara'ya 'Ruslar sınıra yaklaştı' diye bildirir. Bölgeye soruşturma için gelen Orgeneral Muğlalı, 24 Temmuz 1943 günü yetkililerle bir toplantı yapar ve 33 köylünün diğer köylülere ibret olması için idam edilmesini ister. 33 köylü yargı kararı olmaksızın, elleri ve gözleri bağlanarak kurşuna dizilir. Olayın ayrıntılarını okumak için resmin üzerine tıklayınız.


Bölge Valisi artık “terörist” demiyor

Daha yola çıkmadan önce hazırladığı bu haberin “devamı gelecek”; biliyordu Gazeteci.

Otele yerleşmeden olayın taraflarını bulmaya çabaladı. Aşiret lideri Kaya Öner’le buluştu. Öner ona yaptıkları resmi başvurulan anlattı. Ateş emrini soyadını bilmedikleri Hayati adlı bir üsteğmenin verdiğini söyledi. Bu subaydan da davacı olmak amacıyla savcılığa verdikleri dilekçelerin fotokopilerini verdi.

Gelişmeleri gazete merkezine aktarmak ve ilk haberi geçmek üzere Öner’in evindeki telefona geçti. Gazetedeki arkadaşları, Olağanüstü Hal Bölge Valisi Hayri Kozakçıoğlu’nun çıkan haberler üzerine yeni bir açıklama yaptığını söylediler ve açıklamayı faksladılar.

Gelişmeleri aktarmaktan ve ilk haberi vermekten vazgeçti. Belli ki açıklama önemliydi. Okuması ve ondan sonra haberi yeniden toparlaması gerekiyordu.
İlk açıklaması zaten kuşkuyla karşılanan Kozakçıoğlu şunları söylüyordu:

― Bazı basın organlarında 2 Ekim ı 990 günü Van İli Gürpınar İlçesi Çepkenli Köyü Yukarıbeşparmak Mezrasında 1 teröristin ölü, 1 teröristin yaralı, 4 teröristin de sağ olarak ele geçirildiği operasyonda, ölen ve yaralanan kişilerin terörist olmadığı iddiaları yer almıştır.

― Konu ile ilgili olarak yapılan ilk inceleme sonucunda, olayın aşağıda belirtilen şekilde cereyan ettiği tespit edilmiştir:

― Van İli Gürpınar ilçesi Kırkgeçit―Yalınca köy yolu üzerinde 1 Ekim 1989 günü bir grup terörist tarafından 5 kamyonun üzerlerindeki eşyalarla birlikte yakılması olayı üzerine güvenlik kuvvetlerince bölgede geniş çaplı bir operasyon başlatılmıştır.

― Olayın başlangıcından itibaren aralıksız olarak takibe devam eden güvenlik güçleri 2 Ekim 1989 günü saat 16.30 sıralarında Beşparmak mezrasına girdiklerinde, Faysal Öner adlı şahsın evi ile köydeki ilkokul arasında 4―5 kişilik silahlı bir grup görmüşlerdir. Güvenlik güçlerini görünce ateş açarak kaçmaya çalışan bu kişilerin önünün kesilmesi için köyün çevresindeki sırtlara dağılan güvenlik güçlerine köy içinden ve köyün çevresindeki tepelerden de ateş açılmıştır.

― Bu çatışma devam ederken, güvenlik güçlerine arkadan bir taksi içerisinden de ateş açılmış ve güvenlik kuvvetlerinde de ateşe anında karşılık verilmiştir. Taksiyi kullanan kişinin, bu ateş sonucu ölmesi ile araç rampa olan yoldan geriye doğru kaymış ve 30 metre geride bir evin önüne devrilmiştir. Aracın devrilmesinden sonra, yaralılardan biri hemen yakındaki eve girmiş, bir diğer yaralı ise kaçmıştır.

― Çatışmanın sona ermesinden sonra yapılan incelemede, ölen kişinin Nedim Öner, eve kaçarak saklanan kişinin Mehmet Öner adlı kişiler olduğu tespit edilmiştir. Olay bölgesinde sürdürülen operasyonlar sonucunda 4 kişi sağ olarak yakalanmıştır.

― Yapılan ilk incelemede, taksinin içinde ve çevresinde 9 Kalaşinkof ve 2 adet G―3 boş kovanı elde edilmiştir. Yine bölgede yapılan aramada, Faysal Öner adlı kişinin evinde 1 dürbün ve kamuflaj elbiseleri bulunmuştur. Yaralı şahıs Mehmet Öner, hastanede alınan ve bir örneği ekte sunulan ilk ifadesinde, kendisinin ve olayda ölen Nedim Öner’in silahlı çatışmaya girdiklerini ikrar etmiştir. (EK-l)

― Ayrıca yapılan incelemelerde, olayda yaralı olarak ele geçirilen Mehmet Öner’in adam öldürmek suçundan gıyabi tevkifli olarak arandığı, ölen Nedim Öner’in sabıkalı olduğu, evinde yapılan aramada kamuflaj elbisesi bulunan Faysal Öner’in de adam öldürmek suçundan dolayı giyabi tevkifli olarak arandıkları tespit edilmiştir. (EK―2) olayla ilgili olarak Van Cumhuriyet Savcılığı’nca gerekli tahkikata devam edilmektedir.

Açıklamanın ekinde verilen belgelerde, Nedim Öner’le ilgili bir sabıka kaydı vardı. Diğer ek belgesinde de, yaralı Mehmet Öner, askerle çatışmaya girdiklerini belirtiyor ve ifadesinin sonunda, “beni teröristler mi vurdu askerler mi bilemiyorum. Kimseden şikâyetçi ve davacı değilim” diyordu.

“Terörist” diyemediler , “sabıkalı” dediler.

Gelen faksı Kaya Öner’le birlikte okudu Gazeteci. Kaya Öner her cümlenin sonunda “Allah Allah” diye şaşkınlık ifadeleri kullanıyordu. “Yalaaaaan’ diye bağırdı bir ara. Taziye evindekiler şaşkındı. Ağalarını hiç böyle görmemişlerdi.

Gazeteci dışarı çıktı ve açıklamayı dikkatlice okudu. Kozakçıoğlu, tıpkı Silopi’de olduğu gibi, yine kendisine yanlış aktarılan bilgilerle tuzağa düşmüştü sanki. Bu nedenle ölen, için “terörist ifadesi” kullanamamış, “sabıkalı ve gıyabi tutuklu kaçak” demişti. İlk açıklamada olduğu gibi, olayda ölü, yaralı ya da sağ ele geçirilen 10 kişi olmasına karşın tek silah yoktu! On terörist sapanla mı çatışmıştı, Açılan ateş sapan ateşi miydi? Ama on bir kovanın varlığından söz ediyordu açıklama. Bu kovanların hangi silahtan çıktığına da değinmiyordu.

Gazeteci sabıkayı merak etti. Açıklamada sabıkanın nedeninden söz edilmiyordu. Tekrar içeri girdi ve Öner’e sordu:

- Sabıkası yok ki bileyim. Bu belge düzmece. Hakkımızı savunmamızı engellemeye çalışıyorlar. Bunun yalan olduğunu ispatlayacağım.

Bunun üzerine telefona sarıldı Gazeteci ve Bölge Valiliği Basın Bürosu’nu aradı. Buradan kendisine “şifahen” verilen bilgide, sabıka nedeni “uyuşturucu” olarak belirtildi. (Bu dezenformasyon kokan açıklamadan sonra Cumhuriyet dışındaki gazeteler sonraki günlerde olayla ilgili gelişmeleri yazmaktan vazgeçti. CM)
Kaya Öner’le konuşmaya devam etti:

― Açıklamadaki gibi, olayla ilgili yakalananlar aranıyorlar mıydı?
― Hayır! Mahkeme belgesini getireceğim mutlaka.
― Rahmetli kardeşiniz sabıkalı mıydı?
― Hayır! Onun da savcılıktan belgesini getireceğim.
― Şimdi ne yapacaksınız?
― Göreceksiniz hepsini çürüteceğim. Korkmuyoruz. Hayati üsteğmen kardeşimi resmen kurşuna dizdirdi. Zaten Savcılığa şikâyet ettik. Kendisinden ve askerlerden davacı olduk. Size de en kısa zamanda tüm bu yalanları ispatlayacağım.

Öner’in evinden ayrıldı Gazeteci. İnsan Haklan Derneği de olayla ilgileniyordu. Daha önceden tanıdığı İnsan Hakları Derneği Van Şubesi Başkanı Yavuz Binbay’ın görüşlerini almak istiyordu. Şubeye gitti. Binbay, bir basın açıklaması hazırlamıştı.
Açıklamayı aldı. Onu da haber notlarının arasına koydu.

Şöyle diyordu Binbay:
― İlkin Yoncalı, sonra Silopi, şimdi de Gürpınar… Bunlar birbirinden ayrı düşünülemez. Neler oluyor? Öldürüldükten sonra “terörist” İlan edilen insanların çok geçmeden suçsuz, günahsız, sivil ve savunmasız insanlar olduğu gerçeği ortaya çıkıyor. Artık halkımızın can güvenliğinden söz etmek abesle iştigaldir. Bu olayla ilgili tüm belgeler ve ifadeler elimizdedir. Öldürülen, yaralanan ve yakalanan insanların terörle ilişkisi olmadığı açıktır. Meclis derhal bu olaylara el koymalıdır. Yoksa doğacak daha vahim sonuçlan sorumluluğu kabul edilmiş olur.

Gazeteci son kalan gücüyle geldiği andan bu yana gelişen olayların haberini yazar ve Mustafa ile birlikte bir otele yerleşir.

Bir şeyler atıştırdıktan sonra da uyur.

Ertesi gün yoğundur. Köye gidecek., olay yerini görecektir. Köylülerle konuşacaktır.
Erkenden uyandı; yol uzundu. İki saat sürdü.

Sabıka da yok, gıyabi tutuklama da ..

Köye vardığında tüm köylüler çevresinde toplandı. “Çatışma alanı”nı gösterdiler. Aynı olayda elliye yakın koyunun telef olduğu otlağı elleriyle işaret ettiler. O tepeye doğru çıktılar. Bir şarjörle çok sayıda kovan vardı. Köylüler şarjör ve kovanların askerlerin kullandığı G-3 tüfeklerine ait olduğunu söylediler. Nedim’in içinde öldüğü araba tam evinin önünde duruyordu. Arabadaki yüzlerce kurşun deliğini gördü gözleriyle. Kalbura dönmüştü araç. Mehmet bu arabadan nasıl sağ çıktı? Şaşırdı.

Köylüler, Nedim’in o gün Van’dan döndüğünü, evindeki eşyaları topladığını ve kentte kiraladığı eve dönüş hazırlıkları içinde olduğunu anlattılar. Evin içine baktığında, gerçekten eşyaların toplandığını ve denklerin hazırlandığını gördü Gazeteci.

Birçok köylü savcılık soruşturmasında ifade vermişti. Onlarla da görüştü Gazeteci. “Nedim PKK’lı değil, Askerler tarafından boşuna öldürüldü” demişlerdi.

Diğer gelişmeleri takip etmek ve haberi bir an önce geçebilmek amacıyla köyde fazla kalmadı. Köylüler yemek yemesi için ısrar ettiler. Teşekkür edip, reddetti; zamanı yoktu. Tam çıkarken bir köylü teyze, bez içine sardığı birkaç parça yufka ekmeğiyle, alüminyum sahanda otlu peynir getirdi:

― Aç gitmeyin evladım.
Şoförle birlikte köylü teyzenin ikramını tükettiler yol boyunca.

Van’a vardıklarında ilk olarak Kaya Öner’le görüşmesi gerekiyordu. Eve uğradı yoktu. Not bıraktı ve haberini hazırlamak, çektiği filmleri banyo edip karta basmak üzere, yakın i lişkiler içinde olduğu bir gazetenin ofisine gitti.

Fotoğraf işi bittikten sonra, daktilonun başına kurulup haberi yazmaya başladı. O sırada kendisine telefon geldi. Arayan Kaya Öner’di. Belgeler elindeydi ve evde kendisini beklediğini söyledi.

Fotoğrafların fakslanma işini Mustafa’ya havale edip, eve gitti. Olayın beşinci günü olmasına karşın ev taziyeye gelenlerle doluydu hala.

Elinde bir dosya vardı Kaya Öner’in. Belgeleri çıkardı ve göstermeye başladı. Hepsi o günkü tarihliydi.

İlk belge Gürpınar Cumhuriyet Savcılığı’ndan verilmişti. Ölen Nedim Öner’le ilgiliydi. Belgede “sabıka kaydına rastlanmamıştır” deniliyordu.

İkinci belge Van Ağır Ceza Mahkemesi’nden alınmıştı. O belgede de Mehmet Öner’in tahliye edildiği ve hakkında arama kararı olmadığı yazılıydı.

Kaya Öner, “Bölge Valisi yarın bana da iftira etmesin diyerek” kendisi için de “sabıka kaydına rastlanmamıştır” belgesi almıştı Gürpınar Savcılığı’ndan.

Gazeteci belgeleri alıp hemen çıktı evden. Kafası karışıktı Mustafa’nın yanına geldiğinde. Bir gün önce koca Bölge valisinin basına dağıttığı belgelerin bugün nasıl aksi resmi makamlardan alınabilirdi. Habere Kaya Öner’in verdiği belgeleri koyup koymamakta tereddüt etti. “İddia” olarak vermek istedi bu belgeleri de ama o da doğru olmazdı.

Tekrar ofisten çıktı. Ağır Ceza Mahkemesi’ne gitti. Belgeyi gösterdi ve doğru olduğunu teyit etti. Gürpınar’ a gidemezdi ama. Haber yetişmezdi. Savcılığın telefonunu buldu, aradı. O belge de doğruydu.

Özetle, Bölge Valisi yine “iddiaları yalanlayayım” derken, kendisine astlarının verdiği yanlış bilgilerin kurbanı mı olmuştu?

“Sağ terörist”lerden ne haber?

Haberin o kadar boyutu vardı ki, hala ciddi bir çalışma gerektiriyordu. Gazeteci aldığı notlar doğrultusunda araştırmasına devam etti sonraki günlerde.

Ne diyordu Olağanüstü Hal Bölge Valiliği açıklaması?

― Dört teröristin de sağ yakalandıkları…

Kimdi bunlar?
Gazeteciyi taşıyan aracın istikameti bu kez Gürpınar’dı. Sağ teröristlerin kim olduğunu araştıracaktı. Gürpınar’a vardı, Savcılığa gitti doğrudan. O gün devlet kendisini yalnız bırakmamış yine, bu kez beyaz bir Renault takmıştı peşine. Adliyenin bahçesine o araçla birlikte girdi Mustafa.

Savcı Ziya Delen tarafından kabul edildi. SHP Milletvekili Kamer Genç de oradaydı. Savcıya sağ yakalanan dört kişiyi sordu. Bunlardan Mehmet Kaplan, Sabri Ağaç ve Sadi Akar’ın kendisine getirildiğini ve serbest bıraktığını söyleyen Savcı, dördüncü “sağ terörist” Nevzat Beyaz’ın askerin elinde olduğunu ve bugün kendisine getirilmesini beklediğini anlattı. Nevzat Beyaz, Olağanüstü Hal Bölge Valiliği’nin olay yerinde yapacağı video çekimleri için gözetim altında tutuluyordu.

Şaşırmıştı gazeteci, ama konuyu gündeme getirmedi. Çatışmada yakalanan “terörist” nasıl serbest bırakılırdı? Hayret etti.

O sırada Kamer Genç’le de sohbet etti. SHP Kamer Genç’i bölgeye göndermiş, diğer milletvekili Fuat Atalay da bir soru önergesi hazırlayıp İçişleri Bakanı’na TBMM Başkanlığı eliyle göndermişti.

Can alıcı bir soru vardı önergede:
― Vali Kozakçıoğlu’nun açıkladığı belgeler doğru çıkmamıştır. Yetkili makamlarca yapılan çelişkili açıklama ve resmi belge düzenleme olayına niçin bir açıklama getirmiyorsunuz?

Şimdi sıra savcının serbest bıraktığı genç köylülerin bulunmasına gelmişti. Onlarla da konuşmalıydı Gazeteci. Olayda hiçbir karanlık yön kalmamalıydı.

Önce Gürpınar’ın Arındı Köyü’ne gitti. Mehmet Kaplan buradaydı. Edindiği bilgilere göre Sabri Ağaç, Van’a gitmişti. Sadi Akar ise bilmedikleri bir akrabalarının yanına yerleşmişti. Olaydan uzak kalmaya çalışıyordu.

Kaplan şunları söylüyordu:
― Bizi olaydan iki gün önce PKK kaçırmıştı. Kısa sürede ellerinden kurtulup askere teslim olduk. Bizi Yukarıbeşparmak mezrasına götürdü asker. Sonra da “güvenlik güçleriyle çatıştık’ diye zorla ifade imzalattılar!

Yaralı ’terörist’in, sadece ‘kurşun yarası iyileşmiş’

Son bir ayrıntı vardı. Yaralı Mehmet Öner ne durumdaydı. Van Devlet Hastanesi”nde buldu Mehmet’i. Ama gözaltındaydı. Kapıda iki jandarma vardı. Görüşemedi tabii.
Pek yapacak bir şey kalmamıştı Van’da. Beş-altı günlük çalışmadan sonra Adana’ya döndü Gazeteci. Mehmet Öner’i aralıkla takip ediyordu. Olaydan 38 gün geçtikten sonra Mehmet’in tahliye edildiğini öğrendi. Tekrar Van’a gitti ve Mehmet’le konuştu:

― O gün biraz rahatsız olduğum için evde uzanmış yatıyordum. Silah seslerini duyunca evden çıktım. Bu esnada akrabam Nedim çeşmenin başında üsteğmenle konuşuyordu. Çobanlara ateş edilmemesini istiyordu. İsterlerse o çobanlan getirebileceklerini anlatıyordu. Üsteğmenin isteği üzerine ikimiz arabaya bindik. Hareket eder etmez bizi taramaya başladılar. Ben kapıyı açıp atladım, sırtıma iki kurşun yedim. Nedim ise öldü.

Sonra ne oldu?

― Hastaneye kaldırıldığımda ameliyata almışlar. Ameliyattan sonra gözümü açtığımda başucumda bir polis ve üç astsubay duruyordu. Elimi kıpırdatacak halim yoktu. Bir kolumda kan, bir kolumda serum vardı. Biri bileğimden tutarak dosyanın üzerindeki kâğıdı imzalattı.

― Peki, bu olay neden oldu sizce?

― Bilmiyorum. Yapanlara sorun. Ben kendi halimde bir köylüyüm. İçimdeki kurşun yarası iyileşti ama terörist damgasıyla yıktılar beni.

Bu öykü önceki Derebaşı ve Yoncalı öykülerine ne kadar benziyor değil mi?

Koltuk altından vurulan “terörist” dede

Sekiz buçuk yıl sürmüştü sıkıyönetim Güneydoğu’da. Türkiye’de olduğu gibi bölgede de silindir gibi ezmişti insanlan. Hak arama talepleri gündeme bile gelemeden bastınlmış, başta Diyarbakır olmak üzere askeri cezaevlerinde onlarca kişi işkenceden ölmüştü.

15 Ağustos 1984′te başlayan PKK eylemleriyle birlikte Güneydoğu sıkıyönetim kabusunu daha derin hissetmeye başlıyordu. Bölge her gün olaylara sahne oluyor, kırsal alanda yaşayan köylüler, devlet ve PKK ateşinin ortasında kalıyordu.

Gazetecilik “hakkıyla yapılabilir” iş olmaktan çıkmıştı. Yerel gazeteler matbaada baskıya girip bekletiliyor, ancak sıkıyönetim komutanlığının kontrolünden geçtikten sonra dağıtılabiliyordu. Ulusal gazetelere istenirse daha dağıtım merkezinde el konuyordu. Ulusal gazetelere çalışan muhabirlerin telefonları dinleniyor, faks ve teleksleri kontrol ediliyordu sürekli. Hatta otobüs ya da uçakla merkezlere gönderilen haber ve fotoğraf zarflan da bu denetimden geçiyordu.

Olağanüstü Hal’in ilan edildiği ı 9 Temmuz 1987’ye kadar dokuz yılı Sıkıyönetim altında geçen Güneydoğu’da, PKK eylemlerinin yazılması kesinlikle yasaktı. Sadece sıkıyönetim bildirileri ve resmi makamların yaptığı açıklamalar yayınlanabiliyordu. Elde edilen başka bir haberi bırakın yazmak, doğrulatmak için bile olsa sıkıyönetim yetkililerine sormak cesaret isterdi.

Yasaklar ve iletişimsizlik bıktırmıştı Gazeteci’yi. Birçok meslektaşı gibi Olağanüstü Hal Bölge Valiliği’nin kurulmasına sevinmişti. En azından Valilik bir basın bürosu kurmuş ve gazetecilerin buraya her türlü talep ve sorunlarını ileteceklerini ilan etmişti. Hatta “özel haber” yapacak gazetecilerin bile buraya başvurabilecekleri resmen açıklanmıştı.

Her ne kadar çok sağlıklı olmasa da, sıkıyönetim dönemine rahmet okutacak gelişmeler olacaktı “Halkın haber alma hakkı” konusunda.

Bölge Valiliği her olay sonrası bir bildiri yayınlıyordu. Kuruluşundan yirmi gün sonra da 10 numaralı bildirisini yayınladı. Bildiriye göre, “Mardin’in Gercüş ilçesinin Dere mevkiinde 9 Ağustos günü sabah saatlerinde bölgede operasyonlarını sürdüren güvenlik kuvvetlerine bölücü eşkıya tarafından ateş açılmış, ardından girişilen çatışmada dört bölücü eşkıya ölü olarak ele geçirilmiş, bir asker şehit olmuş”tu.
Olayın yaklaşık bir hafta sonrasında, bu bildiride bir “yanlışlık” bulunduğu iddiaları yayılmaya başladı. Bu iddialar Gazeteci’nin kulağına Batman’da bir avukatın ofisinde fısıldandı:

― Öldürülenlerden biri tarlasında çalışan 65 yaşındaki bir dede!

İddia sahiplerini kendilerinden çok emin gören Gazeteci, haberin peşine düştü. Gercüş’ün Aydınca Köyü’ndeydi iki saat sonra.

Öldürülen Hasan Kaya altmış beş yaşında bir dedeydi. Evine varıldı. Kendisi gibi yaşlı karısı Fahriye nine ağıtlar yakmaya devam ediyordu. Evde taziye bitmemişti.
Gazeteci’ye kılavuzluk eden Batmanlı bir genç Kürtçe konuşarak, hiç Türkçe bilmeyen Fahriye nineye gazetecinin geliş nedenini anlattı ve kendisiyle konuşmak istediğini söyledi. İfadesiz yüzüyle dinledi genci. Hiçbir tepki verme den kalabalık salondan ayrılıp dış kapıya doğru yöneldi. Gazeteciyle genç de arkasındaydı.
Buğdayı öğüttüğü küçük taş değirmenin kenarına tünedi. Hüzünlü bir yüzü vardı artık, “hadi sorun” der gibi bakmaya başladı. Kürtçeden Türkçeye tercüme başladı:

― Kocanız için terörist diyorlar. Üç PKK’lıyla birlikte çıkan çatışmada öldürülmüş.

― Kocam suçsuz ve günahsız yere öldürüldü. Bu durum asker tarafından da biliniyor. Askerler kendilerini kurtarmak ve haklarımızı örtbas etmek için 65 yaşındaki kocamın terörist olduğunu söylüyorlar. Bu kadar yaşlı bir adamın terörist olması mümkün değil, Askerler suçlu, suçsuz ayrımı yapmadan önüne geleni öldürüyor. Bölgede olağanüstü halin olması, kocamın keyfi olarak öldürülmesinin gerekçesi olamaz. Kocam bir köylüdür. Sadece çocuklarını geçindirmek için tarlasında çalışan biriydi.

― Peki, kocanız nasıl öldürüldü?

― O gün köyümüzün yakınlarında üç terörist öldürüldü. Olay yeri köyümüzün üç, kocamın bulunduğu yerin iki kilometre ilerisindeydi. Operasyonda kaçan bir teröristi arayan helikopter kocamın çalıştığı tarlanın yakınına indi. Kocam da silahlı askerleri görünce kollarını havaya kaldırdı. Ancak askerler hiçbir uyarıda bulunmadan kocamı taradılar. Koltuk altlarındaki kurşun izleri kocamın elleri havadayken öldürüldüğünün en büyük ispatıdır.

O sırada Fahriye ninenin seksen beş yaşındaki babası geliyor eve. Kızıyla Gazeteci’nin konuşmasına kulak kabartıyor. Röportaj devam ediyor.
― Kocanızın ölümünden sizin nasıl haberiniz oldu?

― Olayı görenler hemen bize haber verdi. Ben çocuklarımla beraber tarlaya koştum. Askerlerin başında bir üsteğmen vardı. Ona, bu benim kocamdır, neden vurdunuz diye sordum. Üsteğmen önce yanına yaklaşmamam için bağırdı; ben yaklaştıkça “siktir” diye küfür ederek kocamın hala yerde olan cesedinin yanından askerlere emrederek uzaklaştırdı beni. Daha sonra üsteğmen ve yanındaki üç astsubay, “öldürdük, ne olacak. Ekmek verirseniz eşkıyaya böyle olur işte” sözleriyle, eşimi öldürmekte haklı olduklarını sanıyorlardı.

Taziye evine gelenlerin ilgisini çekiyor sohbet. Çevre kalabalıklaşıyor. Yaklaşık üç yüz kişinin yaşadığı otuz haneli Aydınca Köyü burası. Diğer köylüler de konuşmak istiyor. Hepsi Hasan Dede için üzgün:

― Yıllar önce Hac’a gitmişti. 30 yıldır caminin gönüllü müezziniydi. Köyün en iyi, en efendi, en sessiz insanıydı.

Ömer Kazak adlı köylü de konuşmaya başlar:

― Amaçları Hasan amcayı PKK’lılarla beraber göstermekti. Onlar da terörist olmadığını biliyorlardı. Ama yanlışlıkla vurduklarını söyleyemezlerdi, suçlulardı. Bu nedenle cesedi oraya taşıdılar. Aslında tarlasında öldürülmüştü. Tarladaki kan izlerini kürekle dereye attılar, taşları, ağaçlan yıkadılar. Ancak tarlasındaki ağaçlarda kurşun izleri hala duruyor.

Fahriye nineye sormaya devam eder Gazeteci:

― Resmi yerlere başvurdunuz mu?

― Evet. Gercüş’te kimseyle konuşamadım. Kaymakam, asker, beni dinlemediler bile. Dilekçemi bile almadılar. Sadece savcı dilekçemi aldı. Ama kocamın hesabını sormak zorundaydım. Devletin her dairesine başvurdum. Başbakan’a, Vali’ye, Bakana, askere, Savcı’ya… Kocam suçsuz ve günahsız bir şekilde öldürülmüştür. Bu durum onlar tarafından da biliniyor. Askerler kendilerini kurtarmak için yaşlı bir adamın teröristlere yardım ettiğini söylüyorlar. O kadar yaşlı bir adamın bunu yapması mümkün değil. Olay mahallinde keşif yapılmadı. Yapılsın. Sorumlular cezalandırılsın. Biz yoksul insanlarız. Geçinemeyiz şimdi. Yedi çocuğum ve on torunum var. Tazminat istiyoruz.

Hasan dedenin yeğeni de söze karışıyor. İbrahim Kaya adlı 22 yaşında bir gençtir bu. Askerden yeni gelmiş:

― Askerler burada bağ ve bahçelerimize de zarar veriyor. Yeseler gözümüz yok, helal ve afiyet olsun. Birkaç gün önce tarlamın yakınında operasyon yapan askerler bana da uğradılar. Karpuzlarımı kırıp içine bakıyorlardı. Daha olgunlaşmayan karpuzlar kelek çıkıyordu. Kendilerine “daha çoğu olmamış, ben olanları biliyorum. Size kesip ikram edeyim” dedim kızıp küfrettiler. 20-30 tane karpuzumu kırdıktan sonra ayrıldılar. Bir olay oldu mu biz mahvoluyoruz. Korkutuyorlar, dokuz on yaşındaki çocuklan bile gözaltına alıyorlar.

Hasan dedenin hüzünlü hikayesini dinleyen Gazeteci köyden ayrılır. Diğer tarafların da görüşünü almak zorundadır. Olağanüstü Hal Bölge Valiliği Basın Bürosu “bize ulaşan iddia yok. Olay açıklanan şekildedir” der. Gercüş Tabur Komutanlığı’na gider. İçeri bile alınmaz. Muhatap bulabildiği tek kapı Gercüş Cumhuriyet Savcılığı olur. Savcılık yetkilileri hazırlık soruşturmasının gizli olduğunu anlatır ve bilgi vermezler. Ancak dosyanın kendi görev alanlarında olmadığını ve Olağanüstü Hal Bölge Valiliği ile Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi’ne gönderileceğini söylerler.

Köyün delisi “dur” ihtarına uymazsa…

Hasan dedenin kendi tarlasında “terörist” diye vurulmasını haberleştirmiş, bölgede çalışmalarını sürdürüyordu Gazeteci.

Sıkıyönetimin yerini Olağanüstü Hal uygulamasına bıraktığı ilk günlerdi.

Olağanüstü Hal Bölge Valiliği kurulur, başına Diyarbakır Valisi Hayri Kozakçıoğlu getirilir. Donatıldığı yetkilerin fazlalığından “Süper Vali” unvanıyla anılan Kozakçıoğlu’nun yardımcılıklarına, yine Güneydoğu’da görevli üç kaymakam atanır.

Bunlardan biri de, üç yıl sonra il olacak Batman’ın Kaymakamı Aydın Arslan’dır. Batman’da oldukça sevilen Arslan’ın bu görevden sonra yıldızı sürekli parlayacak, iki yıl sonra Diyarbakır Emniyet Müdürü, 1990’da da Şırnak’ın il yapılmasıyla birlikte “yeni ilin ilk valisi” olacaktı.

Batman’da oldukça sevilen Aydın Arslan’a, TPAO tesislerinde “kuş sütü eksik” bir veda yemeği düzenlenir. Gazeteci de davetlidir havuz başındaki yemeğe.

Birbiri ardına hamasi konuşmalar yapılıyordu. Alkış tufanı arasında armağanlar, şiltler, plaketler sunuluyordu ArsIan’a.

Gece yansına kadar süren yemek biterken ayrılmakta olan Gazeteci’yi bir “dost” eli çevreler.

“Gercüş’te önemli ‘yanlışlıklar’ oluyor. Askeri görünce korkarak kaçan akli dengesi bozuk bir köylü ile yaşlı bir adam ‘terörist’ diye öldürülmüş” der “dost”, fısıldayarak… Habere ulaşmak için önemli ayrıntılar da verir.

“Günah çıkarırcasına” devam etti. Bu kez fısıldamaktan bile korkmuş, resmen Gazeteci’nin kulağına yapışır:

― Bakma burada eğlenir göründüğüme. İçim kan ağlıyor. Yanı başımızdaki Gercüş’te insanlar sinek gibi kolayca öldürülüyor, Sonra da “terörist” ilan ediliyorlar.

“Dost’’u yakından tanırdı Gazeteci. O da güvenliğin önemli bir koltuğundaydı. Daha önce çok sayıda insan hakları ihlalinin “kahramanı” olduğu iddia edilmişti. Şimdi ya “vicdanı söyletiyordu” bunları ya da “alkol sen nelere kadirsin” den bir örnek sergiliyordu.

“Dost”a teşekkür edip ayrılan Gazeteci, sabah uyanır uyanmaz bazı haber kaynaklarıyla konuşur ve hemen ardından Gercüş yolunda bulur kendini. Akli dengesi bozuk bir köylünün, “dur” ihtarına uymayınca “askerler tarafından öldürülmesi” olayını araştıracaktır.

“Bir yetkilinin odasına buyur edilir kapıyı tıklatır tıklatmaz. Gazeteci’nin, bir ahbabının selamıyla geldiğini duyan “Bir yetkili” sıcak karşılamada bulunur.

“Sebebi ziyaret” faslı aşıldıktan sonra “gazetede adım yazılmasın” ricasıyla başlar konuşmaya:

― Geçenlerde bir üsteğmenimiz ile bazı askerleri taşıyan askeri araç mayına çarptı. Üsteğmen şehit oldu. Ardından bölgede operasyon başladı. Çevrede karadan ve havadan sürdürülen taramalarda bir şüpheli şahıs görüldü. Merkeze soruldu; “yanına yaklaşın” talimatı verildi. Yanına yaklaşılırken şüpheli bir kulübeye saklandı. Kulübeye yaklaşıldı, bu kez şüpheli vadiye doğru kaçmaya başladı. Yine merkeze soruldu; bu kez “İhtar atışı” yapılması istendi. İhtar atışından sonra daha fazla kaçmaya başlayan şüpheli, orman a girince tarandı. Ama sonradan anlaşıldı ki, bu kişi akli dengesi yerinde olmayan bir köylüydü!

“Bir yetkili”nin su içmek için bardağa uzanmasını fırsat bilen Gazeteci tam bir şeyler soracakken, başaramaz:

― Peki, sizce suç askerde mi, onu başıboş bırakan ağabeyinde mi?

Gazeteci yanıt vermeden devam eder:

― Suç ağabeyindedir değil mi?

Gazeteci sonunda sorusunu sormayı başarır:

― Silahlı mıydı?

― Hayır. Ama elinde değnekle dolaşır bütün köylüler burada. Bu silah zannedilmiş olabilir.

― Peki, böylesine yanlışlıklar fazla oluyor mu burada?

― Üç yıldır bu çevrede asker stres içinde, sürekli teyakkuz halinde, saldırı beklentisinde güvenlik sağlamaya çalışıyor. Yirmi yaşındaki gencecik çocuklar nöbet tutuyor, devriye geziyor. Bu yüzden bir karaltıyı, bir hışırtıyı eşkıya sanıyorlar. Ateşe başlıyorlar bu stresten dolayı.

― Böyle bir örnek var mı?

― Köyde nöbet tutan bir erimiz gecenin ilerleyen saatlerinde çalılıktan gelen bir hışırtı duyuyor. Ardından çalılıkları taramaya başlıyor. Hışırtı kesiliyor. Askerler çalılığa gidiyorlar. Bir de ne görsünler. Vurulan bir kirpi!

Kahkahalarla devam ediyor örneklere:

― Ne eşekler, ne merkepler vuruldu daha.

Gazeteci, bir önceki bölümde okuduğunuz Hasan dedenin ölümünü de sorar “bir yetkili”ye:
― Silahsız yaşlı bir insanın tarlasında çalışırken öldürüldüğü iddiası da var. Bu konuda bilginiz var mı?
― Anlatıldığına göre, bu adam olaydan bir iki gün önce eylemlerin yoğun olduğu bir köyde görülmüş. Burada eşkıyayla ilişkisi olduğu belirtiliyor.

Teşekkür edip ayrılıyor Gazeteci.

Gün batımından sonra “ilan edilmemiş” sokağa çıkma yasağının fiilen uygulandığı Gercüş ve köylerinde hayat zordur. Bir “yanlışlığa kurban gitme” korkusu egemen Güneydoğu”da.

Bu kez ölen bir bekçi…

Türkiye’nin Ortadoğu ülkelerine açılan sınır kapısı Habur, 22 Ağustos 1987 günü olağanüstü günlerinden birini yaşıyordu. “Çöl sıcağı”na dayanamayanların yanında, Azrail’e “hac yolu trafiği”nde yakalanan çok sayıda hacı adayının ölümü, yakınlarını dört gözle bekleyenlerin Habur Sınır Kapısı’na yığılmasına neden olmuştu.

Gerçi Habur’da her zaman TIR ve tanker kuyruğu vardı. Iran-Irak savaşı ile Irak ordu birliklerine karşı mücadele veren Kürt peşmergelerin saldırıları yüzünden Habur Sınır Kapısı sağlıklı çalışamıyordu. Irak ve Türkiye tarafında sürekli yığılmalar vardı.

Yine de bir başka gündü 22 Ağustos. O gün çocuklarını kucaklayan analar, otomobili yoksa borç, harç araç kiralayan babalar, “hacı valide” ya da “hacı peder”Ierini karşılamak için akın etmişlerdi Habur’a. Tefler çalınıyor, “salavat”lar getiriliyor, hacılar coşkuyla karşılanıyordu. Her karşılayıcıda bir başka coşku yaşanıyordu.

İşin öte yanında bu coşkulu kalabalığı sıraya sokmak isteyen jandarmalar vardı.

Bekçi Şükrü Altunkaynak, karşılayıcılarla güvenlik güçleri arasında taşlı, dipçikli kavgaya neden olacak tartışmalar başladığında Habur’a gelmemişti daha. Olaylar nedeniyle bölgede bulunan askerlere az ötedeki Silopi’den jandarma takviyesi gelmişti.

Öğle saatleri… Bekçi Şükrü birkaç arkadaşıyla birlikte Habur’da özel oluşturulan Hacılar Dinlenme Tesisi’ne geldi. Tartışmalardan ve kavgadan habersizdi. Görevli erler, Bekçi Şükrü’ye otomobilini karşıda bekletmesi gerektiğini, “yassak” diyerek anlatmaya çalışıyorlardı. Ancak o kimliğini gösterip bekçi olduğunu anlatıyordu. Derken Ayvaz Karaduman adlı erIe bekçi arasında başlayan tartışma sertleşiyordu.
Çavuş İsmail Sof az ötedeydi. Tartışmaya müdahale etti. Ardından iki el silah sesi duyuldu. Bekçi Şükrü yerde ölü yatıyordu. Vuran İsmail’di.

Silopi Savcılığı olaya el koydu. Ama kamu görevlisini yargılayamıyordu. Dosyayı Silopi İlçe İdare Kurulu’na sevk etti. Kurul, daha sonraki dönemlerde de bölgede ender görülecek bir karar aldı. Sanıkların bağımsız mahkemede yargılanmasını istedi. İsmail Sof “kasten adam öldürmek”ten, Ayvaz Karaduman “görevi ihmal”den hakim önüne çıkacaklardı.

Mardin’in Silopi ilçesinde Ağır Ceza Mahkemesi olmadığı için dava Midyat’a havale edildi.

26 Ağustos 1987’de tutuklanan çavuş İsmail ile tutuksuz er Ayvaz ile ilgili karar 11 Şubat’ta çıktı. Yirmi dört yıl hapsi istenen çavuş İsmail dört yıl ceza aldı. Er Ayvaz beraat etmişti.

Karar çok tartışıldı. Ama bölgede olumlu tepkiler de aldı. Olağanüstü Hal ilanından itibaren ilk kez bir güvenlik görevlisi bağımsız mahkemede yargılanmış ve ceza almıştı.

Buraya nasıl gelinmişti? Mahkemede kim ne demişti?

Çavuş İsmail Sof:
― Bana on, on beş metre mesafede Ayvaz Karaduman adlı arkadaşımın bir kişiyle tartıştığını gördüm. Müdahale maksadıyla yanına gittiğimde bekçi Şükrü arkadaşımı bırakıp bana vurmaya başladı. Geriye çekildim. Tekrar bekçinin üzerine gittim. Silahını çekti. Bende koruma içgüdüsüyle silahımı doğrulttum, Nasıl olduğunu hatırlamıyorum. İki el ateş etmişim. Öldürme maksadım yoktu.

Er Ayvaz Karaduman:
― Hacılar tesisinde görevliyken bir taksi girişin önünde durdu. Yasak olduğunu söyledik, durmak isteyince maktulü iteledim. Bana tokat attı. Ben de kendisine iki tokat attım. İsmail çavuş yanımıza geldi. Benimle kavgayı bırakan maktul çavuşa vurdu. Çavuşun dipçiğinin havaya kalktığını gördüm. Ardından bekçi Şükrü’nün tabancasını fark ettim. İki el ateş sesi duydum. Bekçi vurulmuştu. Elindeki tabanca yere düşmüştü. Ben olaya seyirci kalmadım. Olay bir anda olduğundan müdahale şansım olmadı.

Tanık Şeyhmus Tayfan:

― Bir askerin tüfeğinin dipçiğiyle bir vatandaşa vurduğunu gördüm. Dipcik yiyen kişi “ben de görevliyim” diyordu. Aynı anda bir çavuş tartışanların yanına geldi ve tüfeğiyle ateş etti. Olay yerinden beş, altı metre uzaktaydım. Bekçi sanığa silah çekmedi.

Tanık Müho Sekman:

― Tartışan kişi bekçi olduğunu söyledi. Kimliğini gösterdi. Tartışanların yanına gelen çavuş tüfeğini ateşledi.

Tanık Trafik Polisi Mustafa Toprak:

― Bekçi askere tokat attı ama silah çekmedi, Bekçi silahını çekseydi mutlaka görürdüm.

Tanık er Ramazan Gönbel:

― Ölenin olay sırasında silah çektiğini görmedim.

Tanık Şerif Serhanoğlu:

― Maktule iki askerin dipçikle vurduğunu gördüm. Maktul “ben emniyette bekçiyim, neden vuruyorsunuz” dedi. Bir başçavuşla erin kapıya doğru koştuklarını gördüm. Başçavuş tartışan askerlere hitaben “vurun” dedi. Askerlerden biri de silahını ateşledi.

Tanık Mehmet Akgüç:

― Maktul kimliğini çıkardı, buna karşın askerler onu dövdüler. Başçavuş “vurun” dedi.

Avukat Orhan Doğan:

― Olayda meşru müdafaa söz konusu değildir. Olağanüstü Hal’ e göre tanınan silah kullanma yetkisi bu olay için söz konusu değildir.

Bekçinin kardeşi Şeyhmus Altunkaynak:

― Kardeşim askerler tarafından kasten öldürüldü.

Bekçinin karısı Ayten Altunkaynak:
― Dört çocuğum var. Kocamı öldürenlerden şikâyetçiyim.

Gerekçeli Karar:
“Sanık İsmail Sof’un görevli olduğu tesisin girişinde bir yakınını görmek isteyen Şükrü Altunkaynak’ı çıkan tartışma sonucu zimmetine verilen devlete ait tüfekle öldürdüğü konusunda duraksama yoktur. Maktul emniyet kadrosunda bekçi olarak çalışmanın verdiği avantajı kullanmak istemiş, birlikte geldiği kişilerle başkalarına yasaklanan girişi zorlamış ve bu nedenle sanıklarla tartışmıştır. Salahiyettar bir merciden verilip, ifası vazifeten zaruri olan bir emrin icrası sırasında, zaruretin tayin ettiği hududun aşıldığı, maktulün ölmeyecek noktalarına silah yöneltilmesinin mümkün olmasına karşın hayatı bölgelerin hedef alındığı kesindir. Hakimler kurulunda tam bir vicdani kanaat oluşmuş, oluşa uygun düşmeyen iddialara ve savunmaya itibar edilmemiştir.

Devlet silahı. “kan davası” aracı

Güneydoğu her zamanki hareketi günlerini yaşıyordu ’88 Nisan’ında. Bu hareketliliğin uluslararası boyutu vardı bu kez. Gerçekte, baharın başlangıcıyla birlikte PKK’ya karşı başlatılan operasyonlara Türkiye’nin diğer bölgelerinden asker gönderiliyordu. Oysa yabancı basın organları ve bazı çevreler, Güneydoğu’ya gönderilen bu takviye birliklerin “Musul’a müdahale hazırlığı” olduğunda ısrar ediyorlardı.

Gazeteci, birlikte çalıştığı şefi Celal Başlangıç’la birlikte kiraladıkları özel otoyla Adana’dan başlayıp Habur’a kadar uzanan sekiz yüz elli kilometrelik yolu arşınlıyordu. Yoldan geçen askeri araçların çetelesini tutuyor, araç başına ortalama asker sayısıyla çarpıyor ve gönderilen birliklerin tahmini sayısını çıkarmaya çalışıyordu.

Bir hafta, on gün süren bu çalışmalardan sonra bölgenin merkezi sayılan Diyarbakır’da bir iki günlüğüne değerlendirmeler yapacak, yeni iş planı oluşturacaklardı. Ofiste çalışırken Nusaybin muhabirleri Osman Yıldız’dan bir telefon alırlar. Osman, yirmi iki korucunun Küre mezrasını basarak bir köylüyü öldürdüklerini ve bu köylünün oğlunu ağır yaraladıklannı bildiriyorlardı. Osman’a olayı araştırmak amacıyla köye gitmesi söylendi. Ancak Osman, “Korkumdan haberle ilgili araştırma bile yapamıyorum” diyordu.

Şef Adana ‘ya dönüyor, Gazeteci Nusaybin’in yolunu tutuyordu.

Araştırmalara başladı. Görünüşte olayın siyasi ya da terör boyutu yoktu. Tipik bir kan davasına benziyordu. Ama tek farkı vardı; kan davası için “devletin silahı” kullanılıyordu. Bölgede korucular seçilirken, koruculuk uygulaması getirilirken çok doğal olarak sorulan “Korucular bu silahlarını kan davasında ya da özel amaçlarla kullanırlarsa ne olur” endişesi geliyordu akla hemen. Ama tüm bu sakıncalara karşın, korucu sayısı hızla yükseliyordu.

Gazeteci, işte bu endişeleri haklı çıkaracak bir olayla karşı karşıyaydı.

Tarih 21 Mart 1988. Mardin’in Midyat ilçesine bağlı Toptepe Köyü’ nü, Mirat aşiretine bağlı yirmi iki korucu birden basar. Gün, öğlendir. Devletin, PKK‘ya karşı mücadele amacıyla verdiği silahlarını kan davası güttükleri aileye karşı doğrultur, on bir çocuk babası Abdülkerim Akyol adlı bir köylüyü öldürür, on beş yaşındaki oğlu Şükrü’yü de ağır yaralarlar. Olaydan sonra dede Beşir Akyol, tüm ailesini toplayıp Nusaybin’de bir yakınının evine sığınır.

Gazeteci, sığındığı evde bulur Beşir dedeyi. Uğradıkları zulme karşı dirençli ve öfkelidir dede. Ama başka kan davası cinayetlerinde olduğu gibi, ağzından “intikam” sözcüğü çıkmıyor. Sadece bu haksızlığın cezasız kalmamasını ve adil soruşturulmasını istiyor.

Olayın üzerinden neredeyse üç hafta geçmiş. Torunu Şükrü’yü de tedavi gördüğü hastaneden alıp sığındıkları eve getirmiş. Oğlundan kalan on yetimi daha yanındadır.

― Korucular neden evinizi bastı?

― O aşiretle aramızda yıllardır bir kan davası var. Bunlar korucu olduktan sonra devletten silah aldılar ve bizi rahatsız etmeye başladılar. Aynı aileden 23 kişi korucu oldu. Silahlandıklarından beri altı ayda üç kez akrabalarımıza karşı silahlı saldırıda bulundular. Kimse ölmedi. Sayısız asılsız ihbarla bizim teröristlere yardım ettiğimizi söylediler. Defalarca gözaltına alındı akrabalarımız.

― Siz korucu olmak istemediniz mi?

― Tüm bunlar zaten başta korucu olmak istemediğimiz için başımıza geldi. Biz kahpelik, ihbarcılık nedir bilmeyiz. Bu nedenle istemedik. Ancak devlet kan davalımıza silah verince zor durumda kaldık. Bu olaydan bir iki gün önce de Nusaybin’deki akrabalarımızın ev ve işyerlerini taradılar.

― Sonra?

― Biz de korucu olup, alacağımız silahlarla denge kurmak istedik. Hiç olmazsa silahlı olursak caydırıcı olacaktı. Askeri yetkililere başvurduk. Büyükler “vereceğiz” dediler. Ancak Midyat Jandarma Komutanı Şemsettin yüzbaşı, diğer aşiretin asılsız ihbarlarına inanıp korucu yapılmamızı engelledi. Biz korucu olmayı başaramayınca saldırılar arttı.

― Savcılığa ve devlet büyüklerine şikâyet dilekçesi vermişsiniz…

― Hakkımızı sonuna kadar arayacağız, Devlet bunların cezasını vermeli. Olayın tertipçisi aynı zamanda korucubaşı olan o aşiretin lideri ve köy muhtarı Süleyman Ayaz’dır. Mezramızı basan korucuların başında da o vardı.

― O mu azmettirdi?

― Evet. Şemsettin yüzbaşı da ona destek vermiş. Bu muhtar yüzbaşıya gitmiş, gerekli güvenceyi almıştır. Sonra korucuları toplayıp, “Şemsettin yüzbaşıyla konuştum. Düşmanlarımızı öldüreceğiz ve olaya terörist süsü vereceğiz” demiştir.

― Bu büyük bir suçlama değil mi?

― Yüzbaşının bu işten haberi olduğu kesindir. Taraflı davrandığının en açık delili, yaralı torunumun ifadesini almak için ta Diyarbakır’daki hastaneye emrindeki bir astsubayı göndermesidir. Oysa ifadeyi hastanede görevli polis almalıydı. Bu astsubay, komada olan torunumun yanına gitmiş, parmakları arasına koyduğu kalemi oynatarak torunuma “kendimi vurdum” şeklinde önceden hazırlanan bir ifade imzalatmıştır. Oysa hastaneden verilen raporda “uzaktan vurulmuş” deniliyor. Bu saldırının olacağını biliyorduk. Köy imamı ve öğretmeninden rica ettik. Jandarmaya giderek bir astsubaya ihbarımızı ilettiler. Ancak hiçbir önlem alınmadı.

― Saldırıyı yapanlara ne oldu peki?

― İçlerinden sadece biri birkaç gün sonra tutuklandı. Adı Mehmet Emin Aksu”dur.

― Peki, muhtar ve diğer korucular?

― Serbestçe geziyorlar, Devletin silahı ellerinde. Olaydan sonra bize baskı yapmayı sürdürdüler. Şikâyetten vazgeçmemizi istediler. 40 aileydik mezrada. 10 aile göçtük. Diğerleri de göç hazırlığında.

― Başka ne dediniz savcılığa ve devlet büyüklerine?

―Olay örtbas edilmeye çalışılıyor dedim. Bizi de öldürecekler dedim.
Beşir Akyol’un, saldırıyı yara almadan atlatan oğlu Nevaf konuşmaya başlıyor, olayı anlatıyor:

― 21 Mart sabahı kardeşim Abdülkerim Akyol birkaç gündür bulunduğu Nusaybin’den mezraya döndü. Düşmanımız olan korucular geldiğini duymuş olacaklar ki, öğlen saat on iki sıralarında kalabalık silahlı bir grup olarak evimizin çevresini sardılar. Akrabamız Hakim Akyol, ben, ölen kardeşim ve yeğenim Şükrü evdeydik. Dışarı çıktığımızda başta muhtar korucubaşı olmak üzere tümü birden yaylım ateşine başladı. Kardeşim ilk vurulandı. Ben ve Hakim kayaların arkasına gizlendik. Yeğenim de başından vuruldu. Biz ölü sandık. Olayda Toptepe köyünün tüm korucuları vardı.

Gazeteci iddiaları ve savcılıkça yürütülen soruşturmayı haberleştirdi. Burada yapacağı başka iş kalmamıştı. Diğer işlerine koyuldu. Sonraki günlerde olayın ne durumda olduğunu öğrenmeye çalışıyordu.

Bir ay kadar sonra yaralı çocuğun da hayatını kaybettiğini öğrendi. Baba-oğul korucu kurbanı olmuştu.

Küre’de yaşanan buydu. Soruşturması aylarca süründü. Katil olduğu iddia edilen korucular devletin silahıyla dolaşmayı sürdürdü. İçlerinden sadece biri az bir ceza aldı.

“Güllü Kadın”ın alnına tek kurşun …

Kadının adı, Güllü Zeren. Dul, dört çocuk anası. Diyarbakır’ın Hani ilçesinde oturuyordu. Bir akşam alnına yediği tek kurşunla öldü. ‘88’in 14 Mayıs’ında meydana gelen bu olay, ancak aylar sonrasında durumdan haberdar olan bir milletvekili tarafından gündeme getirilebildi.

Hemen hemen tümü Güneydoğu’da yaşanan olaylara ilişkin çalışmalarıyla tanınan ve verdiği önergelerle Meclis’te “en çok önerge veren milletvekili” olan Fuat Atalay’ın 13 Ekim tarihli önergesi, Güllü Zeren’le ilgili. Atalay’ın önergesinin muhatabı İçişleri Bakanı Mustafa Kalemli’dir.

Meclis Başkanlığı’na verdiği önergeyle Kalemli’nin olaya açıklık getirmesini ister Atalay:

― Elli yaşındaki, dört çocuk annesi dul bir kadın olan Güllü Zeren’in akşam saatlerinde, eski Orman İşletme Şefliği binasının yakınından geçerken, bu binada kalmakta olan Olağanüstü Hal Asayiş Bölüğü’nde görevli bir askerin “dur” ihtarına karşılık vermediği için alnından tek kurşunla öldürüldüğü iddia edilmektedir.

― Olaydan yaklaşık beş ay geçmesine karşın bu olaydan sorumlu er ve ilgili birlik komutanı serbestçe hürriyetlerini kullandıklarına göre sizce olayın sorumlusu kimdir?

― Bölgede diğer bir kısım öldürme olayında olduğu gibi, güvenlik personelinin bu tip olaylara “görevleri nedeniyle neden oldukları” savıyla “haklarında Memurin Muhakematı Yasası’na göre işlem yapıldığı”” açıklaması bu olayda yine Bakanlığınızın yanıtı mı olacaktır? İlgili kaymakamlıkça muhakkik tayin edilen kamu görevlilerinin, son tahlilde olayda kusuru bulunan ilgili mülki amirin emrinde olması araştırmanın yansızlığıyla bağdaşmaz.

― Hani ilçe merkezinde halk arasında ileri sürülen diğer bir iddia da, “ilgili birlik komutanının personele gece karanlığında ’dur’ ikazına uymayan veya işitmediği için olumlu tepki vermeyen kişilere ateş edilmesi emri verildiği” şeklindedir.

― Annesinin ölümü üzerine ilgili birliğe gelerek duygusal da olsa tepkisini bildiren üvey oğul Zülküf Zeren’in iki gün gözaltına alınarak dövülmesi ayrı bir gözdağıdır.

― Güllü Zeren’in evlatları olan iki erkek ve iki kız çocuğun yaşamlarını sürdürmesi için hükümet olarak ne gibi önlemler almayı düşünüyorsunuz? Çok zor koşullarda olduğunu gördüğüm bu çocuklar için Hani Kaymakamlığı’nın sosyal fonları işletilmiyor, Devletin kusurundan kaynaklanan bu ölüm olayının sorumlularının cezalandırılması ve ölen kadının geride kalan çocuklanın tazminat haklan konusunda nasıl bir yaklaşım sergileyeceksiniz?

Jandarma “yanlışlıkla” vurmuş…

Ramazan Dağ… On üç yaşında. Çukurca’nın sınır köyü Uzundere’de yaşardı. Kuzey Irak’tan PKK geçişlerinin yoğun olduğu bir noktadır burası. Haziran’ın son günüdür. Jandarma yine pusuya yatmıştır o gece. Birkaç el silah sesi yankılanır, coşkun akan Zap nehrinin buz gibi sularına karışır. Çocuk yaşamıyor artık.

Hakkâri’nin birçok bölgesi gibi ulaşım çok zordur Uzundere Köyü’ne. Bir süre açığa çıkmaz olay. Aile perişandır. Hem çocuklarını kaybetmiş, hem şikâyet etmesinler diye asker baskısı altındaydılar. Bir yolunu bulup SHP Hakkâri Milletvekili Cumhur Keskin’e ulaşırlar.

Yargıya yansıyamayan birçok olayda olduğu gibi, bir soru önergesiyle olayı aydınlatmak ister Keskin. İçişleri Bakanı Mustafa Kalemli’yi muhatap aldığı önergesinde, bölgedeki tüm köylerde “gece sokağa çıkma yasağı” uygulandığını ve bunun “ilan edilmediği” için yasal olmadığını öne sürer. Bu yasağa uymadığı gerekçesiyle on üç yaşındaki Ramazan’ın hayatını kaybettiğim anlatır.

İçişleri Bakanı önergeyi üç ay sonra yanıtlar.

Yanıtında, herkesin bildiği ve Gazeteci’nin de çoğu zaman tanık olduğu “sokağa çıkma yasağı”nı inkâr eder. Bu gerekçeyle kimseye ateş edilmediğini savunur.

Ramazan’ın ölümünü doğrular ve bu amaçla düzenlenen raporda “gerçeğe aykırı yön bulunmadığı’nı anlatan Bakan Kalemli, “Hakkâri ’de yürütülen tüm uygulamalar, kanunların çizdiği sınırlar içinde icra edilmektedir. Anayasa teminatı altında bulunan vatandaşın temel hak ve özgürlükleri daima ve özenle korunmaktadır” der.

Sıra on üç yaşındaki çocuğun nasıl öldürüldüğündeydi:

― Saat 23.00 sıralarında köy bölgesinde pusu görevine giden jandarma timine yaklaşan bir kişi görülmüş ve “dur” ihtarında bulunulmuştur. İhtara karşın şahsın kaçmaya başlaması üzerine önce ikaz, sonra da normal ateş açılması sonucu anılan şahıs vurularak ölmüştür. Olay sabahı yapılan incelemede ise, vurulan şahsın aranan bir şahıs olmayıp, Uzundere köyünden Ramazan Dağ olduğu anlaşılmıştır. Olayı müteakip durum savcılığa intikal etmiştir. Bu olayla ilgili olarak Çukurca 14. Sınıf Jandarma Bölük Komutanlığı’nda görevli bulunanların kasten adam öldürmek suçundan Hakkâri Ağır Ceza Mahkemesi’nde yargılanmaları talebi Hakkari Cumhuriyet Savcılığı’na intikal ettirilmiştir.

Son olarak da Ramazan’ın ölümünden sorumlu olan güvenlik güçlerinin listesini verir Bakan. Yirmi altı kişidirler.

On üç yaşındaki savunmasız bir köylü çocuğu, tepeden tırnağa normal ve ağır silahla donatılmış yirmi altı askere karşı ne yapabilirdi? Elinde ne bir silahı, ne de bir bomba vardı. Sağ Yakalanıp evine gönderilebilecekken, “dur” ihtarı üzerine kaçtığı için vuruldu.

Tek teselli, bu kez ölene “terörist” denilip inkâr edilmemesi oldu.

Yatağında da ölebilirsin

Siirt’in en yüksek rakımlı ilçesi Pervari. Yaylaları yazın oldukça serin. Termometrenin yer yer “50”yi gördüğü sıcak Siirt’in hayvancılık yapan neredeyse tüm köylüleri, yazın başlamasıyla birlikte Pervari’nin serin yaylalarına akın ederler.

88’in en sıcak günlerini yaşıyor Pervari. Kışı sert; yolu çoğu zaman kapalı.

Günlerden 14 Temmuz. Yeniaydın Köyü’nün İğneli mezrasına uğramıştır asker. Bu sırada gençler arasında bir kavgaya tanık olur. Kavganın nedeni “güvercin avı”. Yani basit müdahaleyle önlenebilecek bir hadise.

Ama bölge gergin; jandarma bölgeden de gergin.

Astsubay Çavuş Hamdi Aydın emir verir. Askerler meydanı sarar. Bir evin damına MG-3 ağır silahı kurulur. Gençler kaçışır, ateş başlar. Kimseye bir şey olmaz. Herkes evine çekilir.

Komutan Aydın hoparlörle dışarıda kimse kalmamasını ve evlerine çekilmesini ister. Arama yapılacaktır.

Akşama girmiş gün, hava kararmıştır. Çobanlar, tarlada çalışanlar evlerine dönmüştür.

Paldır küldür postallarla Halil Ülkü’nün de evine girilir. Tarladan dönmüş, yatakta dinleniyor Halil. “Ne var” demeye fırsat bulamadan Tarık Kuru adlı bir jandarma silahını ateşler. Sekiz çocuk babası Halil Ülkü yatağında ağır yaralanır, hastaneye kaldırılır ve bir saat sonra ölür.

Halil Ülkü “nün ağabeyleri, mezraya gelen Gazeteci ‘ye böyle anlatmışlardı olayı.
Gazeteci’ye haberi, aile ve Yeniaydın Köyü Muhtarı Mahmut Güneş’in haklarını aramaları için başvurdukları SHP Siirt İl Başkanlığı’ndan vermişlerdi. Dört saat mesafedeki köye gidip gerekli araştırmaları yaptıktan sonra Siirt’e döner Gazeteci.

Valiliğe göre “faili meçhul”

Olayın üzerinden beş gün geçmiştir. Olayla ilgili hiçbir resmi bilgi gelmemiştir kendisine. Günlük dosyasını karıştırmaya başlar Gazeteci. Pervari’ye gittiği gün Siirt Valiliğinden olayla ilgili bir açıklama yapılmış.

Siirt Valiliği Basın ve Halkla ilişkiler Bürosu’nun günlük basın bülteninde olay tek paragrafta anlatılmıştır:

“Pervari İlçesi Yeniaydın Köyü’nün İğneli mezrasında Halil Ülkü isimli bir köylü gece 22.00 sıralarında meydana gelen kavga sonunda kimliği meçhul kişi veya kişilerce silahla vurularak ağır yaralandı. Diyarbakır Tıp Fakültesi Hastanesi’ne kaldırılan Halil Ülkü kurtarılamayarak öldü.”

Ne oluyordu? Bir tarafta vuran askerin adının da olduğu bir iddia, diğer tarafta da “faili meçhul” bir ölüm. Açıklamada köylülerin iddiasından, olayın şikayet konusu olmasına kadar gelişen bir dizi olaydan eser yoktur.

Bu sırada köylüler avukatları aracılığıyla Savcılığa başvurup, şikayetçi olmuşlardır.

Balistik İnceleme, “Asker Vurdu” Diyor

Gazeteci’ye bir kez daha Pervari yolu görünmüştür. Sabah erkenden yola çıkar.

Savcılığa gider önce. Savcının verdiği bilgiye göre, olay jandarma tarafından kendilerine 18 Temmuz’da, yani olaydan tam dört gün sonra bildirilmiş. Soruşturma başlatmış Savcı. Balistik İncelemenin raporlarını istemiş. Halil Ülkü’yü ölüme götüren iki kurşunun Jandarma eri Tarık Kuru‘nun tüfeğinden çıktığı kesinleşmiş.

Savcı, olayla ilgili olarak Jandarma erleri Tank Kuru ve Hasan Yıldırım ile köy korucuları Kadri Gümüştekin. İsa Güneş, Cafer Güneş, Şeyhmus Kayaalp ve Derviş Ülkü’yü sanık, “ateş emrini verdiği” iddia edilen Jandarma timinin komutanı Astsubay Çavuş Hamdi Aydın ve Jandarma eri Hüseyin Gürbüzü “tanık” olarak dinler.

“Şikayetçi” sıfatıyla soruşturma dosyasında adı yer alan Ülkü ailesinin bireyleri yaşanan olayın vahametini ve Halil’in ölümünü şu sözlerle anlatırlar ifadelerinde:

― Ağır yaralanan Halil’in hastaneye kaldırılması için astsubaya yalvardık. Telsizle anons etmesini istedik. Ancak bu çağrılara kulak asmadı ve askerlerini toplayarak köyden ayrıldı. Kendi olanaklarımızla olaydan dört saat sonra Pervari’ye ulaşabildik. Buradan yedi saatlik bir yolculukla Halil’i Diyarbakır’a ulaştırdık. Ancak bir saat sonra hayatını kaybetti. Öldürenden ve emri verenden davacıyız. Bu bir cinayettir. Görevle ilgisi yoktur. Geride sekiz çocuğu kaldı.

Savcı soruşturmasını tamamlar. Normalde dava açması gerekirken, yürüklükteki yasalar elini kolunu bağlar ve “görevsizlik” karan vererek dosyayı Memurin Muhakematı Kanunu yasası uyanca Pervari İlçe İdare Kurulu’na gönderir.

Komik ama İlçe İdare Kurulu “muhakkik” olarak Milli Eğitim Müdürü’nü görevlendirir.

Vali bu kez “askerin vurduğunu” kabul eder…

Gazeteci’nin araştırmaları sonucu yayınlanan haberler yankı bulur. Tepkileri almak üzere Siirt Valisi Atilla Koç’la görüşür.

Birkaç gün önce imza attığı “günlük bülten”de Halil Ülkü’nün “meçhul kişi veya kişilerce öldürüldüğünü” açıklatan Vali Koç, olayın tüm açıklığıyla ortaya çıkması üzerine çark eder. Yedi güvenlik görevlisi hakkında soruşturma açıldığını, Halil’in “güvenlik güçlerinin kurşunuyla öldüğünün kesinlik kazandığını” açıklar.

Gazeteci’nin ısrarla sorduğu, “olay neden dört gün gizlendi”, “balistik sonuçlan er Tarık Kuru’yu işaret ediyor. Siz katil yedi güvenlik görevlisinden biridir diyorsunuz. Başka bir bildiğiniz mi var” sorularını yanıtsız bırakır.

Ortalık karışmış, devlet yara almıştır yine. Günlerdir suskun kalan Bölge Valisi Kozakçıoğlu nihayet bir açıklama yapar. Elle tutulur hiçbir şey söylemez, bir askerin öldürdüğü kesinleşmesine karşın acılı aileye başsağlığı dilemez, “tahkikat devam etmektedir”le yetinir.

Bu da SHP Diyarbakır Milletvekili Fuat Atalay’ın harekete geçmesine neden olur.
Devrin İçişleri Bakanı Mustafa Kalemliye konuyla ilgili olarak şu sorulan sorar:

― Olayın üzerinden bir ay geçmesine ve Halil Ülkü’yü kimin öldürdüğü belli olmasına karşın, sanıklar neden serbestçe dolaşmakta ve görevlerini sürdürmektedir?

― Bazı güvenlik görevlilerinin dokunulmazlığı mı var?

― Suç işleyen güvenlik görevlileri neden hükümetinizin çıkardığı kararnameyle korumaya alınmıştır?

Gelelim olayın finaline.
― İlçe İdare Kurulu, er sanıklar için “yargılanamaz” kararı verir.

― Jandarmaların aldığı tek ceza, tim olarak aynı ilçenin başka köyüne atanmak.

― Olaydan hemen sonra silahları alınan ve serbestçe dolaşan köy korucularına silahlan iade edilir ve görevlerine dönerler.

Asker vurdu”nun kesinleşmesine karşın, Kürt vatandaş Halil “kim vurdu”ya gider!

Tarlanda çalışman bile izne bağlı

Kandil (Kuzey Irak), şimdiki gibi karargah değil, sadece bir kamptı. PKK 80’li yıllarda ve ‘90’lı yılların başında ağırlıklı olarak Suriye’den sızıyordu Türk topraklarına. Abdullah Öcalan henüz Suriye’den çıkmamış, Bekaa’dan örgütünü yönetiyordu.
Dile kolay 800 kilometreden uzun bir sınırdır Suriye sınırı. Korunması zor. Olayların 1984’te başlamasıyla birlikte sızmalara karşı önlemler arttırıldı. Sınırın sıfır noktaları zaten mayınlıydı. Her kilometreye bir nöbetçi kulesi dikildi. Arada yurttaşların da tarlaları vardı. Bu topraklar çok verimliydi. Bir dönem organik tarım yapmak isteyen İsrail’in de kiralamak amacıyla göz diktiği mayınlı arazi ve diğer topraklar, bölgede barış olsa Türkiye için çok ciddi bir gelir kapısı olabilecekti.

Sınırdaki tarla sahiplerinden biri de Nusaybin’in Suriye sınırındaki köyü Odabaşı’nda yaşayan Abdulvahap Kurt’tur. Tarlasını 20 yaşındaki oğlu Bilal’le birlikte eker – biçer, ailesinin geçimini sağlardı. Kendi mülkiyetleri olan tarlada çalışmak öyle kolay değildi. Askerden izin almak gerekiyordu. Bu izin ender de olsa bazen haftalık verilirdi.

4 Ağustos’ta Olağanüstü Hal Bölge Valiliği bir bildiri yayınlar. Bildiride, Suriye” den sızmaya çalışan üç teröristin vurulduğu ve ikisinin kaçtığı bilgileri yer alır.

Bir iki gün sonra olayın hiç de öyle olmadığına dair iddialar dolaşmaya başlar. Kurt ailesinin feryatları Ankara’ya da ulaşır. SHP Genel Merkezi’nde yankı bulur. SHP lideri Erdal İnönü, kalabalık bir heyet gönderir sınır ilçesi Nusaybin’e. Dört milletvekili ve MYK üyelerinden oluşan heyet, olaydan sonra güvenlik güçlerinin baskılarına dayanamayarak köyden ilçeye kaçan Kurt ailesini ziyaret ederler. Gazeteci de onları izlemektedir.

Baba Abdulvahap öfkelidir; oğlu Bilal “terörist” denilerek vurulmuştur.

Başlar anlatmaya:
― ‘88 Ağustos’unun ilk haftası tarlamızda çalışabilmek için jandarmadan gerekli izni almıştık. Kimliklerimizi de jandarmaya teslim etmiştik. Ekinleri biçme zamanıydı. 3

Ağustos gecesi oğlum komşumuza ait bir traktörle tarlasına gitti.

Bir milletvekili sorar:
― Tarlada gece mi çalışırsınız?

― Burası çok sıcak. Bazen elli derece olur. Sınır zaten asker tarafından aydınlatıldığı için gündüz gibidir. Bu nedenle gece çalıştığımız da olur.

― Sonra?

― Tarlada çalışırken jandarmalar nöbetçi kulesinden oğlumu taramaya başlarlar. Vücudunda üç, olay yerinde 115 boş kovan vardır. Ben bu haksızlığa isyan ediyorum. Savcılığa şikâyet ettim. Sonra ailemle perişan ettiler beni. Evimize gelen bir astsubay, “askeri şikâyet edersen, seni de dağa götürür öldürür, oğlunun yanına gömeriz” diye tehditler savurdu. Ben de ailemi korumak amacıyla Nusaybin’e kaçtım. Ekinlerimiz biçilemeden tarlada kaldı. Ailemle perişanız.

Konuşması sırasında dayanamaz, ağlar baba. Milletvekili Cevdet Selvi, babayı sarılarak yatıştırmaya çalışır:

― Hakkınızı korumak için her türlü çabayı göstereceğiz. Konuyu Meclis’ e taşıyacağız, Sorumluların cezalandırılması için çalışacağız.

Kurt ailesiyle vedalaşan heyet, bölgedeki resmi yetkililerle kısa görüşmeler yapar ve diğer insan hakları ihlali iddialarını araştırmak üzere Nusaybin’den ayrılır.

Gazeteci, olayı derinlemesine araştırmak ve gelişmeleri haberleştirmek üzere Nusaybin’de kalır. Bir dizi temas sonucu birçok belgeye ulaşır.

Konuyla ilgili ciddi bir soruşturma olduğu izlenimi alır. Olay örtbas edilmemiştir. Görevli dört jandarma eri hakkında Savcılık soruşturma açmıştır.

Askerler aynı ağızdan çıkan ifadelerinde, kendilerini savunmuşlardır. Mustafa Dereli, İsmet Benli, Muammer Özdemir ve Muammer Artlı adlı jandarma erleri:

― Pusuda görevliydik, Tarlada çalışmak üzere herhangi bir kimseye İzin verildiği bize bildirilmemişti. Karanlıktı. Bir karaltı gördük. Uyanda bulunduk. Sonra ikaz ateşi yaptık. İzli meni attık. Bir ışık üzerimize doğru geliyordu. Traktör olduğunu anlamadık. Ateş ettik.

Traktörün sahibi İbrahim Kaçmaz:

2 Ağustos günü karakola giderek bir haftalık izin aldım. O gün için izin alınması gerekmiyordu. Kimlikleri de karakola vermiştik. Traktörümün farları sağlamdı. Kısa devre falan yoktu.

Savcılık soruşturmayı tamamlar ve zorunlu olarak yasa gereği dosyayı ilçe İdare Kurulu’na gönderir. Yüzbaşı Yılmaz Köseoğlu’nu “muhakkik” olarak atar. O da ifadeleri alır ve raporunu tamamlar:

― Tanık ifadesinde izin aldığını belirtmekteyse de, maktulün kimliğinin karakolda olmayışı, izin verildiğini gösterir herhangi bir belgenin bulunmayışı nedeniyle izin alınmadığı kanaati hâsıl olmuştur. Sanıklar görevlerini talimatlar doğrultusunda yapmışlardır. Maktul Bilal Kurt’a ateş edilmeden önce tüm ikazların yapıldığı anlaşılmaktadır. Ancak olayın meydana geldiği yerin özel mülkiyetli tarla olması, burada tarlalarını sürmelerinin doğal olması, sınır mütecavizinin hududu araçla geçmesinin pek mümkün olmaması, mayınlı sahaya henüz girilmemiş olması önemli verilerdir. Sonuç olarak, sanıklar dikkatli ve soğukkanlı davranmamıştır.

Rapor Kaymakamlığa gelir. Kurul yeniden toplanır ve sanıkların bağımsız yargı organlarında yargılanmasına karar verir. Sanık itirazları sonucu değiştirmez, dosya artık tarihe mal olmuştur.

Bir önergeye sıkışan iki ölüm

Yine Fuat Atalay. Artık insan hakları ihlalinde bulunan bazı güvenlik kuvvetlerinin korkulu rüyasıdır. Pek sevildiği söylenemez bu yüzden. Hatta polis tapeleriyle hakkında “bölücülük”ten fezleke bile hazırlanmış. Ama ara vermiyor insan hakları ihlallerini araştırmaya.

Bu kez işlerinin yoğunluğu nedeniyle sadece Meclis denetim mekanizmasını kullanıyor. İçişleri Bakanı Abdulkadir Aksu’ya bir önerge veriyor.

Yarım sayfalık önergeye iki masum İnsanın ölümü sıkışmış!

Mardin’in Alımlı köyünde Musa Dinç, Diyarbakır’ın Ergani ilçesine bağlı Özbilek köyünde de İsa Aslan adlı yurttaşların korucular tarafından öldürüldüğü iddiasına değinir bu kez Fuat Atalay.

İşte önergeden satırbaşları:
― Alımlı köyünde 5 Ekim ı 988 günü yük taşıyan eşeğiyle birlikte yaklaşık 40 mermi ile öldürülen Musa Dinç’in katillerinin devletçe istihdam edilen köy korucuları olduğu doğru mudur?

― Bu öldürme olayının yıllardır devam eden kan davası yüzünden meydana geldiği iddiası hususunda herhangi bir tespitiniz var mı? Olaya karışan korucular bugüne kadar yakalandı mı?

― Olayda kullanılan silahlar kim tarafından muhtarla birlikte karakola teslim edilmiştir? Öldürme olayında kullanılan bu silahı üzerinde bulunduran ve daha sonra teslim eden kişiler hakkında işlem yapılmış mıdır?

― Yine aynı gün Özbilek köyü korucusu Mehmet Türk’ün, arazi anlaşmazlığı yaşadığı İsa Aslan’ı öldürdüğü doğru mudur? Bu olayda kullanılan silah kim tarafından yetkililere teslim edilmiştir?

― Bu iki olay da henüz yargıya intikal etmemiştir. Ancak hazırlık safhasında olsa bile söz konusu ölüm olaylarını, köy korucularının kendi kişisel anlaşmazlıklarını çözmek için gerçekleştirdiklerini Bakanlık olarak kabul ediyor musunuz? Eğer kabul ediyorsanız, hükümetiniz köy koruculuğu politikasında bir değişiklik yapacak mıdır?

― Bu olaylarda önergeye cevap tarihi esas alınarak sanıklar hakkında işlemlerle soruşturmanın en son durumu hakkında bilgi verebilir misiniz?

― Olağanüstü Hal Bölgesi’nde bugüne kadar toplam kaç kişi korucular tarafından öldürülmüş ya da yaralanmıştır? Korucuların karıştığı ve tespit edilebilen adli vaka sayısı kaçtır?

“Tahtok’a Apocu geldi”

Yıllar önce Siirt’te meydana geldiği rivayet edilen bir olay, sürekli güncel şekilde revize edilerek anlatılır durur.

Ramazan ayında camide yatan bazı miskinlerden yakınan bir yurttaş, namaz sonrası avluda rastladığı imama sorar:

― İmam Efendi, bakıyorum ki camide temizliğe pek özen gösterilmiyor. Halılar kaç günde bir temizleniyor Allah bilir. Bir de oruç nedeniyle miskim miskin cami içinde uyuyanların çorap kokusu çekilir gibi değil. Bunlara karşı önlem alamaz mısınız?

İmam Efendi’nin canı sıkılmış soruya. Fısıltıyla konuşan yurttaşa, kalabalık cami avlusunda avazının çıktığı kadar bağırarak karşılık verir:

― Aaaa. Şu zındığa bakın! Bre kafir! Sen Apo’yu nasıl översin?

Bizimkisi neye uğradığını şaşırmış. Sıvışmış hemen avludan. Şükür ki, İmam Efendi’nin hafif meşrepliğini bilen cemaat lafı pek ciddiye almamış.
Güneydoğu’da günün moda suçlaması otuz yıldır “Apocu olmak !”

Diyarbakır’ın Çermik ilçesine bağlı Kuşlukçayırı Köyü korucuları da, Şanlıurfa’nın Siverek ilçesine bağlı Konurtepe Köyü Muhtarı Ahmet Deniz’in yetkililere verdiği dilekçede anlattığı gibi tıpkı Siirtli imam gibi davranmışlar.

Mehmet Emin Akyıldız, Gül aşireti ile aralarında yıllardır kan davası olan bir ailenin bireyi. Gül soyadlı on köy korucusu jandarmaya giderek, Tahtok mezrasında Apocuların olduğunu ihbar ederler.

Gerisi, köy muhtarı Ahmet Deniz’in verdiği dilekçede:

“17 Ekim 1988 tarihinde köyüme bağlı Tahtok mezrasında ikamet eden Mehmet Emin Akyıldız adlı yurttaşımız, Gülcemal mezrasında görevlendirilen Gül aşiretine mensup Bilal Gül adlı korucu tarafından öldürülmüştür. Maktulün acısı ailesi tarafından acı içinde duyurulurken, Gül aşiretine mensup diğer korucular tarafından maktulün yaşlı babası Sefer Akyıldız tehdit edilmekte, köyü terk etmesi istenmektedir. Böylece aralarındaki anlaşmazlığı devletin silahıyla çözmeye çalışmışlardır. Bölgemizdeki korucular etrafa ölüm saçmaktadırlar. Sahte ihbarlarla halkımızı ölüme götüren bu korucuların görevde kalması halinde yeni olayların çıkması muhtemeldir.”

Konudan Meclis de haberdar olur. Yine Fuat Atalay girişimlerde bulunur ve İçişleri Bakanı’ndan suçluların cezalandırılmasını ve silahlarına el konulmasını ister.

Bu girişimlerin ardından korucu Bilal Gül tutuklanır. Yirmi ay süren dava sonunda yedi yıl on ay hapis cezası alır.

Sistem, çocuğun katilini yargılatmaz!

Hukuk Fakültesi öğrencilerine ders niteliğinde bir olay yaşanır Mardin’in İdil ilçesinde.

89’un 20 Mart’ıdır. Kitabın başından beri okuduğunuz gibi, bu dönem İnsan Hakları feryatlarının çoğaldığı bir dönemdir.

O gün, on üç yaşındaki Abdullah Keleş, yaşadığı Yolaçan Köyü yakınlarında çoban arkadaşları Hadi Darı ve Şükrü İl’le birlikte koyunlarını otlatmaktadır. Suriye sınırı yakınlarındaki nöbetçi jandarma eri Kudret Keser ateş açar. Abdullah cansız yerde yatmaktadır.

Olay üzerine asker tutuklanır. Baba Sabri Keleş davacıdır. Savcılığa başvurur, diğer çobanları tanık gösterir.

Bölgede uygulanan Olağanüstü Hal’in dayanağı olan 285 sayılı yasa gücündeki kararname uyarınca “görevi başında suç işleyen güvenlik personelini yargılama yetkisi” bağımsız yargıda değildir. Savcı açtığı davayı zorunlu olarak İdil İlçe İdare Kurulu’na devreder.

İşin ilginç tarafı, “kamu hukuku” adına sürdürülen bu soruşturmayı karara bağlayacak kurulda bir tek “hukukçu” yoktur. Kaymakam Vekili M. Oğuz Kocausta’nın başkanlığında, Yazı İşleri Müdürü İbrahim Aslan, Mal Müdürü Vekili Adil Kurtuluş, Merkez Sağlık Ocağı Tabibi Şenol Ergüney, Milli Eğitim Müdürü Vekili Kemal Gülşen ve İlçe Tanın Müdürü Kazım Kösece’den oluşan kurul ilk toplantısını yapar. Toplantıda, sanık Jandarma eri Kudret Keser’in komutanı Üsteğmen Alpaslan Evren “muhakkik” (soruşturmacı) tayin edilir.

Üsteğmenin yaptığı incelemeler sonucu verdiği rapor kunda gelir. Kurul, on üç yaşındaki çoban Abdullah’ı öldüren Kudret Keser hakkında “men-i muhakeme” (yargılanmasına gerek yoktur) kararı verir.

Olaydan beş ay sonra alınan bu karar, ibret vericidir:

“Yapılan incelemede, maktul Abdullah Keleş’in öldürüldüğü yer tel örgülere 150 metre mesafede bulunmaktadır. Bölgede Olağanüstü Hal uygulanmakta olması, sınır koruma görevinin üzerinde hassasiyetle durulması nedeniyle ve sınır korumada en önemli fiziki engelin ‘iz tarlası’ olması ve iz tarlasında meydana gelen herhangi bir izin nöbetçiyi suçlu duruma düşüreceğinden dolayı, er Kudret Keser’in bu şekilde hareket ederek görevini yaptığı dosyada mevcut ifade ve belgelerden anlaşılmıştır.

Karar aileyi çılgına çevirir. Avukatlar, Mardin İl İdare Kurulu’nun kararına itiraz ederler. İtirazda, “Yolaçan Köyü’nün Suriye sınırına beş yüz metre uzaklıkta bulunduğunu, böylece kararda belirtilen yüz elli metre uzaklığı tanık beyanları ve mahallinde yapılan otopsi bulgularına aykırı olduğu” ısrarla anlatılır. Yine tanık beyanlarına göre, “çocuğa hiçbir uyanda bulunulmadan ateş edildiği” belirtilir.

Başka bir olayı araştırmak için, o tarihlerde olay bölgesi yakınlarındaki Gazeteci de durumdan haberdar olur. Aileyle görüşür. Aile acıyı tekrar yaşayarak güçlükle anlatır olayı.

Baba Sabri Keleş, “devletimiz acımızı dindirsin” der ve devam eder:

― Bu olay gündüz meydana geldi Kastaci bey. İnsan öldürmek ciddi suçtur ve cezası çoktur. Bu kararı ancak hâkim verir. Müdürler ne anlar beyim? Oğlumu vuran ve onu serbest bırakanlar Allah’ından bulsun!

Babanın söylemlerinin de bulunduğu itiraz Mardin İl İdare Kurulu’nca reddedilir.

Er Kudret Keser serbest bırakılır. Küçük çoban ölmüş, dosya tozlu arşivlere kaldırılmış, Gazeteci de başka bir insan haklan ihlalini araştırmanın yolunu tutmuştur!

Üç kayıp, bir ceset

Bu başlık altında Siirt’in Eruh ilçesinde 1989 yazına girerken yaşanan “kayıp köylüler” olayına götürür Gazeteci bizi.

Türkiye ’89 1 Mayıs’ını yaşıyor. İstanbul’daki kutlamalara müdahale eden polis, Mehmet Akif Dalcı adındaki 16 yaşındaki bir çocuğu öldürüyor. Aynı gün Siirt’in Eruh ilçesi yakınlarında durdurulan bir minibüsün içinde bulunan dört asker ile bir genç köylü PKK’lı teröristlerce kurşuna diziliyor.

Polisin 1 Mayıs müdahalesi ve öldürülen çocukla ilgili haber ertesi gün tüm gazetelerin manşetlerinde. Eruh’taki saldırı ise büyük yer bulamıyor gazetelerin birinci sayfalarında.

Gazeteler Başbakan Turgut Özal’ın hışmına uğrar:

― Polisi hedef gösteren basın. Eruh’taki şehitleri neden o büyüklükte okuyucuya yansıtmadı?

Fatura yine basına çıkmıştır. Başta Özal olmak üzere çok sayıda devlet yetkilisi PKK eylemleri büyük verildiğinde dönem dönem tepki göstermiş, “bölücü örgüt propagandası yapıldığını” ima etmişlerdi. Yani haberi verseler bir türlü, vermeseler bir türlü.

Artık basın için Güneydoğu’da üç-beş ölü “vaka-yı adiye” den sayılıyordu. Köy baskınlarında, karakol baskınlarında, sınır ötesi harekâtlarda yaşamını yitirenlerin sayısı yirmili, otuzlu, kırklı rakamlara ulaştığı için, Eruh’taki saldırı manşetlere girememişti.

Aslında olay çok ilginçti; ama Özal’ın üzerinde durduğu nedenlerle değil.

Gazeteci olayı biraz kurcaladı. Aslında hedef askerler değildi, Eruh bölgesinde “korucubaşı “ olarak bilinen “Baho Ağa” lakaplı Bahattin Aktuğ’du PKK’nın hedefi. Çok sayıda köylüye zulmettiği iddiasıyla sık sık gündeme gelen Aktuğ, dört askerin şehit olduğu saldırı için yöredekilerin söyledikleri şöyleydi:

― PKK yanlış istihbarat almış. Aslında hedef “Baho Ağa”ydı. Ama minibüste olmayınca yeğenini öldürdüler.

Aktuğ’un yeğeninin öldürülmesi, bölgede tırmanacak gerginliğin yeni habercisiydi. Herkes Bahattin Aktuğ’un, “intikamını nasıl alacağı” ile ilgili fikir yürütüyordu.

Bu iddialardan en ilginci, o günlerde yöreyle ilgili etkili ve düzenli yayınlar yapan haftalık “2000’e Doğru” dergisinden geliyordu:

― Bahattin Aktuğ, yeğeninin öldürülmesinden sonra elli kişilik liste yaptı. Bu liste PKK‘ya yardım ettiği sanılanlardan oluşuyor. Bahattin Aktuğ, er geç bunları temizleyecek!

Çok geçmeden bölgede Baho Ağa’yı işaret eden “pis kokular” yükselmeye başladı.

Başı kesik ceset, korkunun başlangıcı…
Aktuğ’un hüküm sürdüğü Güçlükonak Köyü yakınlarında hayvanlarını otlatan çobanlar, 16 Haziran 1989 günü kafası kesik bir ceset bulur. Durumu ailelerine söylerler. Ancak Aktuğ ve korucularının korkusu yüzünden olay ancak 3 gün sonra savcılık kayıtlarına girer.

Osman Esendemir adlı köylünün cesedidir bu.

Osman Esendemir, Güçlükonak Köyü’nün bağlı olduğu Fındık Bucağı’nda oturur. Yaklaşık yirmi beş gündür kayıptır.

Fındık Bucağı’nda jandarma taburu vardır. Bunun da komutanı Binbaşı Oktay Tekin’dir. Dört askerin şehit olduğu ve “Baho Ağa”nın yeğeninin öldürüldüğü son olaydan sonra Binbaşı Tekin, askerin çevrede dolaşma riskini azaltmak istemektedir. Bu amaçla gel-git işleri ile evrak ulaşımını sıradan köylülere yaptırtmaya başlar.

Osman Esendemir de Binbaşı’nın “kurye” olarak kullandığı köylülerden biridir.

Osman, 26 Mayıs günü Binbaşı Oktay Tekin tarafından çağrılır ve gözaltına alınır. Bir gece gözaltında kalır ve işkenceden nasibini alır. Aslında hiçbir şeyle suçlanmaz. Ama önceden gözdağı vermek usuldendir.

Suçunu sorar:
― Suçun yok. Ama bu daha bir şey değil, Sana vereceğimiz işi kabul etmez ya da doğru dürüst yapmazsan sonunu sen tahmin et!

Kendisine görevi anlatılır. Taburla çevredeki kollan arasında evrak taşıyacaktır. İstemeye istemeye göreve başlar. Görev risklidir. Bölgede etkin olan PKK onu yakalasa, hele elinde evrak görse yaşama şansı kalmaz. Ama iki ateş arasında kalan Kürt köylüsünün verilen görevi –hele bu görevi asker vermişse- reddetme şansı yoktur.

Ertesi sabah serbest bırakılır ve tam yirmi dört saat sonra taburda olması istenir. Gider istenen saatte. “Bugün iş yok, yarın sabah gel” yanıtı alır. Yeniden gittiğinde Yatağankaya Köyü’ndeki jandarma timine ulaştırılacak bir zarf teslim edilir kendisine. Teslimattan sonra tekmil vermeye gelmesi söylenir. Denileni yapar.

Ertesi sabah yeniden gelmesi istenir. Yine gelir. Bu kez haberleşmek için kendisine bir telsiz bataryası verilir. Evrağı bırakacağı yer ise Yarımca mezrasındaki jandarma timidir.

Tarih 1 Haziran olmuştur. Gün akşam. Yine tekmile gelir. Binbaşı kendisini kutlar ve şu sözlerle ödüllendirir:
― Bir iki gün senin işin yok. Yarın Cuma. Çocuklarınla geçir. Cumartesi sabahı seni bekliyorum.
Bir gün dinlenmiş, çocukları ve eşiyle has ret gidermiştir. Ama “helalleşme” yaşadığının farkında değildir.
O gün gelir. 3 Haziran’da Fındık Jandarma Taburu’ndan bir zarf alır. Sabah gittiği taburdan öğlen ayrılır. Zarfı Ormaniçi Köyü’ndeki askerlere götürecektir.
Binbaşı’nın söylediklerine anlam veremez, ama dikkatle dinler:
― Zarfı teslim ettikten sonra seninle işim bitmiştir. Senin sorumluluğun artık zarfı vereceğin timde. Onlar sana ne emir verirse odur. Bu sefer yolun uzaktır!
Kafası karışır. Güzergâhta olmamasına karşın köyüne uğrar. Genç yeğenleri Nimet ve Ömer’i yanına alır.
Derdeste mevkiine geldiklerinde yolda bekleyen altı silah adam görürler. Bunlardan korucu olduklarını bildikleri Bahattin, Ramazan ve Abdülkerim yanlana doğru yaklaşır.
Sesleri dostça değildir gençlere:
― Tamam, siz evinize dönün. Osman amcanız bizim için gelmiş. Onunla işimiz var!
Gençler döner. Amcalarının ardından bakarlar. Gözden kaybolur silahlı adamlarla beraber. Bir helikopter de alçaktan uçmaktadır. Gençler ve köylüler bu helikopteri tanırlar. Siirt İl Jandarma Alay Komutanı Temel Cingöz’ün makam helikopteridir bu. Bölgede nam salmıştır.
Aradan bir iki gün geçer. Osman eve dönmez. Ailesi telaşlanır. Muhtardan yardım ister. Muhtar heyetini de yanına alarak Fındık’a gider. Binbaşı Oktay Tekin’in huzuruna çıkar. Binbaşı, “Osman’ı kendisinin gönderdiğini ama neden dönmediğini bilmediğini“ söyler ve gidip onu aramalarını salık verir.
Muhtar çaresizce döner. Aileye Binbaşı’nın söylediklerini aktarır. Aileden iki kişi Osman’ı aramak için son görevlendirildiği ve görüldüğü bölgeye giderler. İzine rastlayamazlar. Hatta son görevlendirildiği yerdeki köylüler, burada 10 gündür hiçbir askerin olmadığını söylerler. Korkulan artar.
Muhtar ve heyet ertesi gün yine huzura çıkar. Binbaşı hiddetlidir. Osman’ı gördüğünü bile inkar eder. Heyeti azarlar, içlerinden bazılarını tokatlar ve kovar.
Binbaşı’dan umut kesilmiştir. Köylüler ve Esendemir ailesi Osman’ı aramaya koyulur. Eşi Zeynep de Güçlükonak’a gider ve “Baho Ağa”ya ulaşır:
― Senin korucuların kocamı aldı. Çocuklarımla perişanım. Lütfen kocamı bize ver!
Bir bölgeye giremezler. Asker orayı “yasak bölge” ilan etmiştir. Oraya giren vurulacaktır. Burası Osman’ın kafası kesik cesedinin bulunduğu bölgedir. 18 Haziran’a kadar bölge yasaklıdır. Giren vurulacaktır. Uzaklaşırlar mecburen.
Osman’ı altı silahlının teslim aldığı gün, yakın köylerden birinde yaşayan Ahmet Savun, üç-dört korucunun bir kişiyi tarlasının kenarındaki otların içine sürüklediğini görür. Fark edilmemeye çalışarak yaklaşır. Dayak yemekten hali kalmamıştır sürüklenen kişinin. Neredeyse cansızdır. Ama henüz can vermemiş olacak ki, korucular boynuna bağladıkları poşuyla onu boğmaya çalışmaktadırlar. Bu sırada parlayan bazı cisimlere uzanır korucular. Balta ve bıçaktır bunlar.
Artık cansız olduğundan iyice emin olduğu kişinin kafasını keseceklerini anlar.
Ahmet panikler ve kaçar. Hışırtılardan kuşkulanan korucular takibe başlar, ama izini kaybettirir. Şimdi Ahmet”i sarmıştır ölüm korkusu. Olayı görmüş ve korucular tarafından fark edilmiştir. Cizre ‘ye kaçar. Cesedin bulunmasından ve Osman Esendemir’e ait olduğunun belirlenmesinden sonra Cizre’de savcılığa ifade vererek kayıplara karışır.
Ailenin iddiaları ve olayı anlatımları devam eder. Savcılığa şikâyette bulunurlar. Tabur komutanından, korucubaşından ve Osman’ı alan silahlı kişilerden davacı olurlar.
İddialara göre savcılık olaydan çok sonra haberdar olur. Bölgede keşif bile yapılmamıştır. Binbaşı Oktay Tekin, askerlerini göndererek cesedin bulunan parçalarını aldırmış ve Bucak yerine Güçlükonak köyüne göndertmiştir. Savcılık da keşfi burada yapmıştır.
Sürer gider iddialar:
― Binbaşı, sadece alıştırma amacıyla Osman’a kuryelik yaptırmış ve sonunda Bahattin Aktuğ’a teslim etmiştir. O da Osman’ımızı öldürtmüştür.
― Sabah tabura gittiği halde öğlene doğru gönderilmiştir. Bu da katillerin tertibatını daha rahat alması için yapılmıştır. Olayı Binbaşı Tekin ve korucubaşı Aktuğ planlamıştır. İl Jandarma Alay Komutanı Albay Cingöz’ün içinde olduğu helikopterin aynı dakikalarda bölgede alçak uçuş yapması olayın planlı olduğunu ve cinayetin kimlerin bilgisi dâhilinde gerçekleştiğinin göstergesidir.
― Olaydan sonra bölgenin “yasak bölge” ilan edilmesi delillerin yok edilmesini amaçlamaktadır.
― Olayın görgü tanıkları mevcuttur. Bunların can güvenliği yoktur. Bu tanıklar “bizim de sonumuz Osman gibi olur” korkusuyla ifade verememektedirler.
― Olayın peşine düştüğümüz ve Osman’ın katillerinin cezalandırılmasını istediğimiz için baskı altındayız. Köyden göçmek zorunda kaldık. Sanıkları tutuklayın!
Aile her yere başvurur. Bölge Valisi Kozakçıoğlu’na, Asayiş Kolordusu Komutanı Hulusi Sayın’a, Siirt Valisi Atilla Koç’a… Hiç biri derman olup, aileye umut vermez, hatta korucubaşı ve Binbaşı tarafından tehdit edildiklerini söylemelerine karşın köyden göçmelerini önlemez ya da önleyemez.
İki köylü daha kayıp…
Osman’ın hunharca yaşamını yitirmesi bölgede ufak ufak tepkilere neden olurken, yine Binbaşı Oktay Tekin’in gözaltına aldığı iki köylünün daha kayıp olduğu haberleri gelir.
Ömer Savun ve Hüseyin Demirtaş, Tekin’in komutanı olduğu Fındık Jandarma Taburu’nun sorumluluk sahasındaki Ormaniçi Köyü’nde yaşamaktadırlar.
Tarih 6 Mayıs 1 989… Şeker Bayramı’nın ilk günü “bir bayrama daha kavuşmanın sevinciyle” sabahın erken saatlerinde ayağa kalkmışlardı Ormaniçi köylüleri. Bayram namazı topluca kılınmış, köy meydanında bayramlaşma başlamıştı.
Çiçeği burnunda bir aylık muhtar Halil Ekin de, bayramlıklarını giymiş, güzel kokular sürünmüş, köstekli saatinin kordonunu yelek cebinin iliklerinden geçirmişti.
Çocuklara elini öptürüp, harçlık dağıtıyordu. Köyden olmayan bir çocuğu fark etti. O da elini öptü ve harçlığını aldı. Çocuk sevinmemişti. “Nasılsın” diye soramadan Muhtar, “binbaşı sizi istiyor” der çocuk.
Muhtarı bir endişedir alır. Bu istekleri daha önceki duyumlarından dolayı “pek hayra yoramayacağını” öğrenmiştir.
Yolu yaya olarak kat eder. İki saat sonra Binbaşı’nın huzurundadır. Çocuğu yaşındaki Binbaşı’nın eline uzanır öpmek için. Ardından kendisinin ve askerlerinin bayramını kutlar.
Binbaşı hiç gülümsemiyor, askerce sesiyle emrediyordu:
Köyünüzden Mehmet Savun adlı bir PKK’lı hain çıkmış. Çatışmada geberdi. Bunun abisi Ömer Savun’u bana getireceksin! Hemen yola çık, akşam olmadan burada olun!
Emri hemen yerine getirmek için soluk almadan köye geri döndü. Ömer’i aldı, tekrar yola çıktı. Saat dört gibi Fındık Jandarma Tabur Komutanlığı’ndaydı.
Ömer’i teslim eden Muhtar, köye döner. Ertesi sabah yine çağrılır. Bu kez kendisini huzura isteyen, Güçlükonak karakolu. Hemen oraya da gider. Tam dört gün gözaltında tutulur. Kaba dayaktan geçirilir aralıklarla.
Gariptir ama bu karakolda da kendisinden Ömer Savun’u getirmesini istediler.
Belki o arada “Ömer serbest bırakılmış, köye dönmüştür diye umut etti. Köye döndü; Ömer yoktu. Ömer’in ailesine durumu anlattı. Aile zaten beş gündür haber alamadığı için endişeliydi. Muhtar hem ailenin endişesini gidermek, hem de karakolun emrini yerine getirmek için tekrar ilk gittiği Fındık Jandarma Taburu’na gitti. Savun ailesi de yanındaydı. Komutan Tekin bahçede dinleniyordu. Durumu anlattı Muhtar.
Binbaşı yine sertti. Beş gün önce muhtardan teslim alarak gözaltına aldığı Ömer Savun’un nerede olduğunu bilmediğini hakaretamiz sözcüklerle ifade etti:
― Burada yok. Bıraktım onu hemen. O zaman o da kardeşi gibi terörist olmuştur!
Aile yıkıldı, muhtar sessiz kaldı. Çaresiz döndüler.
Ömer’i aramaya koyuldular. Ancak korucu ve asker korkusu yüzünden her yere bakamıyorlardı. Aile muhtara baskı yapıyordu, “Sen teslim ettin, sen bulacaksın” diye…
Sonunda bütün cesaretlerini toplayarak korucubaşının köyüne gittiler. “Baho Ağa” da binbaşı gibi öfkeliydi. Grup içinde bulunan Ömer’’in karısı 3 küçük çocuk annesi Suphiye’ye döner ve bağırarak tepki verir:
― Kocanı çok merak ediyorsan şu dereleri ara, belki leşini bulursun!
Grupta, Tabur Komutanı tarafından aynı tarihte gözaltına alınıp yine kuryelik yaptırılan Hüseyin Demirtaş’ın da bir akrabası vardır. Ona da sertçe gürler korucubaşı:
― Onları sorarsanız, siz de onlar gibi olursunuz!
İki aile de, muhtar da yıkılmıştır. Ancak köylülerinin akıbetini sormaya devam etmeye kararlıdırlar. Siirt Jandarma Alayı’na, Siirt Valiliği’ne, Eruh Savcılığı’na dilekçeler verirler. Siyasileri de bilgilendirirler.

Hakkını ararsan, köyü terk edersin!
Bu kez baskı şiddetlenir köylüler üzerinde. Özellikle “Baho Ağa”nın adamları tacize başlarlar. Şikâyetten vazgeçmemeleri halinde köyde hiç kimsenin banamayacağını bildirirler. Küçük bir köydür Ormaniçi. Fazla ekilebilir arazisi olmadığı için kıt kanaat geçinir insanlar. Şimdi ne yapacaklar?
Köylerinde oldukları müddetçe haklarını arayamayacaklarını anlayan köyün tamamı bir sabah göçer. Burası Mardin’in İdil ilçesine bağlı Yalaz köyüdür. Dicle’nin karşı kıyısı olduğu için Binbaşı ve korucubaşının görev alanı dışındadır. Her şeylerini bırakmışlar, ekinlerini biçememişler. Tarlalarında çalışmak için bir iki deneme yapmışlar, ama her defasında korucular tarafından kovulmuşlar.
Muhtar gözünü karartmıştır. Masum iki insandan neredeyse iki aydır haber alınamamasını kabullenemez ve iki ailenin yakınlarıyla birlikte Siirt’e gelir.
Siirt Vali Yardımcısı Zülkarnin Öztürk’e ulaşmayı başarır Ormaniçi köylüleri. Öztürk ilgilenir. Jandarmayı arar. Ama kendisine verilen haberler aileye ve muhtara verilenden farksız değildir:
― Ömer Savun 1.5 saat gözaltında kaldıktan sonra serbest bırakılmış, Hüseyin Demirtaş hiç gözaltına alınmamıştır. Nerede olduklarına dair bilgi yok.
Artık bir bilmecedir akıbetleri.
Tüm bunlar olurken olaylar artık bölgeyi aşar ve Türkiye’de duyulmaya başlar. Gazetelerde küçük başlayan “kayıp köylüler” haberi, siyasilerin ve avukatların çabasıyla büyük yer kaplamaya başlar.
Gazeteci kendini Siirt’te buluverir bu kez. SHP milletvekili Fuat Atalay da bölgeye gelmiştir. Atalay’ı, Sosyalist Parti Genel Sekreteri Yalçın Büyükdağlı’nın gelişi izler. Kayıp köylüler artık Türkiye gündeminden de taşmıştır. Çok sayıda yabancı gazeteci bölgeye gelir, polis ve MİT’in sıkı takibi altında gezer, ancak bölgeye sokulmazlar. Dünyanın da gözünün çevrildiği olaya U1uslararası Af Örgütü de müdahil olur. 12 Eylül darbesinden bu yana örgütün gündeminden düşmeyen Türkiye uluslararası alanda zora düşer.
İlk günden beri olayla ilgilenen Gazeteci de, doğup büyüdüğü Siirt’in bu köylerinde meydana gelen olayları takip eder ve aralıksız haberleştirir. Siirt’e gelmeden, yirmiye yakın haber yazmıştır o güne kadar.
Birinin parçalanmış cesedi bulunan üç kayıp köylü ile ilgili suç duyuruları vardır. Savcı Necati Ekincinin başlattığı soruşturmanın ne aşamada olduğunu öğrenmek için Eruh’ a geçer.
Burada “bomba bir haber” beklemektedir kendisini. Binbaşı ve korucubaşını ifadeye çağırıp sorgulayan Savcı bir gün önce görevden alınmıştır! Soruşturmayla ilgili olarak her olayda olduğu gibi hemen “yetkisizlik kararı” verilmiş ve dosya Eruh Kaymakamlığı’na devredilmiş.
Askeri kuryeye suçüstü!
Siirt Valiliği ve Jandarma yetkililerinin şiddetle yalanladığı, “köylülerin askerî kurye olarak kullanıldığı”na ilişkin iddiaların boş olmadığı kısa sürede görülecekti. Gazeteci SHP milletvekili Fuat Atalay’dan araştırmalarına yönelik görüş aldığı sırada, bir köylü gelir yanlarına. Aynı bölgeden başka bir köylünün kurye olarak kullanıldığını ve şimdi o köylünün Eruh durağında minibüs beklediğini anlatır.
Bunları duyan Fuat Atalay hemen harekete geçer. İstikamet, Eruh durağıdır. Gazeteci de onu izler. Haber yakındır. Güçlükonak Jandarma Karakolu’nun evraklarını taşıyan köylünün adı Abdullah Elcevabini’dir. Başta inkâr eder. Milletvekilinin “Korkma, seni koruyacağım” güvencesi üzerine elindeki dosyayı verir. Dosyada karakola ait belgeler vardır.
Köylüyü ve dosyayı alarak Gazeteci’yle birlikte Valilik binasına gider. Vali Yardımcısı Zülkarnin Öztürk’ün odasına çıkar. Öztürk şaşkındır. Atalay devam eder:
― Vatandaş zorla kurye olarak kullanılıyor. Bu dosyayı ele geçiren PKK’lılar vatandaşları öldürebilir. Bu bilgiler doğrultusunda güvenlik kuvvetlerine zarar verebilir. Devlet bu olayları sürekli yalanlıyor. Ama şimdi suçüstü yaptık! Bu köylüyü ve evraktan size teslim ediyorum. Bu vatandaşın başına en ufak bir şey gelirse, baskı görürse hesabını sorarız.
Köylüye, vali güvencesi de yetmez!
Bölgede uzun süre kalan Atalay, göçtükleri yerde perişan olan köylülerin umudu olmuştur. Hak arama ve köylerine dönme konusunda yaptıkları girişimlerde destektir. Diyarbakır’a döner bir süre sonra. Baskı altındaki dört köylü, Binbaşı ve korucubaşının tehditlerinden kaçarak Diyarbakır’ a gider ve milletvekiline sığınırlar. Atalay sağladığı araçla köyIüleri Siirt Vali Yardımcısı Hasan Karakaş’a teslim eder. Vali Atilla Koç da Fuat Atalay’a resmi bir yazı yazarak, köylülerin evlerine dönmeleri halinde “güvenliklerinin sağlanacağı” teminatını verir. Bu, iki ay sonra devletin yaptığı ilk açıklamadır. Kuryelikle iddiaları reddedilmiş, cesedi bulunan Osman Esendemir’in ölümüyle güvenlik güçlerinin hiçbir ilgisi olmadığı açıklanmış ama hiç olmazsa köylülerin evlerine dönebileceği ve baskı olmayacağı güvencesi verilmişti…
Halen bölgede olan Gazeteci evlerine dönen köylüleri izlemek amacıyla Ormaniçi köyüne doğru yola çıkar. Önde köylülerin taşıyan bir minibüs, arkada Gazeteci ile şoförün olduğu özel bir araç vardır. Fındık bucağına yaklaşılır. Korucular güvenlik araması yapmaktadırlar. Köylülerin geçişine izin verilir, Gazeteci’nin olduğu araca “bölgede operasyon var” gerekçesiyle geçiş izni verilmez. Gazeteci Siirt’e döner.
Aynı akşam köylüler yine Siirt’tedir. Korucubaşı ve Binbaşı tarafından tehdit edilip kovulmuşlardır. Üstelik “O milletvekili ve Gazeteci’yle beraber hepiniz teröristsiniz. Defolun buralardan” demiş olması Atalay’ın tepkisini çeker. Atalay bunların hakkında tazminat ve ceza davası açar. Ancak sonuç alınamaz.
“Kayıp köylüler”, devletin “suç işleyen güvenlik görevlisini koruma refleksi”ni nasıl cansiperane gösterdiğini anlatan önemli bir örnektir artık. Kayıp köylüler bulunamaz, köylüler evlerinden ve tarlalarından olur.
Hatta Dışişleri Bakanlığı bile, çoğu yalanlanan bilgileri resmi yazıyla Uluslararası Af Örgütü’ne bildirip zor durumda kaldı. Örgütün Türkiye Masası Şefi Helmut Oberdiek hiç şaşırmadığını söyler:
En azından iki köylünün gözaltına alındığı bugüne kadar kabul ediliyordu. Ama bize öyle bir yazı geldi ki, her şey inkâr ediliyor!

Atın da ürkse de “dur”acaksın!

Mehmet Aka, Cumhuriyet’in Adana Bürosu’nda görevli başarılı bir muhabirdir; Gazeteci’nin de yakın arkadaşıdır. Birçok önemli habere imza atan Aka, 89’un Temmuz ayında Yüksekova’da bulur kendini.
Mevsim hem iklim açısından., hem peş peşe patlayan olaylar nedeniyle oldukça sıcaktır. Eylemler durmuyor, çatışmalar sürüyor, arada kalan halkın uğradığı insan hakları ihlalleri iddiaları çığ gibi büyüyor.
Aka, Hakkari’nin Yüksekova ilçesinin Kokep Köyü’ndeki olayı araştıracaktır. Bölge İran-Irak sınırındadır. Neredeyse tüm yöre halkı, katır ya da at sırtında getirdiği ufak tefek şeyleri satarak geçimini sağlamaktadır. “Kaçakçı” diye anılırlar ve asker sürekli peşlerindedir.
Çocuk yaştaki Dayruş Akgül de “kaçakçı” diye tanımlananlardandır. Dört sene önceki Roboski katliamında olduğu gibi, “terörist” sanılır ve vurulur.
Kokep Köyü’ndedir Aka. On altı yaşındaki Dayruş’un annesi Zümeyra ile konuşur:
― Oğlunuz nasıl öldü?
― Amcasının oğluyla birlikte iki atın üzerindeler. Jandarma “dur” der; dururlar. Oğlumun atı ürker. Bunun üzerine jandarma ateş açar. Ağır yaralanır evladım.
― Sonra ne oldu?
― Karakolda beklettiler dört saat. Sürekli kan kaybediyordu ve orada öldü. Katiller ve oğlumu karakolda bekletenler Allah’tan korkmadılar mı?
Olayın tek tanığı Dinar’la da konuşur Mehmet Aka:
― Olaydan sonra beni ve ağır yaralanan kuzenimi köy karakoluna götürdüler. Hava henüz kararmamıştı. Karakol komutanı beni görünce askerlere bağırmaya başladı. “Bu köpeği niye gebertmeyip sağ getirdiniz” diyordu. Bizi dört saat beklettiler. O arada Dayruş öldü.
― Üzerinizde kaçak eşya var mıydı?
― Ne üzerimizde ne atların üstünde hiçbir kaçak eşya bulamadılar. Zaten sınıra çok uzaktık. Geziyorduk atlarımızla.
Aka, o sırada bölgede bulunan Milletvekili Cumhur Keskin’le de konuşur. Keskin, yorgun düştüğü temaslarından sonra Hakkari’deki evinde hasta yatmaktadır. Olayla ilgili bilgi sahibidir:
― Çocuğun vurulduğu yer sınıra bir kilometre uzaklıktadır. Aslında burada jandarma “dur” uyarısı bile yapmadan ateş açıyor. Her şey formalite. Her yıl on, on beş kişi bu şekilde ölüyor. Kaçakçılık bile yapıyorlarsa ― ki bu çocuklarda hiçbir kaçak eşya yakalanmamıştır― bunun cezası canlarını almak değil. Kaçakçılık Yasası’na göre, bu işlemin cezası hürriyeti bağlayıcı ceza değil, para cezasıdır. Yani elli, yüz liralık bir ceza yerine insan hayatına kıyılıyor!

Karateci er, hastalandı, öldü!

Gazeteci, şu ana kadar okuduklarımızdan farklı bir iddiayı araştırmaya koyulmuştu. Bu olayda da iddia sahibi iddiasıyla kalmış, devletin “koruma kalkanları inmemiştir” bir türlü…
Olay ‘89’un 6 Temmuz’unda meydana gelir. 20 yaşındaki İhsan Karaca, Mardin’in Kızıltepe ilçesinde askerlik görevini yapmaktadır. İstanbul Gençler Karate Şampiyonudur. Bir gün ailesi aranır ve oğullarının “rahatsızlanarak” öldüğü bildirilir.
Baba İhsan Karaca, iddiaya inanamaz. Sporcu oğlu basit bir rahatsızlıkla nasıl ölür? Cenazesini defneder ve hemen harekete geçer. Otopsi raporunu ister, raporda “ölüm nedeninin belirlenemediği” notuyla çılgına döner. Bu nedenle cesede ait bazı parçalar İstanbul Adli Tıp Merkezi’ne gönderilmiştir.
Oğlunun dövülerek öldürüldüğüne ilişki bazı ifadeler gelir kulağına. Kuşkuları artar. Olayı araştırmaya başlar. Kızıltepe’ye gider. Şehit babası olmasına karşın muhatap bulamaz, Yaşadığı İstanbul’a eli boş geri döner.
Bir ay süreyle her yere dilekçe yağdırır, Eyüp ilçesinde savcılığa da başvurur. Yeniden otopsi ister. Başvurudan yanıt alamaz. İkinci otopsi falan da yapılmaz.
Bu kez Genelkurmay Başkanı Necip Torumtay’a duygusal bir mektup yazar:
“Her insanın evladı kendisine şirin gözükür, muteber sayılır. Oğlum içki ve sigara kullanmazdı. Sporcu olduğu için sağlığına zarar verecek en ufak davranışta bulunmazdı. Bir çatışmada şehit olsaydı şeref duyardım. Yüreğim sızlıyor. Siz de oğlumun manevi babasısınız. Oğlumun şüpheyle baktığım ölümünün aydınlatılması için siz değerli büyüğümden yardım istiyorum. Çaresizim.
Bu mektuba bir ay sonra Jandarma Genel Komutanlığı’ndan yanıt gelir:
“Jandarma eri İhsan Karaca’nın vefatında hiçbir personelin ihmal ve kusuru yoktur… Oğlunuzun vefatı nedeniyle size maaş bağlanacaktır. Lütfen gerekli sağlık raporlarını alarak bize gönderiniz.
Baba ve aile bir kez daha yıkılır. Burada da kapı duvar olmuştur.
Ölümü saat 06.00’da nöbetteyken olmuştur. Buna karşın “ihmal ve kusur yoktur” denmektedir. Baba çaresizdir. Oysa oğlu sporcu ve sağlıklıdır. Olaydan önce basit bir rahatsızlık geçirdiğini öğrenir ve sorar:
“Eğer bu rahatsızlık vefat edeceği kadar önemli idiyse ya da başka bir neden varsa ya da dövülmüşse neden nöbet tutturulur?”
Güneydoğu’da ölümün bu türlüsü de var!

Yaşı on, on dört ya da 16… O, çocuk!

Kimine göre on, kimine göre on dört, kimine göreyse on altı yaşındadır çoban Mahmut Yaşar. Şırnak’ın Balveren köyünde yaşar.
Şırnak, 89 Temmuz’u yaşanırken, Güneydoğu’daki ilk kitlesel direnişe sahne olmuştur. HayvancıIıkla geçinen Balveren köylüleri, “yaylalara çıkış yasağı”nı protesto etmek amacıyla Şırnak-Hakkari karayolunu ulaşıma kapatırlar. Birkaç gün yolda oturma eylemi yaparlar. TOMA’lar icat edilmemiştir henüz. Çoluk çocuk yolda uyuyup köylerine dönmezler.
Celal Başlangıç bu direnişi yerinde izler. Bölgeyle ilgili izlenimlerini yazar. Yazının bir bölümü, Gazeteci’nin ana araştırma konusu olan “yanlış ölümler”le ilgilidir:
“Olağanüstü Hal’de, Demokrasi Bölgesi’nde her köylü, ağaç altında yatıp uyuma hakkına sahiptir. Hatta ayakkabılarını çıkarıp başucuna da koyabilir. Ama bu arada gelen silahlı kişiler de ateş edip öldürme özgürlüğüne sahiptir. Demokrasi bu! İşte on dört yaşındaki çoban Mahmut da, bu özgürlükten nasibini alanlardan. Sen kalk kardeşin Abdurrahman’ı hayvanları sulamaya gönder, ondan sonra da uyu. Gelen silahlı kişiler de seni bir güzel tarasınlar. Kayıtlara da, ‘dur ihtarına uymadığı için açılan ateş sonucu’ diye geç. Ne yaparsın, fazla demokrasiden oluyor bu.”
Direniş bitmiş, Celal dönmüştü. Gazeteci, “terörist diye öldürülen köylülerin cesetlerinin yakıldığı” iddiasıyla gündeme gelen Yoncalı köyündeydi.
Dört-beş saatlik yolculuktan sonra Şırnak’a geldi. Bölgede incelemeler yapan milletvekilleri de oradaydı. Hep beraber Şırnak Belediye Başkanı Mehmet Emin Uğur’un evine konuk edildiler. Yer sofrasında yemekler yenildi, acı mırralar içildi.
Ev çevre köylülerle dolup taşmıştı. Herkesin milletvekilleriyle Gazeteci’ye anlatacak bir derdi vardı. Köylülerin çoğu direnişlerini yeni tamamlamış Balveren’den gelmişlerdi,
Çobanı “yanlışlıkla” öldürürsen, ablası da dağa çıkar!
Gazeteci notlar almaktadır:
― Çobanımız on yaşındaydı sadece. Uyurken öldürdüler. Teröristtir dediler. Böyle olunca gençler devlete karşı kin duyuyor. Bu uygulamalarla kin tohumlan ekiliyor. Yaşar’ın ablasıyla amcasının kızı intikam amacıyla dağa çıkıp PKK’ya katıldılar…
― Asker bize neden baskı uyguluyor. Biz PKK‘lı değiliz. Maddi durumumuz iyi. Kimse PKK‘ya kanmaz.
― Geçimimiz hayvancılıkla. Sıcak olunca hayvanlarımızı serin yaylalara çıkarmazsak telef olurlar. Aç kalırız. Bize yaylaya çıkmayın, orada PKK var’ diyorlar. Biz asırlardır yaylaya çıkarız.
Gazeteci aldığı notlan haberleştirir. Çok geçmeden devlet Siirt Valisi Atilla Koç’un ağzından ses verir. Şırnak henüz il olmamış, Siirt’in ilçesidir.
Vali iddiaları reddeder:
― Şırnak ilçesinde 19 Temmuz 1989 günü operasyonlarını sürdüren güvenlik kuvvetleri Mahmut Yaşar adındaki vatandaşa “dur” ihtarında bulunmuşlardır. İhtar ve ikaz ateşlerine uymayan Mahmut Yaşar kaçınca ateş edilerek vurulmuştur. İddia edildiği gibi on yaşında olmayıp on altı yaşındadır. Uyurken öldürüldüğü söz konusu değildir. Zaten konuyla ilgili olarak soruşturma açılmıştır.
İster on, ister on dört, ister on altı yaşında olsun çocuk çoban Mahmut öldü. Tek gerçek bu. İster “kaçarken”, ister “uyurken” öldürülmüş olsun.
Çocuk yok artık!

Muhtarı kim öldürdü?

İsmail Uslu, Diyarbakırlı bir taksicidir. II Ağustos 1989 günü akşam saatlerinde Çinar ilçesi ‘nden altı yolcusunu balık istifi aracına alır. Diyarbakır’a getirecektir. Ovabak Köyü”nün çıkışında askeri kontrol vardır. Aramadan geçer, ardından araç taranır. Yolculardan Beneklitaş Köyü Mulıtarı Sabri Kara ölür, diğer yolcu Aziz Bülbül ile sürücü yaralanır_
Yaralılar askerler tarafından Dicle Üniversitesi Hastanesİ’ne kaldırılır,
Sürücü ifade verir:
― Barikat kuran askerler kimliklerimizi kontrol ettiler. Üzerlerimizi ve aracı aradılar. Sonra geçmemize izin verdiler. Yaklaşık bir kilometre gittikten sonra karşıda duran aracın uzun farlarını yakmasından dolayı önümü göremez oldum. Kendi farlarımla uyarı yaptım, yine söndürmedi. Hızımı azaltıp yavaşladım yavaş seyretmeye başladım. Bu sırada hem duran araçtan, hem de çevrede pusu kuran askerlerden yaylım ateşi başladı. Araçtan inip ‘biz terörist değiliz’ diye askere seslendik. Ancak ateş kesilmedi.
DGM Savcılığı olaya el koyar. Savcı Metin Yüksel hazırladığı defin ruhsatında, muhtara ait cesedin “askerler tarafından getirildiğini, Kara’nın teröristlerce öldürüldüğünün bildirildiğini ve kesin ölüm nedeni belirlendiği için gömülmesinde sakınca olmadığını” belirtir.
Muhtarın yakınları Sabri’yi askerin öldürdüğünü iddia eder. İddialar üzerine Olağanüstü Hal Bölge Valisi Nazif Kayalı bir açıklama yapar:
― Her ihtimali göz önüne alıyoruz. Savcılık soruşturması gizli olduğundan ayrıntılı açıklama yapamam. Biz de idari soruşturma başlattık.
Ölümden sorumlu tutulan jandarmanın en üst düzeydeki ismi Diyarbakır İl Jandarma Alay Komutanı Albay Koray Gökçek, hastanedeki yaralıları ziyaret eder, “geçmiş olsun” dileklerini iletir.
Savcılık soruşturmayı idareye devreder. İdare “sanıkların yargılanamayacağına’ hükmeder. Kuşkulu ölüm aydınlanmaz!

Ali “terörist”, amca “sanık” oldu

Valilikten yine bir açıklama vardır, 10 Kasım 1989’da:
“Şanlıurfa’nın Suruç ilçesinde güvenlik kuvvetleriyle çatışmaya giren bir terörist ölü ele geçirilmiştir.”
Artık bazı açıklamalara kuşkuyla yaklaşıyordu Gazeteci. Bu da onlardan biriydi. Öldürülen bir “terörist” vardı ama silahı yoktu. Suruç PKK hareketliliği açısından çok sakin bir ilçeydi. Neredeyse hiç çatışma yaşanmamıştı.
Sadece 2 gün sürdü sessizlik. Telefonlar çalmaya başladı:
― Ali Ay, evini basan özel tim tarafından haksız yere öldürülmüştür. Olayın tek tanığı amcası Fevzi Ay “yasadışı örgüt üyesi” iddiasıyla tutuklanmıştır.
Diğer aile fertlerinden olayı dinler Melik:
― O akşam (9 Kasım) saat 18.30 sıralarında Suruç şehir merkezindeki afet konutlarında bulunan ev, özel tim ve komandolar tarafından sarılır. Ardından ev basılır. Ali Ay tek kurşunla öldürülür. Amcası Fevzi Ay gözaltına alınır.
Başkan Melik, bir rapor hazırlar ve İHD Genel Merkezi’ne gönderir.
Raporun satırbaşları:
― Olay yerinde yaptığımız araştırmalarda herhangi bir çatışma izi görmedik. Olayda herhangi bir silah da yakalanmamıştır. Güvenlik güçleri Ali Ay’ı sağ yakalamak yerine öldürmeyi tercih etmişlerdir.
― Savcılık maktulün cesedini ailesine vermek istemiş ve bu amaçla yakınlarını çağırmıştır. Bu sırada KaymakamIık’tan savcılığa bir telefon gelmiş ve cesedin aileye verilmemesi istenmiştir. Yargı bunu emir telaki etmiş, ceset hiçbir dini vecibe yerine getirilmeden Suruç Belediyesi’ne ait bir kepçenin içine atılarak götürülmüştür. Mezarlığa getirilen ceset, açılan bir çukura atılmıştır.
― Maktulün yakınları korku içindedir. Baba, oğlunun cenazesine bile sahip çıkamamıştır.
― Olayı ortaya çıkaracak tek görgü tanığı vardır. Buda maktulün amcası Fevzi Ay’dır, Ortada tanık bırakmayan güvenlik güçleri, örgüt bahanesiyle amcayı gözaltına alıp ardından tutuklatmışlardır. Böylece olayın tek görgü tanığı sanık durumuna düşürülmüştür.
― Savcılığa suç duyurusunda bulunduk. Gelişmelerin takipçisi olacağız.
Ali Ay artık yaşamıyor… Tutuklu amca da uzun süre ailesiyle görüştürülmez.
Suruç Cumhuriyet Savcılığı şikâyet üzerine başlattığı soruşturmayı DGM’ye devreder. Sonuç?

Oduncu “kayadan düştü”

Mehmet Ertürk, Silopi’nin Üçağaç köyünde yaşayan “kendi halinde bir oduncu” olarak tanınırdı. Elli altı yaşındaki oduncu Mehmet, ailesini de alarak Cizre’ye göçer. Bölgedeki operasyonlardan ve baskılardan bıkmıştır.
Gazeteci bir gün Şırnak’ta adliye koridorlarında gezerken oduncunun karısının verdiği bir dilekçeden haberdar olur. Bir dilekçeyle Savcılığa başvurmuştur Fatma Ertürk. Kocasının “PKK sığınaklarını dağda gezdiğin için bilirsin. Bize bu sığınaklarını göster” denilerek asker tarafından gözaltına alındığını ve beş gün sonra cesedinin olarak Şırnak Belediye’sine teslim edildiğini iddia eder. Gazeteci olayı araştırmaya başlar. Olayın hikâyesi ilginçtir.
Oduncunun Cizre’deki evinin kapısı çalınır bir gece. Tarih 17 Kasım 1989’dur. Gelenler “asker giysili özel tim” elemanlarıdır. Kapıyı Mehmet Ertürk açar. Arkasında da eşi Fatma vardır. Güvenlik güçleri, “Bizimle gelip PKK sığınaklarını göstereceksin” derler. “Bilmiyorum” dese de nafile. Karısının itirazlarına rağmen gözaltına alınır.
Geceyi Şırnak –Tugayı’nda gözaltında geçirir. Ertesi gün tim elemanlarıyla birlikte Cudi Dağı’na götürülür. Burada sığınakları göstermesi istenir. PKK sığınaklarıyla ilgili ne sonuç elde edilir bilinmez ama birkaç gün süren koşuşturmadan sonra can verir. Cudi Dağı’nın kayalıklarındadır cesedi.
Ceset Şırnak’taki Tugay’a getirilir. Gözaltı olayından dört QÜn sonrasıdır. Akşama doğru Tugay’dan Şırnak Belediyesi ‘ne bir telefon gelir:
– Burada bir ceset var. Defnedilmek üzere alın.
Telefonu açan belediye görevlisi bu saatten sonra defin işlemi yapılamayacağını ve cesedi sabah teslim alacaklarını söyler. Sabah olur, ceset alınıp defnedilir ikindi vakti.
Oysa Fatma Ertürk, bu dört gün süresinde çalmadık kapı bırakmamıştı çocuklarıyla beraber, ama kocasının izine ulaşamamıştı. Şimdi kocası kendisinden ve çocuklarından bile habersiz defnedilmişti. Ona karşı son görevini yapamamanın üzüntüsündeydi.
Gazeteci, Fatma Ertürk’e ulaştığında defin işleminin üzerinden üç gün geçmişti.
Acılıydı:
– Belediye bana o gün ulaşamamış, doğrudur. Ama güvenlik güçleri bizim evi biliyor ve kocamı orada gözaltına aldılar. Gelip haber vermeleri zor muydu? Definden çok sonra haberim oldu. Belediye’ye gittim.
– Ne dediler?
– Eşiniz Tugay’dan bize ölü olarak teslim edildi ve tarafımızdan defnedildi.
– Neden ölmüş?
– Bana söylenene göre, PKK sığınaklarını göstermek için Cudi’ye götürülmüş. Bu sırada kaçtığı ve kayalıklardan düşerek öldüğünü söylemiş güvenlik kuvvetleri.
– Kime?
– Savcıya!
– Peki sizce?
– Onu gözaltına aldıkları sırada “ben sığınakları bilmiyorum” dedi. Buna rağmen götürdüler. Bilmediği halde neden kaçsın? Kocam evden alındığında sapasağlamdı. Hiçbir hastalığı yoktu. Üç, dört günlük bir uzun gözaltı süresinin sonunda ölmüş olması şüphelidir. Tam bilmesem de ona işkence yaptıklarına ve böylece öldürdüklerine inanıyorum.
– Bunları savcıya anlattınız mı?
– Evet dilekçemde o da var. Otopsi yapılmışsa suretini istedim. Yapılmamışsa yapılmasını istedim.
Belediye: Bize cesetleri belgesiz teslim ederler
“Defin muammasını öğrenmek ve Fatma Ertürk’ün iddialarıyla ilgili bilgi almak üzere Şırnak Tugayı’nın yolunu tutar Gazeteci. Hiçbir yetkili tarafından kabul edilmez.
Bu kez Şırnak Belediye binasına yönelir. Belediye Başkan Vekili ANAP’lı Abdullah Özcan tarafından kabul edilir. Sorulan yanıtlar Özcan:
– Ceset size nasıl ulaştı?
– 21 Kasım akşamı bize tugaydan telefon açıldı. “Bir ceset var, gelin alın” dediler.
– Aldınız mı?
– Hayır. Akşam olduğu için defnedemeyeceğimizi, yarın sabah alacağımızı söyledik. Kabul ettiler.
– Telefonu açan kimdi:
– Şu an hatırlamıyorum, Ama üst düzey biri değildi.
– Peki, cesedin kime ait olduğunu söylediler mi?
– Aldıktan sonra söylediler. Biz de ailesini aradık. Silopi Belediyesi’ne haber verdik. Ama gelen olmadı. İkindiye kadar bekledikten sonra gömdük.
– Ölen kişi ailesiyle birlikte Cizre’de yaşıyor ve burada gözaltına alınmış.
– Biz sadece Silopili olduğunu biliyorduk. Başka bilgi verilmedi.
– Cesedi teslim alınca herhangi bir belge aldınız mı?
– Herhangi bir belge vermediler. Zaten her zaman öyle oluyor.
Fatma Ertürk’ün şikâyeti üzerine bir soruşturma başladığını öğrenen Gazeteci, Şırnak Cumhuriyet Savcısı Oktay Yılmaz’ı ziyarete gider. Savcı Yılmaz, makamında konuştuğu Gazeteci’yle elindeki bilgileri paylaşır ve soruları yanıtlar:
– Mehmet Ertürk’ün otopsisi yapıldı mı?
– Evet. Otopsi bir savcımızın denetiminde hükümet tabibi tarafından yapıldı.
– Yanlış değilsem Savcılığınızın izniyle gözaltına alınmış.
– İzni biz verdik. Gözaltı süresinde PKK üyesi olma iddiasıyla ifadesi alınmış. İfadesinde arazide bir takım sığınaklar göstereceğini söylemiş. Bunun üzerine askerler tarafından Cudi Dağı’na götürülüyor. Burada Kelhapingi Tepesi’nde yer gösterirken kaçmaya çalışıyor. Arazi şartları çok kötü orada. Bende daha önce keşfe gitmiştim oraya. Her taraf sarp ve kayalık. Burada düşerek ölmüş. Yani bize söylenen öyle. Bu konuda bir tutanak da tutulmuş.
– Ceset ne oldu?
– Askerler getirdi. Belediye’ye teslim ettiler. Burada ölenlerin cenazeleri genellikle belediyeye teslim edilir.
– Aile haber verilmediğini söylüyor.
– İşin burasına biz karışmayız. Bu belediyenin sorumluluğunda.
– Aile ikinci otopsi istiyor.
– Gerekli görülürse yapılabilir. Ama aile cenazeyi başka yere defnetmek isterse buraya nakledilebilir.
– Size verilen dilekçede güvenlik güçleriyle ilgili “işkenceyle ölüme neden oldular” iddiası var.
– Evet doğru. Bunun için soruşturma başlattık. Önümüzdeki günlerde ifadelerini alacağız.
Savcıyla konuşması böyleydi Gazeteci’nin. Şırnak’tan ayrılıp Siirt’ e döndü. Çok işi vardı.
Oduncuyu ölüme götüren serüvenin soruşturması Savcılıkça tamamlandı. O soruşturma da malum nedenlerle idareye devredildi ve çıkan karar sonucu kimse yargılanamadı!

Askerin pususunda ölüm

Güneydoğu öyle bir yer ki, özellikle Mardin, Siirt, Şırnak ve Hakkari’de gezerken, sarp kayalıklarla dolu arazi içinizi ürpertir. Olayların en sıcak bölgesi sayılan bu koridorda gördüklerinizle ölümün soluğunu bile duyumsarsınız.
Arazi öyle sarp ve kayalık ki, her bir metrekaresi ayrı bir pusu için elverişli neredeyse. Bu arazi şartlarını iyi kullanan PKK, eyleme başladığı daha ilk günlerden itibaren pusular kurarak çok askeri şehit etti.
Güvenlik güçleri de, zamanla arazi şartlarına uymak zorunda kaldı. Çok sayıda resmi açıklamada da belirtildiği gibi, askerler PKK’nın geçiş noktalarına pusu kuruyor ve “dur” ihtarına uymayanları vuruyorlardı.
Beşir Algan adlı köylü de öyle bir pusuda yaşamını yitirir.
Olağanüstü Hal Bölge Valisi’nin yardımcısı Nafiz Kayalı’nın da belirttiği gibi, güvenlik kuvvetleri o gün bir grup PKK’lının Midyat’ın Budaklı Köyü’ne gelecekleri istihbaratını almıştır. Bunun için pusudadırlar.
Sabaha karşı Beşir Algan adlı bir köylü evinden ayrılır. Tarlasına gidecektir. Pusunun yakınından geçerken taranır. PKK’lı sanılmıştır, Cansız bedeni yere düşer. Tarih 21 Mayıs 1990’dır.
Köylüler ayaklanırlar. Midyat’a doğru yürürler. Belediye Başkanı İsa Ekingen onları yatıştırır. Bir olay meydana gelmez. Ancak gerginlik sürer. Mardin Valisi ile Tugay Komutanı da bölgeye gelir. Köylüler. “sorumlular cezalandırılacak” denilerek yatıştırılır ve evlerine dönerler.
Cezalandırılan, tutuklanan kimse olmaz. Beşir Algan öldüğüyle mi kalacaktır?
Bölgede bulunan milletvekilleri Fuat Atalay ile Cumhur Keskin, Budaklı Köyü’ne giderler. Köylüleri dinlerler. Köylüler pusudan bilgilendirilmedikleri için bu olayın meydana geldiğini anlatırlar.
Ankara’ya dönüşlerinde konuyu Meclis’e taşırlar. Güneydoğu’daki insan haklan ihlalleri için Meclis Araştırma önergesi hazırlığındadırlar zaten. Önergeyi hazırlar ve milletvekillerinin imzasına açarlar.
Beşir Algan’ın ölümüyle ilgili şu notlar vardır önergede:
– Olağanüstü Hal uygulamasının sürdüğü yerleşim bölgelerinde siyasal iktidarın ortaya koyduğu politika ve yönetim anlayışı, var olan sorunları çözmek yerine, sorunları arttıran, yeni sorunlar yaratan olumsuz gelişmelere yol açmaktadır.
– Olağanüstü Hal uygulamalarının en önemli özelliği geçici olmasıdır. Ama görüldüğü gibi bu uygulama uzun süre yürürlükte kalarak olağanlaştırılmıştır.
– 285 sayılı kararname üç yıldır yürürlükte olmasına rağmen TBMM’de görüşülememiştir. Bu kararname, bölgede görev yapan güvenlik kuvvetlerinin görevlerinden ötürü işleyecekleri suçları bağımsız yargı denetiminin dışında tutmaktadır. Bu durum yurttaşların hak arama yollarını tamamen kapatmaktadır.
– Mardin’in Midyat ilçesinin Budaklı Köyü’nde oturan otuz altı yaşındaki Beşir Algan yaşamını yitirmiştir. Görgü tanıkları, Beşir Algan’ın tarlasına gitmek amacıyla evinden çıktığını, yaklaşık on beş metre uzaklıkta güvenlik güçlerince etkisiz hale getirildiğini ve daha sonra vurulduğunu anlatmaktadırlar. Maktül Algan, evinden yüz metre mesafede ölü ya da yaralı yatarken, siperden koşarak çıkan başka bir şahıs tarafından kafasına ve vücuduna birkaç el ateş edildiği de görgü tanıklarınca ifade edilmektedir. Bölge Valiliği olaydan uzun bir süre geçmesine rağmen detaylı bir açıklama yapmamıştır.
– Mevcut yasal düzenlemeler ile yurttaşların iddialarının objektif bir şekilde araştırılma şansı yoktur. Söz konusu ağır iddialar kamu vicdanını derinden yaralamaktadır. Yurttaşların devlete olan güvenleri sarsılmaktadır. Bu koşullarda yurttaşlara, “demokrasi içerisinde hak arama vardır”ı söyletecek tek mekanizma TBMM’dir. TBMM konuya duyarlılık gösterirse bu mümkün olacaktır.

Meclis tutanaklarında “yanlış” ölümler

23 Mayıs 1990 günkü oturumdan:
Mahmut Alınak (Kars Milletvekili)
Dün ve bugün de basından izlediğimiz gibi, Mardin ili Midyat ilçesi Budaklı Köyü’nde bir çiftçi, tarlasına giderken komandoların açtığı yaylım ateşi sonucu öldürüldü. Daha sonra cenaze başına gelen komandoların bu köylünün kafasını parçaladıkları; olay yerine giden köylülere de ateş açıldığı ve bunun üzerine de köylülerin topluca köylerini terk ettikleri söylenmektedir.
Yine Hakkari ili, Uludere ilçesi Şenoba Köyü’nden olan Babat ailesi mensubu bazı kişilerin, Ahmet Kara isimli çobanın başını keserek tabura götürdükleri ve bunun karşılığında da on beş milyon lira aldıkları iddia edilmektedir.
( … ) Çukurca köylerinde koruculuğu kabul etmeyen köylerin etrafının mayınla döşendi, bu mayınların patlaması sonucu Kurudere Köyü’nden Hikmet Demir öldü, yedi kişi ağır yaralandı. Çayırlı köyünden Şerif Keskin ve Eyüp Korkmaz’ın öldürüldükleri, adam öldürmek, gasp, kaçakçılık ve benzeri suçlardan dolayı haklarında tutuklama karan bulunan, hatta bir kısmı Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı bile olmayan bu kişilerin omuzlarında silahlarıyla serbestçe dolaştıkları ve bölge halkı üzerinde terör estirdikleri söylenmektedir.
Haydar Koyuncu (Konya Milletvekili)
– Kim öldürüyor, kim?
Mahmut Alınak (Devamla)
– İstiyorsanız Meclis araştırması talebimizi kabul edersiniz; bunları açıklarız.
Başkan
– Efendim, karşılıklı konuşmayalım.
Mahmut Alınak (Devamla)
– Devletin adli olaylarla ilgilenmeyi bıraktığı, birçok adam öldürme olayıyla ilgili olarak kovuşturma bile yapmadığı söylenmektedir. Bölge Valisi, kral yetkileriyle donatılmıştır.

Yirmi bir PKK’lı, masum köylü mü?

Bu oturumdan iki hafta sonra SHP Milletvekili Cumhur Keskin, Başbakan Y ıldınm Akbulut’tan aşağıdaki soruların yanıtlarırıı istedi:
– 10 Nisan tarihli gazetelerde yer alan bir açıklamada, Hakkari’nin Beytüşşebap ilçesi Cumakaya Köyü yakınlarında güvenlik güçleriyle PKK militanları arasında çıkan çatışmada yirmi bir terörist ölü, on beş terörist sağ ele geçirildi deniliyor. Ölü ya da sağ olarak ele geçirilen teröristlerin yöredeki yerleşim birimlerinde ikamet eden köylü vatandaşlar olduğu doğru mudur?
– Bunların kimliklerini ve nüfusa kayıtlı oldukları yeri açıklayabilir misiniz?
– Olayın meydana geldiği yerin Türkiye ve Irak arasında geçişi düşünenlerin zorunlu olarak geçmek zorunda oldukları bir yer olduğu, ölü ya da yaralı ve sağ olarak ele geçirilen şahısların çeşitli nedenlerle rastlantı sonucunda yol arkadaşlığı yapan köylüler olduğu belirtiliyor. Namaz, çamaşır yıkama, yüz yıkama gibi gereksinimlerini karşılamak üzere dere kenarında bulunmakta iken köy korucularınca ihtar yapılmadan üzerlerine ateş açıldığı, bir kısmının soyunuk vaziyette öldürüldüğü, istense tamamının sağ olarak ele geçirilebileceği iddiası doğru mudur?
– Ölü olarak ele geçirilen kişiler arasında on bir, on iki yaşlarında çocuklar var mı?
– Ölü olarak ele geçirilen şahısların Beytüşşebap ve Uludere nüfusuna kayıtlı köylüler oldukları, bilinen bir aşirete mensup köy korucuları tarafından haksız yere öldürüldükleri, öldürülme nedenlerinin devletten ‘kelle parası’ olarak tanımlanan tazminatı almak olduğu savı doğru mudur?

Bir çocuk daha ölür…

Gazeteci’nin izlediği olaylara konu olan ölümlerde çocuk Yaşta olanların sayısı az değildi. İster dağa çıkan PKK’lı, İster yanlışlıkla vurulan bir çoban olsun, çocuk ölümleri yürek burkardı.
Faruk Aytuğ on üç yaşındaydı. ‘90’nın 6 Ağustos’unda Habur Sınır Kapısı’nda sigara satarken öldürüldü. Baba Hacı Aytuğ’a göre oğlunu özel tim öldürmüştür.
Habur Sınır Kapısı sürekli yoğundur. Ortadoğu’nun istikrarsızlığı ve bitmeyen savaşlar yüzünden sınır kapısı her zaman açık değildir. Bu da uzun kuyrukların nedenidir. Her zaman geçiş rahat değildir buradan. Önemli bir ekonomik merkezdir. Türkiye’nin Ortadoğu’ya ihracatının neredeyse yüzde doksanı buradan yapılır. Abdullah Öcalan’ı barındıran Suriye yönetimiyle Türkiye’nin ilişkileri iyi olmadığından Ortadoğu’ya açılan tek kapı Habur’dur.
Sürekli TIR ve tanker kuyruklan vardır. Bu kuyruklar bazen yüz kilometreyi bile geçer. Kapının günlerce çalışmadığı olur. Sürücülerin çeşitli ihtiyacı vardır. Seyyar satıcılık revaçtadır. Zaten E-24 karayoluna yakın tüm köylülerin geçim kapısıdır kuyruklar.
Yoksul bir ailedir Aytuğ’lar. Çocuklan Faruk E24 karayolunun Silopi bölümünde sürücülere sigara satmaktadır. Faruk ortaokul öğrencisidir. Tatilde harçlığını çıkarmaya çalışmaktadır. Sattığı sigaralar kaçaktır. Bölgede Tekel bandrollü sigara bulmak neredeyse zordur. Neredeyse bandrolIü sigara yoktur. Faruk, üç arkadaşıyla birlikte sigara satmaktadır o anda. Özel tim mensubu bir polis onları kovalar. Çocuklar kaçarlar. Sonra ateş sesi duyulur. Faruk ölmüştür.
Babasına göre onu vuran özel timdir. Savcılığa şikâyette bulunur. Dosya okuduğunuz tüm örneklerde olduğu gibi oradan oraya gider ve yargılama olmaz.
Faruk artık “büyümez ölü çocuklar” kategorisindedir.
Gazeteci, bölgedeki çocuk ölümleri için uzman görüşlerine başvurur.
Önce sosyolog İsmail Beşikçi’yi arar. Bir şekilde konudan bilgi sahibi olmuştur. Kürt sorunu üzerine yazdıkları nedeniyle ender de olsa cezaevinden çıkabilen Beşikçi, o günlerde özgürdür. Görüşlerini açıklar:
– Bölgede korkunç bir abluka var. Bölge halkının tek geçim kaynağı, taşımacılara yaptıkları satışlar. Bana iletilene göre, olay bu nedenle çıkmış. Satışları engellemek isteyen özel timi çocuklar, “bu bizim ekmek paramız” diyerek ikna etmeye çalışmışlar. Ancak özel timin bölge insanına olan önyargılı tutumu nedeniyle ölüm olayı meydana geldi.
Artık bu konularda uzman olan Avukat Orhan Doğan ise görüşlerine başvurulan ikinci kişidir:
– Aslında olayın faili açıkça belli. Ama yürürlükteki özel yasalar nedeniyle yargılanamıyor. Sonuçta olaya neden olan da, suçluyu yargılayacak olan da kadı. Kimi kime şikâyet ediyoruz?

“Kurudere’nin delisi” de gitti

Terörist sanılarak öldürülen, akli dengesi bozuk çok kişinin haberini yapmıştır Gazeteci. Bu kez Dicle’nin Kumdere Köyü’nde yaşanan olaydan haberdar olamıyordu.
Haberi, Mehmet Korkmaz, Tempo Dergisi için yapmıştı. Çok güzel bir dille yazılan haber şöyleydi.
İzniyle kitaba alıyoruz:
Hiçbir Dicleli televizyon ekranında gördüklerine inanamadı. “Kumdere Köyü Haraba mezrasında çıkan çatışmada bir terörist ölü olarak ele geçirilirken, dört terörist karanlıktan yararlanarak kaçmayı başarmışlardır” şeklindeki haber, Olağanüstü Hal Bölge Valiliği açıklamalarındandı. Yalnız bu sefer görüntüde eli silahlı, gerilla giyimli terörist cesedi yerine, köyün delisi Hüseyin Akaslan’ın cesedi vardı.
“Yahu bu bizim köyün delisi Hüseyin’dir, daha dün çocuklar peşinden koşturuyordu” . “Allah’ın garibanını, köyün delisini de terörist yaptılar” gibi yorumlar. Büyük bir öfkenin ifadesinden başka bir şey değildi.
6 Eylül “ü takip eden günlerde, yetkili makamlara pek çok protesto mektubu yazıldı. Haberin TRT’nin “Anadolu’dan Görünüm” programında yinelenmesi öfkeleri daha da arttırdı. Protestoculardan İbrahim Aksel Bölge Valiliği’ne yazdığı dilekçede, Hüseyin Akaslan’ın teyze çocuğu olduğunu belirtip, “kendisi 15 yaşından beri akıl hastasıdır ve 19 yıldır tedavi görmektedir” diyordu.
HEP Mardin Milletvekili Ahmet Türk olayı bir soru önergesiyle Meclis’e getirirken, İnsan Hakları Derneği Diyarbakır Şubesi ise olay yerine bir heyet gönderdi. Heyet yaptığı incelemeler sonunda hazırladığı raporda, Hüseyin Akaslan’ın “kronik şizofren” olduğuna dair raporlara yer vererek, “Olay, o gün Elazığ Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’nden taburcu olan Hüseyin Akaslan’ın Haraba mezrasındaki evine giderken, yolda pusu kuran güvenlik güçleri tarafından açılan ateşle ölmesinden ibarettir” deniliyor. Aynca “dört terörist kaçtı” ibaresinin de açıklamanın inandıncı olması için eklendiğini belirtiyor.
İHD’liler raporu Dicle Cumhuriyet Savcılığı’na sunarak suç duyurusunda bulundular. Savcı Hüseyin Deveci iddialan ciddi bularak, öldürülen Hüseyin Akaslan’ın ağabeyi Şükrü’nün ifadesini aldı. Şükrü Akaslan kardeşinin akıl hastası olduğunu yineleyerek, suçlular hakkında dava açılmasını istedi.
Şükrü Akaslan, Tempo muhabiriyle yaptığı görüşmede, babalarının kan davası nedeniyle öldürülmesinin ardından, kardeşinin kendi kendine yüksek sesle gülmeye başladığını anlattı. Hüseyin Akaslan bir süre sonra eğitimini yanda bırakmış, ardından durumunun kötüleşmesi üzerine her yıl düzenli tedavilere başlamıştı. Şükrü Akaslan son dönemlerde uygulanan elektrik tedavisi nedeniyle kardeşinin yürümekte zorluk çekmeye başladığını da anlatıyor; “Kardeşimi en son Elazığ’a oğlum Kemal götürdü” diyor.
Burada Kemal söze giriyor: “1 Ağustos günü hastaneye teslim edip döndüm. 4 Eylül” de taburcu etmişler. Bir gün Elazığ’da dolanmış. Ertesi gün Dicle’ye gelmiş. Bir sürede orada oyalandıktan sonra, akşam saat altı sıralarında Haraba mezrasındaki evine gitmek üzere yaya olarak yola çıkmış.
Sözün burasında Şükrü Akaslan yeniden devreye girdi: “Saat yedi civanda Yeşilsırt mezrasına geldi. Ben de orada oturuyordum. Üç paket sigara alıp yoluna devam etti. Meğer jandarma timi yolda pusu kurmuş. Bunu karanlıkta PKK’lı sanmışlar, ateş edip öldürmüşler.
Bu kez teyze oğlu İbrahim Aksel giriyor söze: “Bize, gece karanlığında seçemedik, yanlışlıkla vurduk, başınız sağ olsun deselerdi anlardık. Olay da kapanır giderdi. Ama Dicle’de 7’den 70’e herkesin tanıdığı, otopsi yapan doktor ve yardımcılarının ilk bakışta teşhis ettikleri bir garip akıl hastasını kimliği belirsiz bir terörist ilan etmelerini anlayamıyoruz, kabullenemiyoruz.
İlçede yayılan söylentilere göre, Cumhuriyet Savcılığı da olayı pek kabul edilir bulmamış ve jandarmalar hakkında soruşturma açmış. Jandarmaların Hüseyin Akaslan’ın yakınlarını kısa süreli gözaltına alıp, “Bizi niye şikâyet ettiniz” diye “sıkıştırmaları” da bu söylentinin doğruluğunu kanıtlar nitelikte.

Arkası gelmeyen gazete haberi

Cumhuriyet’in Diyarbakır Bürosu’nda çalışan başarılı bir muhabirdi Ergün Aksoy. Ergün’ün bir haberi yayınlanır. Ama devamı gelmez. Şikâyetler takip edilmez, dosya kapanır, Diyarbakır mahreçli haberi okuyalım:
25 Eylül 1990 günü Siirt’in Bozatlı köyü yakınlarında diğer çobanlarla birlikte hayvanlarını otlatırken, kimler tarafından açıldığı saptanamayan yaylım ateşi sonucu yaşamını yitiren Hasan Kayar’ın (24) güvenlik güçlerince öldürüldüğü öne sürüldü. Babası Mustafa Kayar ve Köy Muhtarı Mustafa Ekinci hazırladıkları ortak bir dilekçeyle Siirt Cumhuriyet Savcılığı’na suç duyurusunda bulundular. Kayar ve Ekinci, altı aydır hayvanlarını otlatmak için karakoldan izin aldıklarını belirterek şöyle dediler:
“Olay günü köyümüzün çobanlan Sabri Ekinci, Kadri Özdemir, Hacı Şen ve Hasan Kayar güvenlik güçlerinden izin alarak köyün dışına hayvanlarını otlatmaya gittiler. Akşam 19.30 sıralarında köyde bulunan askerler etraflarını sararak ateş etmeye başlıyorlar. Hasan Kayar yaralanıyor, diğer çobanlar hayvanların arasına saklanarak kurşunlara hedef olmaktan kurtuluyorlar. Hasan bir süre sonra yaşamını yitiriyor. Askerler üzerindeki kimliği alıyor, kurtulan çobanlar ertesi gün sabaha karşı köye gelip olayı anlatıyorlar. Olay yerine gittiğimizde Hasan’ın cesediyle karşılaştık. Çevrede yüzlerce boş kovan gördük. Askerlere neden ateş ettiklerini sorduğumuzda ‘fazla konuşmayın, öldürürüz’ tehdidinde bulundular.”

Imam ‘ın “intihar”ı!

Gazetelerde “Bitlis” mahreçli bir haber yer alıyordu ‘90 Ekim’inin ilk günlerinde. Haber, ardından “Ben intihar ettim, hiç kimse bunun vebalini çekmemeli” şeklinde not bırakan Kayadeler Köyü İmamı İbrahim Döner’in ölümüyle ilgiliydi.
Çok geçmeden, olayın böyle olmadığına ilişkin iddialar yayılır bölgede. İddiaların ve haberin kaynağı, İnsan Hakları Derneği Van Şube Başkanı Yavuz Binbay’dır.
Binbay’ın iddiasına göre İmam İbrahim, 28 Eylül 1990 günü köy camisinde katledilmiştir: hem de Cuma namazı sırasında. Olay basına kasıtlı olarak “Köy İmamı intihar etti” şeklinde yansıtılmıştır. Köy İmamı’na ait olmayan bir tabanca olay mahalline bırakılmış, böylece intihar süsü verilmiştir.
Köye baskın düzenleyen özel timler, erkekleri göremeyince camiye yönelirler. Bunun üzerine paniğe kapılan köylüler namazlarını yanda keserek camiden kaçarlar. Camiye doğru sürekli ateş ederek yaklaşan özel tim elemanları içeri girerler. Kafasına tek kurşun sıkarak İmam’ı öldüren özel timler İmam’ın ağzından “Ben intihar ettim. Hiç kimse bunun vebalini çekmemeli yazılı bir not bırakır ve senaryoyu tamamlarlar.
Bunun üzerine tim komutanı olayı telsizle köyün bağlı bulunduğu Hizan ilçesine telsizle bildirir. Yapılan otopside İmam’ın intihar ettiği sonucu çıkar!
Daha önce defalarca ölüm tehdidi alan Köy İmamı, köylülere göre kesinlikle özel tim tarafından katledildi.
İntihar mektubunun bilirkişilerce incelenmesi ve sorumlular hakkında işlem yapılması istemi de vardır Binbay’ın açıklamalarında.
Kim dinler?

Gözaltında kalp krizi

Güvenlik güçleri, bir hafta önce Derik’te gözaltına aldıkları yirmi dört yaşındaki fırıncı Yakup Aktaş’ın 25 Kasım 1990 günü öldüğünü amcası İsmail Aktaş’a duyururlar.
Genç Yakup’un kalp krizi sonucu öldüğü bildirilmiştir. Ailesi bir şüphelenir. Bugüne kadar hiçbir ciddi rahatsızlık geçirmeyen, atletik yapılı, biçimli vücutlu genç Yakup nasıl kalp krizinden ölürdü?
Ceset, Mardin Devlet Hastanesi morgundan teslim alınır. Ancak burada gerek cenazeyi yıkayanlar, gerekse bu işleme tanık olan amca İsmail Aktaş şüphelenirler. İsmail Aktaş, “peki kalp krizinden öldüyse vücudundaki bu izler de neyin nesi” diye sormaya başlar. Yetkililer ‘kalp krizi’ diyor, başka bir şey demiyordu.
Başvurduğu her kapı yüzüne kapanır İsmail amcanın. Yeğeninin eceliyle öldüğüne, hastane morgunda gördüklerinden sonra inanamıyordu. “Olsa olsa işkenceyle öldürdüIer”den başka hiçbir şey gelmiyordu aklına.
Sonunda İnsan Hakları Derneği’ni haberdar eder. Gelişmeleri anlatır. Onlar da, çeşitli siyasi parti ve kuruluş temsilcileriyle birlikte Derik’e giderler.
İsmail Aktaş, incelemelerden sonra savcılığa başvuruda bulunur. Yeğeninin mezarının açılmasını ve yeni bir otopsi yapılmasını İster. Kısa bir süre önce meydana gelen bu olayla ilgili olarak henüz hiçbir gelişme sağlanmaz.
İncelemelerde bulunan heyetin raporu serttir: “Yakup Aktaş’ın cenazesini yıkayanın ve amcası İsmail Aktaş’ın ifadesine göre, maktulün sol ve sağ el bileklerinde, kollarında, sırtında morluklar ve çizikler, kafasının arkasında ezik, alnı ve kaşlarının üzerinde yara, bereler vardı. Bunlar Yakup’un işkencede öldüğünün kesin kanıtıdır. İşkence sonucu ölümlere yeni bir utanç sayfası daha eklenmiştir. Yürürlükteki yasalara göre, gözaltına alınan herkes devlet güvencesindedir. Yakup Aktaş’ın gözaltındayken öldürülmesi devletin büyük bir ayıbı ve sicilinin kara bir lekesidir. İşkenceciler, işkencecileri koruyanlar, işkenceyi sistemli bir şekilde sorgulama yöntemi olarak kullananlar döktükleri kanlarda boğulacaklar ve bir gün mutlaka insanlığa ve tarihe karşı hesap vereceklerdir. Mezar açılıp yeniden otopsi yapılmalı, Yakup Aktaş’ı katledenler ortaya çıkarılmalı ve hesap sorulmalı, insanlık adına cezalandırılmalıdır.“

Sınırda korkunç gece

Iraklı aile, daha önce on binlercesinin yaptığı gibi Türkiye’ye sığınma amacı taşıyordu. On binlere özgürlük kapısı, savaştan kaçış yolu olan Türk-Irak sınırı son Iraklılardan Çınar Ahmed’in kocasına mezar olmuştu.
Milliyet’ten Şeyhmus Kaçan 16 Aralık 1990” da yazmıştı haberi:
Hastanedeki yatağında çocuğuna sarılan genç kadın üzgündü. Kocasının ölümüne, kendisiyle birlikte iki küçük çocuğunun yaralanmasına neden olan olayı anlatırken güçlükle konuşabiliyordu.
‘Irak’tan kaçmaya eşimle birlikte aylar önce karar vermiştik’ diyerek söze başlamak istedi. Konuşamadı. .. Sustu … Bir gece yarısı ölümü göze alarak dağları, dereleri çoluk çocuk nasıl aşmaya çalıştıklarını anlatacaktı. Göze aldıkları ölüm, karanlığın içinden çıkıp kocasının göğsüne saplanmıştı. Fışkıran kanların dehşetini yaşıyordu. O dehşet dolu dakikalar kendisine aylar, yıllar kadar uzun gelmişti. Küçücük çocuklarının sessizliği yırtan çığlıklarını da hiç unutamıyordu.
Ülkelerinden kaçıyorlardı. Tüm güçlüklere karşın, özgürlüğe el ele, gönül gönüle adım adım yaklaşıyorlardı. Saddam’ın Irak’ından çıkmışlardı. Artık Türk topraklarındaydılar. Düşe kalka yürüyorlar, konuşuyorlardı. Birden silahlar patladı peş peşe.
Genç kadın irkildi. Sanki uykudan uyanmıştı. Çocuklarına baktı tekrar sarıldı. Kadının adı Çınar Ahmed’ti. Sınırdaki o korkunç geceyi hiç unutamıyordu. Yaşamının sonuna kadar da unutamayacaktı. Korku dolu geceyi anlatmaya başladı:
‘Uzun süredir kocamla birlikte nasıl kaçacağımızı düşünüyorduk. Birkaç gün önce (Bu akşam gidiyoruz) dedi. Hiç korkmadım. İki çocuğumuzla birlikte evi terk ettik. Kurtulacak ya da ölecektik. Çocukları sırtımıza aldık. Başladık yürümeye. Dağ tepe demeden yürüyorduk. Önümüze Hezil çayı çıkmıştı. Onu da geçtik. Kocam (Galiba bu işi bitirdik) diye sevindi. O sırada silahlar patladı. Jandarma bizi görmüş, ateş açmıştı. Silahsız olduğumuzu anlayıncaya kadar iş işten geçmişti. Eşim yerdeydi, ölmüştü. Çocuklarımdan ikisi yaralanmıştı. Ben de yaralıydım. Buraya getirdiler. Irak’tan kurtulduğumuz için mutluyum. Bu mutluluğu kocamla paylaşamadığımdan üzgünüm.’

Oğullarına telefon açmışlardı

Cumhuriyet’in Güney İlleri Bürosu Şefi Celal Başlangıç, ’89 yılının sonunda Gazete yönetiminin emriyle İstanbul’a atanır. Güneydoğu’da başarılı işlere imza atan Başlangıç, artık yeni kurulan “İç Politika Servisi”nin şefidir. Daha sonra Yazı İşleri Müdürü olacaktır Cumhuriyet’te.
Yeni görevinde de Güneydoğu’yla ilgisini kesmemiştir. Çok girmese de bölgeye, olayları izler ve haberleştirir.
Bir çift öldürülmüştür Bingöl’de. Haberi kaleme alır Başlangıç:
Kontr-gerilla milletvekilini de korkutur!
İç Politika Servisi – Diyarbakır’ın Lice ilçesinde meydana gelen olaylar ve Bingöl’ün Yavuztaş Köyü’nde İsmail ve Hanife Sagül Danışan adlı kan kocanın öldürülmesi TBMM gündemine getirildi.
Bingöl Bağımsız Milletvekili İlhami Binici, Yayladere İlçesi, Yavuztaş Köyü’nde elli beş yaşındaki İsmail ve elli yaşındaki Hanife Sagül Danışan adlı Kan kocanın kontrgerilla tarafından öldürüldüğünü öne sürdü. Binici, ‘Danışan çifti olay günü İstanbul’daki oğullarına telefon etmek için muhtarın evine gitmişler. Dönüşte ellerinde el feneri olmasına karşın (Özel tim) denilen bir grup tarafından ateş açılmıştır. Hanife Danışan olay yerinde ölmüştür. Yaralı olarak okula götürülen İsmail Danışan da dört saat sonra yaşamını yitirmiştir. Tim görevlileri tarafından Danışan çiftine gerekli tıbbi yardım yapılmadığı gibi, İsmail doktora bile götürülmemiştir. Devlet kontr-gerillayı bu bölgede kullanmaktadır. Ben de can güvenliğim olmadığı ve kontr-gerilladan korktuğum için bölgeye gidemiyorum. Kontrgerilla hiçbir zaman Özel Harp Dairesi olmamıştır. Özel Harp Dairesi sadece bir kıIıftır. Devletin istihbarat örgütleriyle güvenlik birimi içine sızan kontr-gerillanın Doğu’da kullanılmasını bu tür katliamlarla izah ediyorum’ dedi.
Yavuztaş Köyü Muhtarı Nadir Atasayar da olayda çelişkiler olduğunu belirterek, güvenlik güçlerinin, ‘öldürülen çift (dur) uyansına uymayarak üzerimize doğru yürüdü, bu nedenle ateş etmek zorunda kaldık’ dediklerini, oysa cesetteki kurşunların sırt tarafından girdiğini gördüklerini söyledi.
Olağanüstü Hal Bölge Valiliği de, olayı hem kendilerinin, hem Savcılığın soruşturduğunu açıkladı.
SHP Diyarbakır Milletvekili Fuat Atalay, Diyarbakır’ın Lice ilçesinde meydana gelen ve Kudret Filiz’in ölümüyle sonuçlanan olaylar hakkında TBMM Başkanlığı’na bir soru önergesi verdi. Atalay, ilçede görev yapan Jandarma Komutanı Yüzbaşı Selim Eryiğit’in bölgede terör estirdiğini söyleyerek, Eryiğit’in yaptığı olayları şöyle sıraladı:
“Eylül ayında Lice Çarşı Mahallesi Muhtarı Şükrü Ergün’ü hiçbir neden olmadan gözaltına almış ve Savcılığı devre dışı bırakarak günlerce işkence yaptırmıştır. 15 Ekim’de Lice-Yolçatı-Dibek yol ayrımında geçiş yasağı uygulayarak köylülerin yirmi dört saat süreyle köylerine gitmelerini engellemiştir. 2 Kasım’da asker kaçağı Aydın Gülen’i gözaltına alarak sabaha kadar direkte asılı bırakmıştır.
Savcılık önceki günkü olaylarda gözaltına alınan kırk bir kişiyi serbest bıraktı.
İnsan Hakları Derneği Diyarbakır Şubesi İnsan Hakları İhlallerini Araştırma Komisyonu Başkanı Hikmet Ata, ‘panzer altında kalarak ağır yaralanan on üç yaşındaki Hadi Dalan’dan haber alamadıklarını, onun da ölmüş olabileceğini’ söyledi.
Diyarbakır’ın Lice ilçesinde meydana gelen olaylarda bir kadının silahla öldürülmesinden sonra, panzer altında kalarak ağır yaralanan on üç yaşındaki Hadi Dalan da öldü. SHP tarafından bölgeye gönderilen Genel Sekreter Yardımcısı Ertuğrul Günay, milletvekili Mehmet Kahraman, Sedat Doğan ve Orhan Veli Yıldırım’dan oluşan heyet” incelemelerini tamamlayarak rapor hazırlamaya başladı. Günay, Diyarbakır’da bir basın toplantısı düzenleyerek, olayla ilgili olarak açılan iki soruşturma olduğunu bildirdi. Bölgede HEP, SP, TBKP ve İHD yöneticilerinden oluşan bir heyet de incelemeler yaptı. Bu heyetin hazırladığı raporda, ‘bölgede yaşayan bütün insanlara potansiyel suçlu olarak bakılıyor’ denildi. Olayın görgü tanıklarından Kadri Bozhan, ‘halkın üzerine ateş edilmesi emrini Yüzbaşı Eryiğit’in verdiğini’ öne sürdü. (Cumhuriyet, 14 Aralık 1990)

Uluslararası Af Örgütü’nden

Merkezi Londra’da bulunan Amnesty International (Uluslararası Af örgütü)’ın 12 Eylül 1980 darbesinden sonra Türkiye’ye ilgisi oldukça arttı. Darbecilerin ülkede estirdiği terör, Uluslararası Af Örgütü’nde Türkiye’yi “sabıkalı” hale getirdi. Seçimler yapılıp Türkiye normalleştikten sonra da, özellikle Güneydoğu’daki İnsan haklan ihlalleri yüzünden, “sabıka” kaydı devam etti.
Amnesty International’in Türkiye Masası Şefi Helmut Oberdiek, Gazeteci’yle sürekli bilgi alışverişinde bulunuyordu. Örgütün raporlarında Gazeteci’nin yazdığı insan hakları ihlallerine yer veriyor, dönem dönem elindeki bilgileri de paylaşıyordu.
Helmut Oberdiek’in, Dışişleri Bakanlığı eliyle dönemin Başbakanı Turgut Özal’a gönderdiği raporda İnsan hakları ihlallerinin önlenmesi isteniyordu, Raporda, güvenlik güçlerinin kurşunuyla öldürülen insanlara da değiniliyordu:
Mehmet Kara’nın Ölümü
Hakkâri’nin Uludere ilçesi’ne bağlı Hilal Köyü’nde yaşayan bu yurttaşın 25 Mayıs 1990’da korucular tarafından öldürüldüğü iddia edilir. Olay üzerine Hilal köylüleri bir protesto yürüyüşü yapar. Güvenlik güçlerinin müdahale etmediği yürüyüş, olaysız geçer.
Bangır yaylasında öldürülen çoban
Şırnaklı köylüler, 12 Eylül 1989 tarihinde iki çobanın hayvanlarını sularken askerlerle karşılaştıklarını, bunlardan Zahit adlı olanın kafasına ateş edilerek öldürüldüğünü aktardılar.
Sürgün Abdo
Derik’te görüştüğümüz insanlar, Abdo isimli bir köylünün gündüz ilçe merkezinde öldürüldüğünü, katillerin Derik’te uzun süredir terör estirdiklerini aktardılar. 25 Eylül 1990 tarihinde Abdo’nun oğlu da PKK’lı olduğu gerekçesiyle öldürülür.
Kaçak PKK’lı avı…
Şemdinli’de, adi suçtan firari durumda olan kaçaklara, yetkililerin “PKK’lı kellesi getirin, sizi affedelim” dedikleri ve Cemil Yılmaz isimli bir kaçağın. Yasin Saki isimli bir köylüyü öldürdükten sonra serbest olarak gezdiği anlatıldı. Devlet böyle bir uygulamayı teşvik ettiği için, kaçakların sıradan köylüleri öldürdüklerini ve PKK mensubu diye lanse ettiklerini vurguladılar.
Gözaltına alındıktan sonrası…
Viranşehir İlçesi Yukarıkoşanlar Köyü’nde ikamet eden Derviş Savgat, 25 Ağustos 1988 tarihinde resmi plakalı araçlarla gelen siyasi tim tarafından evinden alınarak Viranşehir Tabur Komutanlığı’na, oradan da Mardin Siyasi Şube Müdürlüğü’ne götürülür.

Uğradığı işkenceye dayanamayarak ölen 1937 doğumlu Savgat’ın cesedi 2 Eylül 1988 tarihinde ailesine teslim edilmek istenir.

Güvenlik güçleri, Derviş Savgat’ın Derik Koçyiğit Köyü civandaki gizli örgüt militanlarının yerini göstermek üzere kendilerine kılavuzluk ettiği sırada, örgüt mensuplarının açtığı ateş sonucu öldüğünü iddia ederler. Ancak olayın gelişiminden ve aktarılış biçiminden kuşkulanan ailesi, cesedi otopsi yapılmadan defin işlemine izin vermeyeceklerini belirtir, Kendilerine Derik Cumhuriyet Savcılığı’nca otopsi yapıldığı ve ölüm nedeninin açık olduğu bildirilir.

Aile yine de Savcılığa başvurur. Viranşehir Cumhuriyet Savcılığı’nca oluşturulan bir heyet tarafından yapılan incelemede; cesette ateşli, delici hiçbir silah izinin bulunmadığı, cesedin boyun, kol ve bacaklarının kırık, kafatasının parçalanmış, testislerinin şişmiş, penis başının siyahlaşmış olduğu görülür, Düzenlenen raporla, ölümün işkence sonucu meydana geldiği saptanmıştır. İşkence sonucu ölüme yol açan görevliler hakkında suç duyurusunda bulunulmuş olup, soruşturma Derik Cumhuriyet Savcılığı’nca yürütülmektedir. Bu arada, Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde sanık olarak yargılanmakta olan ve maktul Derviş Savgat’la aynı tarihte gözaltında bulunan Abdülkadir İlhan adlı şahıs, mahkeme huzurunda verdiği ifadede, Derviş Savgat’ın gözaltında iken işkencede öldürüldüğünü açıklar.

Şoför Ahmet’in suçu ne?

28 Haziran 1990’ da Jandarma Karakol Komutanı Astsubay Teoman Birsellioğlu’nun, Konur Köyü’nden Bozak Köyü’ne dönmek için şoför Ahmet Özgelin minibüsünü istediğini belirten tanıklar Mesut Omay ve Abdülkerim Özgel, Ahmet Özgel’in minibüsünü vermemesi üzerine Astsubay tarafından tehdit edildiğini öne sürerler. İki gün sonra Mardin’in Mazıdağı İlçesi’ne bağlı Konur Köyü’ne gelen Astsubay Birsellioğlu’nun Ahmet Özgel, Mesut Omay ve Abdülkerim Özgel’i döverek köy okuluna götürdüğü ve daha sonra yüzlerini duvara çevirdiği, sanıklardan Ahmet Özgel’in başına tabancayla ateş ederek öldürdüğü…
Olaydan sonra Astsubay gözaltına alınır.
Küçük kıza tecavüz sonrası ölüm iddiası
Batman’ın Kozluk İlçesi’ne bağlı Tosunpınar Köyü’nde koyunlarını otlatmaya giden on bir yaşındaki Ş.P. adlı kız çocuğu tecavüz edildikten sonra öldürüldü. Ş.P.’nin ailesi, kızlarının aynı köyde koruculuk yapan Hilmi ve Hayrettin Öcan’ın kardeşleri Aydın ve Emin Öcan tarafından tecavüze uğradığını ve öldürüldüğünü belirtiyor.
Ş.P.’nin babası Selim Pınar, köy korucusu olan Öcan ailesinin tecavüzden bir süre önce karısı ile büyük kızını silahla yaraladıklarını, bunun üzerine gözaltına alındıklarını, ancak kısa bir süre sonra serbest bırakıldıklarını söylüyor. Baba, kızını öldürenlerin Aydın ve Emin Öcan olduğunu söyleyince kendisini karakolda bulduğunu ve Kasım 1990’ da meydana gelen bu olay sonrasında altı gün boyunca “iddiasını geri alması” için işkence gördüğünü bildiriyor.

Berkin Elvan ve Silvanlı Fırat Sımpil

İster araştırırken, ister haberini yazarken, ister olaylar kulağına çalınırken, isterse de başka bir gazeteden haberi okurken Gazeteci’yi kahreden en önemli şey çocukların ölmesiydi. Kurşun kimden gelirse gelsin hedefi çocuksa başka türlü acıtıyordu yüreğini.

İstanbul’da Gezi protestoları tam gaz sürüyordu. Okmeydanı protestoların dinmediği semtlerden biriydi. Neredeyse her gün polisle göstericiler çatışıyordu. Semt sakinleri gündelik yaşamlarını rahat sürdüremiyorlardı. Her yer TOMA’ların eksik etmediği biber gazı kokuyordu. Yazın sıcağında pencere açamaz hale gelmişlerdi.
Yaşı on dörttü Berkin Elvan’ın. Bir sabah evden çıktı. Ekmek alıp kendisini bekleyen kahvaltı sofrasına oturacaktı. Bir polis kurşunu buldu bedenini; vurulmuştu. Tam iki yüz altmış dokuz gün komada kaldı. On binlerce İstanbullu vardı cenaze töreninde.

Silvanlı Fırat, sadece on üç yaşındaydı. Berkin’den bir yaş küçük. O da ekmek almak için çıkmıştı evden. PKK’nın evlerinin yoluna yerleştirdiği patlayıcının infilak etmesi sonucu öldü.

Diyarbakır Valiliği bir açıklamayla duyurdu olayı. Tarih 13 Ağustos 2015:
“ … Bölücü Terör örgütü mensuplarınca taşların arasına yerleştirilen el yapımı patlayıcının askeri aracın geçişinden sonra ilçe merkezinde infilak ettirilmesi sonucunda, fırına ekmek almaya gitmekte olduğu öğrenilen 11 (sonradan yaşının on üç olduğu öğrenildi. CM) yaşında bir çocuk hayatını kaybetmiştir…
Fırat Sımpil’di çocuğun adı. Parçalanarak ölümü her kesimin tepkisini çekti.
PKK kendince zor durumda kalmıştı. KCK Yürütme Konseyi Üyesi Murat Karayılan özür dilemek zorunda kaldı. Olayın “kaza” olduğunu iddia etti.

Fırat’ın babası Sabri Sımpil, özrü kabul etmedi. Çok doğru şeyler söylüyordu baba:
– Bizim için bu özür boştur. Şehrin içine bomba koyacaksın, çocuklar ölecek, sonra kuru bir özür dileyeceksin. Biz bunu kabul etmiyoruz, özür acılarımızı hafifletmedi. Bu olay unutulduğunda yeni masum çocuklar ölür! Şehrin ortasına bomba koymak insanlık dışıdır. Bölgede YDG-H diye başıboş bir yapı var. Adamlar ellerindeki silahlarla istedikleri kişilerin evlerine girip çıkıyor, kimse korkudan bir şey diyemiyor. Yüzü maskeli kişilerin kimin adına çalıştıkları belli değil. Rastgele sokakları tarıyorlar. PKK bunları kontrol altına almadığı takdirde daha çok sivil ölür. Rastgele sokakları tarıyorlar.

On yedi yıldır koruculuk yapan baba, “toplum hafızasının zayıflığından” da yakınıyordu:
– Berkin Elvan öldürüldüğünde Türkiye ve dünya günlerce onu konuştu. Ancak benim oğlumun ölümü iki günde unutuldu. Bir kedi bombalı saldırıda ölmüş olsaydı daha çok gündeme gelirdi. Patlama olduğu sırada görevdeydim. Olayı ilk duyduğumda “Köy korucusuyum” diye hedefte olduğum aklıma geldi. Ancak daha sonra bombanın askeri aracın geçişi sırasında patlatıldığını öğrendim. Patlama sonrası oğlumun cesedi paramparça olmuştu. Gördüklerim halen aklımdan gitmiyor. Pisipisine ölümü zoruma gidiyor.

Bir de çağrısı vardı Sabri Sımpil’in:
– Oğlum çok zekiydi, okuyup mühendis olmak istiyordu. Ama onu yaşatmadılar. Bu olay unutulduğunda yeni masum çocuklar ölür. Benim çocuğum öldü, başka anne babalar aynı acıyı yaşamasın. Çatışan taraflara sesleniyorum. Barış ve huzurdan başka bir şey istemiyoruz!

Cumhurbaşkanı’nın hassasiyeti
Sabri Sımpil, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’dan taziye telefonu almıştı. Çok yerinde, takdir edilecek bir telefondu bu:
– Derin üzüntü içerisindeyim. Fırat’a Allah’tan rahmet, size sabır ve metanet diliyorum.
Tabii ki akıllara Berkin Elvan’ın ailesinin, “hükümet tarafından yalnız bırakılması” geliyordu, Cumhurbaşkanı’nın bu ilgisiyle. Berkin öldüğünde Erdoğan Başbakandı ve Gezi olaylarını kendisine karşı “darbe” diye niteliyordu. Protestolarda altı gencin ölmesine ve bir çocuğun gaz kapsülüyle vurulmasına karşın, ailelere bırakın başsağlığı dilemeyi, tepkilere neden olacak “polise emri ben verdim” demeciyle hafızalara kazınıyordu.

Bu demeç nedeniyle Berkin’in annesi Gülsüm Elvan, Erdoğan’ı suçluyordu. Başbakan da, Gaziantep’te yaptığı mitingde, Berkin’in annesine “Çok enteresan, annesi ‘evladımın katili başbakan’ diyor. Ben evlada sevgiyi, muhabbeti bilirim ama sizin evladımızın mezarına karanfil ve demir bilyeler atışınızı pek anlamadım. O demir bilyeleri niçin atıyordu mezarına? Neyin mesajını veriyorsun” yanıtını veriyordu. Bu yanıt üzerine mitinge katılanlar Berkin’in annesini yuhalıyordu.

Başka bir şey de söylüyordu Erdoğan:
– Berkin Elvan’ı anmak için törenler düzenleyeceklermiş. Her ölüm hadisesinde bir tören mi düzenleyeceğiz? Ölmüştür geçmiştir!

Tanık olduğu, bildiği her şeyi anlattı Gazeteci. Şimdi soruyor:
Türkiye neden yanıyor?

Comments are closed.