Savaşa İtilen Türkiye

Hikayeler / İnsanlık Halleri | canakci | Aralık 13, 2015 at 5:56 pm

Komşumuzu tam bir yıkıma götürdükten sonra, bugünlerde ülkemizi de uçakları, askeri ve ekonomisiyle mahvedici bir savaşın eşiğine kadar getirmiş olan ırkçı, mezhepçi, İslamcı gizli siyasetlerin içyüzüne biraz olsun bakmamız gerek.

HATAY’IN KORKUSU PEŞAVER OLMAK

25-26 Ağustos 2012’de Yeşilpınar Belediyesi’nin “Barışa Çığlık” forumuna davetli olarak Hatay’daydım. Lazkiye’nin ışıklarının görülebildiği Samandağ sahilinde bölgenin ileri gelenleriyle kahvaltıdaydık. “Suriye’de Dera, Hama ve Humusta çatışmalar azaldığı halde neden Halep’te sürüyor” diye sordu Meclis Dış İlişkiler Komisyonu Üyesi Mehmet Ali Ediboğlu. Bunun yanıtı Hatay’da gizliydi. Gizlilik lafın gelişi, yanıt herkes için malumdu. Suriye’deki ateş Hatay’ın her köşesinde hissediliyordu. Sadece Hatay kültürel, etnik ve mezhepsel doku açısından Halep’in izdüşümü olduğu için değil; sadece sınırın ötesinde düşen her can buradakilerin akrabası olduğu için de değil, iç savaşın alev topları Hatay’ın Suriye ile 194 km’lik sınırından aymazca Suriye içlerine yuvarlandığı için; özellikle Sünni beldelere ya da köylere yerleşen “küresel mücahitler”in burayı Türkiye’nin Peşaver’ine çevireceklerinden korktukları için…

Edipoğlu’nun “Silah ve savaşçı geçişi buradan sürdükçe savaş bitmez. Çünkü gece otobüslerle operasyona götürülen militanlar sabah geri dönüyor. Orada kalmadıkları için de temizlenmeleri mümkün olmuyor” sözleri Hataylıların ortak kanaatiydi. Konuştuğum insanlar milletvekili, belediye başkanı, parti teşkilatı lideri, doktor, işadamı ve yerel gazetecilerdi… İlk bakışta şehir efsanesi izlenimi veren anlatıları onlardan da dinleyince mesele ciddiyet kazanıyordu. Kaygıların başında yabancı savaşçılar geliyordu; Hataylıları ürküten Libyalı Pakistanlı, Afgan, Çeçenlerdi… Parayı bastıran yabancılar Sünni bölgelerde ev kiralıyordu. Yerel bir gazeteciye “Yabancı varlığı biraz abartılı değil mi” diye sordum, cep telefonundan çektiği Selefilerin görüntülerini gösterdi. Edipoğlu da bir olay aktardı:

  “İskenderun’a bir gemi yanaştı. Yolcu gemisi değildi. 26 Libyalı geldi. İsim listesi elimizde. Bunları emniyet karşıladı. Adım adım izlettim, validen takip edilmesini istedim. Israrlı telefonlarım sonucu polis artık bir noktada durdurmak zorunda kaldı, sorun yok deyip bıraktı. Bu kişiler Antakya Oteli’ne yerleştirildi.“  

Sivillerin kaldıkları dışındaki kamplar muammaydı. CHP’li Hurşit Güneş, Barışa Çığlık etkinliğinde “izin aldığımız halde beni Apaydın kampına sokmadılar. Apaydın karanlıkta kalmamalı” diyerek meseleye dikkat çektl. Anlatılanlara göre Apaydın dışında Islahiye (Antep) ve Kilis’te askeri eğitim kampları vardı. İddiaya göre CIA işlerini Apaydın’dan yürütüyordu. Garip olan şuydu: Milletvekilinin giremediği Apaydın Kampı kısa bir süre önce Suudi Arabistan’dan cepheye yön vermeye çalışan Şeyh Adnan Arur’u ağırlamıştı. Arar kampa Mustafa el Şeyh ile Riyad el Esad arasındaki liderlik krizini çözmek için gitmişti.

Sınırda denetim hak getire. Yayladağı’nda üç köyün yanı sıra Reyhanlı ve Altınözü’nden silah geçişi sağlanıyordu. Ağır silahların sokulmasında Reyhanlı’daki Cilvegözü ile Kilis’teki Öncüpınar kapısı tercih ediliyordu. Antakya’da gece ikiden sonra elektrikler kesiliyor ve camları karartılmış otobüslerle savaşçılar sınıra taşınıyordu, Bu turlar gece operasyonları için… Otobüsler gidiyor bu kez ambulanslar yaralı taşımaya başlıyordu. Hastanelerin durumu zaten afişe olmuştu. Yaralılara öncelik verildiğinden muayene sırası beklemekten yorulan halkın ayağı devlet hastanelerinden kesildi. Tıbbi personelin %70’inin Alevi olduğu hastanelerde “Alevi doktor istemiyoruz” diyen muhaliflerin yol açtığı gerilimler de cabasıydı. Bir doktor “Kendi aralarında Alevi doktor olmasın diye konuşuyorlardı” dedi. Hastanelerde artan sorunlar nedeniyle Suriyeli muhalifler ve yabancı savaşçılar artık bazı evleri klinik olarak kullanıyordu. Özellikle ağır yaralıların tedavileri evlerde sürüyordu. Halkı çileden çıkartan başka vakıalar da vardı: Lokantada yemek yiyip de “Erdoğan’ın misafiriyiz, hesabı ona yaz” diyenler ya da minibüse para vermeden binenler. Hataylılar “özelleştirilmiş” bir savaşın tanıklarıydı. 26 Ağustos 2012 akşamı Uzunbağ’da Hz. Hızır’ın türbesinde bölgenin ileri gelenleriyle yemek yerken ortak kaygı şuydu:

  “Alevi, Sünni, Ortodoks Arap, Ermeni fark etmez, hiç kimse Türkiye’nin bu savaşın içinde olmasını istemiyor. Şimdilik aklıselim hâkim ama an gelir geriye bir kıvılcım kalır. Alevi-Sünni birbirine girer.”  
İstanbul’dan Hatay’a Suriye sancısı ve Neccar’ın müminleri

1 Aralık 2012’de yine Hatay yolcusuydum. THY uçağında 20’li yaşlarda 2 yabancı genç; Selefîliğin alamet-i farikası kısa bıyık, uzun sakal. Bundan rahat. sız değilim, herkesin kılığı kendine. Çantaları yerleştirirken çıkan ufak karmaşada da gayet naziktiler. “Ölüm yolunda 2 genç” diye söylendim. Ön sıralardan biri yanıma gelip “Bunları gör, Suriye’de savaşanlar bunlar” dedi, öfkeliydi. Yanına oturduğum kişi de Suriyeli çıktı. Kendisi Hamalı Sünni bir Arap, eşi Kazablanka’lı bir Berberî. Doha’da yaşıyorlardı. Yeni evlenmişler, el öpmeye gidiyorlar ama baba evine değil, İskenderun’daki mülteci konağına! “Esad bir ay içinde yıkılacak” dedi. Çok iddialı, zaferden emin ama nasıl olacağına dair bir fikri yoktu. “Ceyş el Hur (Özgür Ordu) güçleniyor, başaracaklar” demekle yetindi. Kardeşi 2011’de Hama’da kaçırılmış, hala haber yoktu.

Ölüm korkusuyla babası Türkiye’ye sığmış, İskenderun’da ev kiralamış. Yol boyunca konuştuk; o tarihlerde sayılan 5 ile 8 bin arasında ifade edilen “küresel mücahitlerin” Suriye’deki savaşçıların %1’ini geçmediğinde ısrarlıydı. Kafa kesenlerden, infazcılardan, fidyecilerden rahatsız ama yine de ÖSO üyeleri onun gözünde özgürlük savaşçılarıydı. “Bu savaş bitmez, Esad gitse bile muhalifler bu kez kendi aralarında savaşır” dedim, sustu!

Ertesi gün merkez ilçe Antakya’da butik otele çevrilmiş eski bir konakta yemekteydik. Medeniyet havzasında olağan bir bileşke: Şef garson Arap asıllı Rum Ortodoks, garson Sünni Arap, masa arkadaşlarımdan biri Arap Alevîsi, diğeri Ermeni. Sünni garson “Biz hep böyleyiz, biz biriz” dedi. Hemen öncesinde Hac dağında doğal bir mağara olan St. Pierre Kilisesi’ne tırmanmıştık.Tadilat nedeniyle kapalıydı. Bir çocuk tatlı şivesiyle “Abi sana Habib-i Neccar’ı anlatayım mı?” diye sordu. “Anlat” dedim, anlattı:

“Habib-i Neccar burada İsa’ya inanan ilk kişiydi, marangozdu. Romalılar kafasını kesti, aha buradan yuvarlandı. Kafasının yuvarlandığı yere Müslümanlar Habib-i Neccar Camii’ni yaptı.” Doğru ya da yanlış ama birleştiren bir hikâye. Yukarıda Hıristiyanlar, aşağıda Müslümanlar dua ediyor. Ortak payda Habib-i Neccar.

Samandağ’daki Hızır türbesinde Aleviler “Ya Ali ya Hızır” , Hıristiyanlar “Ya Allah ya Mar Corcus” diye yardım istiyor. Hatay böyle bir yer. Ne var ki bu özel doku Suriye kriziyle örselendi. Sohbet ettiğim Ermeni toplum lideri, Kesebli Ermenilerin kendilerini rejim karşıtlanın olası saldırılarına karşı savunmak için silahlandığından bahsetti. Çatışmaların Türkiye sınırlarından beslenmesi yüzünden kentte çıkan gerilim 2012 Ağustos ve Eylül’deki kitlesel gösterilerden bu yana nispeten görünür olmaktan çıksa da devam ediyordu. Suriye’nin ıstırabı Sünnisiyle, Alevîsiyle. Hıristiyanıyla tüm Hataylıları parçalıyordu. Her birinin bir parçası Halep’te, İdlib’de, Keseb’de.

SAVAŞA İTİLEN TÜRKİYE VE DİKİŞ TUTMAYAN ASKERÎ CEPHE

Katar Emiri Şeyh Hamad el Sani, Eylül 2012’de BM Genel Kurulu’nda “Güvenlik Konseyi etkin pozisyon alamadı. En iyisi Arap ülkelerinin kendilerinin müdahale etmesi” diyerek Suriye’ye Arap müdahalesini münasip gördü. Körfez’deki Arap şeyhlerinin canı savaş istiyordu. “Ortadoğu’da Suriye’siz savaş olmaz” tespitini bir deyiş haline getirmiş Araplar bunu tek başına yapabilir miydi? Körfez İşbirliği Konseyi’ne bağlı “Yarımada Kalkanı’nın gücü sadece Bahreyn’de silahsız muhalifleri bastırmaya yetmişti. Haliyle Araplar dışında Suriye’ye karşı bölgesel ittifakta savaş yapacak tek ülke Türkiye. Anadolu Ajansı, Mısır cumhurbaşkanının danışmanı Seyf Abdulfettah’ın Mısır’ın Katar’ın önerisi üzerine çalıştığını ve Türkiye’den destek isteyebileceklerini söylediğini öne sürdü. Gerçi Abdulfettah bunu şiddetle yalanladı.

Tam da Türkiye üzerinden bir savaş kurgulanırken Dubai merkezli Suudi kanalı El Arabiya, Türkiye’yi kışkırtmaya dönük belgeler yayımladı. Güya 22 Haziran 2012’de Akdeniz’in sularına gömülen Türk jeti Rus malı Grad füzesiyle düşürüldü, ele geçirilen iki pilot sorgulandıktan sonra doğal yoldan öldürün emri verildi, Rusya’dan da “öldürün” emri geldi ve cesetler 1.300 metre derindeki enkaza bırakıldı. Pilotların Hizbullah’a verilmesi de gündeme geldi. Ayrıca Türkiye’ye “PKK’yı harekete geçirme kapasitemiz var” mesajı verilmek istendi. Berbat bir kurguydu. Sadece komşudaki bataklığa çekme değil Rusya’dan Lübnan’a Türkiye’nin birçok alanda ilişki ağına dinamit yerleştirme hamlesi. Neyse ki ciddiye alan çıkmadı. Muhalifler bile buna prim vermedi.

SUK’tan birine düşüncelerini sordum; daha önce Humus ve Halep’te ele geçirdikleri gizli belgelerin diliyle karşılaştırdıklarında El Arabiya’daki belgelerin kurmaca izlenimi verdiğini söyledi: “İnandırıcı gelmedi. Emirler muğlâk. Bu gizli belgelerde gördüğümüz bir tarz değil.

El Arabiya’nın hamlesi, AKP yönetiminin ÖSO’ya üs verdiği ve savaşın Türkiye sınırlarından beslendiğine dair eleştiriler nedeniyle sıkıntılı olduğu sırada geldi. Dış aktörler Suriye’de yapılabileceklerin sınırını gördü ama Körfez’in efendileri savaşta ısrarcıydı. Türkiye’nin Hatay’daki “ÖSO komutası” üzerinden Suriye’deki silahlı süreci etkileme kapasitesi olduğu vehmedildi. Bu yüzden ÖSO’nun 22 Eylül 2012’de “Karargâhımızı Suriye’de kurtarılmış bölgeye taşıdık” açıklamasından muhalifler namına çok ümitvar sonuçlar çıkartıldı. Ne var ki Türkiye’yi mesken tutmuş muhalif komutanlar, konuştuğum bir SUK üyesinin ifadesiyle “Suriye’de savaşan muhalifler tarafından kovuldular.” Halep civarlarında birkaç gün geçiren komutanlar gerisin geri Apaydın Kampı’na döndü. ÖSO Komutan Yardımcısı Malik el Kürdi de Halep’ten terslenerek dönmüştü. İçeridekiler hariçten gazele sıcak bakmıyordu.

Ekim 2012 itibariyle muhalif cephenin hal-i pürmelali şöyleydi:
ÖSO silahlı gruplan birleştirmede başarısız oldu. Riyad el Esad, Hür Subaylar Hareketi’nin kurucusu Hüseyin Harmuş ile nasıl liderlik krizi yaşayıp ÖSO’yu kurduysa bu kez Mustafa el Şeyh ile Ocak 2012’de benzer bir anlaşmazlık yaşadı. Bunun üzerine Şeyh, Şubat 2012’de “Yüksek Askeri Konsey”i kurdu. Hedef askeri güçleri birleştirmekti ama başarılı olamadı. Mustafa el Şeyh Katar ve Suudi Arabistan’ın sivilleri silahlandırmasına taraftar değildi. Bunun iç savaşı körükleyeceğini belirtip uluslararası güçlerden havadan müdahale etmesini ve özellikle rejimin askeri üslerini bombalamasını istiyordu. El Şeyh’in İslamcı örgütlerin canını sıkacak başka bir ihtarı da vardı: “Batı, Esed sonrasında İsrail sınırının korunması, bölgedeki çıkarlarının güvence altına alınması, Suriye’nin aşırılık yanlısı İslamcı akımların etkinlik gösterdiği ve azınlıkları ezdiği meydana dönüşmemesi için güvence istiyor. Gözlerimiz, devrimin İslamlaşmasına karşı tetikte. Gelecekteki savaşımız bu olacak.


El Şeyh “Batı ve Siyonizmin bekçisi” olmakla suçlanınca sözlerinin İhvan’a yönelik olmadığını söyledi. Ama İhvan’la da barışık değildi. Bir süre önce İhvan’ın Sivilleri Koruma Kurulu diye silahlı bir grubu örgütlediği ortaya çıkınca tepkisini “İhvan’ın gerçekten de sivil devlet kurmak gibi bir düşüncesi varsa, ÖSO altında çalışmak varken neden askeri birlikleri olan Sivilleri Koruma Kurulu’nu kurdular?” diyerek dile getirdi.

Sahadaki silahlı mücadele artan oranda radikal İslamcı saflara kayarken El Şeyh’in hassasiyetleri karşılık bulmuyordu. İslamcıların öfkesi bir yana misyon olarak El Şeyh’in durduğu yerde duran Riyad el Esad de bütün askeri yapılanmaları temsil etme iddiasındaki Yüksek Askeri Konsey için “Devrimcileri değil sadece kendini temsil ediyor” diye çıkıştı.

Riyad el Esad benzer suçlamayı SUK’a da yöneltti: “Suriye devrimine ne maddi ne de manevi katkısı var.” Aslında Suriye içinde de o dönemde 9 tane yerel askeri konsey vardı. Kimin kimi kontrol ettiği belirsizdi. Riyad el Esad’a göre konseyler ÖSO’nun alt birimleriydi. Ama bu konseylerin Esad’ı bir komutan olarak gördükleri söylenemezdi. Aynı şey El Şeyh için de geçerliydi. Çatı kuruluşu gibi kurgulanan Türkiye merkezli örgütlere yüklenen anlam daha çok dışarıdan gelecek yardımlar için aracı olmalarıydı.

Sonra “Askeri Büro” kuruldu. O da olmadı. Bu kez Mart 2012’de Hatay’da Akil Haşim, ÖSO’nun tüm grupları temsil etmediğini belirtip silahlı örgütleri bir araya getirme hedefiyle “Suriye Ulusal Ordusu”nu kurdu. Haşim de çareyi dış müdahalede görüyordu. Riyad el Esad’ın “O kim oluyor ki ordu kuruyor” diye yüklendiği Haşim’in silahlı cephede esamisi okunmadı. 3 EyIül 2012’de ise yine bütün silahlı gruplan bir araya getirme iddiasıyla bu kez Tuğgeneral Muhammed Hüseyin Hac Ali, Hatay’da Suriye Ulusal Ordusu ile aynı adı taşıyan bir örgüt kurdu. Riyad el-Esad bu girişimi de kınadı. Bu grubun da hükmü geçmedi. Her yeni ordu ayrıştırıcı oldu. Hür Subaylar Hareketi, Özgür Suriye Ordusu ve Yüksek Askeri Konsey’in oluşumunda yol gösteren, katıldığı televizyon programında rütbe dağıtan ve talimatlar veren Şeyh Adnan Arur, 28 Eylül 2012’de askeri cephedeki dağınıklık ve kaosa son vermek için İdlib’ e gidip “Devrimci Askeri Konseyleri Ortak Komutanlığı’’nı kurduğunu törenle ilan etti.

Yeni yapılanmada Riyad el Esad ve Mustafa el Şeyh gibi figürler yoktu. Konsey’in komutanlığını üstlenen Misgal Naimi silahlı grupların ok 90’ını temsil ettiği iddiasındaydı. Yeni çatı örgütünün ömrü ABD’nin müdahalesiyle 11 Kasım 2012’den itibaren başlayan yeniden organizasyon çabaları çerçevesinde 8 Aralık 2012’de ilan edilen Özgür Ordu Birleşik Komutanlığı’nın ortaya çıkmasına kadar sürdü.

Bu üst yapılanmaların dışında her bir şehirde oluşturulan yerel askeri konseylerin de aralarında eşgüdüm yoktu. Alan hâkimiyeti açısından da manzara çok griydi. Halep’e bağlı Cerablus ve Bab gibi “kurtarılmış’’ kasabalarda belediye ve yargı işlevi gören “sivil konseyler” kuruldu. Humus’un bir kısmında ve Şam’a bağlı Harasta, Duma ve Zabadani’de benzer yapılanmalara gidildi. Sivil konseyler de birbirinden kopuktu.

Türkiye’de konuşlu örgütlerin vaziyeti buyken cephede cihatçı Selefilerin ağırlığının arttığı yeni bir manzara vardı: Selefilerden oluşan “Ahrar el Şam“, “Cephet el Nusra” (Nusra Cephesi), “Fecr el İslam”, ve “Tecammu Ensar el İslâm” giderek inisiyatifi ele alıyordu. Şehadet inancı, mali kaynakları ve profesyonel savaşçı kadrosu bu tür örgütleri şiddetli ve ölümcül kılıyordu. Ama gelinen noktada zafer uzaktı: Ne rejim galipti ne de muhalefet. Halep bunun en kritik örneğiydi. Halep’ten yeni dönen bir muhalif temsilciye “Şehri düşürme şansınız var mı?” diye sordum, “Zor” dedi.


Şehirleri düşürmeye dönük bir taktik yıkımdan başka bir şey vaat etmiyordu. Muhalifler terk edilmiş evlerde üslenerek şiddeti sivil alanlara çekiyor, haliyle sivilleri kalkan olarak kullanmış oluyordu. Rejimin de insafı yoktu. Hal bu iken Körfez ülkeleri savaşı kızıştırmanın peşindeydi. Körfez diyordu ki “Para bizden, savaş sizden!“

OSMANLI TEZKERESİ!

Türk jetinin düşürülmesi karşısında eli kolu bağlı kalınca ciddi prestij kaybına uğrayan hükümet. Şam’a gözdağı vermeye yönelik ‘Suriye tezkeresini 4 Ekim 2012’de Meclis’ten geçirdi. “Suriye tezkeresi’’nden öte bir “Osmanlı tezkeresi”ni andırıyordu. Tezkere “hudut, şümul, miktar ve zamanı hükümetçe tespit edilmek kaydıyla TSK’ya yabancı ülkelere gönderilmesi” yetkisi tanıyordu. Irak’ta aşina olduğumuz sınır ötesi operasyon yetkisi veren tezkerelerin aksine spesifik bir ülke adı zikredilmiyordu. “Yabancı ülkeler” ifadesi Türk dış politikasının “genişleyen vizyonu” kadar geniş bir müdahale alanını çağrıştırıyordu. Tezkere Başbakan Erdoğan’ın AKP Kongresi’nde Bakü’den Belgrad ve Gümülcine’ye, Bağdat’tan Kabil ve İslamabad’a, Mogadişu’dan Tunus, Cezayir ve Trablus’a, Kahire’den Sam ve Kudüs’e selam ederek oynadığı “İslam dünyasının liderliği’’ vizyonuna üniforma gibi oturuyordu. Ama telaşa mahal yoktu, savaşın eli kulağında değildi. Türkiye zaten Türk uçağının düşürülmesine misilleme olarak ilan ettiği yeni angajman kuralları çerçevesinde 23 Eylül 2012’den beri Akçakale’den Suriye’ye top ateşleriyle karşılık veriyordu. İlk önce bu misillemeler dışarıda Suriye’nin tacizleri karşısında aciz ülke durumuna düştüğü algısını kırmaya yarayacak bir adımdı: İçeride de 2 pilota ilaveten 3 Ekim 2012’de Suriye’den atılan bir top mermisinin Akçakale’ye düşmesi sonucu 5 kişinin ölümüyle yaralanmış kamuoyunu rahatlatacak bir hamleydi. İkincisi Suriye’ye karşı bir gözdağı ve kararlılık gösterisiydi. Üçüncüsü olası tüm senaryolara karşı alınmış bir tedbirdi.

Her şeyden önce savaş Türkiye’nin tek başına alabileceği bir karar değildi. Pentagon’dan bir yetkilinin Akçakale’deki olayla ilgili “Bunun daha büyük bir çatışmaya dönüşeceğine dair bir işaret yok” açıklaması en kritik müttefikin temkinli tutumunu sürdürdüğünü gösteriyordu. Karşı cephede Rusya olayın kaza olduğuna dair Şam’ın tezini sahiplenip BM Güvenlik Konseyi kanalını tıkayan kararlılığını koruyordu. BM kanalları dışında müdahale meşruiyeti sunabilecek yegâne platform NATO idi. Burada da Kuzey Atlantik Konseyi’nin basmakalıp bir açıklamayla Türkiye’yi destekle yetinip “şamar” maddelerini işletmeye niyeti yoktu.

Sınır buysa her şey normal!

Burada asıl üzerinde durulması gereken “olası gelişmelere karşı tedbir” bağlamında tezkerenin nelere gebe olduğuydu. Türkiye-Suriye sınırı belirlenirken Akçakale gibi ikiye bölünmüş onlarca yer var. Bu yerlerin bir yarısında çatışma olurken diğer yarısının bundan etkilenmemesi mümkün değildi. Coğrafyayı dikkate aldığımızda “Suriye Akçakale’ye kasten mi ihmalen mi saldırdı” tartışması bir yerden sonra anlamsızlaşıyordu. Akçakale’nin öteki yarısı Tel Ebyad gibi muhaliflerin kontrolüne geçmiş Karkamış’ın karşısındaki Cerablus, Kilis-Öncüpınar’ın karşısındaki Bab el Selame ve Hatay-Cilvegözü’nün karşısındaki Bab el Hava gibi sınır kapılan bu tür çatışmalara davetiye çıkartıyordu. Bununla birlikte Türkiye’yi gardını almaya zorlayan senaryo şuydu: Esad güçleri Halep’in “kurtarılmış” bölgelerinden silahlı grupları temizlerse operasyon Türkiye sınırlarına dayanabilirdi. Sıra sınır kapılarını geri almaya geldiğinde Türkiye ciddi bir baskı ile karşı karşıya kalırdı. Ankara için asıl felaket buydu. Tezkere Türkiye’nin aslında angajman kurallarıyla sınır bölgesinde muhalifler için oluşturduğu tampon bölgenin kapanmasına karşı da önleyici bir tedbir sayılırdı. BM kararıyla fiili tampon bölge ve “uçuşa yasak bölgenin mümkün olmadığı görülünce Türkiye kendi seçeneklerine bakıyordu. Tezkerenin psikolojik etkisi bile ağır kayıplar veren muhaliflerin nefes almasını kolaylaştırıyordu.

Beri tarafta tezkerenin hedefi Esad güçleri olsa da bunun en kolay kullanılabileceği alan Kürt bölgesiydi. Bölgede PYD’nin inisiyatifinde bir yapılanmaya karşı benimsenen müdahaleci söyleme ilaveten 2 Ekim 2012’de sınırda devriye gezen YPG üyelerine Türkiye tarafından ateş açılması ve 1 kişinin ölmesi gerilim yaratmıştı. Hâlbuki PYD Türkiye’ye dostluk mesajı veriyordu. Türkiye kazanabileceği bir Kürt entitesini peşinen karşısına alıyordu. Kuzey Irak’taki hatalar burada tekrarlanıyordu. Tezkere bir bakıma Kürtlere de gösterilmiş kırmızı karttı. Tezkere Suriye krizinin içselleştirilmesinin yeni bir adımıydı. “Demokles’in kılıcı” ya da “müdahale aracı” gibi duran tezkerenin Türkiye’yi nerelere savuracağını kestirebilen yoktu.

AMERİKAN MÜDAHALESİYLE YENİ BİR ÇATI: SMDGUK

2012’nin güzünde Amerikan yönetimi uzun süre Türkiye, Katar ve Suudi Arabistan’a havale ettiği Suriye dosyasında inisiyatifi ele almaya başladı.

CIA 2012 yazı boyunca Türkiye-Suriye sınırında silah geçişini organize ederken ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, 31 Ekim 2012’de Zagreb’de radikal unsurların “Suriye devrimini çaldığından” söz etti. Dahası SUK’un defterini dürdü: “SUK artık muhalefetin lideri olarak görülemez. Cephede savaşan ve ölenlerin temsil edilmesi gerekiyor. Muhalefet 20, 30, 40 yıldır Suriye’de bulunmayan kişiler tarafından temsil edilemez.

SUK bırakın Suriye içindekileri diasporada kümelenmiş muhalif unsurları kuşatamadığı gibi ülke içindeki süreçlere etki edemedi. 1 Nisan 2012’de İstanbul’daki toplantıda SUK’un 129 ülke tarafından tanınması sanıldığı gibi temsil kabiliyetini arttırmadı. ABD’nin bölgedeki müttefikleri fanatik İslamcı grupların palazlanmasına yol açtı. ABD de aslında bu süreçten sorumluydu. Peki, ne değişti de ABD, SUK’un üzerini çizdi ve “özgürlük savaşçıları” birdenbire “devrim korsanları”na dönüşüverdi!

Belli ki Türkiye üzerinden yapılan hesapların hiçbiri tutmayınca ABD süreçle daha yakından ilgilenmeye karar verdi. ABD, SUK ile ilgili açık tutumuyla “oyun kurucu” olarak ortaya çıkan Türkiye’nin kapasitesinin sınırlarını da göstermiş oldu.

ABD başından temkinli yaklaşıp muhalefet olgunlaşıncaya kadar işi ağırdan almayı tercih etmişti. Esad rejiminin en fazla mağdur ettiği Kürtleri dahi içine alamayan SUK’un temsil kabiliyetindeki sorunların zaman içinde aşılabileceği düşünüldü. ABD epey zaman Suriye muhalefetinin kapsama alanını genişletmek için uğraştı. Şam’dan çekilen Amerikan Büyükelçisi Robert Ford’un neredeyse tek işi buydu. Ama olmadı. Üstelik Türkiye ve Katar’ın etkisiyle SUK içinde İhvan öne çıktı. Buna ilaveten Esad rejiminin kısa vadede düşeceğini öngören Türkiye kaynaklı projeksiyonlar da tutmadı.

Clinton’ın çıkışının zamanlaması önemliydi. Muhalifler 3-11 Kasım 2012’de Doha’da bir araya gelip Clinton’ın dillendirdiği yeni yapılanma üzerinde çalıştı. Foreign Policy dergisine konuşan bir Amerikalı yetkiliye göre Robert Ford toplantılar sırasında 15’i İstanbul merkezli Suriye Ulusal Konseyi’nden, 15’i farklı muhalif gruplardan ve 20’si Suriye içindeki muhalif gruplardan olmak üzere 50 kişilik yeni bir konsey kurulması için bastırdı. Konuştuğum bir SUK üyesi, Kürtlerle uzlaşma çabalarının çöktüğü 4 Temmuz 2012’deki Kahire toplantısından beri ABD ile sorun yaşadıklarını aktardı.

Muhalif temsilcinin söylediği şuydu:

  “Kahire’deki toplantıda SDK ile Ford arasında sert bir tartışma yaşandı. Tartışmanın nedeni SUK’un Suriye’nin üniter yapısında ısrar edip Kürtlere özerklik garantisi vermekten kaçınmasıydı. ABD daha sonra doğrudan Suriye içinden sivil toplum örgütlerine ulaşma çabasına girişti. Suriyeli muhaliflere yardım adı altında ayrılan 100 milyon doları da tamamen casusluk faaliyetlerine harcadı. SUK, Doha’da oluşacak yeni çatı örgütünün bel kemiği olarak kalmak istiyor ama ABD, SUK’un temsil gücünü zayıflatmaya çalışıyor. ABD Suriye’de bir rejim değişikliğine hazır değil ve zaman kazanmak istiyor. (Kofi Annan’ın ardından BM-Arap Birliği Özel Temsilciliği görevini üstlenen) El Ahdar el İbrahimi’nin de siyasi çözüm çabalarını dikkate alarak Esad rejimiyle pazarlık yapabilecek yeni bir yapı ortaya çıkarmaya çalışıyor.”  

Bu yeni süreçten ABD’nin bastırmasıyla II Kasım 2012’de Suriye Muhalif ve Devrimci Güçler Ulusal Koalisyonu (SMDGUK) ortaya çıktı. Koalisyonun başkanlığına eski vaiz Muaz el Hatib seçildi. Koalisyonun kuruluşuna direnen SUK da Türkiye, Katar ve ABD’nin baskılan sonucu 27 üyelik elde ederek SMDGUK’na katıldı. Yeni koalisyonla hedeflenen şuydu:
- Sivil ve askeri muhalefeti birleştirmek.
- Bir geçiş hükümeti kurmak.
- SMDGUK’nu Suriye’nin tek meşru temsilcisi haline getirmek.

Sahadan uzak liderlerin aksine ülkeyi henüz yeni terk etmiş Hatib liderliğindeki SMDGUK farklı bir dalga yarattı.

SMDGUK’nun hem Suriye içindeki muhalifleri hem de Kürtleri kuşatabileceği umulmuştu. Bu konuda ilerleme olmadığı halde Suudi Arabistan, Katar, Türkiye, ABD, Fransa ve Britanya gibi ülkeler SMDGUK’yı yegane meşru temsilci olarak tanıdıklarını duyurdu. Diğerlerine nazaran ABD daha temkinli giderken Hatib’in “ağır silah verin” çağrısına da en hararetli desteği sunan Fransa, 17 Kasım 2012’de daha ileri bir adım atarak muhalif isimlerden Dr. Munzir Mahus’u “Suriye’nin Paris büyükelçisi” olarak tanıdı. 22 Kasım 2012’de ise SMDGUK, İhvan’ın temsilcilerinden Velid Saffur’u Londra büyükelçisi tayin etti. Ancak SMDGUK’nun yegane temsilcisi olduğu iddiası da uluslararası alanda karşılık bulmadı. Sonuçta Suriye’yi BM’de temsil eden kişi hala Şam’ın atadığı İbrahim el Caferi’ydi. İnisiyatif, bir bakıma eksenin Türkiye’den başka bir yere kaydığını gösteriyordu. El Hatib İstanbul değil Kahire’de üslendi.

Askeri kanattaki yeniden yapılanmaya gelince: Doha’da verilen istikamete uygun olarak 8 Aralık 2012’de Antalya’da düzenlenen toplantıda Özgür Ordu Birleşik Komutanlığı kuruldu. Selim İdris’in komutanlığındaki bu yeni çatı örgütüne “genelkurmay” misyonu biçildi. Asıl hedef silah sevkiyatında muhatap alınacak ve silahların “ılımlı’ gruplara dağıtımını organize edecek bir kanal oluşturmaktı. İdris’in yardımcılığını üstlenen Tevhid Tugayı Komutanı Abdülkadir Salih yeni oluşumun hedefinin Batı’nın söz verdiği silahlara ulaşmak olduğunu kaydetti. Toplantı ABD. Fransa, Türkiye ve Katar istihbaratının güdümünde gerçekleştirildi.

Radikal unsurları dengeleme amacı güdülse de yeni yapılanmada “ılımlı” diye nitelenen komutanlara görev verilmedi. Eylül 2012’de Türkiye’den ayrılarak Suriye’ye geçmiş olan ÖSO komutanı Riyad el Esad ve Suriye Ulusal Ordusu Komutanı Muhammed Hüseyin Hac Ali ve Devrimci Askeri Konseyleri Ortak Komutanlığı Komutanı Miskal Batiş Naimi yeni yapılanmada yer almadı. Doha’da kararlaştırılan geçici hükümet kurma işi de sonraya kaldı.

YENİ YAPILANMA VE TERÖR ÖRGÜTÜ İLAN EDİLEN NUSRA

ABD muhalefeti yeniden organize etmek üzere inisiyatif kullanırken kafa karıştırıcı bir adım daha attı: 11 Kasım 2012’de Nusra Cephesi’ni terör örgütü listesine aldı. Ebu Muhammed el Colani liderliğindeki Nusra, Irak’taki EI Kaide’nin Suriye koluydu. ABD Dışişleri Sözcüsü Victoria Nuland’a göre Nusra, Kasım 2011’den Aralık 2012’ye kadar en az 600 saldın gerçekleştirdi. ABD’nin bu kararına karşı Nusra, 19 Kasım 2012’de 13 Selefi örgütle şeriat devleti kurma amacıyla güç birliği yaptı.

Nusra, muhalifler arasında Esad’ın devrilmesine hizmet eden “devrimci unsur” muamelesi görüyordu. Türkiye ve Katar’a yakınlığı ile bilinen Tevhid Tugayı komutanı Abdülkadir Salih, 20 Ağustos 2011’de El Cezire’ye “Hedefimiz Esad rejimini devirmek. Nusra da bu hedef doğrultusunda çalışıyor. Esad’ı devirmek için çalışan herkesi memnuniyetle karşılıyoruz” dedi. Suudi Arabistan, Türkiye ve Katar bağlantılı muhalifler Nusra’nın terör örgütü ilan edilmesine tepkiliydi. ABD’nin yeni gözdesi Muaz el Hatip de kararın yanlış olduğunu belirterek Washington’ı kısa sürede mahcup etti!

SUK Başkanı George Sabra, Nusra’nın Suriye devriminin bir parçası olduğunu savunurken İhvan lideri Riyad el Şukfa şu çıkışı yaptı:

  “Nusra, Esad’a karşı halkı koruyor, rejimle savaşıyor. ABD’nin onu terörist ilan etmesi bizi ilgilendirmiyor. Biz onu Esad’a karşı savaşan ve halkı koruyan bir grup olarak görüyoruz.”  

İhvan Başkan Yardımcısı Faruk Tayfur da “ABD çok aceleci ve hatalı bir karar aldı. Amerika, Suriye’deki halk desteğini yitirecek çünkü Suriyeliler, Nusra Cephesi’ni seviyor” dedi.

SMDGUK üyesi Edip Çiçekli “Nusra’yı terör örgütü listesine ekledikten sonra Beşşar Esad’ı da Nobel’e aday göstermek gerekiyor” diye çıkıştı.

Halbuki Türkiye’de hükümet çevreleri “fanatik silahlı grupların başından beri devrede olduğuna” dair tespitleri reddederken “Esad devrimi kirletmek için Sednaya Hapishanesi’ndeki Kaidecileri bırakarak bu örgütleri kurdurttu, bunlar küçük ve önemsiz gruplar, devrim olduğunda bunlar kendiliğinden ortadan kalkacaklar” iddiasındaydı.

Erdoğan’ın da Suriye’de El Kaide ve radikal grupların güçlendiğine dair yorumlara tahammülü yoktu. Erdoğan, Kasım 2012’de İspanya dönüşün .. de uçağındaki gazetecilerin “Batılı ülkeler sık sık Suriye muhalefetiyle ilgili endişeler dile getiriyor. Radikal hareketler vurgusu yapılıyor” hatırlatması üzerine “Saçma sapan” derken “El Kaide’nın Suriye’ye savaşmak için militan gönderdiği söyleniyor. Bu Suriye’yi yeni tehlikelere açık hale getirmez mi?” sorusuna şu yanıtı verdi:

  “EI Kaide’nin Suriye’de esamisi okunmaz. Muhalefet orada neticeye varsın, orada El Kaide filan diye bir şey kalmaz. Geçenlerde biliyorsunuz, Resulayn’ı ele geçirme operasyonu yapmak istedi PYD, PKK filan. Koalisyon güçleri müdahale ederek hemen kendilerini Haseki’ye Kamaşlı’ya kadar sürdüler. Resulayn şu anda tamamen onların kontrolünde.”  

Aslında Erdoğan’ın son derece memnun olduğu Rasulayn (Serekaniye) operasyonunun arkasında başbakanın “esamisi okunmaz” dediği Nusra vardı.
Nusra ve türevleri 2012 yazından itibaren Türkiye’nin lojistik desteğiyle sınır boylarında mevzi kazandı. Ceylanpınar’daki kaynaklarıma göre kuzeyde Kürtlerin kontrolüne son vermek için buraya giren Nusra ve Ahrar el Şam militanları Türkiye toprakları üzerinde Suriye sınırına bir özel firmaya ait otobüslerle taşındı. YPG güçlerini bölgeden çıkarma planı tutmadı ve savaşçılar birkaç gün sonra ağır kayıplarla Türkiye’ye döndü.

Suriye’yi yakın plana alır almaz muhalif cephede Nusra’nın etki alanını minimize edecek ayarlamalara giden ABD’nin Özgür Ordu Birleşik Komutanlığı ile bu amacına ulaşması kolay değildi. Bu operasyonların hemen ardından görüşüne başvurduğum bir muhalif temsilcinin değerlendirmesi şu oldu: “SMDGUK’dan da Birleşik Komutanlık’tan da bir şey çıkmaz. Bunların hepsi hikaye.”

Sahayı izleyenlerin vardığı sonuç da 2012 itibariyle savaşçıların %10’unu oluşturan Nusra’nın oyun dışına itilemeyeceği yönündeydi. Bir kere her yeni çatı, kısa sürede çatırdıyor ve rakipler doğuruyordu. Zira 13 Aralık 2012’de beş örgüt “Hilafetin Yardımcıları” adlı tugayı kurup ÖSO’ya “Bize katılın” diye seslendi. Aynca ÖSO’da Nusra’yı bastıracak irade yoktu.

Nusra’nın sırrı: Disiplin, para ve tecrübe

Resimler ve alt yazıları hariç bu yazının tamamı Fehim Taştekin'in Suriye (Yıkıl Git, Diren Kal) isimli kitabının 2012 olaylarının anlatıldığı üçüncü bölümünden alınmıştır.

Nusra küresel El Kaide ağı sayesinde büyüyordu. Bu ağla istihbarat örgütlerinin yollan illaki kesişiyordu. Ne para sorunları vardı ne de militan. Bu sayede güç, ÖSO’nun omurgasını oluşturan birliklerden Nusra’ya kayıyordu. AFP ve Reuters gibi ajansların haberlerinden Nusra’nın sırrına dair ilginç bir tablo çıkıyordu: Nusracılar Afganistan, Irak ve Ceçenya’ da deneyim kazanmış savaşçılardı, ÖSO üyeleri ise toydu. Nusra modern silahları, ÖSO eline geçeni kullanıyordu. Nusra mangalda et pişirirken ÖSO’nun azığı sandviçti. Nusracılar kurşun geçirmez yelek kuşanırken ÖSO’cular ne bulsa giyiniyordu. Hatta Nusra, ÖSO birlikleri arasında çıkan ganimet kavgalarında arabuluculuk yapıp otorite sağlıyordu.

ABD’nin kararı Türkiye başta olmak üzere muhalifleri destekleyen ülkelerin hareket alanını sınırlarken sahadaki işbirliğini çok da etkilemedi. El Kaide ile bağlantılı olmasalar da Nusra ile aynı ideolojiyi paylaşan başka gruplar da sahnedeydi. Birçoğu da rejim güçlerine karşı ortak operasyonlarda Nusra ile birlikte hareket ediyordu. Körfez-Batı ittifakı savaşı büyütmekte kararlı olduğu sürece muhatabı yine bu örgütlerdi. Bu Ahrar el Şam ya da Guraba el Şam’ın Nusra’dan fazla bir farkı yoktu. Amerikan hassasiyetinin kaynağı şuydu: Libya’da Katar eliyle silahlandırılan kişiler, 11 Eylül 2012’de Bingazi’de ABD Konsolosluğu’na saldırıp ABD’nin Trablus Büyükelçisi Christopher Stevens ile birlikte 4 Amerikalıyı öldürünce Washington, Suriye’de de silahların “yanlış” ellere geçmesinden endişe duyar oldu. Stevens’ın Libya’dan Suriye’ye militan ve silah kanalının oluşturulmasında emekleri az değildi. Dışişleri Sözcüsü Nuland’a göre Nusra’nın kara listeye alınmasıyla müttefiklere verilen mesaj şuydu: Yardım ettiğiniz gruplarla ilgili uyanık olun.

Yorum gönder

Yorum göndermek için giriş yapmalısınız.