Hama Katliamı ve Siyasal İslam

Tarihte Neler Oldu | canakci | Ocak 7, 2016 at 11:28 am

Bundan yüz yıl kadar önce İhvan (Kardeşler) adıyla Suudi Arabistan’da ortaya çıkan siyasal İslam örgütünün günümüzün Orta Doğu coğrafyasında hemen tüm ülkelerde iktidar için yürüttüğü mücadeledeki Cihatçı niteliğiyle ne kadar korkunç ve vahşi bir konum kazandığı ibret konusudur. Aşağıda Fehim Taştekin’in yıkılıp giden Suriye’de yakın geçmişte cereyan eden olayları anlattığı kitabından alınma bir bölüm medyadan takip ettiğimizde bize anlaşılmaz görünen siyasal islam’ın gerçek yüzünü tanımakta biraz yardımcı olmaktadır.

Aleviler gibi inandı, Sünniler gibi yaşadı

Köyden gelip devlet başkanlığına yükselen ilk Alevi olan Hafız el Esad’ın kendini Sünni Müslüman çoğunluğa kabul ettirmek gibi bir sorunu oldu. Ülkenin “laik” kimliğini vurgulamak için 1973’te “İslam, cumhurbaşkanının dini ve yasamanın kaynağıdır” diyen anayasa maddesini kaldırmak istediğinde kendi ayağına kurşun sıktığını anladı ve geri adım attı. Protesto gösterileri organize eden İhvan için bu değişiklik Esad’ın Müslüman olmadığının deliliydi. Bu noktadan sonra Esad’ın yapması gereken gerçek bir Müslüman olduğunu göstermekti!

Suriye'de 1982 şubatında Hama'da gerçekleşen olaylarda 30 - 40 bin sivil katledilmiş, 15 bin kişi kaybolmuştu.


Esad, İhvan’ın İslamcı söylemini kırmak için 1973’te kişisel servetinden Hama’da medreselere ve Humus’ta dini yardım kurumlarına bağış yaptı, 1974’te de imamların maaşlarında artışta bulundu.

Farklı bir sosyal taban üzerine bina edilen Baas rejimine karşı itirazın dili Esad’ın iktidara gelmesinin ardından mezhebi bir karakter aldı. İhvan, Baas’la birlikte kaybettiği zemini geri getirmek için Sünni çoğunluğu harekete geçirebilecek argümanlar geliştirirken Esad’ın mezhebi kimliğine gönderme yapıyordu. İhvan’ın Baas’la düşmanlığı Esad ile başlamadı ama “Müslüman bir ülkede kâfir devlet başkanı olamaz” vurgusu ve Alevi düşmanlığı Esad döneminde örgütün güttüğü siyasetin ana parametresi haline geldi. İhvan ve diğer Selefi-cihatçı örgütler özellikle Alevileri “sapkın” bir mezhebin üyeleri olarak itibarsızlaştırmak için Alevi değil “Nusayri” kelimesini kullanıyordu. Alevi’den Hz. Ali’nin yolundan gidenler kastedilirken “Nusayri” ile Kuran’a getirdiği daha farklı ve esnek yorumla ana akım mezheplerce dışlanmış olan Muhammed bin Nusayr’ın takipçilerine atıf yapılıyor. Nusayr’ın izinden gidenlere Birinci Dünya Savaşı’na kadar Nusayri deniliyordu ve Fransız manda döneminden sonra Alevi kullanımı yaygınlık kazandı. Alevilerin kendi iç dünyalarında Nusayri kelimesi rahatsız edici değildi. Ama dışarıdan Sünni İslamcı kesimlerin bu tanıma yüklediği anlam sorun teşkil ediyordu. Çünkü “Nusayri” tanımının seçilmesinde “sapkınlık’ yaftası ile mahkûm etme kastı vardı. Esad Alevi kimliğinden kaynaklanan handikabı aşmak ve İhvan’ın atış menzilinden kurtulmak için Lübnanlı ünlü Şii âlim İmam Musa Sadr’dan Suriye’deki Alevilerin Şia mezhebine bağlı Müslümanlar olduğuna dair fetva da aldı. Ayrıca 80 Alevi din adamı ortak bildiri yayımlayıp kitap olarak Kuran’a inandıklarını ve Şiiler gibi isnaaşera (12 imam) inancına bağlı olduklarını belirtme gereği duydu. Esad, Cuma günleri Sünnilerle omuz omuza namaz kılarak Müslüman olduğunu göstermeye çalıştı. Ancak bunların hiçbiri Baas ile İslamcılar arasında şiddete dönüşen nefreti azaltmadı.


Alevilere karşı birikmiş nefret 2011‘de başlayan isyanın mezhepçi bir savaşa dönüşmesinde de kendini gösterdi. Suriye cephesinde açılan yeni perdede kısa sürede inisiyatif alan cihatçılar, 14. yüzyılda “Nusayriler (Aleviler) Yahudiler, Hıristiyanlar ve diğer pek çok putperestten daha kafirdir… Öldürülmeleri farzdır. Zira onlar İslam’ın en kötü mürtetleridir… Hiç kuşkusuz bu kişilerle cihat etmek en büyük ibadetlerden ve en üstün farzlardandır” diye fetvalar veren İbn-i Teymiyye’nin takipçileriydi.

Hafız el Esad’ın kadın-erkek eşitliğine yönelik adımlar atması da İslamcı kesimleri rahatsız etti. Kadınların parlamentoya girmesi, yargıçlık dâhil farklı meslek dallarında çalışması, hatta 1976’da kültür bakanlığı koltuğuna bir kadının aranması Ortadoğu koşullarında kayda değer reformlardı. Ama anayasada dinin yeriyle ilgili değişiklik giriminde olduğu gibi kadınlarla ilgili açılımlar da İhvan’ın protestoları ile karşılaştı.

HAMA’DAN HAMA’YA: TARİH TEKERRÜR EDİYOR

Mart 2011’de gösterilerin neden hızlıca silahlı kalkışmaya dönüştüğünü, halkın neden sokaklardan çekildiğini ve Esad yanlısı gösterilerin neden muhaliflerin gösterilerinden daha fazla kalabalık çektiğini anlamak için Suriye’deki şiddet tarihine de bakmak gerekiyor.

1970-1980’lerde yaşananlardan dolayı İslamcı muhalefete karşı toplumsal hafızanın güçlü rezervleri var. 2011’de başlayan süreç de bir süreliğine “İslamcı” karakter arz etmediği görüntüsü vermesine rağmen cihatçı Selefilerin hemen sahne alması eski anıları canlandırdı. Şiddet ve korkuyla sarmalanmış o anılar hem toplumsal refleksi tayin edecek kadar diri hem de siyasal otoritenin muhalif sesleri bastırmasında elverişli bir araçtı. 2011’ de Suriye genelinde rejime karşı gösterilerin silahlı mücadeleye dönüşmesi 1982’de kapanan kanlı perdenin devamı gibiydi.

Yeni isyan süreci ile 1982’de bastırılan silahlı kalkışmanın dış bağlantıları ve ittifak ilişkileri arasında dikkat çekici paralellikler var.

Kahire’de EI Ezher Üniversitesi’nde hukuk eğitimi aldığı dönemde İhvan’ın lideri Hasan el Benna ile tanışan Humus doğumlu Mustafa Sibai, ülkesine dönüşte 1945-1946’ da dağınık haldeki İslami cemiyet ve dernekleri bir araya getirerek Suriye İhvan’ını kurdu. Dönemin ruhuna uygun bir şekilde sosyal adaletçi görüşleri benimseyen Sibai kendinden sonra örgütün liderliğini üstlenen haleflerinin aksine Selefi değildi. Sibai döneminde toprak mülkiyetine sınırlamalar getirmekten ve milli ekonomiden bahseden İhvan meşru siyasal hareket olarak meclis seçimlerine katıldı. Solcu, milliyetçi ve İslamcı düşüncenin yükselişte olduğu bir dönemde İhvan, 1949’da düzenlenen seçimlerde İslamcı Sosyalist Cephe olarak %2,6 oy kazanıp 142 koltuklu meclise 4 vekil soktu. 1950’de yeni anayasa taslağına İhvan’ın “Devletin ve cumhurbaşkanının dini İslâm’dır” ibaresini koydurtmak istemesi hararetli tartışmalara yol açtı. Diğer partilerin direnci kınlamayınca Sibai pazarlıklar sonucu “Devlet başkanının dini İslâm’dır’ ifadesini kabul ettirdi. Sibai “laik anayasa içerisinde İslami unsurların olması gerektiğini” savunuyordu.

Hüsnü Zaim ve Edip Çiçekli’nin ardı ardına gelen askeri darbeleriyle zayıflayan İhvan 1954 ve 1957 seçimlerinde fazla başarılı olamadı. Mısır’da Cemal Abdünnasır’ın 1954’teki darbesinin ardından İhvan’ın ana gövdesi bastırılırken Suriye İhvan’ı da benzer tazyikle karşı karşıya kaldı. Suriye ile Mısır arasında ortak devletin (Birleşik Arap Cumhuriyeti) kurulduğu 1958’den sonra baskı daha da antı. Nasır kendisine yönelik suikast girişiminin faturasını hem Mısır hem Suriye’deki İhvan’a kesmişti.

Mısır-Suriye ortak devletine halkın teveccühü nedeniyle karşı çıkamayan ama Mısır’da İhvan’a karşı uygulanan baskı yüzünden de Nasır’ı destekliyor görünmek istemeyen Sibai dar sokakta Islami Sosyalizm adlı kitabı yazarak yürümeye çalıştı.

İhvan, 1958-1961 arası gerek yükselen Arap milliyetçiliği gerekse Nasırizmin etkisiyle fazla varlık gösteremedi, 1961’de Suudi Arabistan ve Ürdün’ün desteklediği sağcıların darbesiyle ortak devletin bozulması, İhvan’ın önünü bir kez daha açtı. Örgüt 1961’de düzenlenen seçimde %5,7 oyla meclise 10 vekil gönderdi.

Baas’la birlikte İhvan dönüştü

1963’te Baas’ın iktidara gelmesiyle İhvan yeni bir sayfa açtı. Sibai’nin sosyalist eğilimli fikirlerine rağmen İhvan’ın tabanı da tarımsal ya da kırsal kesimler değil iktidarı taşıyan geleneksel kentli sütunlardı. İhvan, Baas rejiminin bu kesimlerde yol açtığı rahatsızlığı önce İslamcı protest bir dille sonra şiddetle ortaya koydu.

Sibai döneminde İhvan, sufi hareketler dahil diğer İslami cemaatlerle barışıktı.

1957’den itibaren örgüt, Sibai’nin halefi lssam el Attar’ın liderliğinde yavaş yavaş Selefileşti. Kur’an ve sünnete dönüşü savunan Attar, bu iki temel kaynaktan uzaklaştıkları gerekçesiyle geleneksel mezhepler ve cemaatleri reddediyordu. Mısır’daki ana örgütten daha fazla İslami devlet kurma hedefine yönelen İhvan meclisin yanı sıra ordu içinde de var olmanın yollarını aradı. Şam asıllı Attar, Baas iktidara gelince ülkeyi terk etmek zorunda kaldı. Önce Mekke’ye giden Attar daha sonra Almanya’nın Aachen kentine yerleşti. İhvan’ın Belçika ve Hollanda sınırında küçük bir kent olan Aachen’de belirgin bir şekilde varlık göstermesinin nedeni bu. Baas’ın baskıları arttırmasına paralel olarak örgüt silahlı mücadele anlamında cihat ilan etmeyi tartışmaya açtı. İhvan’a göre “laik kafir” Baas rejimi yıkılmalıydı. Baas’a göre “tehlikeli fanatikler’’ toplumdan sökülüp atılmalıydı. Attar’la birlikte Şam kanadı Baas yönetimine karşı şiddeti reddederken Hama, Humus ve Haleplilerin yer aldığı radikal kanat aksini savunuyordu. Özellikle örgütün Halep sorumlusu Abdülfettah Ebu Gudde ile Rama sorumlusu Mervan Hadıd silah kullanmanın artık kaçınılmaz olduğuna inanıyordu. Silahlı mücadele eşliğinde sivil itaatsizlik öneren Ebu Gudde, İslami bir devlet kurulmadan İhvan’ın siyasal sistemin bir parçası olmasına da karşıydı. Attar ise Müslümanları temsil eden sivil hükümeti yeterli görüyordu. Mısır’da eğitim gördüğü sıralarda tefsir serisi Fizilal-il Kur’an ve radikallerin el kitabı Yoldaki İşaretler’in yazarı Seyyid Kutub’dan etkilenen Mervan Hadid, Ebu Gudde’den de keskindi ve açıkça şiddeti savunuyordu. Nitekim Attar’ın yurtdışından örgütü idare etmekte zorlandığı yeni dönemde Mervan Hadid ve Said Havva ilk silahlı kalkışmasını Hama’da gerçekleştirdi.

İslamcı kaynaklara göre Nisan 1964’te sınıfta tahtaya İslam’a hakaret içeren ifade yazdığı iddiasıyla bir profesör öğrencileri tarafından linç edildi. Okula gelen polis müdürü de linçe öncülük eden öğrenciyi öldürdü. Mervan Hadid buna karşı ortaokul ve lise öğrencilerinin de katılımıyla Sultan Camii’nde direniş organize edip adalet için sorumlu müdürün getirilmesini istedi. Cami silahlı isyanın ana üssüne dönüştü. Bunun üzerine ordu direnenleri öldürüp camiyi yerle bir etti.

Bağımsız kaynaklara göre kentte Mervan Hadid ile Said Havva’nın ateşli söylevleriyle rejime karşı isyan hali vardı. Hadid ve arkadaşlarının kurduğu ve sonradan El Tali’a el Mukatila (Savaşan Öncü Birlik) adını alan “Kataib el Muhammed” (Muhammed Müfrezeleri) adlı örgüt Baasçılara karşı infazlara başladı. Katli vacip denilen Baasçılar Hama sokaklarında korumasız yürüyemez hale geldi. Sultan Camii’nin imamı Şeyh Mahmud el Hamid’in gaza getirdiği, Baas’tan hoşnut olmayan tüccarlar ve köklü ailelerin finanse ettiği fanatik gençler sokaklarda barikatlar kurdu, içki satan dükkânları yağmaladı ve buldukları Baas üyelerini haklamaya başladı. Bardağı taşıran olay Baas’ın Ulusal Muhafızları’ndan Munzır el Şimali adlı İsmaili bir gencin öldürülüp uzuvlarının kesilmesiydi. Baasçıların iktidara getirdiği Sünni Devlet Başkanı Emin el Hafız’ın emriyle ordu harekete geçti. Camiyi kuşatan askerlerle çıkan çatışmada çok sayıda kişi ölürken ibadethane de yerle bir edildi. Hama İsyanı” diye anılan olaylar 29 gün sürdü. Operasyonda 115 kişi ölürken Hadid tutuklandı ve bir süre sonra bırakıldı. Bu olay İhvan’da cihatçı kanadın güçlenmesine ve ayrışmalara yol açtı. Örgüt içinde liderlik mücadelesi cihatçıların zaferiyle sonuçlandı. Attar diskalifiye edilerek liderliğe 1973’te Ebu Gudde getirildi. İhvan’ın yeni liderliğinin gözünde Suriye rejimi zorba, yolsuz, mezhepsel olarak sapkın ve İslam’ın düşmanıydı. Tarikatlar dâhil İslami cemaatleri kuşatma çabası güden Sibai’nın örgütü, Attar ile Selefiliğin kök saldığı ikinci evresini yaşadıktan sonra üçüncü evrede Kutubcu çizgiye kaydı. Bu döneme damgasını vuran da şiddet olaylarıydı. Hadid’in cihat için organize ettiği “Kataib el Muhammed’in militanları Irak, Ürdün ve Suudi Arabistan’dan destek aldı. Keskin gidişat yüzünden İhvan liderliği, Hadid’e mesafe koydu ama bu Kataib el Muhammed’in örgütün silahlı kanadı olduğu kanaatini değiştirmedi.

Cihatçı şiddet dalgası

Hama’da 1964’te Hadid’in meydan okumasına rejimin verdiği sert yanıtın yankısı daha geçmeden 1965’te sanayi ve dış ticareti millileştirme hamlesi Şam’da isyanı körükledi, esnaf kepenk kapattı. İslamcılardan rejime karşı meydan okumalar artarken Haziran 1967’de İsrail’le savaşta Suriye’nin Golan Tepeleri’ni kaybetmesiyle Baas rejimi sarsıldı. Golan artık İhvan’ın elinde önemli bir kozdu. 1973’te Golan Tepeleri’ndeki işgale son vermek için harekete geçen ama sadece Kuneytra’yı geri alarak rüzgârı tersine çeviren Esad ise her zaman İhvan’ın arkasında İsrail’le anlaşma yoluna giren Mısır ve Siyonistler olduğu tezini işledi.

1976’da Suriye’nin iç savaşa sürüklenen Lübnan’a asker göndermesinin ardından şiddetin pimi çekildi. İhvan hükümet yetkililerinin yanı sıra doktor, öğretmen ve rejimin profesyonel kadrolarına yönelik suikastlara başladı. Kurbanların çoğu Alevi’ydi.

Ekim 1976’da Hama’daki garnizon komutanı Ali Haydar, Şubat 1977’de Sam Üniversitesi Rektörü Muhammed Fazıl, Haziran 1977’de füze birliklerinin komutanı Abdülhamid Ruzzuk, Mart 1978’de ünlü doktor İbrahim Naama, Ağustos 1978’de İçişleri Bakanlığı Polis Dairesi Müdürü Ahmet Halil, Nisan 1979’da Yüksek Devlet Güvenlik Mahkemesi savcısı Adil Mini, Ağustos 1979’da Hafız el Esad’ın özel doktoru Muhammed Şehade Halil, Aralık 1980’de Esad’ın yakın arkadaşları arasında yer alan kalp doktoru Yusuf Sayigh ve Ulusal İlerici Cephe lideri Derviş el Zuni öldürüldü. Alevi liderler Şeyh Yusuf Sarim ve Nadir Husari Ağustos 1979’da Lazkiye’de öldürüldüklerinde Aleviler ile Sünniler arasında çatışma çıktı.

Bu suikastlar 16 Haziran 1979’da Halep Topçu Okulu’nda Alevi öğrencilerin katledilmesiyle zirve yaptı. İhvan’la bağlantılı Yüzbaşı İbrahim Yusuf öğrencileri yemekhaneye çağırdıktan sonra arkadaşlarıyla birlikte Sünnileri ayırıp Alevileri katletti. Resmi açıklamaya göre 32, gayrı resmi bilgilere göre 83 kişi kurşuna dizildi. Katliamı ordu içindeki uzantılarıyla gerçekleştiren El Tali’s el Mukatila (Savaşan Öncü Birlik) adlı örgüttü. Katliam planı Kuneytralı Adnan Ukla’ya aitti. Ukla ile sorunları olan İhvan liderliği saldırı ile bağlantılı oldukları suçlamasını reddetti. Rejim ise İhvan’ı suçlamakta kararlıydı.

İhvan, 1975’te Adnan Saadeddin’i liderliğe taşıyan örgütün genel merkezi, Almanya’da yaşayan Attar’a kulak veren Şam kanadı ve Ukla’nın aktif olduğu El Tali’a el Mukatila arasında bölünmüştü.

Okul katliamından sonra rejim demir yumruğunu gösterirken Baas yetkilileri ve Alevilere karşı saldırılar iyice tırmandı. Karakollar, askeri araçIar, kışlalar, fabrikalar hedef haline gelirken sadece Halep’te 2 yılda öldürülenlerin sayısı 300’ü buldu. Buna karşın güvenlik güçlerinin operasyonlarında da 2.000’i aşkın İslamcı militan öldürüldü. Binlerce kişi de işkencenin kol gezdiği hapishanelere tıkıldı. Bu şiddet ortamında Hama ve HaIep’te gerillalar sokaklara barikatlar kuruyor, binaları kundaklıyor ve tehditle esnafa kepenk indirtiyordu. Baas yetkilileri evlerinden alınıp ailelerinin gözleri önünde öldürülüyordu. Bunlardan biri de Hama’da yatağından kaldırılıp kansı ve çocukları önünde öldürüldükten sonra cesedi sokağa atılan parti yetkilisi Abdülaziz el Adi idi. Katliamlara karşı sesini yükselten ünlü din adamı Şeyh Muhammed Şami 2 Şubat 1980’de imamlık yaptığı camide öldürüldü.

Halep’teki isyan Hama, Humus, İdlib ve Deyr el Zor’a da sıçradı.

Kanlı perde kapanıyor; muzaffer omuzlarda yükseliyor

1980’e geldiğinde isyancılar açısından rejim savunma pozisyonuna geçmişli ve Esad gidiciydi! 2011’de gösteriler silahlı mücadeleye evrildiğinde dünya liderlerinin dillendirdiği gibi o zaman da militanlann söyledigi aynıydı: “Beşşar el Esad’ın günleri sayılı. “

23 Aralık 1979’ da başlayıp iki hafta süren Baas Partisi’nin 7. Bölgesel Kongresi’nde Hafız el Esad’dan sonra ikinci adam konumuna yükseltilen Rıfat Esad, Josef Stalin’in Bolşevik devrimini kurtarmak için yaptığı gibi Suriye devletini korumak için gerekirse kan dökülebileceğini savundu. İnisiyatif alan Rıfat Esad devletin bütün gücüyle İslamcı militanizmi ortadan kaldırmak için harekete geçti. Bu yeni bir evreydi. Ağır silahların sokaklara sürüldüğü yeni sürece her kentte Halk Örgütleri adı altında Baas üyelerini silahlandıran seferberlik eşlik etti.” Artık sivillerden oluşan milis güçleri de iş basındaydı. Oğul Beşsar el Esad da rejimi ipten döndürmek için babasının yolunu izleyerek 31 yıl sonra Ulusal Savunma Gücü’nü organize edecekti. Rıfat Esad ölümcül gücünü ilk olarak Hama ile İdlib arasındaki Cisr el Şuğur’da test etti.

26 Haziran 1980’de Esad, Şam’da sarayın önünde Afrikalı bir misafirini beklerken iki el bombası ve otomatik silah atışıyla gerçekleştirilen saldırıdan korumalarının kendilerini siper etmesi sayesinde kurtuldu.

Rejim buna çok ağır bir katliamla yanıt verdi: Rifat Esad’ın emriyle helikopterlerle Palmira (Tedmur) Hapishanesi’ne gönderilen özel birlikler İhvan üyesi 550 tutukluyu hücrelerinde öldürdü.

Esad bununla yetinmeyip Temmuz 1980’de İhvan’a üye olanlara ölüm cezası öngören 49 nolu yasayı çıkarttı. Kendiliğinden teslim olanların idam edilmeyeceği garantisi üzerine 1.052 kişi teslim oldu.

İçerideki sindirme hareketi sınırları da aştı. Temmuz 1980’ de Suriyeli komandolar Ürdün’de İhvan’ın askeri eğitim kampını bastı. Ardından Beytut’ta muhalif gazeteciler Riyad Taha ve Salim el Lavzi öldürüldü. Mart 1981’de suikastçılar Aachen’da lssam el Attar için gitti ama kapıyı açan eşi Bayan el Tantavi’yi öldürdü.
İhvan’ın liderlerinden Ebu Nasır el Beyanuni Ağustos 1980’de Esad’ın mezhebine atfen “sapkın” rejimi yıkmak ve dinden sapanları gerçek dinden ayırmak için kutsal bir cihadın şart olduğunu kaydetti.

İhvan, mücadeleyi büyütmek için Ekim 1980’de farklı gruplarla İslami Cephe’yi kurdu. Ebu Nasır el Beyanuni’nin liderliğini üstlendiği yeni çatı örgütünde Ulema Birliği, Ulema Cemiyeti, Asiller Cemiyeti, Ebu Zer Cemiyeti gibi örgütler yer aldı.
İhvan liderleri Ali Sadreddin el Beyanuni, Adnan Saadeddin ve Said Havva Kasım 1980’de “Suriye’de İslam Devrimi ve Devrimin Şartı” başlıklı 65 sayfalık bir bildiri yayımladı. Bildiride rejimi devirmenin yolunun silahlı isyan olduğu anlatılıyordu.
Ocak 1981’de yayımlanan bildiride ise “inananlar” ve “dinden sapanlar” ayırımıyla hatlar iyice belirlendi. Burada dinden sapanlardan kasıt Alevilerdi.

1981’ de silahlı eylemler yeniden başladı ve Hama direnişin yeniden merkezi haline geldi.

İslam bayrağı altında ifade özgürlüğü, serbest seçimler, bağımsız yargı ve toprak reformu vaat eden örgüt en ses getiren saldınlannı Şam’da düzenledi. Ağustos’ta başbakanlık önünde, Eylül’de Hava Kuvvetleri Karargâhı önünde, Ekim’de Rus askeri uzmanların bulunduğu merkezin önünde, Kasım’da istihbarat binalarının bulunduğu Azbakiye bölgesinde bomba yüklü araçlar patlatıldı. Azbakiye’deki saldırıda 64 kişi öldü, 135 kişi yaralandı.

1982’de Hama’daki katliamını tetikleyen şey ise 2 Şubat’ı 3 Şubat’a bağlayan gece saat 2’de yerel gerilla lideri Ömer Cevvad’ın peşine düşen askeri birliğin çatılara konuşlanmış keskin nişancılar tarafından pusuya düşürülmesiydi. Çok sayıda asker ölürken saklandığı yerde dört bir taraftan kuşatılan Cevvad telsizden bütün örgüt hücrelerine başkaldırı çağrısı yaptı. Çağrı camilerin minarelerinden duyuruldu. Hücrelerinden çıkan örgüt üyeleri Baas Partisi’nin ofislerini ve karakolları bastı. Baas yetkililerinin evlerine baskınlar düzenlendi. Tarım üzerine Fransa’da doktora yapmış Vali Muhammed Harba’nın konutu kuşatıldı. Korumaları takviye güç gelinceye kadar 5 saat direndi. Sabaha kadar düzenlenen baskınlarda Baas’ın önde gelen isimlerinden 70 kişi öldürüldü. İslamcı gerillalar Hama’nın özgürleştiğini duyururken ordunun kenti kuşatması gecikmedi. Operasyona Rıfat Esad’ın Savunma Birlikleri (Saraya el Difa), Özel Kuvvetler (Kuvvat el Hassa), 47. Tank Tugayı, 21. Mekanize Tugayı, Askeri Istihbarat ve Baas’ın milis güçleri katıldı. 3 hafta süren çatışmalarda ağır silahlar kullanıldı. Rejim kaynaklarına göre 3 bin, muhaliflere göre 20 bin insan öldü. Patrick Seale gerçekçi rakamın 5 bin ile 10 bin arasında olduğunu belirtiyor.

İsyan kanlı bir şekilde bastırılırken Esad, Şam’da 7 Mart’ta Konuklar Sarayı’nın balkonundan halka seslendikten sonra kalabalığın arasına karıştı ve Temsilciler Meclis’e kadar omuzlar üzerinde taşındı. Olayın tanığı gazeteci Cengiz Çandar yaşananları şöyle anlatıyor:

  “Halkın önünde nadir görülen Esad, kanlı Hama olaylarından sonra ilk kez konuşacak. Üstelik açık havada. Bu ‘Büyük Halk Yürüyüşü’ belli ki salt Baas’ın iktidara gelişini kutlamak amacıyla değil. Tüm dünyada Suriye’de rejimin güçlü olduğunu, halkın rejimi desteklediğini kanıtlamak amacında. Baas’a övgü ve destek; İhvan’a lanet… İhvan emperyalizmin uşakları olarak damgalanıyor. Olayların arkasında Irak’ın parmağı olduğu öne sürülerek Baas rejiminin düşman kardeşi Bağdat’taki Baas rejimi de suçlanıyor. Esad sürekli tezahüratlarla kesilen konuşmasında Irak lideri Saddam Hüseyin’den ağır sıfatlarla söz ediyor. Hama olaylarıyla ilgili ABD ve İhvan’ı suçladıktan sonra şöyle konuşuyor: ‘Bu kez Hama’daki kan banyosunda en fazla katkısı olan kardeş ülke Irak’ın yöneticisidir… Irak kasabının Suriye ve Irak’ta cinayet işleme iştahı var.’ Esad konuşmasını bitirdikten sonra kendisine bağlılık gösterileri yapan topluluğa dönüp ‘Haydin sizinle Millet Meclisi’ne dek yürüyelim’ diyor. Konuklar Sarayı’nın balkonundan aşağı inen Reis’in ayakları yere değmiyor. Omuzlar üzerinde Millet Meclisi’ne dek gidiliyor.  

Thomas Friedman, Hama’daki yıkımı yerinde görmüş bir gazeteci olarak “neden” sorusunun yanıtını ararken şu yorumu yapıyor: “Hama katliamı görece yeni ulus-devlette, Suriye’yi 20. yüzyılın seküler bir cumhuriyeti olarak inşa etme yolunda elde edilen her şeyi tersine çevirmeyi amaçlayan gerici unsurlan –yani İslamcı fundamentalistleri- bertaraf etmeye çalışan modernizm yanlısı bir devlet başkanının doğal tepkisi olarak görülmeli. Dolayısıyla eğer Hama katliamından sonra birileri Suriye’de tarafsız bir kamuoyu yoklaması gerçekleştirebilseydi, Esad’ın isyana yaklaşımı muhtemelen Sünni Müslümanlar dâhil halkın büyük çoğunluğundan onay alırdı. Herhalde şöyle derlerdi: Lübnan gibi 14 yıl iç savaş yerine Hama’da yaşanan bir ay daha iyidir.

Falanj milisleri 16 - 18 Eylül 1982 günlerinde Beyruttaki Lübnanlı ve Filistinli Şii sığınmacılardan birkaç bin kişiyi katletmişti...


Friedman ayrıca imha siyasetini anlamaya çalışırken bir Bedevi hikâyesine yer veriyor:

  “Çölde asla yapmaman gereken şey sana gelişigüzel dayatılan şeylere izin vermemendir. Eğer biri senin suyunun yansını çalarsa asla ‘Bu kez izin veriyorum hadi git fakat bir dahakine yakalanma’ demezsin. Çünkü bu yalnız kurtlar dünyasında başı belaya giren herkes bir koyun haline gelebilir. Yaşlı bir adam ile onun hindisine dair Bedevi hikâyesinin altını çizdiği bir nokta: Bir gün yaşlı Bedevi hindi etinin cinsel gücünü arttırdığını keşfediyor. Bir hindi alıyor, her gün onu beslerken etini yediğinde bir boğaya dönüşeceğini düşünüyor. Bir gün hindi çalınıyor. Oğullarını çağırıp ‘Çocuklar büyük tehlikedeyiz, hindim çalındı’ diyor. Oğulları ‘Baba hindiyi ne yapacaksın’ diye gülüyor. ‘Orasını boş verin, ne yapacağım önemli değil, siz hindiyi getirin’ diyor. Ama oğulları umursamayıp hindiyi unutuyor. Birkaç hafta sonra adamın devesi çalınıyor. Oğulları gelip ‘Baba deven çalındı, ne yapalım’ diyor. İhtiyar ‘Hindimi bulun’ yanıtını veriyor. Birkaç hafta sonra adamın atı çalınıyor. Oğulları ‘Baba atın çalındı, ne yapalım’ diyor. Yanıt aynı: ‘Gidin hindimi bulun.’ Sonunda biri kızına tecavüz ediyor. Adam çocuklarını çağırıyor ve şunu söylüyor. ‘Bütün bunların sebebi hindi, benim hindimi alabildiklerini anladıklarında biz her şeyimizi kaybettik.’ Hama Hafız el Esad’ın hindisiydi. Esad işin başında belli düzeyde Hama’nın Aleviler ile Sünniler arasında kabilevari bir çatışma olduğunu fark etti. Aynı şekilde Hama’nın sadece bir semtinde Sünni İhvan’a izin verildiğinde Alevi kanının su gibi akacağını ve diğer bütün rakiplerinin bundan nemalanacağını anladı. Sadece isyanı bastırmadı her bir Suriyelinin boğazında hissedebileceği bir yıkımla intikam aldı.”  

İhvan sürekli olarak Alevileri “kafir”, “dinden çıkmış” ve “sapkın” olarak niteleyip cihat çağrısı yaparken Baas Partisi kayıplardan bahsettiğinde Alevi ya da Sünni diye mezhep vurgusu yapmadı. Mezhep belirtmek Baas için bir tabuydu. Hama’daki operasyonun bütün sorumluluğunu taşıyan Saraya el Difa’nın başındaki Rıfat Esad, Kuvvat el Hassa’nın komutanı Tümgeneral Ali Haydar, 47. Tank Tugayı’nın komutanı Albay Nedim Abbas, 21. Mekanize Tugayı’nın komutanı Albay Fuad İsmail, Askeri İstihbarat’ın başındaki Albay Yahya Zeydan Alevi olsa da bu birliklerde görev alan askerlerin %70’i Sünni’ydi. Aleviler yıllardır kendilerini hedef alan İslamcı örgütlerin iktidarı ele geçirdiklerinde kaybedenin sadece Esad ve yakın çevresi değil bütün Aleviler olacağından korkuyordu. Bu korku 2011’de tekerrür ederken özellikle azınlıklar kendi kaderlerini rejimin geleceğiyle ilişkilendirdi. 1982’den sonra şiddet tamamen durmadı. Mesela 1986’da Şam’da düzenlenen bombalı saldırılarda yüzlerce kişi yaşamını yitirdi.

Sürgün yılları: Hama’dan Arap Baharı’na

Katliam sonrası İhvan üyeleri Ürdün, Irak, Suudi Arabistan ve Türkiye gibi ülkelere sığındı. Birçoğu buralardan Avrupa’ya dağıldı. Yeni dönemde örgüt yurtdışı çalışmalarında özellikle Londra’yı merkez seçti. Muhammed Mahmud Savvaf gibi bazı üyeler Yalova’ya yerleşti.

1976’den 1982’deki Hama katliamına kadar isyanı Suudi Arabistan’dan yönetirken bir taraftan da Riyad Üniversitesi’nde hocalık yapan Gudde, 1983’te siyasi faaliyetleri bırakıp Cidde Üniversitesi’nde akademik çalışmalarına devam etti. Sürgünde rejime karşı mücadelesini yürütürken örgütün üslubu değişti, solcular dâhil düne kadar din dışı olarak etiketledikleri muhalif gruplarla işbirliği yapmaya başladı.

11 Mart 1982’ de İhvan’ın da içinde yer aldığı muhalif örgütler Paris’te Suriye’nin Özgürlüğü için Ulusal İttifak’ı kurdu. İttifakta Bağdat merkezli Arap Sosyalist Baas Partisi’nin Suriye kolu, Komünist Parti’den Riyad Türk, Sosyalist Birlik’ten Cesim Elvan ve Muhammed el Carah, sosyalist Ekrem Hurani de vardı. İttifak hedefini Esad rejimini devirmek olarak koyarken İhvan’ın “İslam devletin dini olmalı ve şeriat anayasanın esası olmalı” ilkesine de itirazı yoktu.

Sonradan Suriye Ulusal Özgürlük Cephesi adını alan ittifak Hama katliamından sonra Esad’ın öldürülmesi yönünde çağrı da yaptı. Yine İhvan’ın öncülüğünde Şubat 1990’ da Suriye’yi Kurtarma İçin Ulusal Cephe kurulurken Ali Sadreddin el Beyanuni ana hedeflerinin rejimi devirmek olduğunu kaydetti. 2005’te Şam Deklarasyonu’na katılarak sivil değişim çağrısına eşlik eden İhvan’ın sürgündeki çizgisi 2006’da “Şeytanla yatağa girdi” yorumlarına yol açacak kadar esnedi. İhvan’ın yeni müttefiki eski Hama Valisi ve eski Devlet Başkan Yardımcısı Abdülhalim Haddam’ın öncülüğündeki Ulusal Kurtuluş Cephesi idi. İhvan artık rejim değişikliği için ulusal yaklaşımdan bahsetmeye başlamıştı.

Esad da 1990’larda İslami çevrelere yönelik politikasını yumuşattı; yeni camiler inşa edildi ve hapisteki örgüt üyelerinden bazıları bırakıldı. Ali Beyanuni 1997’de Esad’ın İhvan üyelerinin siyasi faaliyetlerde bulunmaması kaydıyla ülkeye dönmeleri şartını reddederken bir şart daha koştu: “İhvan’ın dönüşü için önce 49 nolu yasa kaldırılmalı.”

Ufaktan diyalog çabalarına rağmen Esad’ın ölümüne kadar saldırılar eksik olmadı. İhvan iktidarın Beşşar el Esad’a devrine şiddetle karşı çıksa da yeni dönemde saldırılardan kaçındı. Esad’ın İhvan üyelerini hapisten çıkarmaya ve dönüşlere izin vermeye devam etmesi ortamı yumuşatıyordu. Bu arada İsrail ve ABD’nin baskılarıyla diğer Arap ülkelerinin kapılan yüzüne kapattığı İhvan’ın Suriye kolu Hamas’a 2001’ de kucak açan ülke Suriye oldu. Hamas’ın siyasi büro şefi Halid Meşal, Ürdün’den sürüldükten sonra kısa süreliğine Katar’da kalmış, ardından Şam’da Beşşar el Esad’ın kanatları altına girmişti. Esad, İhvan’ın faaliyetlerine izin verilmesi talebini reddederken Ali Beyanuni de birçok kişinin kredi açtığı yeni liderin reform vaadini de fantezi olarak niteledi.

Beyanuni liderliği Ağustos 2010’da Hamalı Muhammed Riyad el Şukfa’ya bırakırken İhvan’ın rejime yaklaşımında bir değişiklik olmadı.

Ve 2011 isyanı İhvan’a hesaplaşma fırsatı verse de örgüt gelişmelere yön verebilecek kadar sahaya hâkim değildi. Doğrudan silahlı bir grupla isyana katılmak yerine Tevhit Tugayı gibi farklı grupları destekleyerek ayağına yer açma yolunu seçti.

70 VE 80’LERDEKİ İSYANIN DIŞ CEPHESİ
Suriye hükümetine göre ABD’nin müttefikleri Irak, Ürdün, Suudi Arabistan’ın yanı sıra İsrail’de Menachem Begin hükümeti ile Lübnan’da Falanjistler ve Güney Lübnan Ordusu silahlı isyan sürecini destekliyordu. İddiaya göre İsrail silah yardımı yapıyor, Güney Lübnan Ordusu da askeri kamplarda militanları eğitiyordu. Ürdün’de eğitim kampını zaten özel birliklerin baskınıyla deşifre olmuş, hatta Suudi destekli El Mecelle, militanların Ürdün’den çekilmiş görüntülerini yayımlamıştı. Esad yönetimine savaş açan Ribal Esad da geçmişten söz açılınca vakti zamanında babası Rıfat’ın ezip geçtiği İhvan’la ilgili “Saddam Hüseyin İhvan’ı finanse etti, Irak ve Sudan’da eğitildiler. Bu yüzden Baas İhvan’ı hain ilan etti” diyecekti.

Suriye’ye karşı bu İttifakın altında yatan en önemli uluslararası etken İsrail ile Mısır’ın 1975’te Sina Barış Anlaşması ve 1979’da Camp David Anlaşması’nı imzalamasıydı. Mısır lideri Enver Sedat’ın 1977’de Kudüs’ü ziyareti Şam’ı kızdırmıştı. Esad ile Sedat arasındaki düşmanlık söylevlere de yansıyordu. Esad İsrail’le barışa karşı çıkan Suriye’nin süreci sekıeye uğratmama51 ve kendi İç sorunlanyla boğuşması için Ihvan üzerinden bir savaş yürütüldüğünü düşünüyordu.
30 Haziran 1979’daki Şam Radyosu’ndan yayımlanan konuşmasında Esad, mezhep ayrımcılığına ve İslam’ın istismar edilmesine izin vermeyeceklerini belirtirken Mısır’ı da suçladı:

“İhvan kararını 1975’te biz ve Sedat rejimi arasındaki çizgi belirginleştiği zaman verdi. O sırada aldıkları karar mezhepler arası çatışma yaratacak bir strateji izlemekti… Bu çetenin İslam ile hiçbir alakası yoktur. Baas Partisi dinler arası ayrım gözetmeyen milliyetçi sosyalist bir partidir. Dini bütün bir Müslüman olarak herkesi inançlı olmaya ve İslam’a Aykırı düşen sofuluk ve fanatizmle mücadele etmeye çağırıyorum.”

Halep’te Alevi subay adaylarının katlinden sonra da Yüksek Güvenlik Mahkemesi, Sedat ve Siyonistleri sorumlu tutmuştu.

Konuşmalarında genelde Suriye yönetiminden bahsederken” Alevi Baas” ifadesini kullanan Sedat ise 1 Mayıs 1979’da Kahire Radyosu’ndan yayımlanan konuşmasında şunları söyledi: “Golan hakkında konuşmaya hazırlanmıştım. Ama hayır bırakın onun hakkında şu pis Aleviler konuşsun… Onlara Golan’ı verebilirdim ama Aleviler iktidarda olduğu sürece bundan ben sorumlu değilim … (Suudi Kralı) Faysal, Hafız el Esad’ın hem Alevi hem Baasçı olduğunu söyledi ve ‘Biri öbüründen beterdir’ dedi.”

El Ahbar gazetesine göre “Alevi Baas iktidarının Suriye halkına gaddarlığını bilenler için Halep katliamı şaşırtıcı değildi. Bu çerçevede Alevi-Sünni kavgasıyla ilgili Nikolas van Dam’ın vardığı sonuç şu:

  “Her ne kadar Suriye’nin bu dönemde ‘Alevi toplumu’ tarafından yönetildiğini söylemek doğru olmasa da bu durum Alevi olmayanları (hatta bazı Alevileri bile) rejimi bu şekilde tanımlamaktan alıkoymadı. Alevilerin öldürülmesinden sorumlu olan, Suriye’deki Baas rejimine muhalif, kökten dinci Sünni Müslümanların da yapmak istediği aynen buydu: Mezhep kutuplaşmasını bilinçli olarak körükleyerek rejimi ‘mezhepçi’ olarak göstermek, böylece Alevi hâkimiyetindeki Baas rejimine karşı Alevi olmayan çoğunluğun desteğini kazanmak. Bu amaç doğrultusunda Alevi azınlık ile Sünni çoğunluk arasında, belki de sayıca çoğunlukta olmaları sayesinde kazanabileceklerim umdukları, mezhepler arası çatışma çıkarmaya çalıştılar. Oysa sayılan yaklaşık bir milyonu bulan Suriyeli Alevilerin birçoğu ordu, polis ve güvenlik güçlerinde önemli görevlerde bulunuyordu. Çıkabilecek mezhepler arası bir çatışmada kaçınılmaz olarak çok fazla kan dökülür, sonucu önceden kestirmekse imkansız olurdu.”  

İhvan’ın Irak Baas Partisi ile ilişki kurması nedeniyle Saddam Hüseyin de Suriye’deki karışıklıkların destekçisi olarak afişe ediliyordu.

Irak medyası Esad ve ekibini “Müslüman halka musallat olmuş Alevi zümresi” diye resmediyordu. Suriye medyası ise Saddam Hüseyin için ‘Şii Müslümanların başına bela olmuş Tıkriti zümresi’ ifadesini kıllanırdı.

İhvan’ın şiddete yönelmesi ile Suriye’nin dış politikada yeni maceralara atılması arasındaki paralellik dikkat çekiciydi.

Suriye ordusunun, iç savaş sırasında Dürzilerin başını çektiği solcular ve FiIistin Kurtuluş Örgütü’ne (FKÖ) karşı Hıristiyanları korumak için Lübnan’a girmesi İslamcı kesimleri kızdırmıştı. Esad, 1975’teki Beyrut ziyareti sırasında Cumhurbaşkanı Süleyman Faranciye’ye Lübnan’ın toprak bütünlüğü ve egemenliğini koruma sözü verdi. Esad ertesi yıl iç savaş patlak verince krizin çözümü için diplomatik yolları denedi. Yardımcısı Abdülhalim Haddam’ın adı bu iş için Şam-Beyrut arasında mekik dokuduğu için “vali’ye çıktı.

Solcu koalisyonun lideri Kemal Canbolat, 17. yüzyılın Dürzi kahramanlarından Fahreddin’in adına atfen “Fahreddin Ordusu’nu kurup bütün Müslüman ve solcu güçleri birleştireceğini ve Hıristiyan güçlere karşı topyekun savaş başlatacağını ilan etmişti. Bunun üzerine Esad, 27 Mart 1976’da Canbolat’la 7 saat süren hararetli bir toplantı yapıp bu plandan vazgeçirmeye çalıştı. Esad’a göre Canbolat’ın başlatacağı bir savaş İsrail’in elini güçlendirecek ve sonunda Suriye’yi de tehlikeye atacakı. Esad “Neden savaşı tırmandırıyorsun? (Yeni) Anayasa Belgesi’ndeki reformlar sizin taleplerinizin %95’ini karşılıyor” diye sorarken Canbolat “Tepemizde 140 yıldır duran Hıristiyanlardan kurtulmak istiyoruz” yanıtını verdi.

Müdahale daveti Faranciye’nin halefi İlyas Sarkis ve Arap Birliği’nden geldi. İsrail’in Filistinlilerin Lübnan’dan yaptığı saldırılara son vermek için bu ülkeye girme ihtimali vardı. Beri tarafta Suriye İsrail’in, İsrail de Suriye’nin Lübnan’a müdahalesini büyük bir tehlike olarak görüyordu. Suriye’nin sınırlı yer ve sayıda asker konuşlandırmasına rıza gösteren ABD, İsrail ile çatışma halinde olmayan Marunilerin korunması karşılığında Şam’a “İsrail müdahale etmeyecek” garantisi verdi. Esad’a göre müdahale “Lübnan’ın birliğini korumak ve yabancı müdahaleyi önlemek için ulusal bir görevdi. “

Suriye ordusu Mayıs 1976’da Trablus’ta FKÖ ve Dürzilerin liderliğindeki sol ittifak Lübnan Ulusal Hareketi’ni geri çekilmeye zorlayıp Bekaa Vadisi’ndeki Zahle’de Hıristiyanlar etrafındaki kuşatmayı yardı. Ancak “kırmızı çizgi “yi aşıp Sayda’ya ulaştığında FKÖ’nün kurduğu pusuda aldığı darbe Suriye’yi hesapta olmayan şekilde Lübnan’ın derinliklerine çekti. Eski Hıristiyan Cumhurbaşkanı Kamil Şamun’un oğlu Danie’nin liderlik ettiği Lübnan Kaplanları’nın FKÖ ile savaşırken kuşatma altında tuttuğu Tel el Zaater kampında 2-3 bin kişi öldü. 30 bin kişilik kampta Filistinlilerle birlikte Şiiler de kalıyordu. Bu katliamla iç savaş derinleşirken Suriye, Lübnan’ı kurtarmaya gelen güçten iç savaşın parçasına dönüştü. 1973’te “Arapların aslanı” diye anılan Esad artık belli kesimler için Arapların katiliydi.

İtibar kaybeden Esad yine de Ekim 1976’da Riyad ve Kahire’de düzenlenen Arap Birliği zirvelerinde işgal gücünü “Arap Caydırıcı Gücü” olarak meşrulaştırmayı, hatta Suudi Arabistan ve Kuveyt’ten finansal destek almayı başardı. Sözde 5 Arap ülkesi 30 bin kişilik yeni güce asker verecekti ama Suriye tek başına kaldı. 1989’daki Taif Anlaşması’na kadar 14 yıl süren Lübnan iç savaşı bir tarafta Maruni (Hıristiyan) Falanjistler diğer tarafta FKÖ ve solcuların olduğu basit bir savaş değildi. İsrail’in kışkırtmaları ve işgalinin de etkisiyle saflar sürekli değişti: Suriye ordusu ile FKÖ, FKÖ ile Falanjistler, Şii Emel ile FKÖ, FKÖ ile Lübnan Kaplanları, Maruni Lübnan Güçleri ile Suriye ordusu, Falanjistlerle Lübnan Kaplanları, Lübnan Güçleri ile Dürziler, Dürzilerle Suriye ordusu birbiriyle savaştı. Dünün düşmanları yanın müttefikleri, dünün müttefikleri yarının düşmanlarıydı. FKÖ de Dürziler de Maruniler de Suriye’ye kah düşman kah müttefik oldu. Çapraz düşmanlıklar ve ittifaklarla gelişen süreç iç savaş bittikten sonra da Suriye’ye Lübnan siyasetini yoğurma ve İsrail’i tehdit altında tutma fırsatı sundu. Bu karmaşadan Suriye’nin en güçlü müttefiki Hizbullah da çıktı.

Bu yazının tamamı Fehim Taştekin'in Suriye (Yıkıl Git, Diren Kal) isimli eserinin birinci bölümünden alınmıştır.


Esad, Suriye içinde olduğu gibi Lübnan’da da gruplar arası dengeleri ustaca kullandı.

Demir yumruk olduğu kadar usta bir müzakereciydi. Arap-İsrail barışı için 1974-1980 arasında Şam’ın kapılanı defalarca aşındırmış olan Amerikalı Senatör James Abourezk’in “Son derece zeki” dediği Esad, ABD ile müzakereden kaçmadı. Hafız el Esad, Kuveyt’i işgal eden Irak’ a karşı ABD’nin yürüttüğü Birinci Körfez Savaşı’na destek verdi. Esad, İran-Irak savaşında 8 yıl boyunca İranlıların yanında yer almıştı. Amerikalı diplomatlar Esad’la yapılan görüşmeleri “bladder diplomacy” (Mesane Diplomasisi) diye tanımlıyordu: “Biz tuvalet molası için kıvranırken o koltuğunda istifini bozmadan 7-8 saat müzakere edebiliyordu. ABD’nin Şam Büyükelçisi Edward Djerejian, Dışişleri Bakanı James Baker’ı Esad’la görüşmeye girmeden önce uyardığını anlatıyor:

“Tatlı, çay ve limonata ikram edeceklerdir. Çok içme çünkü tuvaletin gelir ve Esad tuvalete çıkmayacaktır.”

Baker’ın yanıtı ise “Ben dünyanın en güçlü ülkesinin dışişleri bakanıyım. O kalkmazsa ben kalkarım” oldu. Ama görüşme sürerken fırsatını bulup tuvalete kaçan Baker değil Djerejian oldu.

Yorum gönder

Yorum göndermek için giriş yapmalısınız.