İran’da İslam Devrimi

Tarihte Neler Oldu | Marc Ferro | Ekim 15, 2016 at 4:43 pm

Ayetullah Humeyni 1979 sonunda Kum’da kaydedilmiş bir demecinde “devrimin amacı monarşik rejimi alaşağı etmek değil, ilahi bir cumhuriyetin temellerini kurmaktır” diye açıklar. Bu basit sözler, sahip olduğu askeri güce karşın Şah’ın sadece sözün gücüyle devrilmesi, işte bütün bunlar İslam dünyasında ve hatta İslam dünyası dışında da güçlü bir etki yaratmıştır. Sadece Nasır’ın Süveyş’ten sonra Arap Birliği’ne doğru zafer yürüyüşü, hatta 1920’deki Bakü Kongresi’nin tüm dünyanın ezilenlerine çağrısı bununla karşılaştırılabilir bir etkiye sahip olmuştur.

1979'daki devrim öncesinde Tahran Üniversitesinde öğrenciler.


Oysa 1979’da, aydınlanmadan uzun zaman geçtikten sonra bu olaylar, Batı dünyasını şaşkınlık içinde bırakmaktaydı. Bununla birlikte, İran’da bile dikkatli bakışlar bir depremin eli kulağında gelişini önceden sezebilmekteydi. Taşın Yolculuğu’nda (1978) sinemacı Mesud Kimyai kendini köyün şefi ilan eden ve köylüleri sömürmek için bundan yararlanan zengin, sakat bir değirmencinin hikâyesini perdeye taşır. Değirmenci, her un çuvalı için, beş çuval buğday ister. Onunla rekabet edecek diye, başka bir değirmenin inşasına da karşı çıkar. Köylüler, değirmen taşı görevi görecek devasa bir taşı yontmaktadırlar. Ancak değirmencinin adamları, taşın dağın tepesinden köye kadar taşınmasını engellerler. Bir Çingene insanları ayaklanmaya teşvik edince, köylüler, bir molla, onun kızı ve demirci tarafından itilen taşın yolculuğu başlar. Bütün engellere karşın, hikâye taşın yukarıdan aşağıya yuvarlanması ve yolunun üstündeki değirmencinin beyaz evini yıkması ile biter. Bu alegorik film adeta devrimi önceden sezer. Değirmenci gibi, Şah’ın hanedanı da 1890’da kendi kendini egemen ilan etmiştir hali hazırdaki lider hastadır ve bir yıl sonra görüleceği gibi molla, isyancıların yanında yer alır. Bütün köylüler, ileri gelen kişilerin iktidarını güçlendiren tarım reformunu protesto ederler.

Devrimden 36 yıl sonra İranlı öğrenciler


Film önseziseldir ama bu tarz başka filmler de vardır. Hürmüz Key tarafından incelenen ve sıradan Farsça komedi filmlerine kıyasla, hem iktidarı hem de onun polisi Savak’ı damgalayan ama baskıyı kınamayan –filmlerin yasaklanma tehlikesi vardı– yine de toplumun memnuniyetsizliğini ifade etmek için otoriteyi ilgisiz gösteren, yok sayan ya da beceriksiz olduğunu söyleyen filmler yapılmaktaydı. 1979’dan önceki bu filmlerde şehre göç, kırsal kesimlerin modernleştirilmesinin, istimlâk kurbanlarının yaşam şartları için ne kadar kaba ve acımasız olduğunu gösterir. Aynı şekilde şehirde de, modernleşme, eski mahallelerin yıkılması, çarşıdaki küçük burjuvazinin dağılması ve parçalanması anlamına gelir.

İran'da Humeyni'den sonra kaydı hayat (ömürboyu) şartıyla seçilen Ruhani Lider Hameney fiilen ülkede kimin Cumhurbaşkanı olacağını da belirleyen kişi. Halk seçimlerde onun aday gösterdiği 2-3 kişiden birini seçmek zorunda. Ama kendisi seçimle gelmiş değil..


Köylüler, molla, çarşı, Şah… İslam devriminin neredeyse bütün katılımcıları sahnededir. Geriye sadece entelektüeller kalır. 1978 Eylül ayında, Tahran’daki Sosyal Araştırmalar Enstitüsü‘nün kurucusu Elisam Narigi’yi kabul eden Şah ona sorar: “Bu isyan ve bu karışıklık nereden ileri geliyor? Bu dini hareketi kim başlattı?” “Ama siz kendiniz majesteleri” diye cevap verir Narigi. Şah ona hem şaşırmış hem de ürkmüş bir şekilde bakar ve karşılık olarak “Neden ben?” der. “Benim Filistinlileri, komünistleri, Kaddafi’yi, Humeyni’yi, Amerikalıları suçlamamı bekliyordu” diye devam eder Narigi. Narigi, Şah’a, 1962’de Kum’a gittiğini ve orada, gerici tutumlarının bir işareti olarak, tarım reformunu ve kadınların seçim hakkını eleştiren ileri gelen din adamlarına saldırmış olduğunu hatırlatır. Bundan böyle, mollalar muhafazakârlık suçlamasını reddetmek için Şah’tan ve onun beyaz devriminden daha devrimci olduklarını göstermek arzusundaydılar. Tüm bir nesil için fikir üstadı olan Ali Şeriati’nin öğütleri doğrultusunda, gençliğe güvenmeleri ve Şiiliği gençleştirmek için de Frantz Fanon’dan etkilenerek sömürgecilik karşıtı hareketlere dayanmaları gerektiğini anladılar.

“Bilmelisiniz ki ben derinden derine inançlı biriyim[…] ancak din adamları sınıfı iktidarlarını sağlamlaştırmak için din adına her şeye karışmak istiyor[…] Ülkenin ilerlemesi ve gelişmesi onları ilgilendirmiyor.”

“İran anayasası üç temel direğin üstüne kuruludur,” diye cevaplar Narigi, “Din adamları sınıfı, monarşi ve özgür seçimlerle ifade edilen milli irade. Bu parlamento tartışılır, din adamlarına daha çok güvenmelisiniz.”

Kimyai’nin filmlerinin anlattıkları ile karşılaştırılan bu diyalog, İslam devrimi sorunsalına giriş yapmayı sağlar. Şah, kuşkusuz dindardır ancak aynı zamanda din adamı karşıtıdır. Bazen kendini modern olarak tanımlayarak ve yasalar ile kadının statüsünü Batılılaştırarak kendini modernlik yanlısı gösterir, diğer taraftan kendisini Müslüman’dan daha çok Persli ya da İranlı kabul ederek takvimi değiştirir, ülkenin İslamiyet öncesi geçmişini yücelterek Şii din adamlarını şok eder. Ancak dahası, kendisi ve babası din adamları sınıfına saldırır ve bunu sadece Kum’da yapmaz.


Ulemaya sarık takma hakkını vermek için sınavlar yapılmış, bunların birçoğu işten yoksun bırakılarak eğitim laikleştirilmiş, devlet tarafından izin verilen bir Şiilik versiyonunu aktarmak için laik eğitimcilerden bir topluluk oluşturulmuştu. Hac organizasyonu kontrol edilmiş, ekonomik amaçlarla gelişmeyi hızlandırmak için kadınların çalışması teşvik edilmiş ve onlar için meslek okulları açılmıştı. “Çerçeveyi modernleştirmek” için İmam Rıza’nın Meşhed’deki mezarının çevresini açmışlardı. En sonunda 1971’de Bakan Amuzegar, din adamlarına ayrılmış ödenekleri büyük oranda kesti.

Mollaları ve Ayetullahları rejime karşı kışkırtmak için bundan daha azı da yeterliydi. Ancak onların şikâyetleri kamuoyunun diğer kısımları tarafından da paylaşılıyordu. Öncelikle köylüler ortaya çıktı; ekonomik randımanı daha iyiye getirmek amacıyla toprakların düzenlenmesi, şehre göçe zorlamıştı ve geçim ekonomisini zayıflatmıştı. Toplam üretim %10’dan %12’ye yükselmişti ancak hayatta kalmak için köyünü terk etmek zorunda kalan biri için toplam üretimin ne önemi olabilir?

Şehirde, Şah’ın ve teknokratlarının politikasının, daha da canlı bir şekilde Savak’ın uygulamalarının açıkça tartışma konusu olması, hem resmi siyasi dünyanın tartışılmasına hem de öğrencilerin sokak gösterilerine yol açtı. Musaddık’ın partisi Milli Cephe’nin üyeleri, 1977’de insan haklarının ihlalini, Şah tarafından girişilen reformların iflasını, anayasaya uyulmamasını, petrol gelirlerinin israfını ortaya koyan açık bir mektup imzalarlar. Buna paralel olarak, altmış dört hukukçu yasaya saygı talep eder ve insan haklarına saygı gösterilmemesini kınar.

Vaktiyle Tudeh partisine bağlı sol örgütlerin toplamayı denediği bu gösterilere öğrenciler de katılıyordu. Ancak SSCB’nin imajı sönmüştü, Che Guevara’nın mücadelesinin yanısıra Çin nöbeti devraldı: Gerilla savaşı, “uzatmalı savaş” fikri uzak değildi ve gerçekten de fedayinler Gilan’da belirdiler, ancak onların savaşı aynı zamanda Şii direnişini ve Ali’nin oğlu Hüseyin’in VIII. yüzyılda şehit düşüşüyle başlayan geleneği de hatırlatıyordu.

Muhalefetin dinamiği, Savak’ın kışkırtması üzerine liberal hatta devrimci örgüt ve bireylerden Şii din adamlarına geçti. Savak, “Siyahlar”ı ve “Kızıllar”ı yani mollalar ve onların gizli komünist ortaklarını, Araplar aracılığıyla yabancıların, özellikle de İngilizlerin parasını kabul ederek beyaz devrimi sabote etmekle suçladı. Komplonun başında Ayetullah Humeyni bulunuyordu. Bu 1978 Ocak tarihli makale, yetmiş ölüme sebep olan devasa gösterilere neden oldu. Şii törenine uygun olarak kırk gün boyunca yapılan anma törenlerine öğrenciler, yeni göç dalgasının kırsal kökenli gençliği ve Şah’ın sanayi politikasının zayıflattığı çarşı eşrafı katıldı.

Şah’ın aklında monarşik mirası kabul etmiş olan bir saray kilisesi imgesi bulunduğu için, Şii din adamlarının politik kapasitelerini azımsamaktaydı. Oysa İran’da bulunan ya da dışarıya göç etmiş düşünürlerin bir kısmı aynı anda hem liberalizmi, hem din karşıtı sosyalizmi ve hem de Şah rejimini mahkûm edip radikal bir şekilde üçüncü dünyacı bir duruş benimsemişti. Bu hatiplerden biri, Ali Şeriati, İranlıların ama aynı zamanda sömürgeciliğin, kapitalizmin ve sosyalizmin kurbanı olan diğer halkların kimliğini koruyabilecek tek ideolojinin Müslüman hümanizm olduğuna inanıyordu.

Bandung Konferansı’nın üçüncü dünyacıları Nehru, Tito, Sukarno’dan farklı olarak, Ali Şeriati’nin söylemi kuşkusuz politik ve ekonomik bağımsızlığı, dahası Batıcılığın ve komünizmin altüst etmiş olduğu Müslümanlığın kültürel kimliğinin yeniden oluşturulmasını hedefliyordu. Frantz Fanon ve Jean-Paul Sartre’ın çevirmeni ve okuru olan Ali Şeriati, sol düşünce ile ortaya çıkar. Kadınları sonunda birer cinsel nesneye dönüştüren bir kadın özgürlüğünü ve özellikle, Müslüman toplumun temeli olan aile çekirdeğinin sonunda çözülmesine neden olan belli Batılı biçimleri de eleştirir.

Savunduğu şeyin temelinde, ahlaksızlığa karşı savaş ve aynı zamanda hakkaniyetli bir iktidar için mücadele yatıyordu: “Adil olmayan iktidarı tartışma konusu yapanlar, göğün hükmünün uygulayıcıları olacaktırlar. “Eşitlikçilik değil, tam tersine fakirlerin haysiyetini göz önüne alan sosyal bir hiyerarşi söz konusudur. Bütün bu fikirler, siyasi ünü ve sürgün edilmesi sayesinde muhalefetin ruhani lideri haline gelmiş olan ve Irak ya da Fransa’dan monarşinin alaşağı edilmesini ve yerine hukukçuların –velayet-i Fakih’in–, adil insanların egemenliğinin gelmesini yücelten Ayetullah Humeyni tarafından da paylaşılır. Humeyni, Hüseyin’in, İslam’ın hanedan ilkesine bağlı monarşik rejime geçişini önlemek için şehit olduğunu anımsatır.

Mesajı, “modernleşme” denen ekonomik reformlar yüzünden topraklarından kovulan köylülerin, yarı yarıya doldurduğu başkentin varoşlarına ulaştı. İktidar, şehirleşmeden bahsetmekteydi, oysa ki başta Tahran olmak üzere büyük şehirler kırsallaşmaktaydı. Varoşların sakinleri, mollaların, özellikle Humeyni’nin temelde yoksullara hitap eden söylemini algılamaya elverişli olduklarını gösterdiler. Öyle ki, Jimmy Carter’ın Şah’a insan haklarına saygı göstermesini öğütlemesine karşın, bu söylemin harekete geçirdiği kitleler, demokrasi yokluğunu, Amerikalıların lütfu ile yürütülen Savak rejimini kınayanları isyana çağırmış olanlardan daha siyasallaşmış göstericilere katılırlar.

Gösterilerin ve baskının tırmanması 8 Eylül 1978’in “Kara Cuma’sında en uç noktasına ulaşan şiddet hareketlerini artırdı. Ordu ve gizli polisten yüzlerce ölü sayılmıştır. Şah, hükümete Şahpur Bahtiyar’ı çağırmak zorunda kaldı, ancak sürgündeki Humeyni bu hükümeti “gayrı meşru” ilan etti ve ülkeyi terk etme sırası Şah’a geldi. Humeyni 1 Şubat 1979’da muzaffer olarak Tahran’a girdi.

Devrimden sonraki Ramazan’ın ilk cumasında, vaaz ve dua için seçilen yerin cami değil, milyonlarca mümini toplayabilen tek merkez olan Tahran Üniversite’sinin kampusu olması anlamlıdır. Bu, dinle ilgisi olmayan bir yerin İslamileştirilmesine yönelik ilk hareketti. Bu geri alma, din adamlarının sözü ile Şah’ın devrilmesine iştirak etmiş aydınların ve diğer liberallerin sözünü karşı karşıya getirecek uyuşmazlığın ortaya çıkmasına ve ilk haftaların tek sesliliğine son verilmesine gayet uygun düşüyordu. Teknik olarak bu muhalefet, siyasetin profesyonelleri ile popüler duygulara gönderme yapan profesyonelleri karşı karşıya getirdi– Hıristiyan ülkelerdeki çürümüşlüğü ve göz yummayı kınayan. Amerika, Irak, İsrail ve onun müttefikleri tarafından getirilen rezillikler hakkında müminleri bilgilendirerek, cinsel ahlakın en gerekli şey olduğu fikrini göklere çıkaran ahlaki bir davet. Bu söylemler radyo tarafından yayınlandı, kasetlere kopyalandı ve bu kasetler çoğaltıldı, ülkenin dört bir yanına dağıtıldı.

Soldan sağa: Beni-Sadr, Mehdi Bezirgan, Ayetullah Humeyni

Basit, herkes tarafından anlaşılır söylemlerdi bunlar, oysa karşılarında bulunan liberal ve devrimci siyaset adamları aynı araçlara sahip değillerdi –din adamları medyayı kontrol ediyorlardı–, çünkü kullandıkları dil herkes tarafından anlaşılamıyordu ve vaizlerin sahip oldukları kaynaklara sahip değillerdi. Bunun dışında, bölünmüş olsa da din adamları topluluğunun sözü tekeline almasına karşılık, aydınlar ve politikacılar iletebilecekleri güçlü bir mesaja sahip değillerdi. Böylece demokratik proje, aşırı solun bu son otuz yılda bunun sadece bir yanılsama olduğunu ve politikacıların onu temsili parlamenter bir sistemle karıştırdığını göstermesinden beri, değerini kaybetti.

Ancak bu çatışma daha da eskilere gidiyor, Batı karşısındaki ideolojik bağlılığa dayanıyordu. Demokratik rejim, Batıdan ödünç alınmış şeylerden biriydi ve bazı imamlara göre bu, demokrasiden uzaklaşmak için çok iyi bir sebepti. Bununla birlikte Humeyni, akıl yürütmesinin bir kısmını Sartre. Fanon ve benzerlerinden alan Ali Şeriati’yi mahkûm etmeyi reddetmişti. Bir seçim yapmak gerekiyordu: Suruş gibi Batının izlerini “sindirmek” için İslami kültürün sahip olduğu güçlere güven duyanlar, “satıcı ile uğraşmak yerine, sahip ile uğraşalım” diyordu.

Bir yüzyıldan beri, bütün İslam dünyasını kat eden bir tartışmayla yeniden karşılaşıyorduk. Yine de, Perhad Husrevhaver’in görmüş olduğu gibi, Ayetullahların iktidarı ele almasıyla birlikte, hatta Mehdi Bezirgân ya da Ebu’l Hasan Beni Sadr gibi araya giren başbakanlar ile bile, yadsınan din adamları topluluğunun prestiji yitip gitmeye başladı. Şah zamanında, bu topluluk göreceli olarak bağımsızdı; bundan böyle iktidarı elinde tutan haline geliyordu, sadece iktidarın temsilcisi olan eski cuma vaizine göre daha güçlüydü. Öyle ki, “bunun sonucu tersine bir değer biçme oldu: Aydınların Batı ile ilişkileri, alçaltıcı aydın karakterini baskıcı bir dünya düzeni ile kaybetti ve yasak meyve görünümü sayesinde daha istek uyandırıcı kılınan modernliğe katılımda, olumlu bir boyut aldı.”

İktidar daha çok, iki yüz-üç yüz bin üyesiyle Şah’ın düşüşüne olduğu gibi diğer güçlerin de ortadan kaldırılmasına yetecek kadar önemli bir güce sahip olan din adamlarının elindeydi: Humeyni’yi alkışlayan kitleler arasında, yapılanmış bir örgüte sahip olmayan liberal burjuvazi, Şah tarafından tecrit edilmiş ve güçsüz bırakılmış olan işçi sınıfı, yine Şah tarafından yıpratılmış olan ve bir dayanakların bulunmayan her eğilimden Marksist grup da bulunmaktaydı. Yine de aylar boyunca, politik hayat sıra dışı bir kaynama yaşadı. Her türden komiteler kuruldu ve birbirleriyle rekabet etti. Rusya’daki tartışmaları hatırlatan bir canlılık söz konusuydu ama İran’da üstün gelen güç din adamları topluluğu olmuştu.

Bununla birlikte, bu ruhban sınıfı, “Devrim Muhafızları’nın (Pasdaran) yüksek kadroları arasında bulunan reformcular, ılımlılar ve din adamlarının hükümetin herhangi bir işine karışmasına karşı olan Hüccetiye militanlarının bulunduğu muhafazakârlar arasında bölünmüş durumdaydı. Bu sonuncular, din adamlarının bulunduğu Humeyni yönetimine ve dolayısıyla Allah’ın partisine, Hizbullah’a karşıydılar. Hizbullah, gelenekçi çeteler içinde yer almaya müsait, saldırganlıkları baskın fakir gençleri bir araya toplamaktaydı. Bir diğer çekirdek ise orduya bağlı olan Besiç’ti. Kendini feda etmeyi amaç edinen bu grup, Şii şehitler geleneğine uygun olarak ölmeye hazır umutsuz kişilerden oluşuyordu.

Alenen gerçekleştirilen idamların sayısı bakımından İran (2014'de 753 ile) dünyada birinci gelmektedir. Sadece 3 Ağustos 2016 günü 20 kişinin topluca asılarak idamının gerçekleştirildiği bildirildi.


Şah yönetimi altında kadınların rejime muhalefet etmek adına belli bir İslamileşmeden yana olabildiklerini gördük. Hatta bazıları İslami devrime de katılmıştı. Ancak kurbanı oldukları baskı, sonrasında onların tutumunun sınırlarını aştı: Çok eşliliğe getirilen sınırlandırma kaldırıldı, evlenme yaşı 14’ten 9’a çekildi, boşanma durumunda cocukların vasiliği kocaya verildi vs. Benimsetilen yasaklar boğucu olmaya başlamıştı.

Rejim her tür insani, toplumsal vb. önlemleri alır: ancak temel olarak, Iraklı yöneticiler, devrimin yol açtığı bölünmelerin kolay bir zafere izin vereceğine inanmış olsa da, Irak’ın saldırısı, tersine İslami rejimin güçlenmesine yol açar. Benzer bir örnek de Amerikalıların sürgündeki Şah’ı karşılamasıdır. Buna misilleme olarak, artık İngiliz sömürgeciliğinin varisi olarak kabul edilen Birleşik Devletlere yönelik nefret, rehine kriziyle dirilir. Bu kriz Ayetullah Humeyni etrafındaki safları sıklaştıracaktır.

Burada İslami devrimin ikinci paradoksal ürünü görülmektedir. Zaferi daha yeni tanınmışken, Ayetullah Humeyni, anayasanın önsözüne şöyle yazar: “Devrimin İslami içeriği, yoksulların İran’da ve dışarıda güçlüler üstündeki zaferi adına bir hareketti […] dünyadaki yoksun bırakılmış ve mazlum halkların kurtuluşu için.” Bir başka yerde, “Şeytanların İran adına, sizi İslamiyet’ten uzaklaştırmaması için uyanık olmalısınız! Var olan tüm kokuşmalar milliyetin ve milliyetçiliğin ürünleridir. Bu sorunları ileri sürmek sadece nifak saçmaya hizmet eder,” diye açıklar. Şii ve Sünni büyüklere “Onlar, biz kardeş olmayalım istiyorlar, Müslümanlar bir de millet olarak sunulan güçlüklere çarpsın istiyorlar, bir halk kendine İranlı desin, bir diğeri Arap olduğunu ileri sürsün istiyorlar[…]. Bilinçli ya da bilinçsiz bir şekilde milliyetçiliği ilerleten, Doğuda ve Batıda öğrenim görerek gelen entelektüellerdir” diye açıklıyordu. “Çünkü milliyetçilik laikliğin, Batılılaşmanın, çürümenin eşanlamlısıdır” diyordu. Kendisi için yeni olan bu düşünceler, 1960 ve 1970’li yıllarda formüle edilmişti. Humeyni tarafından atanan, İslam hükümetinin ilk şefi Mehdi Bezirgân, “devrimin amacının İslamiyet yoluyla İran’a hizmet etmek olduğuna” inanıyordu: tersine Humeyni’nin “İran aracılığı ile İslamiyet’e hizmet etmek” istediğini görmek onun için sürpriz oldu.

Uluslararası İlişkilerin İslamileştirilmesi

Uluslararası ilişkiler bazı beklenti ve belirtiler açısından, Sovyet rejiminin 1917’den sonraki durumuna benzer bir şekilde hareket eden ama muhakkak ki başka ölçütleri temel alan bir İslami diplomasinin ana hatlarına göre oluşturuldu. Böylece, 1945’ten sonra devletleri kategorilere ayıran –SSCB, popüler demokrasiler, Küba ya da Çin gibi SSCB dostları vb. –, sınıflandıran Moskova gibi. Tahran da aynı şekilde dünyanın artık iki kutba bölünmüş olduğunu belirtir: Darü’l-İslam, Müslüman ülkeler ve Daru’ş-Şer, dinsizliğin ve çoktanrıcılığın dünyası. Darü’l-İslam’da öncelikle peygamber ve damadı Ali’nin yerleştirdiği gibi İslami meşru bir egemenliği tatbik eden bir rejime sahip olan tek ülke, İran İslam Cumhuriyeti bulunmaktadır. Daha sonra, ahlak bozukluğu iktidarı lekelemediği halde, “görünüşte” doğru ancak kusursuz olmayan ülkeler gelmektedir: Söz konusu ülkeler Libya ve Cezayir’dir (1983’te). Onların ardından çürümesi dile düşen rejimler gelir: Mısır, Irak, Ürdün, Fas, Sudan, Suudi Arabistan, Afganistan. Ve en son olarak da İslam toprağında dinsiz yönetimleri olan ülkeler vardır: Filistin ve Lübnan. İkinci grupla olan ilişkiler, barış içinde bir arada var olma anlayışıyla düzenlemelidir. Ancak diger gruplardaki ülkeler boykot edilmeli ya da onlarla mücadele edilmelidir.

Darü’ş-Şer’e gelince, “kutsal nefretin” adanması gereken Birleşik Devletler gibi savaşa aday toprakları kapsar. İkinci grupta, İslami yönetimle anlaşmalar imzalayan Hıristiyan ülkeler bulunur. Üçüncü grup ise Hindistan ve Kore gibi nötr ülkelerden oluşur: Bu ülkeler, güç duruma düşüldüğü takdirde Müslümanlara yardıma gelmelidir. Bu İslami tabloda iki ülke özellikle hedeflenir: Biri Kudüs’ü zorbalıkla ele geçiren İsrail devletidir –İslamcılar gittikçe daha fazla Filistin’deki “kökleri”ni hatırlatmaktadırlar. Diğeri ise İslam karşıtı rejimiyle, İsrail’in ekmeğine yağ süren Irak’tır.

Tıpkı Bolşevik rejimin 1917’den sonra devletler arasındaki ilişkileri tartışma konusu yapması gibi, İslami rejim de, örneğin toplu halde casuslukla suçlanan Tahran’daki Amerikan diplomatlarını tutuklayarak ya da savaş suçlularının güvenliğiyle ilgili Cenevre Anlaşmalarını ihlal ederek kendi ilişkilerini kurmak ister. Ancak yine aynı rejim, Irak tarafından hardal gazı içeren bombaların kullanımını ihbar etmek için uluslararası mahkemelere başvurur. BM’deki temsilcisi Racai Horasan’ın sesiyle İran, BM’nin savunduğu insan hakları görüşünü 1984’te mahkûm eder. “İslam’a ters olan uluslararası anlaşmalar ve maddeler, İran İslam Cumhuriyeti’nde hiçbir geçerliliğe sahip değildir. Eğer laik devletler örneğin idam cezasının yasaklanmasını yerleştiren bir anlaşma hazırlamaya karar verirlerse, İran İslam Cumhuriyeti, bu anlaşma onu hiçbir şekilde bağlamayacağı için itiraz etmez. Evrensel İnsan Hakları Bildirgesi, Yahudi-Hıristiyan geleneğin laik bir görüşünü ifade etmektedir[…]. Ülkenin ilahi yasalarını ya da laik anlaşmaları ihlal etmek arasında bir seçim yapmak gerekir[…]. İşkenceye karşı var gücüyle cephe alan İran İslam Cumhuriyeti, bedensel cezalar ve ölüm cezasının İslami bir mahkeme yargılamasına bağlı olarak, İslam çerçevesi içinde uygulandığında bu kategoriye girmediğini kabul eder.”

Tıpkı 1917’de ordusu, geleneksel diplomasisi (ve gizli anlaşmaların reddi gibi ilkeleri) ile Komintern’e bağlı komünist partilerinin yanında yeni bir tip uluslararası ilişkiler kuran SSCB gibi, Humeynici İran da aynı şekilde diplomasisi ve ordusu dışında üçüncü tipte bir silah daha kullanır. Bu silah, Irak’ta ve daha da çok Lübnan’da İslam devriminin Truva atı rolünü oynayan Şii azınlıklardır. Ancak nasıl ki savaş, kendisini İslami olarak tanımlayan bir rejimin İranlılaşmasına yardım ettiyse, dışarıdaki Şiiler de İslam’ın İranlı ve Pers özellikli karakterinin altını çizecektir. Bu da, Humeynici devrimin Müslüman dünyanın Şii olmayan kısmına bulaşmasını önlemeye ve Senegal’e kadar uyandırdığı sempati hareketini frenlemeye yardım edecektir.

Ancak, İran’dan esinlenilen İslami cihadın ortaya çıkışı, Ürdün ve Lübnan’la yaşadığı art arda anlaşmazlıklar yüzünden zayıflamış olan FKÖ’nün artık yaratamadığı hamleyi yapma fırsatını verir. Bu, 1987’deki birinci İntifada’nın ateşleyicisi olur. Aynı zamanda Hizbullah, Lübnan’ın bu milis partisi, uluslararası gücün Amerikan ve Fransız askerlerine karşı ilk intihar saldırılarını başlatır ve Tahran’ın baskı yapmak istediği uyruklardan rehin alma yoluna gider (1982-1988).

Kaçırma ve rehin almalardan sonra kutsal savaşın yeni biçimleri, Irak’a karşı savaşta on binlerce Besiç’in intiharıyla, Lübnan’ın “kamikazeleri”nin intiharlarıyla ortaya çıktı. Bu savaş, Batılı ülkeler ve laik Arap devletleri kadar, her ne kadar İslam’ı yeniden canlandırma ve İslami rejimler oluşturma niyetinde olduklarını belirtseler de, Suudi Arabistan gibi inançsız devletleri de hedefliyordu. Bu savaş daha önce, İsrail’le barış imzaladığı için suçlu kabul edilen, 1981’de radikal İslamcılar tarafından öldürülen ki bu ölüm Mısır’ı ayaklanmaya sürüklememiştir, “Siyonizm ve emperyalizmin masasından beslenen İslam döneği” Sedat’a karşı ilan edilmişti.

Kutsal savaş Suriye’de, İran devriminden bile önce, laik, Sünni karşıtı sosyalizan, SSCB tarafından desteklenen Baas’a karşı ilan edildi. Ülkenin başında bulunan, Şiiliğin çok azınlıktaki küçük bir dalı olan Alevi kökenli Esad Kardeşler, Müslüman Kardeşler tarafından Halep’teki topçu okulunda hedef olarak seçilir. Bu deneme, bölümdeki Aleviler arasından sistemli bir şekilde seçilen 83 gencin ölümü ile sona erdi (Temmuz 1978). İran devriminin bir yansıması olan bu darbe, bir blok tarafından tamamen reddedilen “rejimin Sünni cephesi ve onun Alevi asker cephesini hedeflemekteydi. Korkunç bastırma hareketi, Palmira katliamı (500 ölü), bombardıman ve Hama şehrindeki yüzlerce mahkûmun öldürülmesi ile sona erdi. Ticaret dünyası olan Şam ve kırsallarının bir kısmı hariç, ülke ayaklanmayı becerememişti: 15 bine yakın kurban vardı ve 1982 sonunda İslamcı hareket dağılmıştı.

Mısırlı köktenci bir dergi olan El Da’vet yayınlanan bir makale Sünni olmalarına karşın Ayetullah Humeyni’nin görüşleriyle benzerlik gösteren Müslüman Kardeşler’in konumunu şöyle özetliyordu: “Nusayri (Alevi) tarikatı, (iktidara gelmek için) Arap milli davasının kendisine sunduğu altın fırsattan yararlandı. Bu, Müslümanlar arasındaki ve diğer inanışlardaki kinci zihinler tarafından (yani Suriye ve Lübnan’daki Hıristiyanlar), bütün unsurlarıyla haçlı sömürgeciliği (başka bir deyişle Batılı sömürgecilik) ve Siyonist anlayıştan etkilenen bir fikirdir. Sosyalist Baas partisi, Suriye’de ve Arap milleti içinde haçlı-emperyal-siyonist komplonun yerine getirilmesinde merkezi görevi oynadı. Partinin, bir Alevi –Zeki Arsuzı– ve bir Ortodoks Rum –Mişel Eflak– tarafından kurulması, 1967’de Arap milliyetine yenilginin ve ihanetin acı meyvesini veren ağaçtan çıkan en kötü tohumdur[…]. Arsuzi, ‘Arapların altın çağı’ diye adlandırdığı İslam öncesi dönemi göklere çıkarıyordu [...]. Onlar bu partiyi Nusayriler, Hıristiyanlar, Dürzi’ler ve İsmaili’ler gibi, İslamiyet’e karşı nefretlerine örtü çeken azınlıklar için bir gruplaşma kutbu haline getirmişlerdi”.

Terörizmin Yeni Figürü

“Lübnan Savaşı’nın çoğu kötü olan sürprizlerinden en tehlikelisinin, Şiilerin şişelerinden çıktıklarını görmek olduğunu düşünüyorum.” İzhak Rabin’in 1975’te söylediği bu sözden dört yıl sonra, İran’da İslami devrim yaşanır. Tarih, bu teşhisin hakkını teslim etmiştir. Bir başka söz de buna eşlik eder: “Terörizme karşı askeri olarak savaşmak bir saçmalıktır.”

Aslında, Lübnanlı askeri ve toplumsal örgütlerin karmaşası, iç savaş patlak vermeden önce dahi Şii cemaatin iktidara yükselişiyle bağlantılı olarak daha az idare edilebilir durumdaydı: Musa Sadr tarafından yaratılan, Lübnan’ın Yoksullar Hareketi, Şii görüşü içinde çok tepkiseldir ve askeri örgütlenmesi olan Emel, 1975’ten itibaren hem sınıra dayandıkları takdirde İsraillilerle hem de can sıkıcı olduklarına karar verdiğinde Filistinlilerle savaşıyordu. Örgütün Humeyni’ye tabiiyeti 1978’den beri ortadaydı ve Beyrut’ta “İsrail’i yıkalım” sloganıyla İslami bir cumhuriyet kurmak istiyordu.

Daha doğrudan bir şekilde Ayetullahların sultası altında bulunan yer altı örgütü Hizbullah, Şii geleneği içinde erir ve birdenbire yeniden ortaya çıkar. Kendini “Allah’ın Partisi” olarak adlandırır ve FKÖ gibi, Lübnan’ın Suriye tarafından sömürgeleştirilmesine karşı direnmeye çabalar. Ancak Allah‘ın düşmanlarına çatmadan önce kurtulmak gereken düşman, açıkça İsrail’dir. Bu istekten doğan İslami cihat Tahran’a uygun askeri bir güçtür. Orijinalliği ne midir? Terörizmin yeni bir biçimini sistematikleştirmektedir.

O zamana kadar, Doğu dünyasında uygulanan terör XIX. yüzyılın sonunda ortaya çıkan ve Bulgarlar, Makedonlar, Ermeniler gibi Hıristiyan azınlıklar tarafından Osmanlı Devleti’ne karşı kullanılan bir modele uygunluk gösteriyordu. Bu model 1948’den önce ve sonra, Filistin Yahudileri tarafından İngilizlere karşı, Filistinliler tarafından aynı Yahudilere karşı uygulandı. Kuzey Afrika’nın milliyetçi hareketleri, özellikle Cezayir, kendi tarzlarına uyarlayarak, bağımsızlıklarına kadar bu modele uygun şekilde hareket ettiler.

İlk evrede, baskıcıların sembolik anıtlarından öfke çıkartılır. 1901’de Ermenilerin Osmanlı Bankası’na saldırması, 1947’de Yahudi Haganah’ın Kudüs’te İngiliz QG’ye saldırması, FLN’nin 1954’te Fransız resmi binalarına saldırıları bu duruma birer örnek teşkil eder. Bu evre, uzlaşma yaptığından şüphelenilen kişilerin öldürülmesi ile devam eder. 1948’te Ürdün kralı Abdullah’ın, büyük müftü Hüseyin’in adamları: BM elçisi kont Bernadotte’nin Yahudi Irgun; Sedat’ın Müslüman Kardeşler; Rabin’in aşırılık taraftarı bir Yahudi tarafından öldürülmesi gibi olaylar bu evreye aittir.

Bu terörizmin ikinci ekseni, karşı cemaatin sorumluluk taşımayan basit vatandaşlarını, söz konusu toprakları terk etmeleri gerektiğini işaret etmek için hedef almaktan ibarettir. Cezayir’de ilkokul öğretmenlerinin otobüsüne, İsrail’de bir kibutza saldırılması vb.

Sömürgeciler için olduğu kadar sömürgeye maruz kalanlarda da, Filistin Araplarının arasında olduğu gibi İsrailliler arasında da, kurbanlara yol açan körlemesine saldırılar, temelde egemenliğin kamp değiştirdiğini, iktidarın bomba saçanların ellerinin arasında olduğunu ve artık onlara boyun eğme zamanının geldiğine işaret eder. Terörist makam saldırıyı üstlenir ve masum kurbanlara acır.

Nereden doğmuş olurlarsa olsunlar, İngilizlere karşı olan İrlandalılarınki de dâhil olmak üzere, biçimler birbirine benzemektedir. İlk değişken, 1967’den sonra FKÖ’lü olan ya da örgütün ayaklanması içinde yer alan Filistinliler, Arap ülkelerinin, sorunlarını çözmede yetersiz gözüktüğüne, onlara sadece belli bir yere kadar güvenebileceklerine ve sınırları ele geçirecek ordu olmadığı için terörizmi Filistin dışına taşımaları ve düşmanın başka yerdeki çıkarlarını da vurmak gerektiğine karar verdiklerinde ortaya çıkar. “Dünyaya daima var olduğumuzu söylememiz gerekiyor,” diye anlatır “Kara Eylül” dramının katılımcılarından biri olan Selame. Bu operasyonların ilki 1972’deki Münih Olimpiyatları’nda İsrailli atletlerin kaçırılması olur. Sonraki operasyonlar George Habaş ve Yedi Haddad tarafından üstlenilirken, bir Maocu olan Ebu Nidal bu dönemde Çin’den gelen silah malzemelerini sağlar, Uçak kaçırmak terörist operasyonların özel bir biçimini teşkil eder. Xavier Raufer, 1968 ve 1976 yılları arasında düzenlenmiş bu tipte 168 eylemin ayrıntılı ve eleştirel dökümünü çıkarmıştır.

Aynı şekilde dramatik ve gösteriye yönelik olan başka terör biçimleri de bulunmaktadır, 1983 Ekim ayında Achille Lauro’nun kaçırılması ve gemide bulunan turistlerin öldürülmesi gibi. İsrail-Filistin anlaşmazlığına ilişkin bu saldırılar çerçevesinde, Ebu Nidal’in ağları, dost konsolosluk servislerini kullanmaktadır ve genellikle, “hain” bakanlar direkt olarak öldürülmedikçe, diplomatlar, bir değiş tokuş ya da başka bir şantaj nesnesi için biçilmiş kaftan olan kurbanları teşkil etmektedir. Her durumda, siyasi konjonktüre göre Bağdat, Şam ya da Trablusgarp rejimleri bu yeni terörizm biçimlerinin işletilmesinde rol almıştır.

Ancak İzhak Rabin’in önceden görmüş olduğu gibi, Şiilerin müdahalesi terörist savaşların doğasını değişime uğratır. Sadece İran onlar için bir kale işlevi üstlendiğinden değil: geleneksel olarak da Şiilik, kendinde diğer devrimci hareketlerin bilmediği bir fedakârlık gereğini taşımaktadır. Rus Sosyalist devrimcilerinki daha farklıdır, çünkü onlar intihar saldırısı operasyonları yürütmek yerine bir saldırıdan sonra polise teslim olmaktadır; diğer taraftan masum kurbanlar yaratan eylemlerden de kaçınmazlar. Şiilerde, daima gayri meşru olarak değerlendirilen iktidara direnme geleneği, bir takiyye pratiği ve her koşulda harekete geçmeye hazır “uyuyan ağlar” içinde bulunan bir bekleme yeteneği üretmişti. Şehit adayların sürdüğü bombalı araçların kullanımı Şiilerin silahlı savaşa girmesiyle birlikte ortaya çıkar. 1982’de Londra’daki Mount Royal Hotel’de genç bir Arap kendini havaya uçurur ve Beyrut’ta A-15 (İsrail devletine karşı direnişin ilk günü olan 15 Mayıs 1948’in anısına) örgütünün afişleri saldırıyı savunur.

Bu intihar saldırısı geleneğini Assasin’lere’ , XII. Yüzyılda tamamen Iran, sonra Suriye ve Lübnan dağlarından, Allah’ın düşmanlarına karşı savaşan bu İsmaili’lere kadar vardırabiliriz. Ne olursa olsun bu saldırılar terörizm uygulamasında radikal bir değişimi doğrular. İlk aşamada, Müslümanlar arasından sadece Şiiler olmakla birlikte, daha sonra İslamiyet’in diğer ailelerine ait olan gruplar da bu eylemlere katılır. Oysa daha önceleri Filistin’de ya da başka yerlerde bulunan Filistinlilerin eğitim kamplarında, Müslüman olmayan devrimciler Arapların, Kürtlerin, Asala Ermenilerinin yanında savaşmaktaydı. Diğer bir değişim, daha sonra Bin Ladin’in örgütü El Kaide’de yeniden bulacağımız genç diplomalılar tarafından tırmandırılan operasyonların titizliğidir. 11 Eylül’le birleşen üçüncü değişim, terörizme karşı savaşa Birleşik Devletler’in merkezi katılımı, SSCB’nin eklenmesi ve meşru ya da değil Çeçen terörünün El Kaide’ninkiyle, El Kaide’ninkinin de Filistinlilerinkiyle özdeşleşmesidir.

İslami Devrim Cezayir’de Başarısızlığa Uğrar

5 Ekim 1988’ de gençlerin bir gösterisi Cezayir’i çığırından çıkarır. Çeşitli süpermarketlerin yağmalanması ve resmi binalara saldırılmasından sonra yaktıkları milli bayraklarını aşağıladılar ve direnişçilerin mezarlarına saygısızlık ettiler.

Bu sembolik tercihlerin bir anlamı vardı. Bu gençler, kendilerini dışlanmış hissettikleri tüketim toplumunu ve bu toplumu yönetenleri yani siyasi iktidarı sorguluyorlardı. Bu siyasi iktidar, bağımsızlık bayrağını iktidarını korumak için araçlaştırmış ve çürümüştü.

İktidarın o zamana kadar dağıttığı arpalıktan dışlanmış fakir bir gençlik söz konusuydu ve toplumsal gelecekleri yoktu. Aslında bağımsızlıktan beri petrolden gelen gelir, 1978’de ölen Bumedyen rejiminin pahalıya kazanılmış bir refah yanılsaması yaratmasını sağlamıştı. Cezayir’de 1970’lerin sonuna doğru, görünüşte şehirde hüküm süren bir bolluk vardı. Trafik yaya hızıyla ilerliyordu, öyle ki caddeler, bulvarlar, dar sokaklar tıkanmıştı. Bu arabaların içinde altın takılarla bezenmiş kadınlar görülebiliyordu. Tüm bunlar sanki nüfusun bir kısmı sadece caddede ye da kaldırımda yaşıyormuş izlenimini veriyordu. Kimileri arabaların içinde, kimileri ayakta ve “kendilerini iyi gösterecek” bir şeyi olmayanlar da Marlboro ve kaset satmak için duvara dayanmış duruyorlardı. Onlar için yapacak hiçbir şey yoktu. Bir odada beş ya da altı kişi yaşıyorlardı. Rejim, patlama yapan nüfus yapısına (nüfusun %55’i yirmi yaşın altındaydı) elverişli bir inşa politikası ile cevap vermemiş, daha da kötüsü, petrol gelirini endüstriyel ekonominin yeniden yapılanmasına dönüştürememişti. Yöneticilerin sözde kalan sosyalizminin, güdümlü tutumlarının sonu, sadece tarım reformunun iflasına değil aynı zamanda Sovyet sisteminin aynı dönemdeki güçten düşüşünü çağrıştıran bir bürokratikleşmeye vardı. Sömürge devrinden miras kalan binalara ve kamusal yerlere zarar verilmesi, bir ya da birkaç on yıllık bir farkla, Moskova ya da Prag’daki yerleşim komplekslerinde olanların bir benzeriydi.

Petrol ve dolar kurlarının düşüşü ile eş zamanlı olarak 1985’ten sonra ani bir şekilde düşen petrol gelirlerinin tersine dönmesi, devletin elindeki imkânları azaltır. Yine de, ne paralel ekonomi ne de aile içi dayanışmalar, gelişen yeni trafiklere, özellikle uyuşturucu trafiğine son verecek çözümler bulunmasını sağlar. Buna, Fransa’dan televizyonla yayılan, işsiz güçsüz erkek gençliğe ilan edilen bir meydan okuma halinde, kadınların göreceli toplumsal gelişmesi görünümü altında, geleneklerin devrimi eklenir. Bu ilerleme, gençlere kalan alanı daha da daraltır ve kadın, rejimle beraber bu genç insanların hissettiği çatışmaların ilk günah keçisi haline gelir.

Bu gençliğin bir kısmı, yüksek öğrenim olmadığından, en azından okula gitmişti. Bumedyen döneminin idarecileri ve halefleri, Suudi Arabistan’dan ve Ortadoğu’nun geri kalanından gelen hocalar ve Arap dili aracılığı ile ilkin Fransızca eğitime son vermek istediler. Okul hızla, Fransız Cumhuriyetine özgü “ayrılık”a son vermek için devlet makamlarına bağlanan camiye dönüştü. Aynı zamanda Araplaşma aracılığı ile Fransız mirasını, onunla birlikte laik mirası reddetmek işleviyle, İslamileşmeyi yeniden devreye sokan bir aracı halini geldi. Okul, FLN yanında direniş eyleminde bulunmadığı için Bin Bella-Bumedyen döneminin yöneticilerince pek de iyi gözle bakılmayan camiye yol açmaktaydı. Ancak sofu burjuvazi, camiler inşa ederek dini pratiğe yeni bir hız vermeyi başardı. Öyle ki bu camiler yeni yetişenler için, Suudi Arabistan’ın para yardımı sayesinde, sosyalleşme yeri ve hayır amaçlı etkinliklerin merkezi olan okulun yerini aldı. Her şey Kuran’da olduğu için, şeriatın toplumun tüm sorunlarını düzenleyeceği söylenmekteydi: Zina yapan kadınlar recm edilir, hırsızın eli kesilir, kadınlar hicab(peçe) takmaya zorlanır ve istihdam sorununu çözmek için rejimin engel olduğu ticaret serbestleştirilir.

Kurtuluş ordusunun tankları 5 Ekim 1985’te göstericileri ezebilmişti. İşte bu, ne bir hükümet değişikliğinin ne de siyası partilerin yeniden onaya çıkışının son verebildiği bir elektro şok yaratan şeydi.
Fransızların bulunduğu dönemde ve sonrasında da bağımsızlıktan beri, Cezayir halkı siyasetten uzak tutulmuştu.

Bağımsızlık gazilerinin seslerini duyurması için artık çok geçti. Sürgünden gelen Ayit Ahmet ve onun Sosyalist Güçler Cephesi, Bumedyen’in ölümünden sonra özgürlüğüne kavuşan Bin Bella ve onun Cezayir’de demokrasi için hareketi ortaya çıktığında aradan çeyrek yüzyıl geçmişti. Diğer yandan, bu zaman zarfında özgürlüğün olmamasından acı çektikleri halde bu özgürlüklerin yok edildiğini unutarak, politik arenaya elverişsiz bir söylem ve uyumsuz bir taktikle girerler. Kendilerince bir hesap yaparlar ve yerel seçimlere katılmazlar, oysa bağımsızlıktan beri ilk seçimler ve sonrakiler de gerçekten demokratiktir. Genel seçimleri beklediklerini söylerler. Oysa dışlanmış bir halk beklemez…

Böylece Ekim olaylarının esintisi, o zamana kadar sesi çıkmayan ancak tek parti döneminin camilerinde, medreselerinde mevcut olan ve FLN devletinin 1988’de adeta üç kere meşrulaştırdığı FIS’de (İslami Selamet Cephesi) –ilkin partiyi devletten ayırarak; daha sonra iktidar sahibi orduyu partiden çözerek, isyanların hemen ertesinde ise başkan Şazeli bin Cedid’in üç din adamını (İmam Ali Binhac, Muhammed/Ahmed Sahnun ve Mahfuz Nahnah) geçerli muhataplar olarak kabul etmesiyle- ansızın kendini ifade eden İslami etki alanını özgürleştirir.

Böylece değişmiş olan devlet-ordu, türeme halinde olan FLN ve Abbasi Medeni gibi pek çok üyesinin asıl olarak FLN’den geldiği FIS ile anlaşmayı tasarlar. 1990 Haziran yereI seçimlerinde FIS oyların %54’ünü alarak, % 18 oy alan FLN’ye üstün gelir. Bu bir deprem dalgasıdır. 1991’in sonundaki genel seçimlerde, FIS yaklaşık bir milyon oy kaybetmiştir, ancak yine de ilk turda oyların %47’sini alarak, FLN’nin 16’sına karşı 118 milletvekili ile tek başına iktidara gelir.

Ordu, başkan Şazeli’yi Ocak 1992’de istifaya zorlar, seçim sürecini durdurur ve FIS’i dağıtır. Militanlar ve yerel seçimde seçilenler tutuklanır, camiler gözetim altına alınır. Bu, iç savaşın başlangıcıdır.

Ve terörizm, ilk başlarda halkın çoğunluğunun ilgisi olmadan başlar.

En büyük yasal siyasi gücü temsil etmiş olduğu bu süre içinde, FIS sembolik bir jest yapar: 1 Kasım 1989’da bağımsızlık anma törenine katılmayı reddeder. Böylece kendini Cezayir milliyetçiliği dışında bir yere yerleştirir. On yıl önce Humeyni’nin yaptığı gibi, ümmet çerçevesine, İslam dünyasına referans verir. Çoğu üyesinin yerli olmasına karşın, Fransız Devrimi’nden doğan dinsiz evrenselci ilkelerin savunucusu olan sömürgeci Fransa’ya karşı çıkan FLN’yi, gayrimeşrulukla damgalar. Fransızlara dair anıların kökü tamamen kazınmalıdır. Cezayir özgürlüğünü sadece kendisine borçludur: “Benim dinim İslam, vatanım Cezayir, dilim Arapçadır.” Az çok Fransızlaşmış tüm aydınlar sanal olarak haindirler, bir kez daha İran’daki İslam devrimini hatırlatan bir durum söz konusudur. Bu Batılılaşmış burjuvazi Tahran’dan öyle ya da böyle göç edebilmişti –yine de İslamcı katiller içlerinden bazılarını sürgünde, özellikle de Paris’te öldürmüştür; oysa Cezayir’dekilerin çoğu iç savaş sırasında öldürülmüştür. Sosyalist renkte otoriter milliyetçiliği, otoriter bir İslam izlemektedir, saf bir Batı ürünü olarak demokrasi dinsizlikle tanımlanır. Bumedyen demokrasiye el koymuştur, FIS ise onu yok etmek istemektedir –bu da, en azından bir açıdan ordunun FIS’e koyduğu yasağı ve buna karşılık özellikle de Fransa’da kamuoyunun bu konuya “anlayışlı” bir şekilde bakmasını açıklayabilir.

Bu yazının tamamı yazarın Le Choc de l'islam isimli eserinden alınmıştır.


Tıpkı İran’daki gibi –bir başka benzerlik–, İslamcılık görünüşün aksine, beklenmedik bir baskın yapmıyordu. Cezayir’de 1954’te, FLN yöneticilerinin temelde laik oldukları açık olsa da, geri çekilmenin gerektiği durumlarda İslam’ın kendilerine bir kale olarak hizmet ettiği görülmüştü. Ancak daha önemlisi, bu yöneticilerin ulemayı ve onları Arap Müslüman kimliğin somut örneği olarak tanıyan sofu burjuvaziyi az ya da çok sürgüne göndermiş olmasıdır. Çeşitli parçalanmaları esnasında, MTLD sonra FLN yöneticileri aynı zamanda MNA’cı Messalistleri ve Messali Hac’ın kendisini uzaklaştırmışlardı. Muhammed Harbi’nin belirttiği üzere, Stalincilerin Troçkistlere ihanet etmesi gibi onlara ihanet etmişlerdi. Zira FIS, FLN devletini, Messali Hac’ın sömürgeci hükümeti gördüğü gibi kabul etmekteydi: Yok edilmesi, kökü kazınması gereken bir unsur. Böylece FIS kendini, aşırıcılığı ve İslami temeli ile, Fransız karşıtı Cezayir’in önceki geçmişinin mirasçısı olarak buluyordu. İslamı milliyetin gerçek kimliği yaparak bir anlamda FLN’nin tersi olarak konumlanıyordu. Ancak, Nasır ya da Arap dünyası ile birleşmek yerine, ümmetin lehine ve 1931’de ulemanın kurucusu Bin Badis’in mirasının yararına olmak üzere ulus-devletin sonunun geldiğini öne sürüyordu.

Bu, kaçınılmaz olarak birtakım direnişlere yol açtı, özellikle de “yabancı toprak” ilan edilen Kabiliye’de. Ancak, İran’dan farklı olarak Cezayir’de ordu, İslam devrimine katılmadı.

Yorum gönder

Yorum göndermek için giriş yapmalısınız.