Üç Kıtaya Yayılmış İmparatorluktan Sonra “Yurt”suz Kalan Kavmin Trajedisi…

Hikayeler / İnsanlık Halleri | Serol Teber | Ekim 26, 2016 at 2:59 pm

I.

Osmanlı İmparatorluğu’nun çözülme nedenlerini en iyi anlatan veciz tanımlamalardan birini, tutuklu bulunduğu sırada “hatıralarını” yazdırırken, “Aslında önemli bir politik yanlışlık yapmadık ama, ecdadımız en başından çadırları yanlış yere kurmuşlar” diyen İkinci Abdülhamid yapar.

İlk birkaç yüzyıl, Avrasya anakaraları üzerindeki diğer toplumların gelişmişliklerinin, nüfus yoğunluklarının, askerî güç yetersizliklerinin yarattığı tarihsel koşullar, sayıca çok fazla olan, geçim kaynaklarının en önemli bölümü soygun ve yağma ekonomisine dayanan, göçebe Orta Asya kökenli savaşkan toplumların alanları ve akıncılarıyla sürdürülen yayılmanın getirdiği şaşkınlık içinde geçmişti.

Bugünün “tutunanlar” ve “tutunamayanlar”ının kökenini oluşturan, bu gök ya da kök Türkler (ya da göçebe Türkmenler) ilk büyük travmayı, Orta Asya bozkırlarından kalkıp bir tür “ileriye doğru kaçarak” Urartu, Antik Grek, Roma, Bizans gibi dünya tarihinin görüp görebileceği en görkemli kültürlerin oluşturulduğu Anadolu’ya, İstanbul’a ve Ege sahillerine gelmeleriyle yaşadılar.

1930’ların Ankara’sında, “resmi tarih” yazma zorunluluğu içinde, bu büyük yağmalama, soygun ya da “öne doğru kaçış” hareketlerinden, “Türklerin dünyaya medeniyet yaymak için yaptıkları göçler” olarak söz edilecekti.

Ön-Asya ya da Anadolu’da bin yıldan fazla yaşanmasına karşın bozkır-göçebe kültüründen Antik Grek, Roma, Bizans kültürüne giren toplulukların nasıl bir kültürel değişimin içinde bulunduğunu, bugüne değin “resmî tutunanların” bile pek çoğu hiç mi hiç anlayamadı.

Bu bağlamda başlangıçta akıncı askerî başarıların da katkısıyla, birbirlerini bütünledikleri sanılan Türk-İslam sentezi kültürünün şemsiyesi altında Osmanlı Devleti’nin tüm Batı dünyasından üstün olduğuna inanıldı.

Osmanlı Devleti, Sultan Süleyman (1520-1566) döneminde doruk noktasına ulaşmıştı. Sonra tarihsel gelişmelerin doğrultusu değişti, tarihin çarkı, bakılan yere göre değişen bir görünümle tersine ya da olması gerektiği gibi doğrusuna dönmeye başladı, Osmanlılar gerileme dönemine girdi. İkinci Viyana Kuşatması yenilgisinden sonra Osmanlı İmparatorluğu’nun tarihsel yazgısı belli oldu, hızlı bir çözülme sürecine girildi.

İngiltere, Fransa, Rusya gibi o zamanların en gelişmiş modern büyük devletleri arasında bir çıkar çatışması olmasaydı, Osmanlı İmparatorluğu’nun çok daha önce çözülüp tarihten silinmiş olacağı, bugün artık herkesin kabul ettiği genel bir görüş. Bu güçler, yıkılmanın yaratacağı politik dengesizlikleri dengelemek amacıyla, kimi yapay desteklerle bu çözülmeyi yıllarca yavaşlattılar.

Gittikçe hantallaşan devlet ve toplumsal yapının bu kadar uzun süre yaşatılmasının nedenlerini yine de “çadırların” çok stratejik (jeopolitik) bir yerde “konuşlandırılmasındaki” şansta (ya da şanssızlıkta) aramak gerekir.

İkinci Abdülhamid döneminde Fransa’dan elçi gönderilen Choiseul-Gouffier’ye verilen talimat, yalnız askeri alanda yeni düzenlemelerin yeterli olamayacağını padişaha bizzat söylenmesiydi:

Eğer Türkiye büyük devletler arasında kalmak istiyorsa, yalnız imparatorluğunun idaresini değil, Osmanlıların karakterini de değiştirmesi gereklidir. Sultan’ın, Bâb-ı Ali’nin önde gelen yöneticilerinin bu hususta nazarı dikkati çekilmelidir.(…) Siz felaketlerinizden [asıl] kendinizi sorumlu tutmalısınız. Cehaletiniz, bilgisizliğiniz, toplumun-ordunun başıbozukluğu felaketinizin [en önemli] sebeplerini teşkil eder.

Hatta bir söylentiye göre, yine İkinci Mahmud’un önünde yapılan bir konuşmada, Avrupa’dan bütünüyle dışlanma olasılığının günden güne arttığı, Mısır’ın hemen hemen tümüyle elden gittiği bir ortamda, devlet merkezinin İstanbul’dan Konya’ya taşınması da konuşulmuştu.

Bu koşullarda Osmanlıların geri çekileceği tek toprak parçası Anadolu’ydu, fakat buradaki nüfusun da yüzde kırklara varan bölümünün Müslüman olmayan (gayrimüslim) etnik gruplardan oluştuğu görülmüştü.

ll.

Osmanlı İmparatorluğu’nun geri dönüşsüz çöküş ve çözülme sürecinin uyandırdığı alternatif toprak ve kimlik arayışı, Osmanlılıktan sonra “Osmanlı vatanseverliği” düşüncesine yol açtı, bu düşünce aydınlar ve halk arasında da önemli bir çekim gücü yarattı.

Burada yine örtük bir milliyetçilikle Türk dilinin sadeleşmesi Osmanlı vatanseverliğinin yayılması ve güçlenmesi için en temel araç olarak görülmüş, bu bağlamda “vatanseverlik” çöküş halindeki toplumu kucaklayan en temel kavramlardan-belgilerden biri olmuştu.

Namık Kemal’in Vatan Yahut Silistre yapıtının yarattığı büyük etki bunun en somut örneği olarak anımsanabilir.

Ayrıca, Namık Kemal, Şinasi’nin en ünlü dizelerini (bile) karşısına almaktan kaçınmadan tiyatro ve roman yapıtları dışında, günlük gazete köşesi yazılarında da Osmanlı vatanseverliğini sık sık işlemişti.

Örneğin, Kemal, İbret gazetesindeki 22 Mart 1873 tarihli yazısında (121. sayı), Şinasi’nin güzelim “Milletim nev-i beşerdir; vatanım ruy-i zemin” dizesini (bile) görmezlikten gelerek, vatanın her bir şeyden daha güzel ve savunulması gerekli olduğunu yazıyordu.

III.

Türk milliyetçiliğinin gündeme gelişinin dönüm noktası, olasılıkla 1821’ deki Yunan İsyanı ile birlikte ortaya çıkan yoğun şaşkınlık ve çaresizlik içinde, “bizden” olmayanlara karşı yürütülen geniş çaplı “öteki” kampanyasıdır.

Bu gelişmelere yöndeş olarak da, bundan sonraki sayfalarda biraz daha yakından odaklanarak anımsatmak istediğimiz “yurtsuzluk” ve bu yönde öne sürülen “Türklerin bir arada yaşayabilecekleri Turan Mefkûresi” kavramları gelişmişti.

Türkler bir anlamda, içlerindeki “ötekini” ve “asıl yurtları Turan”ı Yunanistan’ın bağımsızlığına kavuşmasından sonra buldular (ya da keşfedip söyleyebilmeye başladılar) ve hem politika ve günlük yaşamda, hem de edebiyatta yoğun bir şekilde bugüne değin kullanageldiler.

Millî Mücadele sırasında yayınlanmış bir propaganda kartpostalı. Üzerinde ''Halaskâran-ı İslâm'' (İslâm’ın Kurtarıcıları) yazıyor.

İzleyen yıllarda Romanya’nın, Sırpların, Bulgarların bağımsızlıklarına kavuşmasıyla başlayan psikoz içinde, “bizden” olmayanlar hep “öteki” kompleksi içinde düşünüldü.
Yüzyılın başında (Osmanlılığın ve Panislamizm’in) çözülmesinden sonra, Jön Türklerin egemen ideolojileri artık Pantürkizm’i de kapsayan “Türk milliyetçiliği” ve hatta “Turan mefkûresi” idi. Zaten Jön Türklerin ileri gelenleri hep Balkanlar’daki diğer halkların uluslaşma hareketleri içinde eğitilmişlerdi.

Bu gelişmeler İçinde 1908’ de İkinci Meşrutiyet Devrimi’nin sağladığı olanaklarla Türk milliyetçileri kendi teorik ve pratik düşüncelerini yayabilecekleri, kendilerine yeni bir gelecek öngörebilecekleri ve bunun dayanağını oluşturacak ortak bir tarih, gelenek, dil, yurt ve hatta arkeolojik köken bulacak dernekler ve yayın organları kurmaya başladılar. Bunlardan Türk Derneği ile Türk Yurdu Derneği ve dergisi ile Genç Kalemler dergisinin izleyen yılların milliyetçi hareketlerinin gelişmesinde özellikle belirleyici etkileri oldu.

IV.

Türk Derneği, olasılıkla 1908 sonlarında, Aralık ayında kurulmuştu. Yusuf Akçura kuruculardan biriydi. Artık Türkçülükte örgütlenme dönemi resmen başlamıştı: derneğin kurucuları arasında dönemin bütün önde gelen Türkçülerini görmek mümkündü.

Bu dernek tüm dünya Türklerinin birliğini (Pantürkizm), özellikle de Türk dilinin gelişimini savunmayı öngörmüş, Türkçenin yabancı kelimelerden arındırılmasında önemli katkısı olmuştu. Ayrıca Türk medeniyetinin Mısır medeniyetinden bile eski olan Sümer ve Akad’lara kaynaklık eden Turan medeniyetlerinden çıktıkları ileri sürülmüştü. Bu çalışmalar daha sonra 1932 ve 1937’lerin Türk Tarih Tezleri ve Güneş Dil Teorisi için kaynak olarak kullanıldı. Dernek üyeleri Türkolojinin temel kurallarını ortaya koymaya, Osmanlı milletinin birliğini sağlamak için Türk dilini sadeleştirmeye çalıştılar.

Bu dönemde kurulan diğer bir önemli dernek de Türk Yurdu cemiyetidir. Bu cemiyetin kurulma tarihi olarak 31 Ağustos 1911 kabul edilir. Bu cemiyetin kuruluşunda da Yusuf Akçura önemli rol oynamıştı. Ayrıca, Dr. Akil Muhtar, Ağaoğlu Ahmet, Prens Vahdettin ve diğer pek çok önde gelen isim vardı. Ancak Türk Yurdu derneğinin asıl etkinlikle bulunduğu alan (politik örgütlenmelere katılmaktan çok) yayıncılığıydı. Türk Yurdu dergisi tüm dünyadaki Türklerin üzerine bilgi toplamaya özen gösteren özellikle de bilimsel yanı ağır basan bir dergi olarak varlığını uzun süreler sürdürdü. “Damarlardaki asil kan” edebiyatı bu dergide başladı.

O dönemde Selanik’te kurulan ve yankı bulan önemli dergilerden biri olan Genç Kalemler, 1910 – 11 yıllarından itibaren çalışmalarına başlamıştı. Kurucuları arasında Ali Canip ve Ömer Seyfettin hemen ilk akla gelenlerdir. Sonradan bunlara Ziya Gökalp de katılacak, hatta “geçmişin gerçeği, günün eğiticisi ve geleceğin yaratıcısı” niteliğinde “milletin kendine güvenini artırmak için ortaya atılan dirilişçi bir ideoloji” olarak görülmesi gereken ve sadece pragmatik önemi olan ünlü “Turan” manzumesini burada yayınlayacaktı.

Türk Yurdu dergisinin bilimsel ağırlıklı ve Orta Asya’da köken arayış çabaları içinde olmasına karşılık, Genç Kalemler, Orta Asya arayışı içinde olmadan, tarihsel kökenlere vurgu getirerek toplumu yeni bir anlayış etrafında yeniden düzenlemeyi amaçlayan, milli edebiyat ağırlıklı olmuştu; hemen bütün yazarları, Yunanlıların, Bulgarların, Sırpların ve diğer etnik grupların ulusal bağımsızlık savaşı verdiği bölgelerde yaşadıkları için milliyetçiliği savunan çok sert yazılarıyla dikkat çekiyorlardı.

Burada Genç Kalemler dergisi ile Ömer Seyfettin’in yazıları, öyküleri önemli bir dönüm noktasını oluşturur. Henüz toplumda ve yazarlarda Osmanlılık duygu ve düşüncesi etkindir, ama milliyetçilik hızla gelişmektedir. Ömer Seyfettin tam bu geçiş döneminin yazandır. Bir anlamda “milli edebiyatın” ilk komple temsilcisidir. Fakat öte yandan anlaşılması hiç de zor olmayan büyük bir ikilem içindedir. Örneğin, “Beyaz Lale” adlı ünlü öyküsünde, “Öldürmeyen ulus ölmeye mahkûmdur” gibi sosyal-Darwinist savlar öne sürmüştür.

Ömer Seyfettin’in Serez’i Osmanlılardan geri alan Bulgar komitacılarına söylettiğine göre: “Katliam sosyal bir ilaçtı”, “Hak yoktu. Her şey kuvvetti. Ezmeyen ezilecek, öldürmeyen, ölecekti. Tabiatın asla değişmeyen, asla gizli kapaklı olmayan büyük kanunu zayıfın düşmanıydı” (…) “Yutulan zaaflardan kuvvet doğuyordu.

Bu söylemle birlikte Ömer Seyfettin aynı zamanda yeni oluşacak ulusun yeni insanlarını da çok ustalıkla belirleyebilmişti. Örneğin, ünlü “Pembe İncili Kaftan” öyküsündeki “Muhsin Çelebi” tiplemesi, hem ilk Osmanlı akıncılarının bir devamı gibidir, hem yozlaşmış saraya yakınlaşmadan öncü Osmanlı ruhunu korur, hem de ileride Türk-İslam sentezini oluşturacak, “bir Türk yere serdiği bir şeyi bir daha arkasına koymaz” gibi hamasi sözcüklerle ifade edilmiş olsa da geleceğin “resmî militan Türk yurttaş” kişiliğinin gururunu okşayacak temel özellikleri sergiler.

Öykülerinin çoğunun hemen her satırında Batılı, Yunan, Bulgar düşmanlığı görülmesine karşın, Ömer Seyfettin’in aynı zamanda şaşırtıcı bir “öteki”, “gavur” “Batılı” hayranlığı içinde olduğu (da) saptanır.

Yüzyıllardan gelen geleneği sürdürüp “ötekilere hem kızma, hem de öykünme, (Ömer Seyfettin’de ilk somut örneklerini gördüğümüz bu duygu ve düşünce tarzı), Batı ülkeleri dışındaki toplumların bir tür yazgısı olarak bugüne değin sokaktaki insanda, hatta aşırı milliyetçi gruplarda, yazarlarda (bile) sürüp gelir, kişilik krizlerinin, kimlik yarıklıklarının önemli nedenlerinden birini oluşturur.

V.

Orhan Pamuk, Dostoyevski’nin Yeraltından Notlar yapıtı üzerine Radikal gazetesinde yayınlanan bir yazısında dolaylı yoldan bu noktaya değinir ve başarısız, mutsuz, Batılı olmayan toplumların insanlarının, Batılı toplumlara bir yandan “başarılı” oldukları için karşı çıktıklarını, hatta onları kıskandıklarını ve nefret ettiklerini, öte yandan da onların yaptıklarının haklı ve gerekli olduğuna inandıklarını, ikili psişik bir gerilim içinde bulunduklarını söyler.

Buradaki asıl ölümcül sorun, yaşanan, “öteki” ile “biz” çatışması sorununda olunmak istenen “öteki” ile “biz’’’in öz-benliğimizde tam tersi konumlarda bulunmaları, karşı çıkılan “ötekinin”, olma özlemi çekilen ama bir türlü de olamayan “biz” i imlemesidir.

VI.

Özellikle Balkanlar ve Kafkasya gibi pek çok ulusun iç içe yaşadığı sınır bölgelerinde oluşan heyecan boyutunu, duygusallığı anlatabilmek için, Samet Ağaoğlu’nun Babamdan Hatıralar kitabından Ağaoğlu Ahmet ile ilgili bir anıyı paylaşmak istiyorum:

Sonraki yıllarda Pantürkizmin önde gelen teorisyenlerinden biri olacak olan Ağaoğlu Ahmet, 1887 yılının Ağustos ayında, iki Ermeni arkadaşıyla birlikte, Tiflis-Şişa’dan eğitim için Petersburg’a gitmek üzere kendilerini tren istasyonuna götürecek arabaların yanına gelirler.

Kalabalık bir uğurlayıcı grubu toplanmıştır, Ağaoğlu Ahmet, herkesle vedalaştıktan sonra sıra annesine gelir…
Yaşadıklarını tam olarak yansıtabilmek için sözü kendisine bırakmak gerekir:

Annem beni bir kenara çekti, çarşaflarını açtı, gömleğinin yakasından iki memesini çıkardı. Başımı onların arasına aldı ve gözyaşları içinde bana dedi ki:
- Oğlum git. Allah yardımcın olsun. Amma bana bu andı iç: Söyle ki; anne, eğer bir Hıristiyan kızı ile evlenirsem bu memelerinden emdiğim süt bana haram olsun!
Öteden herkes bize bakıyordu. Fakat annem, arkasını arabaya çevirmiş olduğundan kimse burada ne olduğunu fark edemiyordu. Ben o kadar müteessir olmuştum ki hem ağlıyor, hem annemi kucaklıyordum ve hem de arabayı unutarak, memeleri üzerindeki başımı kaldırmadan duruyordum.
Annem ince sesiyle, haydi oğlum bizi bekliyorlar, dedi, And iç!
-İçiyorum, dedim.
-Hayır dediğim gibi iç!
Onun sözlerini aynen tekrar ettim. O da son kere alnımdan öptü. Yakasını, çarşafını kapadı, arabaya yollandı.
Arabaya bindim. Teessür ‘Ve teheyyücümden bitmiş bir haldeydim.
Onların bir an evvel hareketini arzu ediyordum. Nihayet onlar gittiler ve ben de son gözyaşları ile annemden ve akrabalarımdan ayrıldım.
VII.

Genç Kalemler dergisinde, Ali Canip “Geleceğin Edebiyatı” adlı yazısında, Tanzimat ve Servet-i Fünun edebiyatlarının değerlendirmesini yapmış ve geleceğin edebiyatının nasıl olması gerektiğinin bir tür manifestosunu kaleme almıştı. Ali Canip bu çalışmasında, (Osmanlı Devleti’nde) modem edebiyatı yerleştirmek isteyen Tanzimat edebiyatçılarının eserlerinin gerçek insanları anlatmadığını belirtiyordu. Edebiyat-ı Cedide’nin en önemli isimleri Tevfik Fikret, Halit Ziya Uşaklıgil ve Cenap Şahabettin’in edebi eserleri şüphesiz “beşeri” idi, ama Batı edebiyatı taklidiydi. Bu eserler, Osmanlılara uygun bilinç ve atmosferden yoksun kozmopolit karakterler çizmişlerdi. Yani, bu karakterler “şahsi” değil “umumi” idi.

Oysa Ali Canip’in (olasılıkla Ziya Gökalp’in de etkisiyle) gelecek edebiyattan beklediği –Türklüğü– ayırt edici bir bilinçti. Bu bilinç, “ötekinin” belirlenmesi yoluyla “bizim” kimliğimizin ortaya konması şeklinde olacaktı.

Bu dönemde Osmanlı İmparatorluğu’nun tarihinin yazılamamış olmasından (daha somut söylersek tarihsizlikten ve köksüzlükten) yakınılmış ve bir Türk milliyetçisi tipi çizilmeye başlanmıştı. Genel kanıya göre artık Osmanlılığa veda edilmiş, “Türklüğün” ön plana çıkarılma zamanı gelmişti. Bu bağlamda, yine Ömer Seyfettin’in yazdığı, “Pembe İncili Kaftan”, “Topuz” gibi öyküler, “öteki” üzerinden, “bizim” bilincimizi, kişiliğimizi belirlemeye yönelik önemli çalışmalardır.

Türk milliyetçiliği bilincinin oldukça hızlı gelişmesinin kökenlerinin sanıldığından hem çok daha eskilere uzandığı, hem de yoğun olduğunu varsaymamızı da olanaklı kıldığı ileri sürülür.

Fakat bu dönemde, gerek Jön Türk, gerekse Cumhuriyet döneminin önemli bir bölümünde en etkili milliyetçi kuruluş, varlığını 1911’ den 1931’e kadar sürdürecek olan Türk Ocakları’dır.

Türk Ocağı kuruluşuna öncelikle tıp fakültesi kökenli Jön Türklerin öncülük ettiği bilinir. Dönemin önde gelen Yusuf Akçura, Mehmet Emin, Ahmet Ağaoğlu, Emin Bülent, Ziya Gökalp gibi Türkçüleri, Türk Ocakları içinde de yer almış, ayrıca buralarda pek çok öğretim üyesi, edebiyatçı, politikacı seminerler vermişti. Türk Ocakları’nın, görece kısa zamanda, yine Jön Türkler üzerinden, pek çok Avrupa ülkesinde şubeleri açılmış, çalışmaları uluslararası düzeye taşınmıştı.

Türk Ocakları, varlığını Mustafa Kemal’in “Türk Tarih Tezleri”ni yazdırdığı günlere kadar sürdürebildi ve yine onun isteği üzerine, çalışmalarına 11 Mart 1931 tarihinde son vererek Cumhuriyet Halk Fırkası ile birleşip; çalışmalarını bu kez Türk Tarih Kurumu içinde sürdürmeye devam etti.

VIII.

Türkçede öykü ve roman yazımı milliyetçiliğin gelişmesiyle yöndeş ve hemen her toplumda olduğu gibi uluslaşma hareketiyle birlikte gelişti, sürdü.
Daha önce de söylediğim gibi Ömer Seyfettin bu bağlamda belki ilk anılacak isimlerden biridir, ama ardından gelen Halide Edip ve Yakup Kadri Karaosmanoğlu da üzerinde tartışılması gereken sanatçılardır. Fakat, bu son iki Yazarda milliyetçilik artık çok abartılı bir temel ilke oldu. Türklerin dışındaki bütün “ötekiler” dışlanması gereken, ileri derecede olumsuz insanlar olarak gösterildi.

Bu akım “Devlet Aklı” ile yazı yazan popülist romancılarda bugüne değin sürüyor. Atilla İlhan(1925-2005) bunların en önde gelenlerinden biriydi belki, ama kesinlikle sonuncusu değildi. Örneğin, makul bir abartmayla bu grubun arasına Ahmet Altan’ı (bile) katmak çok mu haksızlık olur bilemiyorum.

IX.

Toparlamaya çalışırsak Osmanlı Devleti’nin yeni yeni uyanmaya başlayan vatandaşları, Fransız ulusu gibi bir Osmanlı ulusunu kurmayı düşlemişler, sonra, dış koşulların da zorlamasıyla Ziya Gökalp’in formülasyonuyla Osmanlılık ile Turancılık birbirlerine bağlanmış, büyük bir Osmanlı-Türk milleti oluşturabileceği düşünülmüştü.

Sonuç olarak, Türk milliyetçiliği gerçekte batılılaşmadan ve laikleşmeden İslamlaşmayı ve çağdaşlaşmayı, uygarlaşmayı öngörmüştü.

Başlangıçta “İslamlaşma” kanalı biraz daraltılmış ve bastırılmış, fakat 1950’lerden sonra, bastırılan bu kanal eskisinden de fazla bir genişlemeyle, Freud’un deyişiyle “bastırılanların geri dönüşü” olarak toplumdaki yerini almaya başlamış, Türk-İslam sentezinin oluşumunu koşullamıştı.

Bu yazının tamamı psikiatrist Serol TEBER'in Bireysel ve Toplumsal mürekkep lekesi (Rorschach) Testi niteliğinde bulduğu “Tutunamayanlar” romanı üzerine yazdığı ilginç eserin 7. bölümünden alınmıştır.

Bugün Avrupa Birliği’ne girerken düşlenen model de bundan farklı değil. Daha çok Türk milliyetçiliği, daha çok İslamcılık ve bu arada olabildiği kadar da çağdaş teknik verilerden yararlanılan bir “savunmacı modernizm” için uygarlaşma… Fakat bu tür gelişmelerin asıl kökenini oluşturan demokrasi, laiklik ve insan hakları gibi alanlar istemeden yapılan, bir anlamda göstermelik alibi vurgulamalann ötesine gitmiyor. Bu tür birkaç yönlü oynamayla da amaçlanan sağlıklı bir kimlik/ kişilik oluşturulamıyor, bunun olabilirliği umudu “Türk İslam Sentezi” serüvenine ve tarihin akışına, “Allahın dediği olur” kaderciliğine bırakılıyor.

Bu durum ise hem topluma hem de birey insanlara (modern özneye) ikiyüzlü bir kimlik ve çelişkili düşünme olanağının ötesinde bir yarar sağlayamıyor. Bu çarpık ve çıkarcı durumu hem Türk hem de Avrupa Birliği politikacıları çok iyi biliyor, gelişmeler dünya konjonktürünün, artık “Dünya Cumhuriyeti” kurma süreci için başladığı öngörülen Batı-Doğu Üçüncü Dünya Savaşı’nın (ilk aşama) evrimine göre ayarlanıyor, kullanılıyor.

Türklere de, yine öncelikle kurulması öngörülen “Genişletilmiş Ortadoğu Projesi” için Amerika Birleşik Devletlerinin ve İsrail’in “kılıcı” görevi verilmesi öngörülüyor.

Tags: ,

Yorum gönder

Yorum göndermek için giriş yapmalısınız.