İstanbul’dan Boğaziçini Geçerek Büyükdere’ye Yolculuk

Anı - Yaşayanların Ağzından Hikayeler | Helmuth von MOLTKE | Şubat 24, 2017 at 10:20 am
İstanbul, 3 Kasım 1835

Bir gece Beyoğlu’nda dinlendikten sonra limanda, Altınboynuz (Haliç)de yüzlercesi dolaşan son derece zarif bir hafif tekneye (kayık) bindik. Kayıkçılar kayıklarında oturup beklerler. Türkler şapkalı olan birinin ya gemi kaptanı ya da hekim olacağını tahmin ettikleri için, Buyurun kaptan, hekimbaşı, hişt!, Rumlara da Ellado çelebi! Diye seslenirler. Hangisini tercih edeceğinize karar verip oynak teknenin zeminine oturdunuz mu, birkaç kürek vuruşu kayığı, bekleyenler kalabalığının arasından sıyırıp açığa çıkarır.

Fakat şimdi etrafımızı saran büyüyü sana nasıl anlatayım? Sert kıştan en tatlı bir yaza, ıssız bir çölden en hareketli bir hayatın içine girmiştik. Güneş gökte parlak ve sıcak ışıldıyor, sadece ince bir sis, peri masallarını andıran manzarayı şeffaf bir peçe gibi sarıyor. Sağımızda rengârenk ev yığınlarının üstünde sayısız kubbeler, bir suyolunun cüretli kemerleri, damları kurşun örtülü büyük taş hanlar ve hepsinden fazla da dev gibi yedi camiin, Selim, Mehmet, Süleyman, Beyazıt, Ahmet ve Ayasofya camilerinin göklere tırmanan minareleri yükselen İstanbul var. Eski Saray hayal köşkleri ve kubbeleriyle, siyah servileri ve azametli çınarlarıyla ta denizin ilerilerine doğru uzanıyor. Bosfor dalgalarını tam bu burna doğru sürüyor, dalgalar eski surun eteklerine çarpıp kırılıyor, köpürüyor. Bunun arkasında Propontis (Marmara Denizi), takımadaları ve kayalık kıyılarıyla yayılıyor. Göz bu belirsiz, sisli uzaklıklardan çevriliyor ve Üsküdar’ın (eski Khrysopolis), bu Asya yakasındaki semtin güzel camilerine, Avrupa ile Asya arasında derin sulardan yükselen Kızkulesi’ne, bu mevsimde bile taze yeşillikleriyle göz alan tepelere ve servi ormanlarının karanlıkları içindeki geniş mezarlıklara takılıyor.

Bütün milletlerin bandıralarını taşıyan büyük ticaret gemilerinin ve dev gibi savaş gemilerinin arasından geçerek Haliç’ten Boğaza çıkıyoruz, Sayısız kayıklar anlatılamayacak kadar duru derin sular üstünden dört bir yana kayıp gidiyor. Şimdi sola dönerek, üzerinde Frenk şehri Beyoğlu ile bir zamanlar İstanbul’un fethini Cenevizlilerin hiç aldırış etmeden üzerinden seyrettikleri eski surları ve muazzam yuvarlak kulesiyle Galata bulunan burnu dolaşıyoruz.

Hızlı akıntı yüzünden kayıklar Boğazdan yukarı çıkarken Avrupa yakasına iyice sokuluyorlar. Biz de dalgaların yaladığı yazlık evlerin (yalı) köşesini bucağını zevkle gözden geçirdik. Pencereler kamış kafeslerle örtülü. Bahçeleri defne ve nar ağaçları gölgelendiriyor, sayısız çiçek saksıları süslüyor. Bol bol açmış güller gelen geçene, bahçe duvarlarının parmaklıklı pencerelerinden gülüyor, yunus balıkları da kayığın yanıbaşında, durgun su yüzünden soluyarak sıçraşıyor. Boğaziçi’nin her iki kıyısında bir ev birini, bir köy ötekini takip ediyor ve hepsi birden, İstanbul’dan Büyükdere’ye kadar olan üç millik mesafede, zarif köy evleri ve hükümdar sarayları, balıkçı kulübeleri, camiler, kahveler, eski saraylar ve şirin köşklerden upuzun bir şehir teşkil ediyor.

İngiltere ve Fransa sefirlerinin oturduğu Tarabya’nın yeri çok güzeldir. Tarabya, Boğaziçi’nin buradan sonra kayalık ve işlenmemiş olan dağ sırtları arasından Karadeniz’e bakar. Solda geniş bir koyda Büyükdere’nin evleriyle Avusturya, Rusya, Prusya ve başka sefarethanelerin konakları sıralanır.

Büyükdere’de karaya çıktık ve elçimize (Kont Königsmarck) kendimizi tanıttık. Elçi bizi fevkalade iltifat ve dostlukla karşıladı. Hatta pek iç açıcı bir yerde bulunan konağında bize bir daire ayırttı.

SERASKER PAŞAYI ZİYARET

İstanbul, 24 Kasım 1835

Birkaç gün önce (15 Kasım’da), kudreti sonsuz Serasker Mehmet Hüsrev Paşa’ya yaptığı ziyaret sırasında, elçimize refakat ettik.

Sultan Beyazıt camiinin yanı başında, yedi tepeden birinin üzerinde, geniş, etrafı yüksek bir duvarla çevrilmiş bir alan vardır. Fatih Mehmet Gazi sarayını buraya nakletmişti. Sonradan –zannedersem Kanuni Süleyman zamanında- padişahlar Avrupa’nın en ilerideki burnunda bulunan saraya kapanınca burası ölen hükümdarların dullarına ikametgâh oldu, şimdi Serasker Kapısıdır. Yüksek, garip şekilli, fakat cüretli bir kule (yangın kulesi) Osmanlı ordusu kumandanının oturduğu yeri işaret eder ve uzaktan, yere saplanmış muazzam bir mızrağa benzer.

Sefaretin yedi çifte kayığı Bahçekapı’ya yanaşınca seraskerin zengin takımlı atlarına bindik ve seraskerin kavasları, yani polis askerleri, peşimizde olduğu halde ahşap evlerin, dükkânların, taştan hanların arasındaki dar ve yokuş yollardan ilerledik. Nihayet nöbetçilerin biz geçerken selam durdukları güzel bir cümle kapısından geçerek Serasker dairesinin geniş avlusuna girdik. Eski Doğu âdetince bütün umumi işler evin kapısında görülürdü, buraya da Arapça bap, Türkçe kapı denir. Bu cümle kapıları da eski, bu maksada uygun yapı şeklini muhafaza etmiş. Bunların üzeri çoğu zaman kubbelidir ve bunun üstünde de hilal parıldar. Etrafında bekleyenlerin gölgelenebilmeleri ve sığınmaları için geniş bir saçağı bulunur. İstanbul’daki böyle kapılar veziriazamın sarayının giriş Yerindeki Paşakapısı ya da Babıâli, saraydaki Bab-ı hümayun veya imparator kapısı, şimdi şeyhülislamın oturduğu yeniçeri ağası dairesinin kapısı olan Ağa kapısı, Serasker kapısı ve öteki bazılarıdır. Bu büyük şahsiyetin ikametgâhı Marmara denizine güzel bir nezareti olan büyük ahşap bir binadır. Önünde geniş bir talim meydanı, arkasında da iki piyade alayı için bir kışla vardır. Serasker elçiyi birçok pencereleri olan büyük bir salonda kabul etti. Burada geniş bir sedirden başka kanepeler, sandalyeler, masa saatleri ve masalar, hulasa Türk generalinin Avrupalılaştığının bir sürü delili vardı. Zemini güzel bir halı örtüyor, salonun ortasındaki büyük bir mangal da etrafa sıcaklık veriyordu.

Herkes oturduktan sonra yirmi otuz ağa çubuk kahve sunmakla meşgul oldu, çünkü misafire ne kadar hürmet göstermek istenirse ortada o kadar çok uşağın görünmesi lazımdır. Sonra bu ağalar, kolları hürmet alameti olarak karınları üstünde kavuşturulmuş, derin bir sessizlik içinde geri geri kapıya doğru gittiler ve efendilerinin bir işareti üzerine salondan çıktılar.

Serasker bir tercüman aracılığıyla, teklifsiz ve şakacı bir tarzda konuşuyordu. Bana da Prusya Landwehr (Redif Teşkilatı) sistemi hakkında birkaç sual sordu. Bunlardan kendisinin her halde bu konuyla meşgul olduğu anlaşılıyordu. Bizim askeri teşkilatımızın mükemmelliğini de övdü. Konuşma sırasında, kendisinde de bir tane bulunan harp oyunu bahis konusu oldu. Paşa bunun kullanılışını kendisine anlatabileceğimi öğrenince pek sevinmiş gibi göründü.

Biliyorsun ki benim niyetim üç hafta kadar İstanbul’da kalmak, sonra Atina ve Napoli üzerinden memlekete dönmekti. Fakat serasker elçinin aracılığıyla yolculuğumu geciktirmemi resmen istetti. Bu da benim bütün gezi planımı değiştirdi. Arkadaşım Baron Bergh’i yalnız başına göndereceğim. Bu beni her bakımdan çok üzüyor.

TOPHANE’DE GEZİNTİ – SOKAK YAZICILARI – GALATA

İstanbul, 4 Ocak 1836

Son mektubumda sana burada kalma müddetimin hiç de aklımda olmayan bir şekilde uzadığını yazmıştım. Serasker haftada birkaç defa beni çağırtıyor. Fakat şimdi Türkler ramazanı kutladıkları için gündüzün bütün işler duruyor, bu sebeple de ziyaretler gece yapılıyor. Seraskerin beş çifte kayığı beni Galata’da bekliyor, limanın öteki kıyısında da atlarını buluyorum. Dönüş yine böyle oluyor. Önden, elindeki uzun değneği yoldan çekilmeyen herkese hiç acımadan yapıştıran bir kavaş gidiyor, onu paşanın imrahoruyla iki yaya meşaleci takip ediyor, daha sonra da ben, yanımda tercüman olduğu halde kaplan postundan çullu ve sırma dizginli güzel bir Türk aygırına binmiş olarak ilerliyorum. Yüksek kubbe ve minareler meşalelerin titrek alevlerinin kızıl akisleriyle ışıldıyor. Fırtına meşalelerin kıvılcımlarını karlı damlara savuruyor ve nöbetçiler, ya gâvura ya da seraskerin beyaz atına, selam duruyor. Kavaş, serasker elinden kaçırmasın diye, beni sefarethanenin kapısına teslim etmek zorunda.

Buradaki hayat tarzına gelince son derece yeknesak: Kahvaltından sonra, hava ister güzel olsun ister kötü olsun, geziyorum ve hemen daima Beyoğlu ana caddesinden büyük mezarlığa gidiyorum. Yüksek, asırlık serviler karın ağırlığıyla yeşil dallarını yere eğiyor, sayısız dik mezar taşları da buzdan bir örtüyle son derece güzel kaplanmış. Yolun servi ormanından çıktığı noktada Boğaziçi’nin harikulade bir panoraması görülüyor. Aşağıda padişahın Beşiktaş sarayı var. Padişah, kanlı hatıralar saklayan Eski Sarayı artık büsbütün bırakmıştır. Ona kendisinin orada öleceği kehanetinde de bulunmuşlar. Öte yakada Asya’nın karlı tepeleri, 100.000 nüfuslu bir semt olan Üsküdar ve denizin ortasında Leander kulesi yükseliyor.

Şimdi, yukarısında mezarlığın bulunduğu dik bayırdan aşağı, Boğaz kıyısına kadar gel benimle! Bir an duralım ve olanca kuvvetiyle taş rıhtıma çarpıp kırılan ve altın yaldızlı parmaklıklar üzerinden ta padişahın köşküne kadar köpükler saçan dalgaları seyredelim. Rumlar dalgalı denizin kıyıya attığı istiridyeleri topluyorlar, sürülerle köpek de gebermiş bir attan kalan parçaları yemekle meşgul. Muhteşem bir mermer çeşmenin önünden geçerek sağa dönüyor ve damları hemen hemen birbirine değen uzun bir sıra dükkâna varıyoruz. Burada dikkati en çok çekenler yiyecek ve meyveler. Eğer bir gemi bulabilseydim sizin için güzel bir sepet hazırlatırdım. Burada hurma, incir, antepfıstığı, hindistancevizi, kudret helvası, portakal, kuru üzüm, ceviz, nar, kebbat ve başka, adını bile bilmediğim birçok iyi şeyler var. Burada bal bulamacı, sütlaç, keçi sütü kaymağı ve üzüm peltesi bulunuyor. Hepsi de son derece temiz ve mükemmel bir şekilde hazırlanmış: sonra sebze çarşısı geliyor. Burada da karnabaharlar, enginarlar, muazzam kavunlar, balkabakları ve karpuzlar var. Bunun hemen yanı başında deniz mahsulleri bulunuyor. Dev orkinoslar – gibi muazzam balıklar, gümüş gibi palamutlar, dülger balıkları, kalkan balıkları ve hepsi de pek lezzetli olan bütün deniz canavarları, istiridyeler; ıstakozlar, yengeçler, karidesler ve ailesi.

Çubuklar, kırmızı topraktan lüleler ve kehribardan uzun ağızlıklar, yapılan yüzden fazla dükkân arasından geçilerek nihayet Tophane’ye, topçular mahallesine varılır. Şimdiki padişah tarafından yaptırılan Nusretiye camiinin, yüz ayak yüksekliğinde oldukları halde alt tarafta çapları dokuz ayaktan fazla olmayan iki minaresiyle, camiler arasında üstün bir yeri var. Fırtınalara, sık sık da depremlere karşı durabilmek için böyle narin kulelerin ne kadar iyi inşa edilmesi lazım. Güzel direklerle çevrili avluda, soğuğa rağmen, dindar Müslümanlar bir sıra musluk başında yüzlerini, ellerini ve ayaklarını yıkıyorlar; çünkü bunu yapmazlarsa duaları kabul olunmaz. Bu biraz serince ameliyeden sonra mümin, yüzü Mekkeye dönük olarak dize gelir, duasını okur, çizmelerini giyer ve gider. Hemen yakında büyük Kılıç Ali Camii bulunmaktadır. Bunun avlusunda zarif şeyler satılan dükkânlar vardır.

Kemerlerin birinin altında bir Türk mektup yazıcısı, dizinin üstünde bir tabaka kalın kâğıt, elinde bir kamış kalem, oturuyor. Geniş mantolu ve sarı pabuçlu, yüzleri ancak gözleri meydanda kalacak şekilde sarılı kadınlar hararetli hararetli el hareketleriyle ona meramlarını anlatıyorlar ve Türk, yüzünde en ufak bir değişme olmadan harem sırlarını, bir dava işini, padişaha bir dilekçeyi, ya da bir matem haberini yazıyor, kağıdı ustalıkla katlıyor, bir parça musline sarıyor, üzerine kırmızı mumla mühür basıyor ve ister bir sevinç mektubu, ister bir matem haberi olsun, karşılığında 20 para alıyor.

Sayısız kahvehanelerin şimdi ayrı bir görünüşü var. Herkes mangalların başına toplanıyor, fakat kahvenin güzelim kokusuyla çubuk yok. Şimdi ramazan! Gün batmadan hiçbir sofu Müslüman ne yiyebilir, ne içebilir- ne tütün içebilir, hatta ne de bir çiçeği koklayabilir. Türkler, ellerinde tespih, sokaklarda ağır ağır dolaşıyorlar ve bu her zaman görülmeyen soğuk yüzünden somurtup duruyorlar. Fakat güneş Muhteşem Süleyman’ın camiinin arkasından batar batmaz imamlar bütün minarelerden sesleniyorlar. «Allahtan gayrı Tanrı yoktur». Şimdi oruç bozmak Müslümanlar için bir borçtur bile.

Artık Galata surlarına kadar geldik, büyük beyaz kuleye (Galata Kulesi) tırmanıyoruz. Bu kulenin de limanın öte tarafındaki şehre, Boğaziçi’nin öbür yakasındaki Üsküdar’a, Marmara denizine, Prens adalarına ve Asya Olympos’una (Uludağ) muhteşem bir nezareti var. Sağda bir krallığa değen ve sahiden de, din düşmanları Doğu Roma İmparatorluğunun bütün geri kalan kısımlarını yuttukları sırada elli yıldan fazla zaman başlı başına bir imparatorluk olmuş bulunan yarım milyon nüfuslu azametli şehir yayılıyor. Yüksek suru, birçok kubbeleri ve koyu yeşil servileriyle en uçtaki kısım saraydır. Burası 7000 nüfuslu, kendinin surları ve burçlarıyla başlı başına bir şehirdir. Onun tam yanı başında birçok kiliselere, hatta Roma’daki St. Pier’e bile örnek olmuş bulunan Ayasofya kilisesinin muazzam kubbesi yükseliyor. Bu kilise şimdi bir camidir. Daha sağda Sultan Ahmet camiinin hayran kalınacak kadar güzel altı minaresi göze çarpıyor. Narın şekilleri yüzünden bu minareler bizim Hıristiyan kiliselerinin yüksek kuleleriyle kıyaslanamayacak kadar yüksek görünüyor. Fakat en yüksek noktayı Serasker kapısının güzel kulesi teşkil ediyor. Gözün alabildiğine basık damlardan, kırmızı evlerden ve yüksek kubbelerden başka bir şey yok. Bunların da üzerinde, şehrin ortasından geçen, ve altı yüzyıldan sonra bugün de yüz binlerle insana su getiren, imparator Valens’in su kemerleri yükseliyor. Geniş kemerlerin arasından Hallespont’un bir tarafı pırıldıyor ve Asya’nın dağları da manzarayı çerçeveliyor.

von MOLTKE KİMDİR?

Helmuth Von Moltke 26 ekim 1800 tarihinde Meklenburg’un Parchim kasabasında doğdu. 1819 senesinde Danimarka ordusunda subay olmuştu. 1822’de Almanya hizmetine girdi, 1835-1839 yıllarında Türk ordusunda askeri öğretmen ve tahkimat uzmanı olarak çalıştı. 1840’ta Almanya’ya döndü ve az zamanda değerini gösterdi. 1857’de Danimarka ile Prusya arasındaki savaşta genelkurmay başkanıydı ve bu savaşı fiilen idare eden oydu. 1870 Alman-Fransız savaşında Alman orduları genelkurmay başkanı olan Moltke, harbin kazanılmasında en büyük etkenlerden biri oldu. Kendisine bu harpte feldmareşallikle kont unvanı verildi. 1888 yılında genelkurmay başkanlığından ayrıldı, fakat ölümüne kadar Almanya Milli Savunma Kurulu başkanlığını muhafaza etti. 1891 senesi 24 Nisanında öldü. Mezarı, 1866’da devletçe kendisine bağlanmış olan Creisenau çiftliğindedir (burası şimdi Polonya topraklarındadır). Prusya-Danimarka, Prusya-Avusturya, Almanya-Fransa savaşlarının dahî kumandanı von Moltke, özel hayatında son derece alçak gönüllüydü. Az konuşurdu, bu yüzden kendisine suskun feldmareşal derlerdi. Askerî meziyetlerinin yanında geniş bilgisi, kudretli kalemiyle de şöhret kazanmıştı.

30 Kasım 1835’te Yüzbaşı Moltke, Bükreş, Rusçuk ve Edirne üzerinden yaptığı çok çetin bir yolculuktan sonra İstanbul’a vardı. O sırada, (1808’den beri) memleketini her bakımdan zamanının gereklerine uydurmak isteyen Sultan Mahmut II. padişahtı. Birkaç yıl önce, 1826’da, artık işe yaramaz hale gelmiş olan yeniçerileri ortadan kaldırmış, yerine Avrupa usulleriyle yetiştirilmiş bir ordu kurmaya teşebbüs etmişti. Prusyalı yüzbaşı hiç düşünmediği, hatta başlangıçta, istemediği halde, serasker ve nüfuz sahibi bir adam olan Mehmet Hüsrev Paşa tarafından Türkiye’de alıkonuldu. Aynı zamanda hizmete alınmış olan Prusya, subaylarından von Bincke’nin dediği gibi: «Hüsrev Paşa, harp ilminin her alanında iyi yetişmiş subaylarla, o zamana kadar nizam-ı cedidi kurmada kendisine yardımcı olan aşağı tabakadan maceracılar arasındaki farkı görüyordu».

Türk hükümeti hemen Prusya’dan Moltke’yi, askerî öğretmen olarak istedi ve böylece Moltke kısa zaman için ayrılmış olduğu vatanını ancak dört sene sonra, 1839 yılı sonunda görebildi. Bu sürenin ilk iki yıl dört ayını İstanbul’da, nizamiye askerini yetiştirmek ve harita, almakla geçirdi. Bu arada kısa veya uzun süren memuriyetlerle Çanakkale, Bulgaristan, Dobruca ve Tuna, boyuna gitmiş, İzmir’e de kısa bir seyahat yapmıştır. 1838’de Anadolu’yu boydan boya geçerek Toros ordusuna katılma emrini aldı. Orada, Prusyalı istihkâm yüzbaşısı von Mühlbach’la birlikte Müşir Hafız Paşa’nın müşaviri olarak çalışacaktı. Moltke bir sene üç ay kadar zaman Fırat ve Dicle havzasından hemen hemen hiç ayrılmadı. O vakte kadar adeta meçhul oları bu bölgenin haritalarını düzeltti, Garzan askerî harekâtında bulundu, nihayet Nizip meydan Savaşına katıldı. Eğer Hafız Mehmet Paşa Moltke’nin ve öteki Prusya subaylarının tavsiyelerini dinlemiş olsaydı bu savaş belki kazanılabilirdi.

Moltke ayarında bir insanın bir görevi üzerine aldıktan sonra bunu sanki kendi Vatanı için yapıyormuş gibi benimseyeceğinde şüphe yoktur. Arkadaşlarından von Bincke, Nizip muharebesinden sonra bir dostuna şöyle yazmıştı: «Moltke her durumda korkusuz ve kusursuz bir şövalye gibi; temkinli, faal, üstün zekâlı bir kurmay subay olarak hareket etti. Hasta, hemen hemen yataktan kalkamayacak haldeyken bile bulunması gereken yerlerden ayrılmadı. Herkes onu çok sayıyor.»

Anadolu’dan gönderdiği mektuplardan bazıları kendisi gibi Türkiye hizmetlerinde bulunan arkadaşlarına yazılmıştı: Meselâ 12 nisan, 1838 tarihlisi Fisher’e, Malatya kışlık ordugâhından ve Birecik’ten gönderdikleri, Von Bincke’yedir. Mektupların asıllarıyla kitabın karşılaştırılması bunların, üzerlerinde hiç bir düzelmeye lüzum göstermeyecek kadar, mükemmel bir tarzda kaleme alındıklarını ve Moltke’nin sonradan hiçbir değişiklik yapmadığını göstermişti. O zamanlar Türkiye’den Almanya’ya bir mektubun gitmesi çok uzun sürerdi. Normal olarak Berlin’den İstanbul’ a bir mektup 18 günde varabiliyordu, sefer sırasında Malatya veya Diyarbakır’a. Berlin’den cevap gelmesi 40-50 günü, buluyordu. Böyle uzun zamanda ele geçecek mektuplara da şimdikinden daha fazla itina gösterilmesi tabii idi.

Kitaptaki parçalara dikkat edilecek olursa bazılarının bir aile ya da dost mektubuna pek benzemeyen karakterde olduğu görülür. Mesela 2 numaralı mektupta Eflak’ın hali. No. 10’da Osmanlı İmparatorluğunun siyasi ve askeri durumu, No. 27’de Türkiye’de Karantina, No. 47’de Türkiye’de vergi ve müsadere, No. 57’de statüko, No. 64’te Nizip savaşı anlatılmaktadır. Hiç şüphesiz bunlar Moltke’nin, o sırada Prusya sefiri olarak İstanbul’da bulunan Kont Königsmarck’a ya da Prusya Genelkurmay başkanına göndermiş olduğu raporlardan parçalardır.

Tags: ,

Yorum gönder

Yorum göndermek için giriş yapmalısınız.