Osmanlı İmparatorluğunun 1836 Yılında Siyasî ve Askerî Durumu

Anı - Yaşayanların Ağzından Hikayeler | Helmuth von MOLTKE | Nisan 23, 2017 at 3:13 pm
Beyoğlu, 7 Nisan 1836

Uzun zaman, Osmanlı egemenliğine set çekmek Avrupa ordularının ödevi olmuştu: Bugün ise Avrupa politikasının tasası bu devletin varlığını sürdürmesidir.

İslamlığın Doğuda olduğu gibi Batının büyük bir kısmına hâkim olacağından haklı olarak korkulduğu devir geçeli pek çok olmamıştır. Peygambere inananlar, Hıristiyanlığın yüzyıllardan beri kök salmış olduğu memleketleri zapt etmişlerdi. Havarilerin klasik toprağı, Korinth ve Efes, Nikomedya, İskenderiye, Sinod’lar ve kiliseler şehri İznik, hep onların buyruğu altına girmişti. Hatta Hıristiyanlığın beşiği ve kurtarıcının mezarı, Filistin ve Kudüs Müslümanların eline geçmiş ve onlar Avrupa’nın bütün şövalyelerine karşı burayı savunmuşlardı. Roma İmparatorluğunun uzun ömrüne son vermek ve 1000 yıldan fazla zamandan beri İsa ve azizlerin kutlandığı Ayasofya kilisesini Allah’a ve Peygambere adamak da onlara nasip olmuştur. Konstanz’da dinî meseleler üzerinde çekilişir, Ortodoks Kilisesi ile Katolik Kilisesi arasında uzlaşma imkansız hale gelir ve 40 milyon Hıristiyan papaların egemenliğinden çıkmaya hazırlanırken Müslümanlar Steiermark ve Salzburg’a kadar muzafferane ilerlemişlerdi. O zamanki Avrupa’nın en başta gelen hükümdarı, Roma kralı (Alman İmparatoru), başşehrinden kaçmıştı, nerede ise Viyana’daki Stephan kilise” si de Bizans’taki Ayasofya gibi bir cami olacaktı.

O zamanlar Afrika çöllerinden Hazer denizine ve Hind Okyanusu’ndan Atlantik kıyılarına kadar bütün memleketler padişahin emrinde idi. Venedik ile Alman imparatorları Babiali’nin haraç defterinde kayıtlı idiler. Akdeniz kıyılarının dörtte üçü, ona boyun eğmişti; Nil, Fırat ve hemen hemen Tuna Türk nehirleri, Ege ve Karadeniz Türk iç denizleri olmuştu. Bundan daha iki yüz yıl geçmemişti ki aynı muazzam imparatorluk gözlerimizin önünde bir dağılma ve çözülme tablosu olarak duruyor ve bu hal onun yakında sona ereceğini anlatıyor gibi.

Dünyanın her iki eski başşehri olan Roma ve İstanbul’da aynı vasıtalarla aynı gaye için çalışılmıştır: Egemenliği kayıtsız şartsız bir hale getirebilmek için mezhep birliği… St. Pierre’in vekili de, halifelerin varisi de sonunda aynı kudretsizliğe düşmüşlerdir.

Yunanistan bağımsızlık kazandı, Buğdan, Eflak ve Sırbistan Babıali’nin egemenliğini ancak görünüşte tanımaktadır ve Türkler kendilerinin bu vilayetlerinden sürüldüklerini görmektedirler. Suriye ve Adana (Kilikya eyaleti) ile fethedilişi 55 hücuma ve 70.000 Müslüman’ın hayatına mal olan Girit, kılıç bile çekilmeden elden çıkmış ve bir asi paşanın kazancı olmuştur. Trablus’ta egemenlik henüz şöyle böyle yeniden kurulmuşken burası şimdi yeniden elden gitmek tehlikesinde. Akdeniz kıyılarındaki öteki Afrika devletlerinin Babıali ile hemen hemen hiç bağlantıları yok. Eğer Fransa henüz bu memleketlerin en güzelini kendisi için alıkoymakta tereddüt ediyorsa bu, İstanbul’daki divandan daha fazla St. James’deki kabineden (30) çekinmekte oluşundandır. Nihayet Arabistan’da, hatta Mubarek Şehirlerde çok eskiden beri padişahın hiçbir gerçek egemenliği yok.

Fakat hükümete bağlı olan memleketlerde de padişahın hükümranlık hakkı çoğu zaman sınırlıdır. Fırat ve Dicle kıyılarındaki milletler pek az bağlılık gösteriyor; Karadeniz ve Bosna’daki ayan, padişahın iradesinden ziyade kendi çıkarlarını düşünüyor, İstanbul’dan uzaktaki şehirlerin oligarşik bir idare şekilleri var ve bu onları hemen hemen bağımsız bir hale koyuyor.

Böylece Osmanlı saltanatı hakikatte bugün bir krallıklar, prenslikler ve cumhuriyetler yığını haline gelmiştir ve bunları uzun bir alışkanlıkla Kur’an birliğinden başka bir arada tutan şey yoktur. Eğer despot dendiği zaman iradesi biricik kanun olan bir hükümdar anlaşılıyorsa İstanbul’daki sultan despot olmaktan çok uzaktır.

Çok eskiden beri Avrupa politikası Babıali’yi menfaatlerine aykırı harplere sürüklemiş, ya da vilayetlere mal olan barışlara zorlamıştır. Fakat devletin kendi toprağında, Batının bütün ordu ve donanmalarından daha korkunç görünen bir düşman vardı. III. Selim yeniçerilerle mücadelenin taht ve hayatına mal olduğu ilk hükümdar değildi, buna rağmen onun yerine geçen hükümdar o asker sınıfının himayesine güvenmektense bir reformun tehlikesini göze almayı yeğ gördü. Dereler gibi kan akıtarak hedefine vardı. Türk sultanı Türk ordusunu mahvettiği için kendini talihli sayıyordu, fakat Yunan yarımadasındaki isyanı bastırmak için emrindeki beylerin en kudretlisini yardıma çağırmaya mecbur oldu. O zaman üç Hıristiyan devleti, aralarındaki geçimsizliği unuttu; Fransa ve İngiltere padişahın donanmasını yok etmek için gemilerini ve gemicilerini feda ettiler. Rusya’ya Türkiye’nin kalbinin yolunu açtılar ve böylece, en ziyade kaçınacakları şeye kendileri sebep oldular.

Bu memleket aldığı bu kadar çok yarayı henüz iyileştiremeden Mısır paşası Suriye’den ilerledi ve Sultan Osman’ın son torunu memleketinin batması tehdidi altında kaldı.

Yeni kurulmuş olan ordu asilere karşı gönderildi, fakat haremden yetişme generaller bu orduyu kısa zamanda harcadılar. Hükümet, kendilerini en eski ve en tabii müttefikler olarak gösteren İngiltere ve Fransa’ya başvurdu, fakat vaatlerden başka bir şey elde edemedi. O zaman Sultan Mahmut, Rusya’yı yardıma çağırdı ve düşmanı ona gemiler, para ve ordu gönderdi.

O sırada dünya, 15.000 Rus’un padişahı ve sarayını Mısırlılara karşı müdafaa etmek üzere, İstanbul’un Anadolu yakasındaki tepelerde ordugâh kuruşu gibi garip bir manzara ile karşılaştı. O günlerde Türkler arasında büyük bir hoşnutsuzluk hüküm sürüyordu. Ulema, nüfuzlarının azaldığını görmekteydi, yenilikler birçok menfaatleri zedelemişti ve yeni vergiler bütün sınıflara zarar veriyordu. Artık adlarını bile söylemeleri yasak olan (çünkü padişah onların yok edilmesini emretmişti) binlerce yeniçeri ile boğulan, denize atılan ya da topla öldürülen öteki binlercesinin dostları ve akrabaları memlekete ve başşehre dağılmışlardı. Ermeniler, yakınlarda başlarına gelen zulümleri unutmamışlardı ve Rum Hıristiyanlar, yani asıl Türkiye nüfusunun yarısını teşkil edenler, başta olanları düşman, Rusları ise kendi dindaşları sayıyorlardı. O sırada Türkiye bir ordu çıkaracak halde değildi.

Tam bu sırada Fransa büyük çapta tefecilikleriyle, İngiltere de borç yüküyle meşguldü. Prusya ve Avusturya ise Batı Avrupa’daki durum yüzünden Rusya’ya, o zamana kadar hiçbir vakit olmadık derecede bağlanmışlardı.

Yabancı ordular imparatorluğu çöküş uçurumuna kadar getirmiş, gene yabancı ordular onu kurtarmıştı. Bu sebeple Türkler her şeyden önce kendilerinin bir ordularının olmasını istiyorlardı. Büyük gayretlerle 70.000 kişilik muntazam bir ordu kurulabildi. Bu kuvvetin, Osmanlı İmparatorluğu’na tabi memleketleri korumak için ne kadar yetersiz olduğunu haritaya bir bakış anlatır. Böyle birçok yerlere dağılmış bir kuvveti tehlikeye uğrayan bir noktada toplamaya sadece uzaklıklar bile engel olur. Bağdat’taki kıtalar Arnavutluk’taki Skroda’da (İşkodra’da) bulunanlardan 350 mil (2.625km) uzaktadırlar. Bundan Osmanlı İmparatorluğunda iyi düzenlenmiş bir milis teşkilatı kurmanın ne kadar büyük önemi olacağı anlaşılır. Fakat tabii bunun birinci şartı idare edenlerle edilenlerin çıkarlarının birbirine zıt olmamasıdır.

Şimdiki Türk ordusu eski ve tamamıyla sarsılmış bir temelin üzerindeki yeni bir yapıdır. Osmanlı hükümeti şimdiki halde güvenliğini ordusundan ziyade yapacağı anlaşmalarla sağlayabilir ve bu devletin var ya da yok oluşu sonucunu verecek savaşlar Balkanlar’da olabileceği kadar Ardenn’lerde yahut Valdai dağlarında da cereyan edebilir.

Osmanlı İmparatorluğu her şeyden önce düzenli bir idareye muhtaçtır. Şimdiki idare ile hatta bu 70.000 kişilik zayıf orduyu bile daimi olarak zor besleyebilir.

Memleketin fakirleşmesi devlet gelirlerinin azalışı ile kendini açıkça göstermektedir. Boş yere birçok vasıtasız vergiler ihdas edilmiştir. Bir çeşit hayvan kesimi ve un öğütme vergisi, gerçekten pek keyfi bir şekilde, Başşehrin köşe başlarında toplanmaktadır. Balıkçılar tuttuklarının yüzde 20’sini vergi olarak vermekteydiler. Ölçüler ve ağırlıkların her sene yeniden damgalattırılması lazımdır, el sanatları mamullerinin, gümüş işlerinden ve şallardan ta kundura ve gömleğe kadar, hepsine padişahın damgası vurulmaktadır. Fakat bu vergilerden gelen para sadece bunları toplayanları zengin etmektedir. Servetler doymak bilmeyen bir idarenin gözünden saklanmakta ve üç kıtanın en güzel kısımlarına sahip olan hükümdar Danaid’lerin fıçısı ile su çekmektedir.

İhtiyaçları karşılamak için hükümetin yapabileceği son şeyler, mirasların zaptı, servetlerin müsaderesi, memuriyetlerin satılması, hediyeler, nihayet paranın ayarının bozulması gibi acı birtakım tedbirlerdir.

Devlet memurlarının miraslarının zaptına gelince şimdiki hükümdar bundan vazgeçmek istediğini bildirmiştir. Fakat bunun denmesiyle işin kendisi uygulanmış olmayıp sadece prensibi kabul edilmiş bulunuyordu. Müsadereler eskiden, serveti elinden alınanların idam hükümleriyle birlikte uygulanırdı. Şimdi ise, çok fazla serveti olanlardan bunun bir kısmını sızdırmak gibi daha yumuşak bir şekil kullanılmaktadır.

Memuriyet satışı devlet gelirinin en büyük kaynağını teşkil etmektedir. Aday, satış parasını bir Ermeni ticarethanesinden yüksek faizle ödünç alır; devlet de, bu genel mültezimlerin verdiklerinin karşılığını almaları için, onları vilayetleri istedikleri gibi sömürmekte serbest bırakır. Fakat bunlar bir yandan daha fazla pey sürerek kendilerine, zengin olmak için, vakit bırakmayacak rakiplerden, öte yanda da zengin oldukları takdirde müsadereden korkmak zorundadırlar. Vilayetler kendilerini soymak için yeni bir paşanın geldiğini önceden haber alır ve ona karşı silahlanır, Müzakerelere girişilir, anlaşmaya varılamazsa savaş olur, anlaşma bozulursa isyan çıkar. Paşa âyanla anlaşınca bu sefer onların yerine Babıali’den korkmaya başlar. Bu sebeple başka paşalarla karşılıklı yardım anlaşmaları yapar, padişah da bir yeni paşa tayin etmeden önce komşu paşalara danışmak zorundadır. Birkaç –fakat henüz pek az- paşalıkta daha iyi bir yönetimin sağlanmasına başlanmıştır, idari kuvvet, askeri kuvvetten ayrılmıştır. Mükellefler de vergilerini doğrudan doğruya devlet kasasına ödemek imkânını bulduktan sonra daha ağır vergilere razıdırlar.

Hediye(rüşvet), bütün Doğuda olduğu gibi burada da adettir. Aşağı tabakadan biri yukarıdakine hediyesiz yaklaşamaz, kadıdan hakkını arayan, bir hediye getirmelidir. Memurlar ve subaylar bahşiş alırlar; fakat en çok hediye alan bizzat padişahtır.

Paranın ayarının bozulması artık son haddine gelmiştir. Daha on iki sene önce bir İspanyol taler’i 7 kuruştu, şimdi 21 kuruşa alınıyor. O zamanlar 100.000 Taler serveti olan bugün ancak 33.000 taleri olduğunu görmektedir. Bu bela her memleketten ziyade Türkiye’de büyüktür, çünkü burada toprağa pek az sermaye yatırılmaktadır ve servet çok defa paradan ibarettir. Avrupa’nın medeni memleketlerinde servet, kıymetli metaların herhangi gerçek bir üretiminden doğar, servetini bu yolda elde eden adam aynı zamanda devletin servetini de artırır, para ise sadece onun sahip olduğu mallar için bir ifade vasıtasından ibarettir. Türkiye’de ise para, malın kendisidir, servet de esasen mevcut olan para miktarının tesadüfî olarak şu ya da bu fertte toplanmasından ibarettir. Çok yüksek olan yüzde 20 nizamî faiz, sermayelerin büyük faaliyeti için bir delil olmaktan çok uzaktır. Bu, sadece parayı elden çıkarmanın bağlı olduğu tehlikeyi ispat eder. Burada bütün zenginliklerin esas şartı onu kurtarabilmektir. Reaya, bir fabrika, bir değirmen ya da bir çiftlik kurmaktansa 100.000 kuruşa bir mücevher satın almayı tercih eder. Hiçbir yerde buradakinden fazla süs eşyası merakı yoktur ve zengin ailelerde çocukların bile taşıdıkları mücevherler memleketin fakirliği için parlak bir delildir.

Eğer her hükümetin ilk şartlarından biri güven uyandırmak ise, Türk idaresi bu ödevini asla yerine getirmemektedir. Rumlara karşı olan muamele, Ermenilerin, Osmanlı hükümetinin bu sadık ve zengin uyruklarının haksız yere ve zalimce ezilmesi, birçok şiddet hareketleri, herhangi birinin sermayesini ancak zamanla kar getirecek bir işe yatırmasına müsaade etmeyecek kadar taze bir şekilde hatırlardadır. İşin ve sanatın gelişmesi için gerekli unsurların bulunmadığı bir memlekette ticaretin de sn büyük kısmı, sadece yabancı mamullerin yerli ham maddelerle mübadelesinden ibaret kalır. Türk de ham maddesini gene kendi vatanının yetiştirdiği bir okka ipekli kumaşa karşılık on okka ham ipeğini vermektedir.

Ziraatın durumu bundan da kötüdür. İstanbul’da çok defa, yeniçerilerin ortadan kaldırılmasından beri, sanki Allah İslamlığın bu savaşçılarını yok edenlerden intikam alıyormuş gibi, zorunlu ihtiyaç maddelerinin fiyatlarının dört misli arttığından şikâyet edilmektedir. Fiyat artması doğrudur. Fakat bunun sebebi eskiden mahsullerin yarısını Boğaziçi’ne getirmek zorunda olan Buğdan, Eflak ve Mısır”ın, başşehrin bu büyük zahire ambarlarının o zamandan beri kapanmış olmasıdır. Memleketin içinde kimse büyük ölçüde tahıl ziraatıyla uğraşmak istemiyor, çünkü hükümet, satın almalarını, kendi kendine tayin ettiği fiyatlarla yapmaktadır. Hükümetin cebri satın alışları bu memleket için yangın ve vebanın ikisi birden olduğundan daha büyük bir beladır. Bu sadece refahı yok etmekle kalmıyor, aynı zamanda refahın kaynaklarını da kurutuyor. Böylelikle hükümet, 800.000 nüfuslu bir şehrin kapılarından bir saatlik yerde uçsuz bucaksız verimli topraklar ekilmeden dururken, buğdayı Odessa’dan satın almak zorunda kalıyor.

Bir zamanlar o kadar kuvvetli olan devlet bünyesinin dış uzuvları kurumuş, bütün hayat kalbine çekilmiştir. Başşehrin sokaklarındaki bir ayaklanma Osmanlı hükümdarlığının ölüm alayı olabilir. Bu devlet düşüşü sırasında durabilir ve kendini organik bir tarzda yenileyebilir mi, yoksa Müslüman –Bizans İmparatorluğu’na da Hıristiyan– Bizans İmparatorluğu gibi kendi mali idaresi yüzünden mahvolmak mukadder midir, bunu istikbal gösterecektir. Fakat Avrupa’nın huzurunu tehdit eden şey yabancı bir devlet tarafından Türkiye’nin zaptı olmaktan ziyade bu imparatorluğun son derece büyük zaafı ve kendi içinden çökmesidir.

CB R. T. Erdoğan son 5 yıldır çeşitli tarihlerde 150-200 yıl öncesine dönme hamlemizle ilgili şunları söylemişti;
“Beyler… Biz burada, 150 yıllık köhne bir zihniyetle mücadele ediyoruz.” “Ülke olarak, millet olarak, yaklaşık 200 yıldır, son derece sancılı, münakaşalı bir modernleşme ve Batılılaşma süreci yaşıyoruz.” “Son 200 yıldır bu topraklarda bölünme ve irtica, toplumu terbiye etmek için kullanılan iki önemli korkudur.” “Son 200 yıl içinde bize unutturulanlarla tarihimizden uzaklaştırıldık. Yeni Türkiye derken unutturulanları yeniden hatırlamaya başlıyoruz.” “200 yıldır eğitimin formatlama aracına dönüştüğü bir sistem ne yazık ki kendisine yabancı bireyler yetiştiriyor.” “16 Nisan halk oylaması milletin geleceğine sahip çıktığının önemli bir göstergesidir. Bugün Türkiye 200 yıllık kadim bir tartışma konusu olan yönetim sistemi üzerindeki değişim, dönüşüm kararının verildiği gündür bugün. Her zaman olduğu gibi bu halk oylamasında da mevcudu savunmak kolay, değişimi savunmak zor olmuştur. Hamdolsun bu zoru başardık ve milletimizin teveccühüyle tarihimizin en önemli yönetim reformunu hayata geçiriyoruz.”

Bütün bunlardan, mevcut iktidarın “Ülkemizin kendilerini nedensiz yere “Batı taklitçiliği” cereyanına kaptıranlar yüzünden doğrulardan uzaklaşıp bugünkü sorunlarına gark olduğu, oysa son 200 yılın öncesindeki imparatorlukta vaziyetin fevkalade olduğu inancını taşıdığı ve başkanlık sistemine geçiş ile birlikte amaçlarının ve Yeni Türkiye’den maksatlarının son 200 yılda gerçekleşen (ve ancak kısmen başarılı olmuş durumdaki) modernleşme hamlelerini sıfırlayarak “200 yıl önceki o eski günlere döndürebilmek” olduğu izlenimini ediniyoruz.

30 Kasım 1835’te Yüzbaşı Moltke, Bükreş, Rusçuk ve Edirne üzerinden yaptığı çok çetin bir yolculuktan sonra İstanbul’a vardı. O sırada, (1808’den beri) memleketini her bakımdan zamanının gereklerine uydurmak isteyen Sultan Mahmut II. padişahtı. Birkaç yıl önce, 1826’da, artık işe yaramaz hale gelmiş olan yeniçerileri ortadan kaldırmış, yerine Avrupa usulleriyle yetiştirilmiş bir ordu kurmaya teşebbüs etmişti. Prusyalı yüzbaşı hiç düşünmediği, hatta başlangıçta, istemediği halde, serasker ve nüfuz sahibi bir adam olan Mehmet Hüsrev Paşa tarafından Türkiye’de alıkonuldu. Aynı zamanda hizmete alınmış olan Prusya, subaylarından von Bincke’nin dediği gibi: «Hüsrev Paşa, harp ilminin her alanında iyi yetişmiş subaylarla, o zamana kadar nizam-ı cedidi kurmada kendisine yardımcı olan aşağı tabakadan maceracılar arasındaki farkı görüyordu».

Helmuth von MOLTKE bize Osmanlı’nın şimdi CB R.T. Erdoğan tarafından özlemle anılan o eski günlerdeki durumunu yukarıda kendi anılarında birinci ağızdan anlatmaktadır.

Tags: ,

Yorum gönder

Yorum göndermek için giriş yapmalısınız.