Türklerin Vergi Toplayış ve Askere Alışları

Anı - Yaşayanların Ağzından Hikayeler | Helmuth von MOLTKE | Nisan 24, 2017 at 11:07 am

Garzan dağında ordugâh, 15 Haziran 1838

Ancak üç seneden beri yeniden Türk egemenliği altına girmiş olan bu memleketin durumu hakkında bilgi toplamaya uğraştım:

Kürtler (bunlardan hangi sınıfa mensup olursa olsun bütün konuştuklarım) iki şeyden şikayet etmektedirler: Vergi ve asker toplama. Zannımca imparatorluğun bütün geri kalan vilayetleri de bunlardan şikâyetçi oldukları için burada kısa bir açıklama yapmayı lüzumlu gördüm.

Kürtler vaktiyle hiç vergi vermezlerdi. Fakat bitmez tükenmez kabile çarpışmalarında tarlaları çiğnenmekte, köyleri tahrip edilmekte ve kimse, kendinden daha kuvvetlisine karşı, kendi savunma gücü dışında kimseden himaye görmemekte idi. Şimdi kabileler arasında barış hüküm sürmektedir. Medeni bir hayatın ilk şartı olan bu durum devlete verilen vergiler karşılığında satın alınsa bile, bunda yine sadece iyiliğe doğru bir ilerleyiş görülebilir.

Reaya, bütün memlekette Müslümanlardan fazla vergi verir. Ama mükellef oldukları haraç, bilindiği gibi, pek azdır. Eğer reaya bundan gayrı bazı işlere mecbur ediliyorsa bu da, eğer bu angaryalar sert ve tahkir edici bir şekilde yaptırılmıyorsa, haksız bir şey değildir, çünkü reaya bütün vergilerin en ağırından, askere alınmaktan bağışık tutulmuştur.

Şikâyetin gerçek sebebi vergilerin ağır oluşu değil, keyfî oluşudur. Ben, vergiler belirli bir para olarak tespit edilsin demiyorum. Ama bunlar gelirin yahut servetin belirli bir miktarı olarak tespit edilmelidir. Eğer devlet bugün bir dönüm yerin ürününü kendi ihtiyaçları için isterse çiftçi bundan sonra on dönüm yerine on bir dönüm ekecektir, çünkü işlenmeyen verimli topraklardan yeteri kadar vardır ve iş, bizim birçok yerlerimizde olduğu gibi, bütün kuvvetlerin artık daha fazlasına imkân olmayacak kadar çalıştırılması haline gelmekten henüz çok uzaktır. Fakat ya şimdi çiftçi ilkbaharda bir katı fazla toprağı ekerse ne olur? Sonbaharda ona iki kat vergi yükleyeceklerdir. Bu yüzden herkes kimde çok varsa ondan çok alınacağını bildiği için, kollarını kavuşturup oturuyor ve geçimi için zorunlu olan kadarını yetiştirmekle yetiniyor.

Vergi tarzı, müsellim’in kendi eline verilmiş olan emir kullarını, işi onları isyan ettirecek dereceye vardırmadan, sıkabildiği kadar sıkıp sızırmasından başka bir şey olmadığı sürece ziraat asla kalkınamaz, sanat da ondan daha az kök salabilir. Hâlbuki bunun birçok dalları pek ala gelişmeli idi. Ancak bu sayededir ki topraklar hakiki değerini verebilir. Ne kadar tabiat kuvvetinden burada henüz faydalanılmamakta! Ne kadar çok dere çağlaya çağlaya akıp gidiyor! Halbuki bunlar ne kadar değirmen ve fabrika işletebilirlerdi. Ne uçsuz bucaksız ormanlardan yolsuzluk yüzünden faydalanılmamakta, ne kadar yapı malzemesi burada ortalığa serilmiş halde. Bu dağlar ne maden hazineleri saklamakta, bu hazinelerden ne kadarı da açıkta yatmakta ve sadece işlenmeyi beklemekte. Dicle kumundan bir mıknatısla yüzde elliden fazla demir ayırdık. Mil karelerce arazi dut ağaçlarıyla kaplı da bir okka bile ipek elde edilmiyor. Fakat böyle teşebbüslere hangi sermaye girişebilir? Yüzde 50 ya da 100 vergi yükletilebildikten sonra yüzde 50 yahut 100 kâr vaadi neye yarar?

İşte ekilmeyen toprakların ta büyük şehirlerin surları dibinde gözleri incitmesi bundan; memleket sermayelerinin uyrukların sandıklarında işsiz kalması ve Türkiye’nin bütün ticaretinin, kendi memleketlerinin kanunlarının himayesi altında yaşayıp bu devletin içinde bir sürü devlet meydana getiren yabancıların elinde olması bundan. İşte bu sebeple Türkiye ham maddelerini yabancı memleketlere satıyor da, elde ettiği para ile yabancı sanat ürünlerini ödeyip alamıyor. Para değerinin sıkıntılı durumu ve parayı züyuflaştırma (134) gibi hazin çare işte bu yüzden. Bu güzel denizlerden geçen buhar gemilerinde Avusturya, İngiliz, Rus ve Fransız bayrakları dalgalanıyor: Türk denizlerinde dalgalanmayan sadece Türk bayrağı. Bir cümle ile bu son derece zengin memleketin görülmedik fakirliği işte bu yüzden.

Fakat vergilerin hakkaniyete uygun bir şekilde dağıtılması ve tespiti de, bugünkü vergi toplama sistemi devam ettikçe, imkânsız. İltizam yani vergi icarının kötülükleri, müsellimlerin keyfi hâkimiyetleri, angarya, sehim yani vergilerin peşin olarak alınışı, hükümet tarafından tespit edilen fiyatlara göre zorla satın almalar ve bunun gibi haller hakkında boş yere söz söyleyecek değilim. Bunların zararları herkes tarafından öyle hissedilmiştir ki hatta Babıâli bile artık bunu anlamıştır.

Hükümetin, adil olmanın sadece adalet icabı değil, aynı zamanda akıllıca ve menfaate uygun olduğunu kabule başlamasını görmek sevinilecek şey. Mehmet Paşa’nın küçük askeri kuvvetinin, hükümete sadık kalmış olan köylerin mal ve mülklerine ne büyük bir titizlikle saygı gösterdiklerini ne kadar övsem azdır.

Ordugâhta bir pazar kurulmuştu, burada köylüler çekinmeden mallarını satıyorlardı; köylere girmek, uygunsuzluklara engel olmak için, şiddetle yasak edilmişti ve dalgalanan buğday tarlalarının ortasında nerede ise atlarımız aç kalacaklardı. Hükümetin muti aleti olan ordunun bu hareket tarzında, bizzat devlet reisinin arzusunu görmek herhalde doğru olur. Sahiden de hükümetin senelerden beri tuttuğu yol artık güven uyandırmıştır. Şimdi eskisi gibi mal ve mülkün gaspından korkulmuyor, ama elde edilen ürünün keyfi bir şekilde zaptı devam etmekte. Artık yavaş yavaş devlet emrinde bol maaşla fakat sıkı bir kontrol altında çalışacak memurların tayin edilmesi lazım değil mi?

Şimdi dikkatinizi ikinci noktaya, asker toplama işine çekmeme müsaade ediniz: Bugünkü haliyle askerlik mükellefiyeti az sayıda omuzlara yükletilmiş ağır bir yüktür. Bu mükellefiyetin bazı bölgelere, buralarda da yine sadece bazı fertlere nasıl ağır bir şekilde uygulandığına Siirt şehri misal gösterilebilir.

Reşit Paşa tarafından zaptından hemen sonraki sayım bu şehirde 600 Müslüman ve 200 reaya ailesi bulunduğunu göstermiştir. Bunlardan birincilerinden ilk defa 200 asker, yani %5-6’sı birden, silâhaltına alınmıştır: üç sene içinde Müslüman halk 400 haneye kadar inmiştir. Tam bu kasabayı gördüğüm bu sıralarda askere yeniden 200 kişi istenmektedir. Bunun üzerine bütün erkek nüfus dağlara kaçmıştır ve sokaklarda sadece çocuklarla ihtiyarlar görülmektedir.

Buradaki hata da yükün eşitsiz bir şekilde dağıtılması ve uzun askerlik süresidir. On beş yıl askerlik süresi sadece ‘ömür boyunca’nın başka türlü söylenişidir.
(Yeniçeriliğin kaldırılmasından sonra askerlik süresi 15 yıl olarak kabul edilmiş, daha sonra 7 yıla indirilmişti.) Kürtler erken evlenirler. Karıları, çocukları ve yurtlarından ebedi olarak ayrılmak, onların kaçma, ya da silahla karşı koyma suretiyle kurtulmaya çalıştıkları bir kara alın yazısı olmaktadır. Şimdi mukadderat, yarı yarıya Kürtlerden mürekkep askeri kıtaları Kürtlerin memleketlerinin dağlarına sevk ettiğinden kadınlar ve erkekler, çoktan ümitlerini kesmiş oldukları evlatlarını, akrabalarını yahut dostlarını bir kere daha kucaklamak için her yandan akın akın geliyorlar. Fakat yarın yine yola çıkılacak ve bu, yine ebedi bir veda olacak.

Şu halde eğer ordugâhın etrafına, yüzleri düşmana değil kendi kıtalarına dönük, sık bir nöbetçi kordonu çevriliyorsa buna şaşmamak lazımdır. Bir kaçağı yakalayana 250 kuruş vaat edilmesine rağmen her gün birçok asker kaçıyorsa buna da şaşmamalıdır. Bu orduda bulunduğum sırada kaçmadan başka bir sebeple tek bir değnek vurulduğunu görmedim; kaçak sessiz bir teslimiyetle iki yüz değneği yiyor ve sadece yeniden kaçmak için ilk fırsatı bekliyor. Eğer daha çok insan, daha kısa askerlik süresi için toplanmış olsaydı bu halin önüne geçilirdi. Gerçi İstanbul’da, askerlik süresini beş yıla indiren bir irade çıktığım biliyorum, fakat köylüler terhis edilmiş askerlerin yurtlarına döndüklerini gözleriyle görmeden bunun hiçbir tesiri yok ve nizamiye kıtalarının kurulduğu günden bugüne henüz hiçbir asker terhis edilmiş değil.

Gerçi harp halinin hemen hemen aynı olan statükonun devam ettiği sürece Babıâli’nin yeni teşkilattan faydalanması pek de kabil değil, çünkü redifleri terhis etmesi imkânsızdır. Ne tarafından alınırsa alınsın düşünceler hep tek bir noktada, yani barışın bu devlet için daha uzun yıllar zorunlu olduğunda ve onun, silahlı kuvvetlerini şimdilik sadece kendisini memleket içinde canlandırmakta kullanması gerektiğinde toplanmaktadır. Fakat şimdiki savaşla barış arası durum hakiki bir felakettir ve her yerde her şeyi önlemektedir. Her iki tarafın, padişahla Mısır valisinin, Avrupa devletlerinin aracılıkları ve garantileriyle, bir silahsızlanmaya gitmelerinin mümkün olabilip olamayacağını sizin takdirinize bırakırım.

Garzan dağındaki ordugâh, 22 Temmuz 1838

Bir askeri hareket daha lazım oldu. 14 bölükle bir sürü başıbozuk son derece dik bir tepeyi dört bir yandan sarmak üzere gönderildi. Tepeye tırmanmak için beş saat lazım geldi ve bu arada nizamiye askerleri on altı ölü ile altmış kadar yaralı verdi. Kadınlar bile nizamiyenin üzerine ateş ediyorlardı. Bir Kürt kadını bir askeri hançerle vurup öldürdü. Yukarıya varınca, gözü kızmiş olan askerler, karşı koyan kim varsa vurup kırdılar. 400-500 kadar Kürt öldürülmüştü. Elli kadar kadın, götürmek istenirken, kabarmış olan dağ deresinde boğuldu.

Paşa bizim bu harekete katılmamızı istememişti, itiraf edeyim ki bu da bana pek uygun geldi. Bu harp için bize gıpta etmene değmez, baştan aşağı iğrenç ve korkunç. Binlerce baş hayvandan başka 600 de esir getirdiler. Esirlerin yarısını küçük çocuklu kadınlar teşkil ediyor. 6-7 yaşındaki bir oğlan kurşunla vurulmuştu, şimdi önümde duran kurşunu onun yarasından çıkardık, fakat çocuğun kurtulması çok muhtemel. Kadınlardan yaralılar var, ama asıl süngü yarası almış çocukların bulunuşu bütün bu harekât üzerine acı bir ışık serpiyor. Dün akşam ta saat beşte, korku ve uzun yürüyüşten bitkin bir hale gelmiş olan bu zavallılara henüz bir lokma ekmek verilmemişti. Zaten askerler için lazım olan unu bile bin zorlukla temin ediyorduk, tam erzak gelmesini beklerken ansızın yüzlerce aç da bize katılıvermişti. Dün bütün çarşıda ne varsa topladım. Ama orada alınacak ne vardı ki? Altmış okka üzümle biraz peynir! Adamların köylerinde bile kendileri için un yok, çünkü atlarımız ve katırlarımız onların güzelim buğdaylarını yiyip bitirdiler. Bugün dörtte bir kental pirinç bulunca öyle sevindim ki. Bundan muazzam bir pilav pişirttim. Kadınlar ve çocuklar pilavların üzerine üşüştüler, erkekler ağaç yapraklarını yiyorlardı. Hele şükür ki bugün un geldi. Dün akşam geç vakit de biraz ekmek temin edilebilmişti, şimdi iaşe muntazam bir halde.

Böyle şartlar altında tek tük güzel hareketler insanı iki katlı sevindiriyor. İkinci alaydan bir asker, bir kayanın arkasında iki üç günlük bir çocuk bulmuş: ötekiler ganimetlerini yüklenirken bu asker miniminiyi, bir sütanne gibi, o uzun ve sarp yoldan aşağı getirmiş. Burada küçücüğün ne annesinin ne de babasının sağ olduğu anlaşıldı. Zavallı adam çocuğu ne yapacağını şaşırmıştı, nihayet bir kadın yavrucağı aldı da asker işine gidebildi, ama mükâfatsız da kalmadı.

Bu felaketten dolayı Hafız Paşa kusurlu sayılamaz. Papur’daki mezalimden sonra, itaat vaadiyle kendisini aldatanlara karşı uzun zaman tereddüt geçirmişti. Nihayet kuvvet kullanmak zorunlu oldu. Başıbozuklar gibi kullar bulununca önlenmesi imkânsız birçok kötülüklerin olacağı önceden bellidir. Üzerine mallarıyla birlikte kadın ve çocukların sığındıkları kayalıklar ve köylerin hücumla zaptı lazım iken yumuşak bir savaş yapmak nasıl mümkün olabilir? Böyle hallerde bu felaketlerden kaçınılamaz. Birkaç güne kadar buradan ayrılacağız. Öğrendiğime göre Malatya’ya gidiyoruz.

Tags: ,

Yorum gönder

Yorum göndermek için giriş yapmalısınız.