Genelkurmay 76

Anı - Yaşayanların Ağzından Hikayeler | canakci | Haziran 23, 2017 at 4:39 pm

Mamak Muhabere Yedek Subay Okulu mezuniyet ve dağıtım töreninde özel kura ile elime GnKur. Loj Hiz.Da. Bşk.’lığı Emri yazılı bir zarf verilerek gönderilmiştim. Dağıtımda yedek subaylara gönderildiği yere göre bir mehil müddeti ve harcırah verilir. Bana ise şehir içine dağıtıldığım için zaten Ankaralı varsayıldığımdan hiçbir süre ve para verilmemiş ve hemen hafta başında Genelkurmay içinde göreve başlamam emredilmişti. Kış vakti Ankara’da benim kimim kimsem yok, valizim elimde ben nereye taşınacağım ve nasıl göreve başlayacağım?

Gazete ilanından hemen o gün “”Kızılay’da bekâra kiralık”” tarzında bir yer buldum. Fiyat fahiş, kaloriferli eşyalı sadece bir oda için maaşımın yarısını vereceğim. 76’ kışında Kızılay bir bakıma başkentin merkezidir ama yoğun olarak linyit yakan kaloriferlerin yaydığı smog’la  göz gözü görmez ve havayı içinize çekmeye kalktığınızda da ciğerleriniz yanar. İşte Genelkurmay’ın içinde bulunduğu Bakanlıklar ve Kızılay semti, bu havanın en yoğun olduğu kent çanağının tam çukurunda bulunmaktadır. Ben artık her gün sabahın köründe kalkıp sinekkaydı tıraş olduktan sonra resmi üniformamı giyinerek yola çıkacağım ve o zehirli havayı içime çekerek 15 dakika kadar yürüdükten sonra bir yıl süre ile vatan hizmeti yapacağım ofise ulaşacağım.

Varınca öğrendim ki buraya tayin edilen asteğmen sayısı 15-20’den az değil. İlgili başkanlıklardan gönderilen taleplere göre her birisi farklı farklı evsaflardadır ve buraya göreve geldiklerinde önce destek kıtaları yüzbaşısı tarafından herkese birkaç gün süren bir oryantasyon kursu verilmektedir. Hayır, kursta bize Genelkurmay’ın nasıl bir yer olduğu, işlerin nasıl yürütüldüğü gibi bilgiler asla verilmiyor. Bilmediğiniz ve merak ettiğiniz konular varsa onlar size kalacak. Sorsanız da zaten bu bilgileri size hiç kimse veremez. Oryantasyon kursunda; esas olarak daha önce zaten en az yüzer defa öğretilmiş bulunan “hazrol, rahat, esas duruş vb” öğretileri bir kaç defa daha resmen tekrarlanmaktadır. Senede bir kere uzaktan görülebilen bir paşanın ilah gibi kutsandığı kışlaların durumu ile her gün 250’den fazla paşa ile sürekli iç içe yaşadığımız buradaki görev durumunun çok farklı kuralları olmalı. Oysa eğitime öyle bir tasarım farklılığı uygulanmadığı için burada öğretilenlerin çoğu zaman pratikte bir uygulanabilirliği yok. Farklı olarak birer defa poligona götürülüp tabanca ile birer şarjör atış yaptırılıyoruz. Puanlarımız sicilimize işleniyor. Tıpkı yedek subay okulundaki içtimalarda olduğu gibi burada da ayakta dikilerek bize verilen nasihatlerde işlenen ağırlıklı konu herhangi bir kusur işlememiz halinde başımıza ne kadar kötü şeylerin gelebileceği. Anlaşılan o ki yüzbaşıya verilen talimat bizleri tedhişle iyice korkutup pamuk gibi oluncaya kadar yumuşatmasıdır.

Sonunda, oradan da kurtulup emrine verildiğim daire başkanı Tuğgeneralin karşısına çıkıyor ve kendimi tanıtıyorum. Diyor ki; “bu dönem ben iki asteğmen istedim, birini emir subayım olarak, öbürünü de Savunma Sanayi Şubesi’ne vereceğim.” Paşanın odasının hemen girişinde küçük bir sekreter odası var. Emir subaylığı bana çok ters. Hemen telaşlanıyorum. Paşaya diyorum ki “komutanım ben emir subaylığında pek başarılı olamamaktan korkarım”. Paşa zeki birisi, mesajı alıyor, diyor ki sen şimdi buraya otur. Öbürü gelince duruma bakarız.

Orada oturmaya başladığımın üçüncü gününde önüme bir Asteğmen geliyor. İçeri girerken topuklarını vurarak selam verişinden hemen onun buraya layık gerçek bir emir subayı olduğunu anlayıp paşaya haberi yetiştiriyorum. “Komutanım, emir subayınız geldi.” Paşa, yorumuma kızmış gibi suratını ekşitip “gönder” diyor. Ama sonra ben çıkarken de nihayet aklına gelmiş ve kararını vermiş gibi “Tamam! Sen de artık Sanayi Şubeye gidebilirsin”. Selamı çakıp çıkarken Asteğmeni paşaya gönderiyorum. Sonradan öğreniyorum ki ben aslında boşuna telaşlanmışım; paşamın emir subayı olarak istediği öbür asteğmen iki lisan bilen birisi falan değilmiş.

Nihayet, resmen tayin edildiğim “Savunma Sanayii” şubesi üçüncü katta duvarı evrak dolaplarıyla kaplı orta büyüklükteki ofise geliyorum. İçeride Aybars Albayım ve bir yüzbaşı oturuyor. Üçüncü bir boş masa daha var, işte oraya da ben oturacağım. Albay bana “hayırlı olsun” diyor ama görevimle ilgili hiçbir şey anlatmıyor. Peki, burada ben ne yapacağım ki? Sonunda, cesaretimi toplayıp albaya buradaki görevimin ne olduğunu soruyorum. Albay bana çok genel bir konuşma yapıyor: “Biz burada görev ayrımı yapmayız, şubedeki işlerin gerektirdiği her şey senin görevindir.” Yani, tam kafkaesk bir durum. Sebep sonuç ilişkisi yok. Tüm açıklamalar totoloji…

Albay ofiste durmuyor. Sabahları kısa bir süre ortalıkta görünüp sonra kayboluyor. Öğreniyorum ki, aslında yüzbaşı da bu ofiste resmen hiçbir görevi olmadığı halde misafirimiz olarak bulunmaktadır… Kendisiyle kısa sürede arkadaş oluyoruz. Çok şaşırtıcı şeyler öğreniyorum. Genelkurmay’da aslında hiç ‘yüzbaşı’ kadrosu yok. Kendisi sadece bir proje dolayısıyla ve geçici bir görevle burada bulunmaktadır. Dahası, normal şartlarda Genelkurmay’da ‘asteğmen’ kadrosu da bulunmamaktadır. Burada, hangi esasa göre asteğmen görevlendirildiğini o da pek anlayamamaktadır. Albayım ise terfi sırası geçtiği için burada kızakta emekliliğini beklemekte ve doğal olarak tam yetkili olmasına rağmen hiçbir işe karışmamakta, hiçbir evraka imza da atmamaktadır.

Şubede aslında sürekli bulunması ve her türlü işi takip etmesi gereken sadece ben bulunuyorum. İlk gün bir posta eri tekerlekli bir el arabasıyla 20-30 kilo olabilecek bir tomar evrak getirip bana teslim ediyor. Postanın teslim defterine imza atıyorum. Benim de kocaman bir kalamoza defterim var ve öncelikle buraya gelen her evrakın ayrıntılı bir şekilde bu deftere işlenmesi, evrakın kendisinin de arandığında kolayca bulunabilecek şekilde bir dolaba yerleştirilmesi gerekiyor. Evrakların çok büyük bir kısmı doğrudan Genelkurmay Başkanlığı’na, NATO Brüksel’den muhtemelen tek nüsha olarak gönderilen teknik dokümanlar. Genelkurmay’ın Asıl Başkanı, İkinci Başkan’a; İkinci Başkan’ın sekretaryası dağıtımda bu evrakı Lojistik Başkanlığı’na; o da bizim şubeye yönlendiriyor. Paşalara hemen hiç uğramadan haftada en az iki defa bize ulaşan bu belgeler belki de posta erinin genelkurmayın içinde taşıdığı en ağırlıklı yükleri teşkil etmektedir. Yavaş yavaş şubemizin bir tür arşiv olduğunu ve benim de buranın kütüphanecisi olduğumu düşünmeye başlıyorum. Fakat; kısa sürede öğreniyorum ki bu doğru değil. Tüm bu evrakların hepsi bu şubeye “gereği için” gönderilmektedir. Bunlar, bize arşivlememiz ve ihtiyacı olanın buradan alıp kullanması için gelmiyor. Bizim görevimiz bu evrakların hangi çalışmaları gerektirdiğini belirleyip, ilgili kuvvet komutanlıkları, bakanlıklar ve hatta üniversiteler ve sanayi kuruluşları nezdinde bir koordinasyon yürüterek icabatını sağlamak ve konularıyla ilgili gerekli kararları oluşturmak.

NATO; bir ordunun gerek duyacağı her türlü tank, top, uçak helikopter, radar vb teçhizatı projelerini geliştirmekte, bunlarla ilgili üye ülkelerin projeye aktif katılımını sağlamaktadır. Kurmaylar; bunların her birini ayrı ayrı inceleyip üzerindeki teknik çalışmalarını tamamladıktan sonra Brüksel’deki toplantılarda (oradaki toplantılara katılan askerî ateşelerimiz vasıtasıyla) söz konusu teçhizata ilişkin ülke olarak tavrımızı ifade etmektedirler. Hayır, projeye ortak yapım, üretim ya da satın alma olarak ülkemizin ne gibi bir katkısının olup olmayacağı kararları MSB’nin sivil yetkilileri tarafından değil, bizzat bu şubede oluşturulmakta ve genelkurmay başkanlığının talimatıyla oradaki askeri ateşeler tarafından NATO toplantılarında açıklanmaktadır.

İşe başlamamın üzerinden henüz bir hafta geçmemişti ki bana bir “tatbikat” görevi verildi. Ankara’daki birliklerde görevli İngilizce bilen asteğmenlerden altışar kişilik 3 ekip toplanıp oluşturulmuş. Sekizer saatlik üç vardiya halinde 7/24 çeviri hizmeti vereceğiz. Önceki tahminlerimin aksine, yüksek rütbeli subayların içinde iyi İngilizce bilenlerin sayısı pek az. Wintex76 (WinterExercise) NATO üyesi tüm ülke ordularının katıldığı bilgisayar kontrollü bir simüle tatbikat.

Genelkurmay’ın bodrumundaki sığınakta, kocaman bir masanın etrafında diğer görevli muvazzaflarla birlikte yerimizden kalkmadan oturuyoruz. Mesaj Kontrol kısmının postaları sırayla her birimizin önüne birer mesaj koyuyor. Biz de onu anında tercüme edip, geri veriyoruz. Mesaj tape edilip geri gelerek ilgili muvazzaf kurmay subayın önüne gidiyor. (İnternet diye bir şeyin ortaya çıkmasına daha henüz 15-20 sene var. Ama Brüksel’deki NATO karargâhının bilgisayarındaki savaş simülasyonu programı Turuncu (Demirperde) Kuvvetlerin namına harekâtlar üretip, gerçek zamanlı mesajlarla tüm üye ülkelerin karargâhlarına gönderebiliyor.) Bizim OBİM’deki teletype /telex makineleri de sürekli oradan gelen mesajlarla tıkırdıyor. Biz farklı bir odadayız. 2-3 posta eri sürekli olarak bize çay kahve ve bu mesajları getirip götürüyor. Yoğun da bir sigara dumanı altındayız. Aslında tatbikatta karargâhlardan da mesajların bu harekâtlara mukabele eylemlerini gerçekleştirecek (kararları verecek) operasyonel birimlerin gerçek (mavi kuvvet) komutanları tarafından cevaplanması amaçlanmış. Bu şekilde; zinde kuvvetlerimizin eylemlilik içindeki gerçek zindelik düzeyinin ölçülmesi amaçlanıyor. Pratikte ise kuvvet komutanlarından başlayarak herkes görevi kendi altının altının altına emanet etmiş. Yetki, 3-5 kademe aşağıya inmiş durumda, bu şekilde gerçek operasyonel etkinlik düzeyi nasıl anlaşılabilir?

Bireysel olarak her birimiz mesajların çok küçük bir kısmına ve çok dağınık bir biçimde muhatap olduğumuz için büyük resmin nasıl geliştiğini tam olarak görmemiz imkânsız. Ancak şunu anlıyorum ki kırmızı kuvvetlerin Türkiye’nin kuzeyinden girmesiyle tüm yurdu işgal edip güneyinden çıkması üç günden daha az sürdü. Muhtemelen bu demirperde ile ülkemizin gerçek bir sıcak savaş durumunda da beklenen en olası durumun tespitidir. Bizim tatbikattaki görevimiz bir haftadan fazla sürdü ama yurdumuzun tümüyle işgal edilmesinden sonra işlenen mesaj sayısı aniden o kadar azalmıştı ki sonrasında artık vaktimizi büyük ölçüde dalga geçerek geçirdik.

Rütbeli muvazzaflardan birisi bize bir Türkçe çeviriyi getirip okudu. “Mavi denizaltılar portakal bahçelerine girdi” yazıyormuş. Hep bir ağızdan güldük. Artık uyku sersemliğiyle birimiz gerçekten böyle bir çeviri yapmış mıyızdır, yoksa muvazzafların biz asteğmenlerle dalga geçmek için hazırladığı bir şaka mıdır anlayamadık. Ancak işin gerçek olan tarafı, NATO cephesinin bilgisayarının mavi kuvvetlerin gerçek bir bozguna uğramasına izin vermeyeceği ve tatbikatın son safhasında mutlaka turuncu (kızılların) yenilip geri çekilmesini sağlayacağı idi. Tabii böylece, biz de tatbikatı başarıyla bitirip hepimiz esas görev yerlerimize döndük.

Şubemde ben yokken artık deftere kaydetmekte zorlanacağım kadar büyük miktarda belge birikmiş ve benim yerime komşu sağlık şubenin asteğmeni tarafından emaneten teslim alınmıştı. Ahbap olduğum asteğmen, komşu şube “Sağlık Daire” başkanı tabip tuğgeneral’in kendine seçtiği emir subayı. Hacettepe Üniversitesi’nin açtığı Hastane İşletmeciliği Lisans Bölümü’nün ilk mezunlarından birisi. Ordudaki tıbbiye mezunu subayların ulaşabileceği en üst rütbe Tuğgeneralliktir ve onu da buradaki şube temsil ediyor. Şubenin ne görevi olduğunun açıklaması da en az benim şube kadar karışık. Mesela vatani hizmetiniz sırasında sağlıkla ilgili bir türlü hiç kimsenin gerekeni yapmadığını düşündüğünüz bir sorunla karşılaştınız. Başvurabileceğiniz en üst makam “Genelkurmay Başkanlığı”dır. Bir mektup yazar, sorununuzu anlatırsınız. İşte Genelkurmay Başkanlığı’ndan yapılan otomatik dağıtımda o mektubun “gereği için” ulaştırılacağı en son nokta bu şubedir. Şubenin paşası ister bunun için bir aksiyon üretir, isterse de hiçbir şey yapmaz bir tarafa kaldırır. Paşası yokken gelen böyle acıklı bir mektupla ilgili asteğmenle istişare ettik. Doğudaki kıta birliklerinden birinde bir erin idrar tutamama sorunu oluyor revire çıkıyor, muayene oluyor, doktor görev yazıyor. Sorunu artıyor yatağını ıslatıyor, herkes tarafından aşağılanıyor, komutanı tarafından da ağır darp ediliyor. İkinci muayeneden sonra da doktorun “görev” yazması üzerine artık tıbbi tetkik ve tedavi yerine kendisine ağır bir şiddet uygulanması söz konusu olmuş. Asker, son çare olarak “Genelkurmay Başkanlığına” hitabıyla bu mektubu yazmış. Paşanın ne yapacağını merak ettik. Belki o bizzat birlikle irtibata geçebilir ve askerin daha ciddi bir muayene edilmesi, ya da malulen terhisi imkânını sağlayabilirdi. Ama paşa ne düşündü bilinmez, dikkatle okunmaya değer bile bulmadı. Belki birkaç ay sonra yapılacak YAŞ toplantısında emekliye sevk edilmeyi beklediğinden dolayı başına iş almayı istememiş de olabilir. Okumayıp sadece bir iki saniye baktıktan sonra, kendisine gelen diğer hemen tüm evrak gibi onun da “arşive kaldırmasını” (yani sümen altı etmesini) istemiş. Sanırım bu örnek bizim kattaki daire başkanlarının asıl görev konularına olan genel yaklaşımlarını açıklamakta yeterli olabilir.

Aslında benim bulunduğum şubeye de ordudan ve NATO çeşitli birimlerinden gelen yazıların dışında sivil vatandaşlardan da mektuplar gelmektedir. Bunlar genellikle “”mucit vatandaşların”” tasarımları. Vatandaş, özel bir bomba silah icat etmiş. Ozalitlerini çizmiş, çizdirmiş. Sayfalarca belge hazırlamış. Doğrudan bana geliyor. Çok büyük bir kısmı meczup kişilerin eseri, teknik tutarlılığı yok, onları otomatikman arşive kaldırıyoruz. Ama bazıları da epey mantıklı görünen biçimde hazırlanmış, sunulmuş. Bir değeri olup olmadığından pek emin olamıyoruz. Teorik olarak bunların ilgili daldaki uzman kişilere incelettirilmesi görüş alınması ve takibi gerekli ve bu görev de resmen bizim şubeye ait. Ama bunu kim yapacak ki?

Bana gelen evrakları tasnif ederken korkutucu bir evrakla karşılaştım. Evrak Brüksel’deki Askeri Ataşeliğimizden gelmekte ve XXX teçhizatına ilişkin ülkelerin pozisyonlarının belirleneceği yakın tarihli bir toplantı için kararımızı sormakta idi. Tabii ikinci başkandan paşama ondan da bizim şubeye (yani bana) “gereği için” gönderilmişti.

XXX nedir? Araştırmaya başlıyorum, çok yeni geliştirilen bir teçhizat. Ne olduğunu tam olarak anlamam bile ciddi bir mesai gerektiriyor. Ama 2-3 yıl geriye doğru giden on binlerce sayfa evrakı var. Ben ve benden öncekiler, almışız bu belgeleri arşivlemiş bir kenara kaldırmışız. Üzerinde eğer ciddi bir çalışma yapılsa idi belki ortak yapım ile ülkemizdeki bazı üretici şirketlere buradan yeni bir iş konusu çıkabilirdi. Belki ordumuzun başka bir şekilde daha pahalıya gördüğü bir ihtiyacını daha ucuza ikame edebilirdi vs. Ama bu saatte ne diyebiliriz ki?  Eğer hiçbir şey yapmaz isem toplantı günü gelince  ataşe, başkana telefon edecek, “ne diyeceğiz komutanım?” diyecek. Komutan; benim paşamı, o da beni sigaya çekecek. İşte iş o noktaya geldiğinde durum korkunç. Gözümün önüne F. Kafka’nın Dava’sından ve J. Heller’in Catch 22’sinden sahneler geliyor. Benim durumum özellikle ikincisindeki Yossarian karakterinin durumuna çok benziyor.

“Konuş, asteğmen İ.!… Biz seni oraya ne diye oturttuk? Sana niye subay maaşı veriyoruz? Şerefli ordumuzu NATO nezdinde kararsız ve ne yapacağını bilemeyen bir şaşkın ördek duruma düşürmeyi sen nasıl göze alabiliyorsun? Sen kimsin ki!…”

Mutlaka daha önce de benzer durumlar olmuş ve şube, bu ataşenin yazısına uygun cevapları zamanında yetiştirmeyi başarabilmiş olmalıdır diyorum. Öyle ya; eğer zamanında doğru ve işe yarayan cevaplar yetiştirilemeyecek ise böyle bir şube ne için var edilmiştir? Tabii şimdiki bilgisayarlarla olduğu gibi daha önce neler olduğunu araştırıp şıp diye bulmak da pek mümkün değil. Onlarca dolaptaki yüzlerce klasörde bulunan hepsinin üzerinde “confidential” mührü bulunan binlerce evrakı didiklemek lazım. Sonunda aradıklarımı buluyorum. Yaklaşık her iki üç ayda bir ataşeden farklı teçhizatlarla ilgili bize böyle soru yazıları gelmekte, bizden de oraya görüşümüzü bildiren cevaplar çıkmaktadır. Cevaplar farklı farklı cümlelerden oluşmakla birlikte genel olarak şu üç kalıptan birine uymakta: ” a)bütçemiz uygun değil katılamıyoruz. b)belki ileri bir etapta ele alabileceğiz. c) ortak üretim kaydıyla katılmamız söz konusu olabilir.” Tabii bunların da proje konusuna göre altını zenginleştirmek gerekebiliyor.

Genel format belli olduğuna göre XXX teçhizatı özelinde “c” opsiyonu pek uygun değil, ama “a” veya “b” opsiyonlarından birini yazı tura ile seçebilirim. Albay, kendisi olmadığında benim doğrudan paşaya çıkmamı salık vermişti. Kendisinden bu konuyla ilgili bana hiçbir tüyo gelmeyeceğinden ben eminim. Bir taslak hazırlayıp paşama çıkaracağım ama ya sorarsa ki; “asteğmenim neden böyle yapıyoruz? MKE ile görüştük mü bu teçhizatın AA aksamının yerli üretilebilirliği konusunda?” Hayır, görüşmedik! “Ciddi bir çalışma yapmak için fırsatımız olmadı komutanım. Bunun için beni kurşuna mı dizeceksin?”
Paşa bana bu teçhizat nedir ne değildir diye sorabilir ben de onu ihtiyaç kadar genel bir bilgiyle aydınlatabilirim, ama hepsi o kadar. Bunun için bile zaten yüz sayfa yazı okumam gerekti. Ama a, b, c seçeneklerinden bizim için hangisinin en uygunu olduğuna dair inanın en ufak bir fikrim yok.

Doğru bir fikir oluşması için de bence bu konunun uzmanı onlarca kişinin belki yüzlerce saat mesai yapması gerek. Bu yapılamadığına göre – itiraf ediyorum ki – benim seçimimi mecburen “ya şundadır ya bunda” metoduyla yapmam gerekti. Bu yüzden isterseniz beni kurşuna dizin, ama asteğmen İ’den lütfen bundan daha fazlasını beklemeyin.

Yazıyı sivil memur yazıcılara yazdırtıp paşama çıkartıyorum. Paşam bana soracağını zannettiğim sorulardan hiçbirini sormuyor, onun yerine orada bulduğu bir “müşterek” sözcüğünü “birlikte”, “koordinasyon” sözcüğünü de “eşgüdüm” ile değiştiriyor. Anlaşılan bizim paşa öztürkçeci. Ben hemen gidip istediği düzetmelerle yazıyı yeniden yazdırıyorum. Anında parafını atıyor ama sırayla iki paşaya daha paraflatıp en son da ikinci başkana çıkartmam lazım. (Yazı onun imzasıyla çıkacak, çünkü Genelkurmayın başkanı aslında ikinci başkandır. Dışarıdan başkan bildiğimiz Semih Sancar ise gördüğüm kadarıyla bir protokol insanı ve Genelkurmay binasında yürütülen işlerle aslında hiç bir ilgisi yok). Parafı gereken diğer paşalardan birisi itirazsız atarken iken öbürü bu defa Öztürkçe bir sözcüğe takılıyor ve üstünü çizip yerine Osmanlıcasını yazıyor. Bu kelime tashihleriyle paşalar kendi aralarında bir tür gizli iletişim mi kuruyorlar hiç anlayamıyorum. Ancak, koşturup yeniden yazdırdıktan sonra daha önceki paşalara birer kez daha uğrayıp onların paraflarını yeniden almam toplamda yarım günümü alıyor. Sonuncusu, yani İkinci Başkan’ın makamı içlerinde en korku verici olanı. “Kodum mu oturturum” bakışlarına sahip bir yaveri var. Yazıyı eline alıp bakıyor sonra tekrar yüzüme, tekrar yazıya bakıyor. Bunu birkaç defa yaptıktan sonra beni ayakta bekletip kalkıp yazıyı kendisi içeri götürüyor. Daha sonra geri dönüp bana gidebileceğimi söylüyor. Tabii yazı başkanlıktan çıkacağına göre artık yazıyla benim her işim bitmiş demektir. Şunu da öğreniyorum ki yazıyı bütün imza ve paraflara dolaştıran kişi rütbesi her ne olursa olsun o yazının asıl sahibi olmalıdır. Belki burada asteğmenin başkanlık yazısı çıkartması pek alışılmadık bir durum olabilir. Nitekim, orada benim gibi imza ve paraf için elinde yazıyla dolaşan paşalar da gördüm.

O ilk tecrübeden sonra artık ben bu işi öğrendim, terhis oluncaya kadar 3-5 tane daha ayni tarzda başkanlık yazısı çıkarttım. Hiçbirinde beni sigaya çeken, niye bu yönde bir karar çıkarttığımı sorgulayan olmadı. Yazı, oradaki ataşelere başkanlık emri olarak gitti. Onlar orada ne yaptılar hiçbir fikrim yok. Bana geri dönen hiç olmadı.

Hazır bir yazıyı gerekli onaylardan geçirmenin en az bir gün sürmesi burada çok olağan. Sivil gözüyle burada göreceğiniz her şey size çok yadırgatıcı gelebilir. Diyelim ki bir Başkan veya kuvvet komutanı bir görev için İstanbul’a gidecek ve o sırada Boğaziçi Köprüsünden de geçecek. Tabii ki geçerken diğer araçlar gibi durup bilet alacak da değil. Sanırsınız ki komutanın makam, rütbe ve mevcudiyetini belirten komutanlık forsu takılı araç ve eskortları ile gelirler ve vız diye oradan geçerler. Hayır efendim. Geçiyorlar ama komutanın seyahat programı belli olduktan sonra bu geçişle ilgili karayollarıyla şurayla burayla günlerce öncesinden onlarca yazışma kayıt kuyut, köprü masrafının binlerce katı münakalat gideri söz konusu oluyor. Önünden geçeceği gişeye bile önceden bildiriliyor. En küçük ayrıntıya kadar her işin çok ayrıntılı protokolü ve bürokrasisi var. Ama öte yandan tüm bunlar icabında, istendiğinde çok pragmatik bir biçimde tamamen ihmal edilip uygulanmayabiliyor da.

O gün bizim kat nedense çok telaşlıydı. Kentin çeşitli semtlerine arabalar çıkartılıyor. Farklı farklı çizelge tabloları hazırlanıyor. Merak ettim bir tanesine gözüm ilişti. Meğerse YAŞ üyesi 3 yıldızlı paşalardan birinin kızı evlenecek, ona ev aranmaktadır. Daha küçük paşalar araçlarıyla adamlarını dolaştırıyorlar. Çizelgelere; semt, sokak, oda sayısı ve kirasıyla, peşinat rakamları işlenmekte, ayrıca çekilip bastırılan fotolar yardımıyla bugünkü internet sayfalarından yapabileceğiniz bir araştırma ile elde edebileceğinize yakın düzeyde veri toplanmakta, telaşın ağırlık noktasını bu faaliyet oluşturmaktadır. Tabii düğün tarihiyle birlikte YAŞ tarihinin de yaklaşmakta oluşu karargâhtaki heyecan ve endişenin ağırlık merkezindedir.

Burada görevli asteğmenlere en az ayda bir defa düşen “nöbet” mesaj kontrol kısmının nöbetidir. Burası gündüzleri bir yarbay komutasındadır. Geceleri komuta nöbetçi asteğmene geçer. Ama asteğmenin 24 saatlik nöbeti; sabah Aslanlı Kapının hemen içinde bulunan ve dışarıdan penceresi görünen minik nöbetçi subay odasında başlar. Bu kapı, protokol kapısı olduğu için buradan sadece cumhurbaşkanı, genelkurmay başkanı ve o düzeydeki diğer VIP misafirler girebilir. Genelkurmayın esas başkanı olan ikinci başkan bile bu kapıyı kullanmaz. O yüzden, nöbetçi asteğmen gün boyu oradaki minik odasında tek başına silahlı olarak oturarak vakit öldürür. Teorik olarak, dışarıdaki nöbetçilerden de o sorumludur. Ancak Genelkurmay Başkanı geldiğinde onu kapı içinde ve ayakta karşılayıp selamlamak zorundadır. Ben, bir yıl içindeki nöbetlerim sırasında Genelkurmay Başkanının  geldiğine sadece bir kere şahit oldum. Buradan başkanın binasındaki görev yerine pek seyrek uğradığı sonucunu çıkartabiliriz.

Akşam olunca nöbetçi Asteğmen önce bir cipe atlayıp kent içindeki yakın noktalarda bulunan Genelkurmay dışındaki bağlı birliklere ait 5 noktaya mesaj kontrol kısmının zarf içinde hazırladığı günün parolalarını dağıtır. Sonra dönüp zemin kattaki mesaj kontrol kısmının gece nöbetini devralır. Tüm Genelkurmayın iletişim merkezi olan bu kısımda, geceleri posta 7-8 er ve yazıcı gece nöbetindedir. Teorik olarak, gecenin herhangi bir saatinde Genelkurmaya yurt içinden veya dışından çok mühim bir mesaj gelebilir. Aciliyet ve gizlilik derecesine göre bu mesajın yetkilisine ulaştırılması nöbetçinin görevidir. Mesela bir düşmanın geceleyin ülkemize savaş açtığı mesajı geldi, o zaman hemen cipe atlayıp, gidip başkanı yatağından kaldırıp mesajı ona vereceksin. Tabii bu çok fantastik tamamen gerçeküstü bir olasılık. Pratikte barış vaktinde Genelkurmaya gece vakti gelen ve illaki geceleyin iletilmesi gereken mesajlar olmuyor, yani ben hiç karşılaşmadım. Ama gündüz vakti geldiği halde gündüz görevlilerinin kaytarıp gece nöbetçi subayına devrettikleri yurt dışından gelmiş mesajların tercümesi işi oluyor. Tabii bir nöbetçi yazıcı da onları tape ediyor. Ama belki bir nöbetçi er ile halledilebilecek iş için 7-8 nöbetçi konulmuş. İnsan fazlasının nedeni oradaki tüm erlerin tercih edilen bu yere torpilli olarak gelmesi. Nöbetçi subayın isterse yatıp uyuyabileceği müstakil bir oda ve yatak da var. Ancak gündüzlülerin bıraktıkları angaryalar ve dışarıdaki sürekli gürültü yapan erler yüzünden bunu yapmak pek mümkün değil. 24 saatlik nöbetin ardından istirahat de verilmiyor.

Binanın aşağıda -1nci katında lostra, terzi ve berber servisleri var. Tüm personel için belki de en önemli kriter görünüm. Rütbe; aşağı doğru indikçe façanın önemi daha da bir belirginleşiyor. O yüzden erken saatte varsa kıyafet ve görünümündeki kusurları gidermek üzere oraya doluşan kalabalık bir tür izdiham oluşturuyor. Generaller daha farklı imkânlara sahip oldukları için burayı emrindekiler vasıtasıyla kullanıyor, kendileri doğrudan gelmiyorlar. Bizzat gelenler sadece genç alt subaylar oluyor. Özellikle ayakkabıların pırıl pırıl parlaması ve pantolon ütülerinin kusursuz olması çok önemli. Bu servisler bedava değil ama 25 kuruş gibi sembolik bedellerle vatan hizmeti yapan erler tarafından gayet kaliteli bir şekilde görülüyor.

Yukarıda subay kafeteryalarımız var. Alt subaylar ve üst subaylar olmak üzere aşağı yukarı yarı yarıya iki grup halindeyiz. Tuğgeneral rütbesinden başlayan üst subaylar en üstteki kafeteryanın sakinleri olup biz alt subaylardan epey farklı bir muamele görüyorlar. Mesela, biz kafeterya sırasından menü yemeklerimizi alırken onlar için hizmette sınır yok. Garsonlara ısmarlayıp kendilerine özel yemekler pişirtebiliyorlar. Masalarına özel servis ediliyor, müstakil garsonları var, hatta beğendikleri yemeklerden araç çıkartıp evlerine de göndertebiliyorlar. Alt subaylarda ise rütbe yukarıda Albaylardan başlayıp aşağı doğru benim gibi asteğmenlere kadar iniyor ama aslında resmi kadro olarak binbaşıdan aşağısı zaten mevcut değil. Kurmaylıkla hızlı terfi edip öbürlerinin 10-12 sene önüne geçebilen 30’lu yaşta generaller olabildiği gibi, emekli olmadan ileri yaşına gelmiş alt subayların da bulunması burada hiyerarşinin çok göze batan örneklerini teşkil etmektedir.

“C… Paşam seni çağırıyor” dediler. “Paşamın paşasının paşası”, aldı beni bir korku. Üç yıldızlı paşayla benim ne işim olabilir? Kim bilir ne kusurumu yakaladılar, şimdi bana “kırk katır mı, kırk satır mı?” diyecek diye telaşlandım. Binayı dört dönen koridorlar koridorlar. Ortada kırmızı halı iki yanı ofisler. Rütbe yükseldikçe korkutuculuğu artıyor.

Paşanın karşısına dikildim. Birkaç saniye geldiğimin farkına varmamış gibi işine baktı, sonra aniden aklına gelmiş gibi, “Sen Almanca biliyormuşsun dedi”. “Az biliyorum” dedim. “”Biliyosun biliyosuun. Bugün bizim kara havacılığın Etimesgut’daki 5. derece uçak bakım merkezine üç Alman uzman geldi. Bizim o pervaneli uçaklardan 4 tanesine bakım yapılacak, bu arada oradaki 15-20 teknisyenimiz de onlardan kurs görüp sertifika alacaklar. Seni oraya tercüman olarak görevlendirdim”” dedi. “Emredersiniz”, deyip çıktım. “Yahu bu nasıl iştir? Ben uçak nedir bilmem, bu işi nasıl yapacağım? Bu insanlarda hiç mi hesap yok?”

Neyse, ertesi gün oraya vardığımda gördüm ki bereket iki tercüman daha bulmuşlar. Üç kişiyiz. Genelkurmay’dan bir tek ben varım. Öbürlerinin biri Almanyalı bir mühendis, diğeri ise bizzat Selçuk Alagöz. O sırada kardeşi Rana ile kendileri çok meşhur “selebriti” konumundalar. Askerlik sırasında Ankara’da Almanca bilen asteğmen arayan OBİM bilgisayarı onu da bulmuş göndermiş. Tabii onu alıp buraya full time mütercim tercüman yapmak aslında hiç mümkün değil. Çünkü yaz mevsimi geldiği için paşalardan birinin veya öbürünün düğünü ya da başka bir şey oluyor, onu gelip buradan alıp götürüyorlar hemen her gün. Yalnız bir şey öğrendim ki şarkıcılık bir yana Selçuk’un esas dehası fıkra anlatıcılığındadır. Geniş repertuarından seçtiği fıkralar ve onu anlatış becerisiyle kahkahayla güldüremediği hiç kimse yok. Kerli ferli kursiyer astsubaylardan biri gülerken kendini tutamamış bir de baktık ki altına işemiş.

Almanyalı mühendis arkadaş ders notları ve imtihan sorularının çevirisini üstlendi, Alagöz ise hemen hemen hiç ortada yok gibi birşey. 3 uçak teknisyeniyle 15-20 kursiyere uçak başında sürekli ayakta tercümanlık yapmak işi da bana düştü ki çok zorlandım. Hayır, yorgunluktan değil becerememekten. Uçak teknolojisi terimlerine vakıf değilim. “Sağ flap motorunun yayı” diyorum ama o yayın adı farklı altı çeşidi var ben doğru adının varsa Türkçesini nereden bileceğim? Kendi hesabıma göre bu işte çok başarısız oldum. Ama iş bittikten birkaç gün sonra bir de baktım Paşamın  paşası sağ olsun bana tercümanlıkta gösterdiğim üstün başarıdan dolayı bir takdirname yazıp imzalayıp göndermiş.

Nihayet son haftaya geldim, terhisime bir hafta kaldığında personelci sivil memurlardan biri gelip YdSb eğitimi zamanından kalma iç hizmet “parka”mı zimmetimden düşmek için getirip kendisine teslim etmem gerektiğini söyledi. Oysa ortada böyle bir zimmet yok. Memur kendine böyle bir gelir kapısı bulmuş. Saf asteğmenler isteyince getirip teslim ediyorlar herhalde ki o da götürüp hergele meydanına satıyor. O sırada solcu gençler arasında bu parkalar pek revaçta, yüksek bedelle alıcı buluyor. Memur ayrıca teskere bırakma formu doldurmamı istedi, eğer kabul edilirse rütbem ve maaşım artacakmış. Bir de tabanca satın almak isteyip istemediğimi sordu. Aslında oradaki çalışma hayatım boyunca karakter olarak itici ve sahtekâr bulduğum kişiler sadece bu personel dairesinde çalışan, bordromuzu hazırlayıp özlük işlerimizi takip eden ve maaşımızı ödeyen sivil memurlardı. Diğerleri, yani iş ilişkisi içinde birlikte bulunduğum tüm subaylar benim için sürpriz olacak şekilde harika insanlardı ve hepsiyle de son derece iyi geçindim.

Genelkurmay’daki vatan hizmeti görevim sırasında sosyal ilişki kurup ahbaplık edebildiğim tek kişi bir yüzbaşıydı. Ama o da bizim şubede bulunduğu geçici misafirlik dönemi sona erince vedalaşmadan ortadan kaybolmuş kendisiyle irtibatı kaybetmiştim. Terhis olacağım günün arifesinde yüzbaşı bana telefon edip, işten çıktıktan sonra orduevinde beraber bir akşam yemeği için beni davet etti.

Orduevinde buluştuğumuzda ise işin sürprizi ortaya çıktı. Meğer paşam yüzbaşıyı özellikle arayıp çağırmış, Aybars albayımla beraber bana bir veda partisi düzenlemek için. Her ne hikmetse paşanın esas emir subayı olan ve benimle birlikte terhis olan öbür asteğmen yok. Sıhhiye’deki orduevinin başköşesinde bir masa bizim için ayrılmış. Bu zarafet karşısında kendimi fazlasıyla ezilmiş hissettim.

O orduevine zaten sık sık ucuz ve malzemesi kaliteli yemekleri için gitmekteydim. Ama benim o zamana kadar oturduğum yerler ile paşaların konumu meğer birbirinden çok farklıdır. Garsonları, menüleri bile çok özel. Paşayı ve albayı o akşam işyerimizin soğuk atmosferi dışında ilk defa daha yakından tanımış, sohbet etme imkânı bulmuş ve esas kişiliklerini takdir etmiş oldum. Dördümüz birlikte rakı içip irtibatı kaybetmeyelim diye kadeh kaldırdık. Ancak, ne terhis olduğum ertesi gün genelkurmayda, ne de daha sonra da sivil hayatta bir daha hiçbiriyle bir irtibatım olmadı.

Çalışmaya başlamamın üzerinden bir yıl geçtiği halde bu işyerinin esas işlevini ve yapısını hiç çözememiştim. Kesinlikle emin olduğum bir şey varsa o da buradaki her şey ama her şeyin aslında göründüğünden çok daha farklı olduğudur. Birçok yerde birçok işte görünüşteki görev ile aslı arasında önemli farklar olduğunu biliyorum. Ama burası hepsinden farklıydı.

Epilog

Terhisimden dört yıl kadar sonra bir gün sabah İstanbul’da evden çıkıp işime gitmeye çalışırken gördüm ki caddeye her 20 metreye birer tane konulan inzibat erleri herkesi düdük öttürerek döndürmekte, evine doğru geri kışılamaktadır. Caddede hiç trafik yok. Ordu yönetime el koymuş. İki milyonu aşkın mevcuduyla Avrupa’nın tüm ordularının tüm askerlerinin toplamından büyük olan ordumuz o sırada dünyada bunu fiilen yapabilecek durumdaki belki tek ordudur.

Bir yabancı devlet büyüğünün söylediği “”çoğu devletin bir ordusu olduğu ama Türk ordusunun bir devleti olduğu”” yakıştırması benim için artık şimdi asıl anlamını kazanmıştı. Bu kadar ciddi bir işi olan Genelkurmayın NATO ordularıyla zindelik yarışına girişmesi, ya da silah teçhizat teknolojisinin modernizasyonuyla uğraşması tabii ki esas işi olamazdı. Genelkurmayın ciddi esas işinin ne olduğunu şimdi artık nihayet anlamaya başlamıştım.

TSK menşeli ayni Kırıkkale silahın sabah bir solcuyu öğleden sonra bir sağcıyı vurması. Polisin örneğin birbiriyle çatışan Pol-Der /Pol-Bir gibi, öğretmenlerin Töb-Der /Töb-Bir gibi, sağcı ve solcu kamplara bölünmesi. Tüm üniversitelerden orta öğretime kadar sürekli bir kazanın kaynatılması. Her gün ortalama 25-30 gencin vurulması. Ve sonra… bir gün aniden hepsinin birden şıp diye durdurulması, ve Türkiye’nin “”uçurumun kenarından döndürüldüğü”" iddiası. Bütün bunların başarılması ancak çok titiz, çok büyük bir organizasyonla mümkün olabilir.

TSK’nin 12 Eylül 1980 tarihinde büyük bir başarıyla saat gibi çalışan Bayrak Harekât Planı meğer ben Genelkurmay’da vatani hizmet görevimi ifa etmekte iken işte tam orada dikkat ve titizlikle hazırlanmaktaymış. Yetkili nöbetçi subay olduğum halde yakınından bile geçirilmediğim koridorlar. Katılanları uzaktan görmemin bile yasak olduğu gece toplantıları.

İmzasıyla Brüksel’e emirnameler gönderdiğim II. Başkan Haydar Saltık meğer o dönemde orada esas olarak bu Bayrak Harekât Planı üzerinde çalışmakta imiş. Başarılı 12 Eylül darbesinin asıl mimarı ve beyni o imiş.

Terhis olmamdan yaklaşık 30 yıl kadar sonra sosyal güvenlik kurumlarının birleştirilip SGK adını aldığı bir dönemde SGK’dan evime bir yazı geldi. Yazıda özetle “Askerlik hizmetimi yapıp yapmadığım ve eğer yaptı isem bunu belgelendirmem isteniyordu. Daha önce basında okumuştum. Tiyatronun duayenlerinden 76 yaşındaki Erol Günaydın’ın da evine de asker kaçağı olduğuna dair bir belge gönderilmiş ve ikinci kez askere çağırılmıştı. Kendisi hizmetini o dönemki bir yasaya göre “öğretmen olarak” yapmış. O dönemki fotoğraflarıyla TV’lere çıktıktan sonra bir şekilde güç bela konu kapatılmıştı. Yine ayni dönemlerde JİTEM diye jandarmaya bağlı bir grup itirafçılarıyla ortaya çıkmıştı. Terörle mücadele adına insanları kaçırıp yok eden resmi maaşlı bordrolu en az 30-40 elemanı olduğu bilinen bu grup sorulduğunda Genelkurmay resmen “”böyle bir grubun hiç olmadığını”” söylemişti.

Aldı beni bir telaş. Tabii ki eğer askerlik yaptı isem nerede nasıl yaptığımı ancak Askerlik Şubesi resmen belgelendirebilir. Şubeye bir dilekçeyle başvurdum. Birkaç hafta bekledikten sonra cevabı geldi. Herhangi bir kaydım bulunamamıştı.
Aslında elimde onca yıl atmamış saklamış olduğum Genelkurmay sicil numaralı fotoğraflı kimlik kartım var. Görevim dolayısıyla oradan aldığım takdir belgeleri var. Ve tabii eski çok sayfalı nüfus cüzdanımı da saklamışım, orada da personel ofisinin vurduğu hangi tarihlerde görev yapıp terhis olduğumu gösteren imza ve mühür de mevcut.

Uzatmayayım SGK benim verdiğim bilgileri geçerli kabul etti ve daha ileri bir kanıt için ısrar etmedi. Ama ben de şunu öğrendim ki Genelkurmayda fiilen gerçekleşen pek çok karar ve uygulama resmiyete daima başka türlü aktarılmakta ve kaydı da başka türlü tutulmaktadır. Belki orada tüm asteğmenler senelerce tamamen gayri resmi olarak çalıştırıldılar. JİTEM mensupları ve Erol Günaydın’ın dâhil olduğu askeri öğretmenler gibi maaşları başka bir fondan ödenip bütçe hesapları da başka türlü muhasebeleştirildi.

önceki yazı

önceki yazı

Tags: , , , , ,

Yorum gönder

Yorum göndermek için giriş yapmalısınız.