Esham: İç Borçlanma

Para, Devletler ve Biz | Mehmet Genc | Temmuz 8, 2017 at 10:26 am

Esham kelimesi “pay, hisse” anlamındaki sehmin çoğuludur. Osmanlı hukukunda miras ve vakıfla ilgili metinlerde bu anlamı ile kullanır. Bir maliye terimi olarak ilk defa, 1775 yılında uygulamaya konularak 1860’lı yıllara kadar mahiyetini değiştirmeden devam eden belirli bir iç borçlanma sistemini ifade eder. Sistemin özü şudur: Mukataa adıyla bilinen vergi kalemlerinden bazılarına ait yıllık nakdî gelirlerin, faiz denilen belirli bölümlerinin sehimler halinde dilimlenerek özel şahıslara muaccele adı verilen bir peşin meblağ karşılığında “kayd-ı hayat” şartı ile satılmasıdır. Satışa sunulan, bir mukataaya ait yıllık nakdi gelirin hiçbir zaman tamamı değil sadece faiz denilen belirli bölümüdür. Bu gelirin geriye kalan ve mal adı verilen bölümü eshama bağlanarak satılamaz. Askerlerle diğer görevlilere ve emeklilere verilen maaşlarla, bir kısım devlet kuruluşlarına ait zorunlu giderlere karşılık olmak üzere uzun süre boyunca adeta sabitleşmiş gibi kalan bu bölümün başka amaçla kullanılması mümkün değildir. Ancak her mukataanın zamanla geliri arttıkça bu sabitleşmiş yıllık miktarın üstünde kalan bölümüne “gelir fazlası” anlamında faiz adı verilir ve hazine bunları daha esnek şekilde kullanma imkânına sahip olurdu. Bir kısım büyük mukataaların sehimler halinde dilimlenerek satışa sunulan bölümü bu faiz denilen fazlalardan oluştuğu için her sehme ait gelir dilimine de faiz adı verilir. Günümüzün faiz kavramı ile doğrudan herhangi bir ilgisi bulunmayan ve sadece gelir anlamını ifade eden bu dilimler, her sehim için yıllık 2.000 veya 2.500 kuruşluk standart birimler halinde tespit ediliyordu. Bir sehim satın alan şahsın, hayatta kaldığı sürece her yıl bir miktar geliri (faiz) almanın bedeli olarak ödemesi gereken muaccelenin miktarı da bu yıllık gelirin katları olarak ifade edilirdi. Piyasa şartlarına ve sehmin bağlı bulunduğu mukataanın gelirindeki istikrara göre değişmek üzere, muaccelenin kaç yıllık gelire tekabül edeceğini Defterdarlık her grup esham için ayrıca tayin ve ilan ederdi. Meselâ sistemin uygulanmaya başlandığı 1775 yılında İstanbul Tütün Gümrüğü Mukataasına ait yıllık gelirin, mal olarak tespit edilmiş bulunan 159.000 kuruşun üstünde kalan ve faiz olarak nitelenen 400.000 kuruşluk bölümüne tekabül etmek üzere, her biri 2.500 kuruş yıllık gelirli 160 sehimden oluşan ilk grup esham için belirlenen muaccele değeri 5 yıllıktı. Yani 12.500 kuruşluk muacceleyi ödeyerek bir sehim satın alan kişi, ölünceye kadar her yıl 2.500 kuruşluk bir gelire hak kazanmış oluyordu. Eshamın ihraç haddi diyebileceğimiz bu oran, sistemin uygulamada kaldığı yaklaşık 100 yıl boyunca satışa arz edilen eshamın hacmine, bağlı bulunduğu mukataanın verimliliğine, savaş veya barış durumuna göre sürekli değişen değerler almakla birlikte ilk grup için belirlenmiş olan beşin altına hiçbir zaman inmemiş, daha sonraki gruplar için önce 5,5-6’ya yükselmiş ve zamanla 10-12’ye kadar ulaşan değerler almıştır.


Eshama ait belgelerde çok sık kullanılan faiz kelimesinin günümüzdeki faiz kavramı ile doğrudan bir ilgisi bulunmamakla birlikte, bir iç borçlanma sistemi olarak esham uygulamasında lafzen ve mefhum olarak açıkça zikredilmemiş bulunmasına ve hukuken faiz kategorisine ne ölçüde girdiği tartışılabilir görünmesine rağmen fiili bir faizin mevcut olduğu da muhakkaktır. Nitekim sistemin temelinde yer alan ve ihraç haddi olarak nitelendirilen oranların tersi, yani 1/5’ten 1/12’ye kadar değişen hadlerin günümüzdeki faiz kavramına çok yakın bir muhtevaya sahip olduğunda şüphe yoktur. Günümüzün faiz kavramından en önemli farkı, sehim sahibinin ömrü gibi belirsiz bir unsur dolayısıyla sigorta primine yaklaşan bir nitelik taşımasıdır. Bu sebeple bu hadleri, reel faiz hadleri olarak değil de, asimptotik birer tavan faiz haddi olarak düşünmek gerekir.

Kadın veya erkek, Müslüman veya gayrimüslim, askeri veya reaya her Osmanlı tebaası sehim satın alabilirdi. Muaccele ile birlikte onun %5 ile %10’u kadar tutan dellâliyye ve kalemiyye harçlarını hazineye yatırdıktan sonra, kendi adına düzenlenen beratı alıp sehmine “malikâne” olarak kayd-ı hayat şartı ile sahip olurdu. Muaccele ve harçları yatırmış da olsa, kendi adına berat ettirmeden hamiline muharrer tarzda sehime sahip olmak ve yıllık faizlerini almaya hak kazanmak istisnai müsaadeler dışında, normal olarak mümkün değildi. Beratını aldıktan sonra isteyen kişi, muaccelenin %10’u kadar kasr-ı yed resmi’ni hazineye yatırmak şartı ile sehmini başkasına satabilirdi. Sahibi ölen sehim mahlûl (sahipsiz) sayılır ve hazineye ait olurdu. Mirasçılara herhangi bir ödeme yapılmazdı; zira sistemin mantığına göre hazine, aldığı muacceleyi ödediği yıllık faizler içinde itfa etmiş sayıldığı için ayrıca bir anapara ödenmesi söz konusu olamazdı.

Osmanlı devlet borçları tarihinin önemli bir safhasını teşkil eden esham sisteminin nasıl oluştuğunu kısaca hatırlamak gereklidir. Osmanlı devleti kamu borçlanmalarına oldukça geç ve sınırlı ölçüde başvurmuştur. Padişahlara ait iç hazine, uzun süre devlet hazinesinin kredi ihtiyacını karşılamaya yeterli olmuştur. Bunun yanında kısa vadeli kredi ihtiyacını karşılamak üzere bazen devlet ricaline, tüccarlara ve sarraflara belli ölçülerde de olsa müracaat edilmiştir. Bu tür borçlanmanın önemli bir diğer kaynağı da vergi mültezimleriydi. Asıl kredi membaı olan iç hazinenin kaynakları, 17. yüzyıl sonlarında II. Viyana Kuşatması’nı takip eden ağır savaş yıllarında giderek tükenince kredi mercii olarak iltizam sektörünün ağırlığı arttı. Ancak iltizam sektörü, hem mali kapasitesi hem de iltizam sisteminin niteliği gereği sadece kısa vadeli kredi sağlayabilmekteydi. Uzun vadeli kredi temini, iltizam sisteminin işleyişi içinde mümkün değildi. İltizam sisteminin 17. yüzyılın sonlarında malikâne sistemine dönüşmesindeki faktörlerden biri bu imkânı sağlama motifi idi. İltizam sisteminde normal olarak bir yıllık, bazı hallerde daha kısa sürelerle verilen iltizamlar yerine, malikâne sisteminde mukataalar kayd-ı hayat şartı ile veriliyordu. Malikâneci bu şartla aldığı mukataayı kendisi vergilendirir ve önceden tespit edilerek yıldan yıla arttırılmayacağı devletçe garanti edilmiş bulunan ve mal adı verilen sabit bir yıllık vergiyi hazineye ödedikten sonra, vergi hâsılatının kalan bölümünü kendi kârı olarak alırdı. Malikâneyi alırken, hayatta kaldığı sürece kazanmaya devam edeceği bu karların bir nevi kapitalizasyonuna tekabül eder tarzda toplu bir meblağ olan muacceleyi peşin öderdi. Malikâneci öldüğü zaman mukataa mahlûl sayılır ve hazineye geri dönerdi. Yıllık vergileri değişmeden yeniden müzayedeye çıkarılarak en yüksek muacceleyi ödeyene tekrar malikâne olarak verilirdi. Normalde bir daha geri ödenmemek üzere malikânelerden toplanan bu muaccele meblağları vergi kalemlerinden, gelecekte sağlayacakları karlar karşılığında alınan bir nevi uzun vadeli iç istikraz gelirleriydi. Bu gelirler, malikâne sisteminin ihdas edildiği 1695’i takip eden yıllarda toplam devlet gelirlerinin %2’si civarında idi. Fakat 18. yüzyıl boyunca giderek büyüdü ve 1770’li yıllarda yıllık oranı %5’e yaklaştı. Malikine sisteminden sağlanan muaccele gelirlerinin bu yıllık akışından oluşan stok aynı yıllarda 10 milyon kuruş civarında idi ki bu, merkezi devletin yıllık gelirinin yarısına yakın bir meblağı ifade ediyordu. Geri ödemesi söz konusu olmayan bu stok karşılığında malikânecilere ödenen, kayd-ı hayat şartı ile vergilendirme hakkına sahip bulundukları mukataalardan sağlamakta oldukları hâsılatın giderek büyüyen karları idi.

Malikâne sistemi, iç istikraz mekanizması olarak bazı sınırları aşamayan bir sistemdi. Malikâneler, vergi mükelleflerini yönetme sorumluluğunu gerektirdiği için sadece askeri zümre mensuplarına verilebiliyordu. Malikâne, padişah kızları dışında kadınlara verilmediği gibi, çok nadir istisnalar hariç gayrimüslimlere de verilemezdi. Bu sebeple talep piyasası, genel nüfusun % 1’ini pek geçmeyen dar bir kesime inhisar ediyordu. Ayrıca mukataaların hisselere bölünerek birkaç kişiye ortaklaşa idare etmek üzere verilmesi mümkün olmakla beraber, bu hisseleri çok küçük dilimlere ayırıp çok sayıda hissedara malikâne olarak vermenin imkânları da sınırlı idi. Çünkü ortak sayısı arttıkça, malikânenin yönetimi zorlaşmakta ve içinden çıkılmaz ihtilaflara yol açmakta idi. Bütün bunlar, malikâne sistemini hem talep, hem de arz bakımından aşılması zor sınırlar içine hapsetmekteydi. Bu arada, bütün ihtiyatları ve birikimleri eriten uzun bir savaşın (1768-1774) arkasından imzalanan Küçük Kaynarca Antlaşması ile 1775’te Rusya’ya, bütçenin yıllık nakdi gelirinin yaklaşık yansına tekabül eden 7.500.000 kuruşluk bir tazminat ödeme mecburiyetiyle karşı karşıya gelindi. Devlet, kısa sürede büyük meblağları sağlayacak şekilde malikâne sisteminin bazı unsurlarını değiştirerek sınırlarını zorlamaktan başka çare bulamadı. Esham sistemi, malikâne sisteminin devamı ve değişik bir şekli olarak, bu sınırları aşmaya imkân veren bir metot gibi düşünüldü ve uygulamaya koyuldu. Yeni sistem, malikâne sisteminin genel çerçevesi içinde yer almakla birlikte, bazı önemli değişiklikler ihtiva ediyordu. Malikâneci, muaccele ödeyip kayd-ı hayat şartı ile satın aldığı mukataayı veya hissesini kendisi vergilendirirdi. Vergi hâsılatından hazineye ait yıllık belirli vergi ve harçları ödedikten sonra, geri kalan kısım malikâneciye kar olarak kalırdı. Bu kar yıldan yıla farklı olabilirdi. Devlet bu konuda ne garanti verir, ne de müdahale ederdi. Bu bakımdan malikâneci, risk yüklenen bir müteşebbis konumunda idi. Esham sisteminde ise sehim satın alanların, sehmine sahip oldukları mukataa ile ilgileri, yatırdıkları muaccele ile orantılı olarak tespit edilmiş bulunan yıllık bir nakdi geliri almaktan ibaretti. Mukataanın vergilendirilmesi ve yönetimi defterdarın tayin edeceği bir emin veya mültezimin sorumluluğunda idi. Mukataanın yönetimiyle bağın koparılmış olması son derece önemli sonuçlar doğurmuştur. Bir defa hissedarların sayıca sınırlı tutulmasındaki gerekçeler ortadan kalktığı gibi, talep piyasasını sadece askeri zümrenin erkeklerine inhisar ettirme zorunluluğu da son bulmuştur. Böylece kadınlar, çocuklar ve gayrimüslimler de esham piyasasına çekilerek talep hacminin büyütülmesi mümkün olmuştur. Aynı şekilde bir mukataayı hisselere bölme imkânları da büyük bir esneklik kazanmıştır. Bu yeni imkânların getirdiği değişmeyi gösteren tipik bir örnek, esham sistemine bağlanan ilk vergi kalemi olan İstanbul Tütün Gümrüğü Mukataasıdır. Daha önce malikâne olarak sarıldığı dönemin sonlarında 1759’da toplam 22 hissedar malikâneyi bölüşmekteydiler ve yatırmış oldukları muaccelelerin toplamı da 250.000 kuruştan ibaretti. Bu tarihten on beş yıl sonra aynı mukataa eshama dönüştürüldüğü zaman hissedar sayısı 274’e ulaşmış, yatırdıkları muaccelelerin toplamı da 1.800.000 kuruşu geçmiş bulunuyordu. Malikâne sisteminin son sınırlarına kadar genişlediği, buna karşılık eshamın henüz başlamakta olduğu bir döneme ait olan bu örnek bile, aradaki büyük farkı oldukça net göstermektedir. Bu fark zamanla büyüyerek devam etti. Eshama ait talep piyasasını genişletmek ve küçük tasarrufların hazineye ikrazını sağlamak üzere, hisseler giderek küçültüldü. Bir sehim için tespit edilen yılık faiz miktarı standart olarak 2.000 veya 2.500 kuruştu ve bu miktar daha sonra da değişmedi. Ancak bir sehmi bütünü ile alma mecburiyeti yoktu. İsteyen bir sehmin 1/2 veya 1/4’ünü ve giderek 1/64’e kadar küçülen paylarını satın alabilirdi.


Hisselerin küçültülmesi ve halkın her kesimine açık hale getirilmesi sayesinde esham sistemi, malikâneye oranla daha hızlı bir şekilde gelişti. Ocak 1775’te yıllık 400.000 kuruş faiz ödeme kapasitesiyle başlayan sistem, on yıl içinde İmparatorluğun en büyük on bir mukataasını bünyesine alarak yıllık faiz miktarı 2.000.000 kuruşu aşmış bulunuyordu. Ortalama ihraç haddi 5,75 yıllık olarak hesaplanırsa asgari 11.500.000 kuruşluk bir muaccele geliri sağlanmıştır. Bu yıllarda merkezi devlete ait nakdi gelirlerin yıllık yekûnunun 20.000.000 kuruş civarında bulunduğu düşünülürse %50’yi aşan bir iç borç stokunun teşekkül etmiş olduğu ve faiz ödemelerinin de toplam giderlerin %10’una ulaştığı görülür. Aynı yıllarda, 17. yüzyılın sonlarından beri uygulanmakta olan malikâne sisteminin devlete sağlamış olduğu muaccele yekûnu da ancak bu miktar civarında idi. Malikâne sisteminin doksan yıllık birikimi sonunda ulaştığı kapasiteye, esham sisteminin on yılda ulaşmış olması genişlemenin hızı hakkında bir fikir vermeye kâfidir.

Bu hızlı genişleme maliye otoritelerini de düşündürmeye başladı. Zira malikâneden farklı olarak faiz ödemesi hazinenin yükümlülüğü ve garantisi altında bulunuyordu. Maliye otoriteleri, 1786’da sistemin hazine açısından bir bilançosunu çıkarmaya çalıştılar, Hesap sonunda görüldü ki, ölen esham sahiplerinin yeniden satılan sehimlerinin muaccele geliriyle, piyasada alınıp satılan sehimlerden alınan kasr-ı yed resimlerinden sağlanan gelirlerin toplamı, ödenmekte olan yıllık faizin ancak küçük bir bölümünü karşılamaktadır. Esham sistemi genişlemeye devam ettiği sürece, hazine aleyhindeki bu farkın büyüyeceği ve giderek faizleri ödemede karşılaşılacak zorlukların siyasi istikrarsızlığa da yol açabileceği göz önüne alınarak, 30 Ekim 1786’ da yeni esham çıkarılmamasına, daha önce sarılmış olanlardan sahipleri ölerek mahlûl kalanların da yeniden satışa sunulmamasına karar verildi. Kararın arkasındaki bir motif de şu idi: Gereğinden fazla esham çıkarıldığı için, faizin yüksek düzeyini koruduğu düşünülüyor ve eğer esham arzı daraltılırsa, ileride zaruri hallerde esham çıkarmak mecburiyetinde kalındığı zaman hazinenin daha düşük faizle esham satabileceği tahmini yapılıyordu. Karara ancak bir buçuk yıl uyma imkânı oldu. Rusya ve Avusturya ile başlayan savaşın (1787-1791) gerektirdiği harcamalar, tekrar esham satışına başvurmayı zorunlu hale getirdi. Savaştan sonra durum yeniden gözden geçirildi. Bu tarihte eshama ödenmekte olan yıllık faiz 2.500.000 kuruş civarında idi. Ortalama ihraç haddi altı yıl farz edilirse, 15.000.000 kuruşluk bir borç stoku oluşmuş demekti. Hazine bakımından yıllık gelir-gider mukayesesi sonucunda sistemin zararlı olduğuna, yüksek faiz ödemesine tahammül edilemeyeceğine hükmedilerek 1792’den itibaren yeni esham satışlarına son verilerek önce hacminin dondurulmasına, sonra da yıldan yıla birikecek mahlûl sehimlerin hazinede alıkonularak yeniden satışa çıkarılmamasına ve böylece birikmiş olan borç stokunun yavaş yavaş tasfiye edilmesine karar verildi.

Bu işi idare etmek üzere klasik iç hazinenin bir uzantısı ve varisi sayılabilecek olan Darphane görevlendirildi. İrâd-ı Cedîd Hazinesi kurulunca da 1793’ten itibaren görevi o üstlendi ve karar biraz daha genişletilerek, ilk defa serbest piyasada esham alım satımı da yasaklandı. Sehimlerini satmak isteyenler getirip İrad-ı Cedid Hazinesine rayiç değeriyle satabileceklerdi.
Irad-ı Cedid hazinesinin, dört yıllık uygulama içinde satın aldığı ve sahibi ölerek mahlûl kaldığı için zapt ettiği sehimlerin yıllık faiz toplamı 1797 yılında 350.000 kuruşa yakındı. Eshama dönem başında ödenmekte olan yıllık faizin %15’ine yaklaşan bu daralmaya bakarak borç stokunu yirmi yirmi beş yılda tamamen eritmenin mümkün olacağı tahmin edilebilirdi. Ancak bu tahminin gerçekleşmesi mümkün olmadı. Fransa’nın Mısır’ı işgali ile başlayan savaşın (1798-1801) arttırdığı askerî harcamalar yeniden eshama başvurma mecburiyetini getirdi. Biriken mahlûller satıldığı gibi, yeni mukataalar devreye sokularak esham sahası daha da genişletildi. Savaştan sonra eshamın daraltılmasıyla ilgili tasavvurlar tekrar gündeme getirilmekle birlikte, kısa bir aradan sonra yeniden eshama müracaattan başka çare olmadığı görüldü ve 19. yüzyılın ilk yıllarından itibaren esham sistemi, artık cari giderlerin karşılanmasında da desteği zorunlu görünen bir metot olarak yerleşmiş oldu. Bu tarihte yıllık faiz ödemesi 2.832.341 kurusa yükselmiş bulunan esham sistemi, savaş yıllarında daha hızlı olmak üzere yüzyılın ortalarına kadar genişlemeye devam etti. İlk büyük sıçrama 1806-1812 savaşı döneminde görüldü ve savaşın bitiminde yıllık faiz miktarı 7.500.000 kuruşa yaklaşmış oldu. Dönemin ortalama ihraç haddi, yedi kabul edilirse bu, 50.000.000 kuruşu aşan bir borç stoku demekti ve bu 1800’deki düzeyin üç katını aşıyordu. Bu yıllarda merkezi devlet hazinesine ait nakdi gelirlerin bu miktarın çok altında olduğu hatırlanırsa, muazzam bir borç stokunun oluşmuş bulunduğu anlaşılır. Yıllık faiz ödemesi de bütçe gelirlerinin %25’ini geçiyordu.

Esham sahiplerine faizleri, genellikle üç veya altı ay aralıklarla yılda iki (nadiren üç veya dört) taksitte ödenirdi. Taksitleri, ellerindeki sehmin bağlı olduğu mukataanın emini veya sarraf tarafından İstanbul’da verilirdi. Esham sahipleri, küçük miktarda kalem harçları dışında, aldıkları faiz üzerinden normal yıllarda herhangi bir vergi veya resim ödemezlerdi. Ancak 18. yüzyılın sonlarından itibaren savaş yıllarında, savaşa katkı anlamında cebelû bedeliyesi adıyla yıllık faizlerinin %50’sini hazineye ödemekle yükümlü tutuldular.

Esham sisteminin fiili faiz haddinin hesaplanması, ihraç hadlerini doğru olarak takip etme imkânı bulunmasına rağmen, son derece zordur. Çünkü bunu hesaplamak için, ihraç haddiyle birlikte sehim sahiplerinin ortalama ömrünü de bilmek gerekir. Ortalama ömür hesabı ise esham sahiplerinin her grubu için farklı olduğu gibi zaman içinde de önemli değişmeler göstermiştir. Şimdiye kadar yapılan sondaj mahiyetindeki incelemelerden çıkan ilk kaba sonuçlara göre esham sahiplerinin yıllık ölüm oranlarının %1 ile %5 arasında değiştiğini, başlangıç yıllarında nispeten yüksek olan bu oranın giderek düşme eğilimi gösterdiğini söylemek mümkündür. Oranın zamanla düşme eğilimi göstermesi, esham sahiplerinin giderek daha genç yaşta sehim satın almalarından veya genel olarak ortalama ömürlerinin uzamış yahut da şahıslar arası alım satımının hızlanmış olmasından doğmuş olabileceği gibi ölümlerin varislerce gizli tutularak faiz almaya devam imkânı veren hileli yollara başvurulmasından da kaynaklanmış olabilir. Ölümlerin gizlenmesi başlangıç yıllarından itibaren önemli konu olarak görüldüğü için 1780’lerden başlayarak esham sahibi olan birinin öldüğünü bildirenler için ihbariye ödülü verilmeye başlanmıştır. Ancak geniş bir kitlenin tasarruflarını çekmek üzere giderek küçülen hisseleri, sayılan 1800’lerde 4-5 bin kişiyi, 1830’larda 10.000 kişiyi aşan bir kalabalığa yayan bir sistemi tam olarak kontrol altında tutmanın imkânı, çağın şartlarında elbette bulunamazdı. Ölüm oranlarının düşmesinin bir diğer sebebi, berat ettirmeden esham sahibi olmanın giderek yaygınlaşmasıdır.


Eshamı “hamiline muharrer modern tahvillere” dönüştüren değişmenin başlangıcı 1800 yıllarına kadar gider. Devlet, ihtiyaç duyduğu miktarda eshamı pazarlayamadığı hallerde, kendisinden alacağı olan eminlere, sarraflara ve esnafa sehim kaimeleri verip ödeme yollarını denemeye başlaması ile hukuki olarak ihtiyari bir borç olan esham bir nevi mecburi borç haline gelmiş oluyordu. Fertleri esham almaya hukuken zorlama imkânı bulunmadığı için, devletten alacakları karşılığında esham verilen eminler ve sarraflar, bir alıcı bulup satıncaya kadar verilen sehim kaimelerini kendi üzerlerine berat ettirmeden, faizlerini almak üzere ellerinde bulundurma hakkına sahip bulunuyorlardı. Bu hak, 1813’ten 1840’a kadar bir ila iki yıllık sürelerle sınırlandıran çeşitli düzenlemeler çerçevesinde yürürlükte kaldı. Bu da sehimlerin mahlûl kalma oranını düşüren faktörlerden biri olmuştur.

Tavan faizi, %18-19 ile ilk defa piyasaya çıkarıldığı 1775 yılından itibaren tedricen düşmekle birlikte yirmi beş yıl boyunca %15’in üstünde kalan esham, hazine bakımından pahalı ve riskli göründüğü için, sözü edilen müdahalelere maruz kalmıştı. Bu müdahaleler ise, alıcılar bakımından riski arttırdığından, faizi daha da yükseltmekten başka bir sonuç vermiyordu. Bu kısır döngüden 1800’lerden itibaren kısmen kurtulmak mümkün oldu. Devlet maliyesinin borçlanmaya başvurmadan yaşaması mümkün görünmediği için bir daha riski ve dolayısıyla faizi yükseltici önemli bir müdahalede bulunulmadı. Tam olarak güvenliğe kavuşturulduğu için esham piyasada tutundu ve benimsendi. Bu sebeple 19. yüzyılın ilk yansı içinde tavan faiz haddi % 10-14 arasında kaldı. Bu dönemde devlet, yalnız fevkalade harcamaların finansmanında değil, normal cari giderlerin karşılanmasında da eshama başvurduğu için, muaccele gelirleri normal bütçe gelirleri arasında önemli bir yer tutuyordu.
Eshamın uzun süren bu uygulamasında ilk önemli değişmeler Tanzimat’la birlikte başladı. Sistemi etkileyen en önemli faktör, Tanzimat’ın ilanı ile büyük çapta kredi ihtiyacının birden bire gündeme gelmiş olmasıdır. Daha önce malikâne sistemi içinden esham uygulamasına geçmeye yol açmış olan zaruretlerin benzeri şimdi de esham sistemini zorlamaya başlıyordu. Esham, her yıl %1-2 civarında ölenlere ait mahlûllerle ve genişleme imkânları sınırlı kalan mevcut kredi stoku ile belirli dengeye kavuşmuş bir sistemdi. Yeni ve büyük çapta kredi ihtiyacını bu sistem içinde karşılamak, ancak faizleri çok yükseltmekle mümkündü. Bu ise, kayd-ı hayat şartı ile satıldığı için esasen faizi yüksek düzeyde belirlenen eshamda hazine bakımından çok ağır bir yükün altına girmek demekti. Faizlerin çok daha düşük olduğu dış âlemden borçlanma yolları da denenmekle birlikte bu iş başarılamayınca, esham gibi uzun vadeli çok yüksek faizle kredi aramak yerine faizi yüksek, ancak orta vadeli bir krediyi daha avantajlı gören Tanzimat maliye otoriteleri esham sistemini kayd-ı hayat şartından kopararak bunu gerçekleştirebileceklerini düşündüler. Eshamın kayd-ı hayat şartından kopması, sahibi ölen sehimlerin hazineye değil mirasçılara intikal etmesi, yani anaparanın özel mülkiyet sınırları içinde tutulması demekti. Kayd-ı hayat şartına bağlı kalan eski eshamın %12,25 faiz haddinde zorlukla satılabildiği bir dönemde, faizi 0.25 puan arttırarak %12,5’tan hamiline muharrer tahvil tarzında Ağustos 1840’ta piyasaya sürülen yeni sehimlerin satışı başarılı oldu ve bütçeye %17 civarında bir istikraz geliri sağlamaya imkân verdi. Esham Kavâimi, Kaime-i Mu’tebere, Evrâk-ı Nakdiyye gibi isimler verilen bu ilk deneme ile eshamın niteliği artık değişmeye başlamış oluyordu. Esham kavâimi iki yıllık süre için çıkarılmıştı ve süre sonunda toplanacaktı. Kredi ihtiyacı içindeki maliye için toplama mümkün olmadı ve evrak-ı nakdiye olarak yerleşmiş olan yeni usul zamanla genişletilen bir uygulama haline geldi. Mülkiyet ve miras garantisiyle mücehhez olarak rağbet gördüğü için, hazine giderek faizini indirme imkânını buldu. Önce %10’a, daha sonra %8’e indirilen faizlerle yeni yeni kaimeler piyasaya sürüldü. Bu hızlı genişleme ile birlikte değeri de düşen kaime piyasada bir istikrarsızlık kaynağı haline gelmeye başladı. Bu defa eskiden denenmiş, benimsenmiş ve istikrara kavuşmuş olan eshama yeniden dönme fikirleri ortaya çıktı. Hatta kaimelerin hepsinin toplanıp yerine esham sürülmesi de düşünüldü. Ancak faizi çok yükselteceği için bu da pek cazip görülmedi. Nihayet 1849’da kayd-ı hayat şartını, esham satın alanın kız veya erkek çocuklarına da teşmil eden ve evlâdiyyet şurûtu diye nitelenen esham türü piyasaya çıkarıldı. Bu yeni türde eshamı ilk satın alan kişi ve ondan ileride satın alacak olan ikinci şahıs öldükleri zaman, sehimler hazineye geri dönmeyecek ve çocuklara eşit paylarla intikal edecekti. Ancak bu ikinci kuşak da ölünce, sehim mahlûl sayılarak hazineye ait olacaktı.

Kayd-ı hayat şartı ile tasarruftan mülkiyete biraz daha yaklaşan bu formül içinde tavan faizini %8,2’ye kadar düşürmenin mümkün olacağı düşünüldü. Bu tür esham da çok rağbet görmedi ve ancak küçük miktarlarda satış yapılabildi. Bununla birlikte bu yıllarda artık atik diye nitelendirilen normal esham biraz daha yüksek bir faiz haddinde piyasaya sürülmeye devam edildi. Ancak bunların satış hacmi çok sınırlı ölçüleri aşamadı. Nitekim Kırım Savaşı sırasında büyük çapta kredi ihtiyacı ortaya çıkınca atik veya evlâdiyyet şurûtu ile esham satıp bu ihtiyacı karşılama imkânı bulunmadığı için zorunlu olarak faizleri çok yükseltmek gerekiyordu. Bunu da 1840’ta olduğu gibi faizi biraz yükselterek orta vadeli bir kredi ile halletmekten başka çare görülemedi ve Eshâm-ı Mümtâze adıyla üç yıl vadeli % 10 faizli sehimler piyasaya çıkarıldı. Daha sonra Esham-ı Cedide olarak adlandırılacak olan bu sehimlerin hitap ettiği kitle ve toplayabildiği kredi miktarı eski eshamla kıyaslanmayacak kadar büyüktü. İlk defa Mart 1854’te 50 milyon kuruşla başlayan bu yeni sehimlerin satış hacmi giderek arttı ve 1860’larda birkaç yüz milyonluk kapasiteye ulaştı. Bir bölümü yurt dışında da pazarlanan ve modern tahvillere benzeyen bu yeni tip eshamın eskisiyle isim dışında herhangi bir benzerliği kalmamıştı.

Bu yazının tamamı Mehmet Genç'in Devlet ve Ekonomi isimli eserinin ikinci bölümünden alınmıştır.


Bununla birlikte eski tip esham, Osmanlı kurumlarının genellikle paylaştığı tedrici değişme vasfına uygun olarak birden bire sona ermemiş, ilham verdiği yeni borçlanma usulleri yanında bir süre daha yaşamaya devam etmiştir. Önemli bölümünü kadınların oluşturduğu bir rantiye grubunu öteden beri alışmış olduğu bir uygulamadan mahrum bırakmama motifiyle, sahipleri ölerek mahlûl kalan sehimler, bütçede yerleşmiş faiz karşılıkları da hazır bulunduğu için küçük demetler halinde 1860’ların sonuna kadar satılmaya devam etti. Ancak toplam kamu borcu stoku ve bütçedeki borç mürettebatı bakımından oranı ve önemi giderek azaldı. Mevcut sehim sahiplerine, ellerindeki sehimleri modern türden olan diğer sehimlere dönüştürme imkânının tanınması bu azalmayı hızlandırdı. Bununla birlikte müktesep hakları ihlale varan zorlamaları kabul etmeyen Osmanlı hukuk telakkisi, esham sisteminin bütçedeki izlerini tıpkı malikâne, timar ve zeametlerde olduğu gibi son sehim sahibi ölünceye kadar muhafaza etmiştir.

Yorum gönder

Yorum göndermek için giriş yapmalısınız.