Mülkiyet Nedir?

Sözlük | Pierre Joseph Proudhon | Ağustos 10, 2017 at 1:24 pm


Şayet “Kölelik nedir?” sorusuna cevap vermem gerekseydi ve tek kelimeyle kölelik; cinayettir deseydim, ne kastettiğim derhal anlaşılırdı. Bir insandan düşünme yetisini, iradesini, şahsiyetini almak kudretinin hayat memat meselesi olduğunu ve bir insanı köleleştirmenin onu öldürmek olduğunu göstermek için uzun söze hacet olmayacaktı. Öyleyse niçin “Mülkiyet nedir?” sorusuna, anlaşılacağımdan emin olarak, “hırsızlıktır” diye cevap veremiyorum; ne de olsa ikinci soru ilkinin şekil değiştirmiş halinden ibaret değil mi?

Hükümetimizin ve kurumlarımızın temel ilkesini, mülkiyeti tartışmaya kalkıştım; hakkım dâhilinde bu. İncelememden çıkacak sonuçlar hususunda yanılabilirim; bu da hakkım dâhilinde. Kitabımın sonucu olan cümleyi başa koymak gelmiş içimden; bu da hakkım dâhilinde…

Falanca yazar mülkiyetin medeni bir hak olduğunu, ihrazdan doğduğunu ve yasa tarafından onaylandığını öğretir: bir başkası onun doğal bir hak olduğunu ve kaynağını emekte bulduğunu ileri sürer: Ve bu kuramlar birbirine tamamen zıt görünse bile teşvik edilir, alkışlanır. Ben ise ne emeğin, ne ihrazın, ne de yasanın mülkiyet hakkını yaratabileceğini, mülkiyetin aslen haksız olduğunu ileri sürüyorum: Kınanacak ne var?

Ama homurtular yükseliyor!
“Mülkiyet hırsızlık mıymış? İşte 93’ün savaş çığırtkanlığı! İşte devrimin ayak sesleri!” deniyor.

Gönlünüzü ferah tutunuz ey okur!… Ben ne nifak yayıcıyım ne de bir isyanın fitilini ateşleyenim. Üç beş gün sonrasını öngörüyorum sadece; ortaya çıkmasın diye boşuna çabaladığımız bir hakikati ifşa ediyorum; müstakbel anayasamızın önsözünü yazıyorum. Size küfür gibi gelen şu; “Mülkiyet hırsızlıktır” tanımı, şayet önyargılarımız izin verir de anlarsak, bizi düşecek yıldırımdan koruyan bir paratoner olabilirdi; fakat buna engel ne çok çıkar, ne çok peşin hüküm var. Felsefe olayların akışını değiştiremeyecek heyhat! Kader, kehanetlere aldırmaksızın ağlarını örecek. Ama öyle diye adaleti sağlamak, öğretimizi tamamlamak gereksiz mi olacak?

- Mülkiyet hırsızlıkmış! Düşünce âleminde nasıl devrim ama! Mülk sahibi ve hırsız her dönemde çelişkili iki sözcüktü ve imledikleri şeyler de birbirine zıttır. Bu zıtlığı her dil benimsemiştir. Öyleyse hangi yetkeye dayanarak evrensel uzlaşıya hücuma, insan ırkını tekzibe yelteniyorsunuz? Kim oluyorsunuz da çağların ve halkların hikmetini reddediyorsunuz?

- Ey okur; sıradan şahsiyetim sizi niye ilgilendirsin ki? Ben de sizin gibi aklın sadece gerçeğe ve kanıta bel bağladığı bir çağda yaşıyorum; benim adım da sizinki gibi GERÇEĞİN TAKİPÇİSİ; gayem yasanın şu sözleriyle yazılmış:”Nefret gütmeden, korku duymadan konuş; bildiğin şeyi söyle. İnsan türünün işi; bilimin tapınağını inşa etmektir.” Ve bu bilim insanı ve doğayı kapsar. Artık gerçek kendini herkese açık ediyor; bugün Newton’a, Pascal’ a, yarın vadideki sığırtmaca, atölyedeki kalfaya. Karınca kararınca her biri binaya bir taş ekliyor ve tamamlanınca görevi, çekilip gidiyor. Ebediyet önümüzde uzanıyor, ebediyet takip ediyor bizi: İki sonsuzluk arasında zavallı bir ölümlünün çağları ilgilendirecek ne ehemmiyeti olabilir?

Öyleyse ey okur, unvanımı, karakterimi bir yana bırakınız ve sadece iddia ettiklerimle ilgileniniz. Evrensel yanlışı düzeltme iddiasında bulunurken evrensel uzlaşıya dayanıyorum; insan türünün kanaatleri karşısında insan türüne duyduğum inanca sığınıyorum. Beni takip etmeye cesaret edin ve eğer niyetiniz salih ise, vicdanınız hür ise, şayet iki önermeyi bağlayıp bir üçüncüsünü çıkarabilecek kadar bile zekânız varsa, kuşkusuz fikirlerim sizin de fikirleriniz olacaktır. En son diyeceğimi en başta söylemekteki niyetim, kafa tutmak değil, uyarmaktı sizi: Zira beni okuyacak olursanız, sizin onayınızı alacağıma dair inancım tam. Size bahsedeceğim şeyler o kadar yalın, o kadar somut şeyler ki onları fark etmeyişinize şaşacak ve kendi kendinize: “Bunun hakkında hiç düşünmemiştim, “ diyeceksiniz. Başkaları size doğanın sırlarını söküp çıkaran dahiyane bir gösteri sunabilir veya yüce kehanetleri önünüze serebilirler: Fakat burada ancak hakça ve adil olanla ilgili bir dizi deneyle, vicdanınızın boyutları ve ağırlığına ilişkin bir tür ölçümle karşılaşabilirsiniz. İşlemler gözleriniz önünde geçekleştirilecek ve sonucu da bizzat siz değerlendireceksiniz.

Bununla birlikte, bir sistem kurmuyorum: İmtiyazların son bulmasını, köleliğin ilgasını, hakların eşitliğini, yasanın hâkimiyetini talep ediyorum. Sadece adalet, başka bir şey değil. İşte sözlerimin özeti… Dünyaya çeki düzen verme işini başkalarına bırakıyorum.

Bununla birlikte, bir sistem kurmuyorum: İmtiyazların son bulmasını, köleliğin ilgasını, hakların eşitliğini, yasanın hâkimiyetini talep ediyorum. Sadece adalet, başka bir şey değil. İşte sözlerimin özeti… Dünyaya çeki düzen verme işini başkalarına bırakıyorum.

Günün birinde kendi kendime, toplumda neden bunca acı ve sefalet var diye sordum. İnsan ebediyen mutsuz olmaya mahkûm mu? Reform girişimcilerinin kurnaz açıklamalarıyla yetinmedim; kimi genel sefaletten hükümetin gevşekliğini ve beceriksizliğini, kimi genel yozlaşmayı ve cahilliği sorumlu tutuyordu. Mahkemelerde ve basında sürüp giden sonu gelmez kavgalardan bıkıp, meselenin derinine bizzat inmek istedim. İlim erbabına danıştım, felsefe, hukuk, siyasal iktisat ve tarihle ilgili yüz cilt kitap okudum: Bunca okumanın gerekmediği bir çağda yaşamış olmayı diledim! Kesin bilgilere ulaşmak için elimden geleni yaptım; kuramları karşılaştırdım, itirazlara cevaplar buldum, argümanları kullanarak formüller ve çıkarımlar tasarladım durmadan; bin türlü kıyası en sağlam mantığın hassas terazilerinde tarttım. Bu zahmetli çalışma sırasında pek çok ilginç olguyu toparladım ve boş vakit bulur bulmaz bunları dostlarımla ve kamuoyuyla paylaşacağım. Fakat söylemem gerekiyor ki, daha en başından, adalet, eşitlik, özgürlük gibi sıradan, ama kutsal kelimelerin manasını hiçbir zaman anlamamış olduğumuzu fark ettim. Tek tek bu kavramların her birine dair fikirlerimiz son derece bulanıktı. Ve aslında bu cehalet, hem bizi yiyip bitiren sefaletin ve hem de insan türünün üstüne çökmüş bütün felaketlerin tek sebebiydi.

Bu tuhaf sonuç karşısında kafam allak bullak oldu: Akıl yürütmemden şüphe ettim. Nasıl yani dedim, hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği, havsalanın almadığı şeyi sen mi keşfettin? Titre ve kendine gel! Biçare, hasta beyninin kuruntularını bilimin gerçekleriyle karıştırmaktan sakın! Bilmez misin ki, büyük filozoflar ameli ahlak alanında bir yanlışın evrensel hale gelemeyeceğini söylemiştir? Bu yüzden işte, hükümlerimi sınamaya karar verdim ve bu yeni çalışmamda kendime şu sorulara cevap verme şartı getirdim: Ahlak ilkelerinin tatbikinde bütün insanlığın bu kadar uzun zaman ve evrensel ölçüde yanılmış olması mümkün müdür? Nasıl ve niçin yanılmış olabilir? Hata evrensel olduğuna göre, düzeltilmez de değil midir?

Vardığım son uçların gerçekliğini emniyet ettiğim bu sorular, analize uzun süre direnemedi. Bu incelemenin V. Bölümünde, bütün bilgi alanlarında olduğu gibi ahlak alanında da en ciddi hataların bilim yolunda bir aşama olduğu; adalet dağıtma işinde bile, yapılan hataların insanı yücelten bir ayrıcalık olduğu görülecektir ve felsefe alanında bana düşebilecek liyakat payı son derece küçüktür. Olayları adlandırmak kolaydır: Marifet, olayları ortaya çıkmadan önce bilebilmekte. Artık kemale ermiş, bütün zihinlere musallat olmuş, bugün ben değilsem yarın bir başkasının dile getireceği bir fikri ifade ederken, bana düşecek pay olsa olsa önce söylemiş olmak hüneridir. Şafağı önce gördü diye övülür mü hiç insan?

Gerçi evet, koşulların eşitliğinin hakların eşitliğiyle aynı şey olduğuna, mülkiyet ve hırsızlığın eşanlamlı terimler olduğuna; yetenek ve hizmette üstünlük bahanesiyle bahşedilen, daha doğrusu gasp edilen bütün toplumsal üstünlüklerin haksızlık ve soygunculuk olduğuna herkes inanıyor ve bunu tekrarlayıp duruyor. Demek istediğim, bütün insanlar kalpleriyle bu hakikatlere şahitler; gereken sadece onları anlamalarını sağlamaktır.

Konuya girmeden önce, izleyeceğim yolla ilgili iki satır bir şey söylemem gerekiyor. Pascal bir geometri problemini ele alırken, bir çözüm yöntemi icat etmişti; felsefi bir sorunu çözmek için de bir yöntem gereklidir. Eh, sonucun ciddiyeti bakımından felsefenin ele aldığı sorunlar geometrininkileri kat be kat aştığına göre felsefi sorunların çözümü, derin ve ciddi bir analizi çok daha katı biçimde talep etmez mi?

Çağdaş psikologlar diyor ki, zihnin alımladığı bütün algılar, yine zihnin bazı genel kanunlarına göre belirlenir: tabir caizse, müdrikemizde zaten var olan bazı kalıplara dökülürler ve bu kalıplar algının biçimsel koşuludurlar. Dolayısıyla diyor bu psikologlar, zihin doğuştan gelme idealara sahip değilse bile hiç olmazsa doğuştan gelen bazı formlara sahiptir. Bu itibarla, örneğin her fenomen bizim tarafımızdan illaki zaman ve mekan içinde idrak edilir: hepsiyle ilgili bir ortaya çıkma nedeni tasarlarız, var olan her şey töz(substance); kiplik(modality), sayı, ilişki vb. fikirleri içerir. Kısacası, aklın genel ilkeleriyle ilişkili olmayan hiçbir düşünceye varamayız ve bunlardan bağımsız hiçbir şey yoktur.

İdrak yetisinin bu aksiyomları diye ekliyor psikologlar, bütün hükümlerimizi ve fikirlerimizi kati suretle şekillendiren ve duyularımızın sadece aydınlatabileceği bu temel kalıplar okullarda kategoriler adıyla bilinirler. Kategorilerin zihindeki öncelikli varlıkları bugün artık ispatlanmıştır; mesele sadece onlara bir sistem kazandırmak ve sayılarına karar vermektir. Aristoteles on tane kategori sayıyordu; Kant ise on beş. V. Cousin bu sayıyı üçe, ikiye ve ardından da bire indirdi ve bu profesörün tartışmasız başarısı, kategorilerle ilgili doğru kuramı keşfetmiş olması değilse bile hiç olmazsa metafiziğin en büyük, hatta belki de tek meselesi olan kategorilerin muazzam önemini herkesten iyi anlamış olmasıdır.

İtiraf edeyim, sadece ideaların değil, müdrikemizin formlarının veya yasalarının da doğuştan olduğuna inanmıyorum; Aristoteles’in metafiziğine kıyasla Reid ve Kant’ın metafiziğinin gerçekten daha da uzaklaştığını düşünüyorum. Ancak burada aklın bir eleştirisine girişmek istemediğimden –ki bu uzun bir çalışma ister ve kamuoyunu hemen hiç ilgilendirmez– zaman, mekân, töz ve neden gibi en genel ve en zorunlu fikirlerimizin ilksel olarak zihinde var olduğu yahut en azından doğrudan doğruya zihnin kurmasından kaynaklandığı hipotezini kabul edeceğim.

Ancak daha az doğru olmayan, ama filozofların belki de incelemeyi fazlaca savsakladıkları bir olgu varsa, o da ikinci bir doğa olarak alışkanlığın idrak yetimize bizi etkileyen görünümlerden kaynaklanan yeni kategori formları yerleştirme gücünde oluşudur. Bu sonradan edindiğimiz kategorilerin hükümlerimiz üzerindeki etkileri ilksel kategorilerden daha az belirleyici değildir. Dolayısıyla bizler, hem aklımızın ebedi ve mutlak yasalarına ve hem de noksan gözlemlerin telkin ettiği, genellikle kusurlu olan ikincil kurallara göre muhakeme etmekteyiz. İşte yanlış önyargıların en verimli kaynağı, sayısız hatanın değişmeyen ve genelde de karşı koyulamayan sebebi budur.

Bu peşin hükümlerden kaynaklanan eğilimler genelde o kadar kuvvetlidir ki, zihnimizin yanlış diye hükmettiği, aklımıza aykırı gelen, vicdanımızın reddettiği bir ilkeyle mücadele ederken bile, farkında olmadan onu savunur, ona göre muhakeme ederiz ve ona hücum ederken yine ona itaat ederiz. Kısır bir döngüye sıkışmışken, zihnimiz kendi kendine isyan eder; ta ki yeni bir gözlem yeni fikirler doğurarak bize başka bir ilkeyi keşfettirinceye ve o da hayal gücümüze tasallut eden hayaletten bizi kurtarıncaya kadar.

Mesela bugün biliyoruz ki, sebebi henüz meçhul olan bir evrensel mıknatısın yasalarına göre, iki cisim, şayet önlerinde engel yoksa çekim kuvveti dediğimiz bir gücün etkisiyle hızlanarak birleşmeye meylediyorlar. Desteksiz cisimleri yere düşüren, tartıda ölçülmelerini sağlayan ve bizi yaşadığımız dünyaya rapteden şey bu çekim kuvvetidir. Bu nedeni bilmemek, eskilerin taban karşısı denen şeye inanmalarına engel olan tek sebepti. Lactance’tan sonra Aziz Augustinus da aynı şeyi söylüyordu, “Şayet ayaklarımızın altında insanlar varsa, baş aşağı olup gökten düşeceklerini anlamıyor musunuz?” diyordu. Gözüne öyle göründüğü için dünyanın düz olduğuna inanan Hippone Piskoposu Augustinus, farklı farklı yerlerde başucu noktasıyla ayakucu noktasını birleştiren doğrular çizilse, bu çizgilerin paraleller oluşturacağı sonucuna varıyordu ve yukarıdan aşağıya her hareketi işte bu çizgilere göre konumlandırıyordu. Buradan kalkarak tabiatıyla, yıldızların gök kubbeye asılı halde dönen lambalar olduğuna hükmediyordu; kendi başlarına bırakılsalar, yıldızlar ateş yağmuru halinde yeryüzüne düşerlerdi; yeryüzü dünyanın tabanı olan devasa düz bir satıhtı vs… Ona, dünyanın neyin üzerinde durduğunu sorsak, bunu bilmediğini, fakat Tanrı’nın her şeye gücünün yeteceğini söylerdi. İşte Aziz Augustinus’un uzama ve devinime ilişkin fikirleri bunlardı; görünüşün verdiği bir peşin hükmün kafasına soktuğu ve ona göre genel bir kural, yargı gücünün bir kategorisi haline gelmiş fikirlerdi bunlar. Cisimlerin düşme nedenine gelince, Augustinus’un hiçbir fikri yoktu; cismin düştüğü için düştüğünden başka bir şey söyleyemezdi. Bizim için ise düşüş fikri çok daha karmaşıktır. Bu fikrin içerdiği uzam ve devinime dair genel fikirlere, çekim veya merkeze yönelim fikirlerini ekleriz ve bu bize daha yüksek bir neden fikrini verir. Fakat fizik bu açıdan yargılarımızı baştan aşağı düzeltmemiş olsa hala Aziz Augustinus’un peşin hükmünü kullanıyor olabilirdik. Üstelik bir cismin düştüğünü söylediğimizde, sadece ve genel olarak bir çekim kuvvetinin yürürlükte olduğunu değil, fakat bilhassa ve özel olarak da bu hareketin yere doğru ve yukarıdan aşağıya cereyan ettiğini anlıyoruz hala. Aklımız boş yere aydınlanmış sanki, muhayyilemiz galip geliyor ve kullandığımız dil de asla düzeltilemiyor. Gökten inmek, göğe çıkmak kadar yanlış bir tabir, ama buna rağmen, insanlar bu dili kullandığı sürece bu tabir de sürüp gidecek.

Yukarıdan aşağıya, gökten inmek, bulutlardan düşmek vb. bütün bu tabirler, anık tehlikesizdir, çünkü uygulamada bunları tasfiye edebiliyoruz. Ama bir an için bütün bu kullanımların bilimin ilerleyişini ne kadar geciktirdiğini düşünmeye tenezzül edelim. Gerçi statikte, mekanikte, hidrodinamikte ve balistikte düşmenin gerçek sebebini bilmek pek de mühim değildir ve genel olarak uzamdaki devinimle ilgili fikirlerimizin doğru olması yeterlidir. Fakat iş, dünyanın düzenini, gelgitlerin sebebini, dünyanın biçimini ve uzaydaki konumunu açıklamaya geldiğinde durum bunun tam tersidir: Bunları açıklayabilmek için görünümün dairesinden çıkmak gerekir. Hünerli teknisyenler, mükemmel mimarlar, mahir topçular en eski çağlardan beri var olagelmiştir; dünyanın yuvarlaklığı ve çekim kuvveti ile ilgili yanılgıları sanatlarının ilerlemesine engel olmamıştır; binaların sağlamlığı ve hedeflerinin şaşmazlığı bundan hiç etkilenmemiştir. Fakat yeryüzünden çıkarılan dikey çizgilerin sözde paralelliğinin açıklayamadığı fenomenlerle er geç karşılaşmak zorunda kalırız: Ve o zaman geldiğinde, asırlardır günlük pratiklerle uyum içinde olmuş peşin hükümler ile gözün gördüğüne aykırı gelen yeni görüşler arasında kavga da başlar.

Şu halde bir yandan, yalıtılmış olgulara veya salt görünümlere dayanan temelleri var ise de en yanlış yargılar bile daima bazı doğru çıkarımlara yetebilecek oranda bir gerçeklik barındırırlar; fakat bu alanın ötesinde saçmalığa düşeriz. Sözgelimi Aziz Augustinus’un görüşlerinde doğru bir taraf vardı; nitekim cisimler yere doğru düşüyor, düşme düz bir çizgi takip ediyor, güneş ya da dünya hareket ediyor, gök ya da yer dönüyor, vb. Bu genel geçer olgular daima gerçek idi; bilim bunlara hiçbir şey eklemedi. Ama öte yandan, her şeyi açıklamak gerekliliği bizi daha da anlaşılır ilkeler araştırmaya sürüklüyor. İşte bu yüzden önce yeryüzünün düz olduğu, ardından da dünyanın evrenin merkezinde çakılı olduğu görüşlerini teker teker terk etmek zorunda kaldık.

Fizik dünyasından, ahlak dünyasına geçecek olursak, burada da yine görünümün yarattığı aynı yanılgılara, kendiliğindenliğin ve alışkanlığın aynı etkilerine maruz kaldığımızı görürüz. Fakat bilgi sistemimizin bu ikinci kısmını ilkinden ayıran şey, ilk olarak, kanaatlerimizden çıkarsadığımız iyi ve kötünün varlığı, ikinci olarak, bize işkence edip öldüren peşin hükümleri savunmaktaki inatçılığımızdır.

Yerçekiminin sebebi ve yerin biçimiyle ilgili ne tür bir sistem benimsemiş olursak olalım, fizik bundan etkilenmez ve toplumsal ekonomimiz de bundan ne fayda ne zarar görür. Fakat ahlak dünyamızın yasaları bizim tarafımızdan ve bilim içimizde tatbik edilir. Bu yasalar bizim bilinçli katılımımız olmadan, dolayısıyla da tarafımızdan bilinmiyorsa uygulanamaz. Öyleyse ahlak yasalarına dair bilgimiz yanlışsa, ne kadar iyiliğimizi istesek de kendi kötülüğümüzü yaratacağımız aşikârdır; şayet bu bilgi yarım yamalaksa, kimi kez toplumsal terfiimizi sağlayabilir, fakat uzun vadede bizi yanlış yola sürükleyecek ve en nihayetinde bizi felaket uçurumuna atacaktır.

İşte o zaman bilginin en yükseğini kullanmak kaçınılmaz hale gelir ve söylemek gerekir ki arandığı takdirde bulunmayacak bilgiler de değildir bunlar, ama eski peşin hükümlerle yeni fikirlerin çetin savaşı tam da bu noktada başlar. Yangınlar ve kaygılar içinde geçen günler! Herkesin hep bu inançlarla ve bu kurumlarla mutlu mesut yaşadığı günler hatırlatılır: O inançları suçlamak, o kurumları dağıtmak niyedir? O mutlu çağın, tam da toplumun içinde gizli bulunan kötülük ilkesini geliştirmeye yaradığını anlamak istemezler. İnsanları, tanrıları, yeryüzünün muktedirlerini ve doğanın güçlerini suçlarlar. İnsan, kötülüğün sebebini kendi kafasında ve kalbinde aramak yerine efendilerine, hasımlarına, hısımlarına ve kendine çatar; uluslar silaha sarılır, birbirlerini boğazlar, katlederler, ta ki nüfusun iyice azalmasıyla denge tekrar kurulana, barış savaşçıların küllerinden yeniden doğana kadar. İşte ataların âdetlerine el uzatmak, şehirlerin kurucularının vazettikleri ve asırlık sadakatle doğrulanmış yasaları değiştirmek insanoğluna bu kadar çirkin gelir.

“Nihil motum ex antiquo probebile est” diye yazıyor Titus Livius, “bütün yeniliklere kuşkuyla yaklaş.” Kuşkusuz; insan hiç değişmesi gerekmese, hakkında en hayırlısı bu olurdu: Yok, ama hayır! İnsan cahil doğuyor, tedricen kendini yetiştirerek var olabiliyor diye, aydınlığa yüz mü çevirmeli; Aklından feragat edip tesadüfe mi terk etmeli kendini? Mükemmel sağlık nekahetten yeğdir: Bu, hastanın iyileşmeyi reddetmesi için gerekçe olabilir mi hiç? Vaftizci Yahya ve İsa asırlar öncesinden “Reform, reform!” diye haykırıyorlardı: elli yıl kadar önce dedelerimiz “Reform, reform!” diye haykırıyordu ve bizler de daha uzun zaman “Reform, reform!” diye haykıracağız.

Çağımın acılarını görüp kendi kendime şöyle dedim: Toplumun üzerine kurulduğu ilkeler arasında, toplum tarafından anlaşılmayan, cahillikle hükümsüz kılınan ve bütün hastalıkların sebebi olan bir ilke var. Bu en kadim ilkedir, zira en modern ilkeleri silip süpürüp eskilere dokunmamak devrimlerin özünde vardır; hâlbuki bizim mustarip olduğumuz kötülük, bütün devrimlerden önce gelir. Cahilliğimizle yozlaştırdığımız bu ilke, el üstünde ve aziz tutulan bir ilkedir, çünkü öyle olmasaydı kimseyi rahatsız etmezdi, etkisiz olurdu.

Amacı açısından doğru, fakat yanlış anladığımız bu ilke, insanlık kadar eski olan bu ilke hangisidir? Din olabilir mi bu?

Bütün insanlar Tanrı’ya inanır: Bu dogma, insanların hem bilinçlerine hem de akıllarına sirayet etmiştir. İnsanlık için Tanrı, çok ilksel bir olgu, kaçınılmaz bir fikirdir; müdrikemiz için neden, töz, zaman ve mekân gibi kategorik idealar ne kadar zorunluysa, Tanrı da o kadar zorunlu bir fikirdir. Güneşin fiziğin uslamlama(argümentasyon)larından önce duyularımızın tanıklığıyla verili oluşu gibi Tanrı da her türlü zihinsel çıkarıma öncel bir biçimde bilinç tarafından tasdik edilir. Gözlem ve deney yoluyla fenomenleri ve yasaları keşfederiz, bunların varlıkları ise sadece iç duyuya verilir. İnsanlık Tanrı’ya inanıyor; fakat hangi Tanrı’ya inanıyor? Kısacası Tanrı nedir?

Türümüzde doğuştan gelen, genel kabul gören, ilksel tanrısallık mefhumu, insan aklının kuşatabildiği bir mefhum değil. Doğanın ve sebeplerin bilgisine yaklaşmak için attığımız her adımda Tanrı fikri de azamet ve yücelik kazanıyor: Bilimde ne kadar ilerlersek Tanrı da sanki o denli büyüyor ve öteye gidiyor. İnsanbiçimcilik ve putçuluk, insanlığın havsalasının toyluğunun zorunlu bir sonucu, çocuklara ve şairlere özgü bir ilahiyattı. Bir ahlak ilkesi yapılmadığı sürece ve eğer kanaat özgürlüğüne saygı duyulacaksa zararsız addedilebilecek bir hataydı bu ilahiyat. Fakat Tanrı’yı kendi imgesine göre yapan insan, daha sonra onu sahiplenmek de istedi. Ulvi Varlığı çarpıtmakla yetinmeyip, ona kendi mirası, malı, putu gibi muamele etti. Korkunç kisvelere sokulan Tanrı, her yerde insanın ve devletin malı haline geldi. İşte yaşam biçimlerinin din tarafından yozlaştırılması böyle başladı ve kutsal savaşların ve bağnaz nefretlerin kaynağında bu vardır. Çok şükür herkesi kendi inancında serbest bırakmayı öğrendik; dinin sınırları dışında ahlaki kurallar arıyoruz. Tanrı’nın doğası ve özellikleri, ilahiyatın dogmaları, ruhların selameti ile ilgili hüküm vermeden önce, vakarla bilimin neye inanıp neyi reddetmemiz gerektiğini öğretmesini bekliyoruz artık. Tanrı, ruh, din, sonu gelmez tefekkürlerimizin, en vahim dalaletlerimizin, en feci sorunların değişmez konusu oldu. Bu sorunların çözümü her zaman denendi ve hep eksik kaldı. Bütün bu konularda hala hataya düşebiliriz, fakat hiç değilse hatalarımız artık zararsızdır. İnanç özgürlüğü ve dünyevi-dini ayrımıyla birlikte, hiçbir yasa, hiçbir siyasal ve medeni kurum dine dayandırılamayacağı için dini düşüncelerin toplumun gelişimi üzerindeki etkisi artık bütünüyle olumsuzdur. Dini ödevlerin ihmali genel yozlaşmayı destekleyebilir, fakat onun zorunlu sebebi değildir, ancak tali sebebi veya sonucu olabilir. Hele bizi ilgilendiren sorun açısından bu gözlem kesindir; İnsanlar arasındaki koşul eşitsizliğinin sebebi, fakirliğin, evrensel sefaletin, hükümetin açmazlarının sebebi artık dine bağlanamaz. Daha geriye dönmeli, daha derini eşelemeliyiz.

Fakat insanda dini duygudan daha derin ve daha ilksel olan şey nedir?

İnsanın kendisi vardır; yani istenç ve bilinç, hür irade ve yasa insanda birimsiz bir uzlaşmazlık içindedir. İnsan kendi kendiyle savaş halindedir. Niçin?

“İnsan başlangıçta günah işledi,” diyor ilahiyatçılar, “türümüz kadim bir cürümden ötürü suçludur. Bu günah yüzünden insanlık Tanrı’nın gözünden düşmüştür: Nasibi hata ve cehalet olmuştur. Tarihçileri okuyunuz, her yerde, halkların daimi sefaletinde kötülüğün zorunluluğunun kanıtlarıyla karşılaşırsınız. İnsan acı çeker ve daima da çekecektir: Hastalığı kalıtsal ve bünyevîdir. Hastalığı hafifletmeye teskin etmeye çalışabilirsiniz, ama derde deva yoktur.

Bu söylem sadece ilahiyatçılara da has değil. Bir dengine, sürekli mükemmelleşmeyi savunan materyalist filozofların yazılarında da rastlarız. Destutt de Tracy, fakirliğin, suçların, savaşların toplumsal halimizin kaçınılmaz bir keyfiyeti olduğunu, zorunlu bir kötülük olduğunu ve buna karşı çıkmanın çılgınlık olacağını öğretisinde resmen beyan ediyor. Demek ki, adı ister kötülüğün zorunluluğu ister kökensel sapma olsun temeldeki felsefe aynıdır.

“İlk insan günah işledi.” Yeni Ahit’in ateşli taraftarları bunu sadakatle yorumladıklarında şöyle diyeceklerdir: İnsan ilksel olarak günahkârdır, yani beşer şaşar; zira günah işlemek, yanılmak, şaşmak aynı şeydir.

“Adem’in günahının sonuçları, insan türüne intikal etmiştir ki bunların en başında cehalet gelir.” Aslında cehalet birey için olduğu gibi tür için de ilkseldir; fakat pek çok sorunla ilgili olarak, siyasal ve ahlaki alanlarda bile insan türünün bu cehaletine derman bulunmuştur: Günün birinde tamamen ortadan kalkmayacağını nerden biliyoruz? İnsan türünün hakikate doğru daimi bir ilerleyişi, aydınlığın karanlıklar üzerinde sürekli zafer kazanması söz konusu. Demek ki hastalık hepten devasız değildir ve ilahiyatçıların açıklaması yetersiz olmaktan da öte saçmadır, çünkü “İnsan yanılır, çünkü yanılır,” totolojisinden ibarettir. Hâlbuki şöyle demek gerekir: “İnsan yanılır, çünkü öğrenir.” Nitekim bilmesi gereken her şeyi öğrendiğinde insanın artık yanılmayacağına ve acı çekmeyeceğine inanmak makuldür.

İnsanın kalbine kazınmış dedikleri bu yasa hakkında ilim erbabını sorgulayacak olsak, derhal fark ederiz ki, bu zevat hiç bilmediği bir konuda tartışmaktadır. En önemli sorunlarla ilgili neredeyse her kafadan bir ses çıkmaktadır. En iyi yönetim şekli, yetkenin kökeni, hukukun mahiyeti hakkında hemfikir iki kişi dahi bulunamaz. Hepsi, kıyısı olmayan dipsiz bir denizde, pek de mütevazı olarak tek hak yol addettikleri nefislerinin rehberliğinde rastgele seyrüsefer etmekteler. Ve bu birbiriyle çelişen karmakarışık görüşlere bakıp şöyle diyoruz: “Araştırmalarımızın konusu yasadır, toplumsal ilkenin belirlenmesidir; hâlbuki politikacılar, yani toplum bilimciler birbiriyle anlaşamıyorlar; demek ki hata onlardadır ve her hatanın bir doğrusu olduğundan, bu zevatın kitaplarında onlar farkında olmadan dibe çökmüş hakikati bulmak gerekir.”

Peki, ama siyaset yazarları ve hukukçular ne üzerinde ittifak ediyorlar? Adalet, hakkaniyet, özgürlük, doğal hukuk, medeni hukuk vs. üzerinde. Peki, adalet nedir? İlkesi, mahiyeti, formülü nedir? İlim erbabının bu soruya verecek cevabı olmadığı açık; Zira aksi halde, açık ve kati bir ilkeden yola çıkan bilimleri, sonu gelmez ihtimaller alanından çıkardı ve tartışmalar sona ererdi.

Adalet nedir? İlahiyatçıların cevabı: Bütün adalet Tanrı’dan gelir. Bu doğru, ama bilgimizi artırmıyor.

Filozoflar bu konuda daha bilgili olmalıydı, nitekim yarıp kalkıp adalet ve adaletsizlik üzerinde tartıştılar! Ancak maalesef küçük bir tetkik, onların da bilgisinin yok hükmünde olduğunu gösterir. Filozoflar bu noktada güneşe sadece hayranlık, aşk ve coşku nidasıyla “Oo! Oo!” diyerek dua eden vahşilere benzerler: Güneşin bu “O!” nidasına pek bir kayıtsız kaldığını bilmeyen de yoktur. İşte adalet söz konusu olduğunda filozofların durumu tıpkı buna benzer. Adalet bir dolu lakırdı, Bu sofu terane ne demeye geliyor diye soruyorum? Hepsi de vahşilerin duasından “Oo!”dan ibaret.

İnsan bilgeliğinin adaletle ilgili en makul öğretisi şu meşhur özdeyişte özetlenmiştir: Başkalarına sana davranmalarını istediğin gibi davran; sana yapılmasını istemediğin şeyi başkalarına yapma. Fakat bu pratik ahlak kuralının bilime faydası yoktur: Bana bir şekilde davranılmasını veya davranılmamasını istemeye ne hakkım var? Ödevimin hakkıma denk olduğunu söylemek ancak bu hakkın ne olduğu söylendiğinde bir anlam ifade eder.

Daha olumlu ve daha belirgin bir şeye varmaya çalışalım. Adalet, toplumu yöneten merkezdeki yıldızdır. Siyaset dünyasının etrafında döndüğü kutuptur, bütün işlemlerin ilkesi ve düzenleyicisidir. İnsanlar arasında olup biten her şey hak hukuk namınadır, içine adaletin karışmadığı hiçbir şey yoktur. Adalet hiç de yasanın hizmeti değildir: Tersine yasa, insanların çıkar ilişkileri içinde bulunduğu her durumda hak olanın ilanından ve tatbikinden öte bir şey olmamıştır asla. Dolayısıyla adil ve hakça olanla ilgili düşüncelerimiz eğer kötü tanımlanmışsa, eksik veya yanlış ise, bütün yasal uygulamalarımızın hatalı, kurumlarımızın çarpık, politikalarımızın yanlış olacağı aşikardır. Sonuç, toplumsal rahatsızlıklar ve kargaşa olacaktır.

İnsanların adalet kavramı ve adaletin uygulanmasıyla ilgili görüşleri hiç sabitlik arz etmeseydi, farklı çağlarda bu görüşler de değişime uğrasaydı; kısacası fikirlerde bir ilerleme olsaydı, kafamızda ve dolayısıyla da zorunlu olarak eylemlerimizdeki adaletin çarpıklığı hipotezi ispatlanmış bir olgu olurdu. Ve işte en çarpıcı tanıklıklarla tarih, tam da buna şahitlik ediyor.

On sekiz asır önce, dünya Sezar’ın egemenliği altında, kölelik düzeni, batıl inançlar ve şehvet düşkünlüğü içinde helak olup gitmekteydi. Sonu gelmez sefahat âlemleriyle aklı başından gitmiş ve adeta serseme dönmüş halk, hak ve ödev mefhumlarını dahi yitirmiş haldeydi: Savaş ve sefahat döngüsü içinde eziliyordu; makine sayılan kölelerin çalışması ve angarya, halkı geçim olanaklarından yoksun bırakıyor, soyun sürmesini engelliyordu. Bu muazzam yozlaşmadan, en iğrenç şekliyle barbarlık, yeniden hortladı ve daha ücra bölgelere amansız bir cüzam gibi yayıldı. Bilgeler imparatorluğun sonunun yaklaştığını sezdiler, fakat çare bulamıyorlardı. Nasıl bir çare düşünebilirlerdi ki? Bu köhne toplumu kurtarmak için, kamuoyunun değer verdiği ve taptığı şeyleri değiştirmek, seküler adalet sisteminin geçerli saydığı hakları ise lağvetmek gerekirdi. Şöyle deniyordu: “Roma, siyaseti ve tanrıları sayesinde muzaffer oldu, dine ve kamuya yönelik her reform çılgınlık ve kafirlik olacaktır. Mağlup halklara karşı merhametli olan Roma, onlara zincir vurarak hayat bahşetmiştir. Köleler zenginliğin en verimli kaynağıdır; halkların özgürlüğü Romanın haklarının ihlali ve ticaretinin iflası olacaktır. Refah içinde yüzen ve dünya nimetleriyle tıka basa dolu olan Roma, zaferleriyle ve hükümetiyle ayakta durmaktadır. Roma’nın lüksü ve hazları fetihlerinin karşılığıdır, onlardan feragat edemez, yoksun da koymaz kendini.” Böylece Roma, hem hukuka hem gerçeğe sahip oluyordu. Roma’nın iddiaları, içeride görenekler, dışarıda da hukuk tarafından meşrulaştırılmaktaydı. Dinde putperestlik, devlette kölelik, özel hayatta hazcılık Roma’nın kurumlarının temelini oluşturuyordu. Bunlara dokunmak toplumu temelinden sarsmak, modern ifadelerle söylersek devrimlerin yolunu açmak demekti. Ve bu kimsenin aklına gelmiyordu, insanlık da kan ve lüks içinde can veriyordu.

Aniden kendine “Tanrı Kelamı” diyen bir adam çıkageldi: Aslında kim olduğu, nereden geldiği, o fikirleri kendisine kimin ilham ettiği bugün bile bilinmiyor. Konuştuğu her yerde, toplumun miadını doldurduğunu, dünyanın yeni bir dünyaya gebe olduğunu ilan etti. Ruhbanların zehir saçtığını, hukuk adamlarının cahil, filozofların yalancı ve riyakar olduklarını; köle ile efendisinin eşit olduğunu, tefeciliğin ve benzeri mesleklerin hırsızlıkla bir olduğunu, mülk sahiplerinin ve keyif ehlinin bir gün yanacağını, oysa ki fakirlerin ve kalbi temiz olanların rahat bir yerde ikamet edeceklerini söyledi. Daha az fevkalade olmayan pek çok şey daha söyledi.

Bu insan, yani Tanrı Kelamı, ruhbanlar ve hukuk adamları tarafından halkın düşmanı ilan edildi ve tutuklandı. Ruhbanlar ve hukuk adamları ölüm cezası talep etmeleri için halkı kışkırtmayı da bildiler. Bu hukuki cinayet suçlarının son perdesi oldu, ama Tanrı Kelamı’nın tohumlarını attığı kuramı boğamadı. Onun ölümünden sonra ilk yandaşları her yöne dağıldılar, müjde dedikleri öğretiyi tebliğ ettiler, binlerce misyoner yetiştirdiler ve görevleri tamamlanır gibi olduğu sırada Roma adaletinin keskin kılıcı altında can verdiler. Bu inatçı propaganda, cellâtlar ile kurbanlar arasındaki bu savaş aşağı yukarı üç yüzyıl sürdü ve sonunda dünya din değiştirdi. Putperestlik yıkıldı, kölelik lağvedildi, bozulma yerini daha katı bir ahlaka bıraktı, zenginliğe duyulan husumet kimi zaman çileciliğe vardırıldı. Toplum eski ilkelerin yadsınmasıyla, dinde yaşanan bir devrimle ve en mukaddes tutulan hakların ihlali sonucu kurtarılabildi. Adalet kavramı bu devrim sırasında o güne kadar hayal dahi edilmeyen bir boyuta ulaştı ve bir daha asla eskisi gibi olmadı. Eskiden adalet sadece efendiler için vardı. Bundan böyle hizmetkârlar için de olacaktı.

Bununla birlikte yeni din, henüz hiç de bütün semeresini vermiş değildi. Kamu düzeninde bazı iyileşmeler oldu, tahakküm bir miktar hafifledi; fakat bunun dışında, İnsanın Oğlu’nun ektiği tohumlar kâfir kalplere düştüğünden ancak yarı şiirsel bir efsaneye ve sayısız çekişmeye yol açtı. Tanrı’nın Kelamı”nın vazettiği yönetim ve ahlak ilkelerinin pratik sonuçlarına önem vermektense, onun doğumu, nerden geldiği, kişiliği ve eylemleriyle ilgili spekülasyonlara dalındı; anlattığı kıssalar irdelendi ve en çözümsüz sorularla ilgili en abartılı görüşlerin, kimsenin anlamadığı metinlerin çarpışmasından ilahiyat denilen, sonsuz saçmanın bilimi olarak tanımlanabilecek şey doğdu.

Hıristiyan hakikati, havariler dönemini aşamadı; Grekler ve Latinler tarafından yorumlanan ve simgeleştirilen İncil, pagan masallarla doldu ve tam manasıyla bir çelişkiler yumağı haline geldi ve hatadan beri Kilise’nin saltanat devri bugüne dek uzun bir karanlık çağ olageldi. Şer güçlerin sonsuza dek hüküm sürmeyeceği, Tanrı’nın Kelamı’nın geleceği ve nihayetinde insanların hakikate ve adalete kavuşacakları söyleniyor; fakat bu, Grek ve Roma Katolikliğinin sonu olacaktır, tıpkı bilimin ışığıyla boş inanışların dağılıp girmesi gibi.

Havarilerin haleflerinin yok etmekle yükümlü olduğu canavarlar, bir an korkuya kapılsalar da, çılgın bağnazlık sayesinde peyderpey yine arzı endam etmeye başladılar; hatta bu kimi zaman rahiplerin ve ilahiyatçıların kasten göz yummalarıyla oldu. Fransız komünleri tarihi, kralların, soyluların ve ruhbanların elbirliğiyle sergiledikleri çabalara rağmen, özgürlük ve adalet fikirlerinin halk arasında yayılmasının tarihidir. İsa’nın doğuşundan 1789 yıl sonra, sınıflara bölünmüş, fakir ve mazlum Fransız milleti, mutlakıyetçi krallığa, derebeyleri ve parlamenterlerin despotluğuna ve ruhbanların bağnazlığına karşı savaştı. Kralın, ruhbanların, soyluların ve halk tabakasının hukuku ayrıydı; bir eyalete, topluluğa, meslek localarına özgü veya doğuştan gelen imtiyazlar vardı. Bütün bunların temelinde şiddet, ahlaksızlık ve sefalet hüküm sürüyordu. Bir süredir reformdan bahsediliyordu; görünüşte reformu en çok arzu edenler onu sadece kendi çıkarları için destekliyorlardı, hâlbuki asıl kazançlı çıkacak olan halk reformdan pek bir şey beklemiyor ve bu konuda tek kelime etmiyordu. Zavallı halk, kâh güvensizlik, kâh kuşkuculuk, kâh umutsuzluk yüzünden uzun süre hakkını aramaktan çekindi. Halkın hizmet etme alışkanlığının ortaçağda yiğitliğiyle tanınan kadim komünlerin cesaretini silip süpürdüğünden bahsediliyordu.

Nihayet şu iki önermede özetlenebilecek bir kitap yayımlandı: Üçüncü sınıf nedir? – Hiçbir Şey. – Ne olmalıdır? Her şey. Başka birisi de çıkıp yorum kabilinden ekledi: Kral nedir? – Halkın sözcüsü.

Ani bir aydınlanmaydı bu: Devasa bir örtü sıyrıldı, kalın bir gözbağı indi bütün gözlerden. Halk düşünmeye başladı:

Eğer sözcümüzse kral, bize rapor vermeli
Bize rapor verecekse, denetimimiz altında demek ki
Eğer denetlenebiliyorsa, sorumlu öyleyse
Sorumuysa eğer ceza da verilebilir kendisine
Eğer ceza alabiliyorsa, ceza da liyakate göre
Liyakatine göre ise cezası, öldürülebilir de.

Sieyés’in broşürünü yayımlanmasından beş yıl sonra Üçüncü Sınıf artık her şeydi; kral, soylular ve ruhbanlar ise artık her şey değildi. 1793’te halk hükümdarın dokunulmazlığını öngören anayasal kurguya bakmadan XVI. Louis’yi giyotine yolladı; 1830’da X. Charles’ı Cherbourg’a yolcu etti. Her iki durumda da halk, suçun takdiriyle ilgili hataya düşmüş olabilirdi, ama bu ancak bir olgu hatası olabilirdi, yoksa harekete geçerken izlediği mantığa hukuk açısından kusur bulunamazdı. Halk hükümdarı cezalandırarak, Strasbourg Vakası’ndan sonra Louis Bonaparte’ın infazını reddeden Temmuz Hükümetinin yapamamakla suçlandığı şeyi yaptı: Gerçek suçluya el uzattı. Bu da kamu hukukunun icrası, ceza hukuku alanında adaleti sağlayan resmi bir karardır.

89 hareketini yaratan anlayış, itiraz meraklısı bir anlayıştı; eski sistemin yerine konanların yöntemli veya planlanmış şeyler olmaması bunu ispata yeter. Keza öfke ve nefretten doğan yeni düzenin, gözlem ve incelemeye dayanan bir bilimin yaratabileceği etkiyi yaratmayışı; tek kelimeyle temellerin, doğanın ve toplumun yasalarına dair derin bir anlayıştan kaynaklanmayışı yeter kanıttır. Bu yüzdendir ki, sözde yeni kurumlarıyla cumhuriyetin, halkın uğruna savaştığı ilkelerin büsbütün hilafına, yıkmak istediği bütün peşin hükümlerin etkisinde işlediği görüldü. Şanlı Fransız Devrimi, 1789 Rönesansı, yapılan büyük reformlar, kurumlardaki değişikliklerden ihtiyatsız bir coşkuyla bahsediliyor: Ne büyük yanılgı, ne büyük yalan!

Maddi, manevi veya sosyal herhangi bir konuyla ilgili fikirlerimizde, yeni gözlemler neticesinde baştan aşağı bir dönüşüm olduğunda, düşüncenin bu hareketine devrim derim. Şayet fikirler değişiyor veya kapsam kazanıyorsa. o da ilerlemedir. Örneğin Batlamyus’un sistemi astronomide bir ilerlemeydi, Kopernik’inki ise devrim olmuştur. Aynı şekilde 1789’da mücadele ve ilerleme olmuştur: devrim ise hak getire. Reform denemelerinin incelenmesi bunu ispatlayacaktır.

Nicedir bencil monarşinin kurbanı olan halk, tek egemen olduğunu ilan ederek monarşiden sonsuza dek kurtulabileceğini sandı. Peki, monarşi neydi? Bir insanın egemenliği. Ya demokrasi nedir? Halkın, daha doğrusu ulusal çoğunluğun egemenliği. Fakat her iki durumda da yasanın değil, insanın egemenliğidir söz konusu olan; aklın değil, istencin egemenliği, kısacası hukukun yerine tutkuların egemenliği. Bir halk monarşik devletten demokrasiye geçmişse bu elbette ilerlemedir, çünkü egemenlerin sayısını artırarak, istenci akılla ikame etme şansını artırmış oluruz, ama en nihayetinde yönetimde bir devrim gerçekleşmez, zira ilke değişmeden kalmıştır. Gel gelelim bugün en mükemmel demokraside bile özgür olunamadığına dair kanıta sahibiz.

Hepsi bu da değil. Kral ya da halk, egemenliği tek başına icra edemez; onu vekillerine devretmek zorundadır: Egemenliğin nimetlerinden yararlanan kişilerin daima tekrarlanmasını istedikleri bir şeydir bu da. Bu vekillerin sayısı beş, on, yüz veya bin olsun, ne fark eder ve ismin ne önemi var? Yine insanların hükümeti, yine iradenin ve kaprisin egemenliği. Sözde devrim, sormak isterim neyi devirmiştir?

Kaldı ki bu egemenliğin önce Konvansiyon, ardından Direktuvar tarafından nasıl İcra edildiğini, sonra Konsülün ona nasıl el koyduğunu da biliyoruz. Halkın onca yasını tuttuğu” göklere çıkardığı muktedir insana, imparatora gelince, kendisi halka bağlı olmayı hiç istemedi: Ama sanki egemenliğine meydan okur gibi halkın oyuna başvurmaya cüret etti, yani halktan devredilemez egemenliğinden feragat etmesini istedi ve istediğini aldı da.

Peki, ama egemenlik nedir? “Yasa yapma gücüdür.” diyorlar. Bir başka abeslik, despotizmin yeniden hortlaması… Halk, kralların buyruklarını şu formülle çıkardıklarına çok zaman şahit oldu: Filanca arzumu buyurdum. Sırası geldiğinde halk da yasa yapmanın zevkine varmak istedi. Elli yıldır, tabii yine temsilcileri vasıtasıyla binlerce yasa da çıkardı. Eğlencesinin sonu gelmişe de benzemiyor.

Bunun dışında, egemenliğin tanımı da yasanın tanımından doğuyordu.” Yasa” diyorlardı, “egemenin iradesinin dışa vurumudur.” Öyleyse monarşi yönetiminde yasa, kralın iradesinin bir dışa vurumudur; cumhuriyette” halkın iradesinin. İradelerin sayısındaki farklılıktan başka, her iki sistem birbirinin tamamen aynıdır. İkisi de aynı hatayı paylaşır, ikisi için de yasa bir iradenin dışa vurumudur. Oysa kiyasa bir vakıanın dışa vurumu olmalıdır. Yine de izlenen rehberler sağlamdı: Cenevre yurttaşı peygamber; Toplumsal Sözleşmesi de Kuran bellenmişti.

Temayüller ve peşin hükümler her aşamada, yeni yasa koyucuların belagati altından sırıtıyor. Halk türlü türlü ayrımcılıktan ve imtiyazdan mustaripken temsilcileri onun adına şu beyanda bulundular: ‘Bütün insanlar yasa önünde ve doğaca eşittir. ‘ Fazla sözle ifade edilmiş, belirsiz bir beyanat. İnsanlar doğaca eşittir: Yoksa bu, bütün insanlar aynı boyda, aynı güzellikte, aynı zekada ve erdemdedir mi demektir? Hayır. Öyleyse kastedilen siyasal ve medeni eşitliktir. O zaman ‘bütün insanlar yasa önünde eşittir’ demek yetmeliydi.

Peki, ama yasa önünde eşitlik nedir? Ne 1790 Anayasası, ne 93’teki, ne bahşedilmiş ne onanmış anayasal bildirge tanımlamayı becerebilmiş bunu. Bütün bu metinler mevki ve servet eşitsizliğini varsayıyor ki, bunlar ortadayken yasa önünde eşitliğin e’sini bulmak olanaksızdır. Bu açıdan bütün anayasalarımız halk iradesinin sadık bir ifadesi olmuştur: Şimdi bunu ispat edeceğim.

Eskiden mülki ve askeri görevler halka yasaklanmıştı. Bu yüzden 1793 Bildirgesi’ne şu şatafatlı maddeyi eklediler diye marifet yaptıklarını sandılar: “Her vatandaş her göreve kabul edilebilir; özgür halklar tercih ölçütü olarak ancak erdem ve yetenekleri gözetir .”

Böylesi güzel bir fikre besbelli imrenmiş olacaklar; aslında bir saçmalığa imrendiler. Bak sen! Egemen, yasa koyucu ve reformcu halk, kamu görevlerinde sadece bir ikramiye, dobra konuşursak beklenmedik bir fırsat görüyor demek! Ve bu görevlere bir kazanç kapısı olarak baktığındandır ki, vatandaşların bu görevlere uygunluğuna hükmediyor. Öyle değil mi ya, eğer kazanılacak bir şey olmasaydı bu basiret neye yarardı? Sadece astronomlara ve coğrafyacılara kılavuz olma izni veren, ya da kekemelere opera ve tiyatro yasağı getiren bir yasa çıkarmayı akıl edecek değillerdi ya. Halk yine burada da kralları taklit etmiştir: Krallar gibi halk da dostları ve dalkavukları için yağlı kapıları tutmak istedi. Maalesef ki şu son özellik benzerliğe tüy dikiyor: Halk da kral gibi kâr defteri tutmuyor, o işe vekilleri ve temsilcileri bakıyor. Ve onlar da kalender hükümdarlarının iradesini engellemekten imtina ediyorlar.

Haklar Bildirgesi’nin, 1814 ve 1830 anayasal bildirgelerinde de aynen muhafaza edilen bu maddesi pek çok türden medeni eşitsizliği, yani yasa karşısındaki eşitsizlikleri ima ediyor: Mevki eşitsizliği sözgelimi. Nitekim kamu görevleri sadece sağladıkları kazançlar ve saygınlık için isteniyor. Veya servet eşitsizliği, nitekim servetlerin eşit olması istenseydi kamu görevleri ödül değil, ödev olurdu. Ve nihayet lütufta eşitsizlik, nitekim yasa yetenek ve erdemlerden ne anlaşılması gerektiğini tanımlamıyor. İmparatorluk zamanında, erdem ve yetenek askeri cesaret ve imparatora bağlılıktan başka bir şey değildi: Napolyon kendi soylu sınıfını yarattığında ve onu eski soylularla kaynaştırmaya çalıştığında ortaya çıkmıştı bu. Bugün iki yüz frank vergi veren insan erdemlidir: Yetenekli insan ise dosdoğru yankesici; artık kanıksanmış gerçeklerdir bunlar.

Nihayet halk mülkiyeti de yasallaştırdı… Tanrı halkı bağışlasın, zira ne yaptığını bilmiyordu. İşte elli yıldır kabahatinin bedelini ödüyor. Peki, ama dedikleri gibi sesi hakkın sesi olan halk, vicdanı yanılmayan halk nasıl oldu da yanıldı? Nasıl özgürlük ve eşitlik ararken köleliğin ve imtiyazlar sisteminin pençesine düştü yeniden? Yine eski rejimi taklit ettiği için.

Eskiden soylular ve ruhbanlar ancak gönüllü yardım ve karşılıksız bağış yoluyla devletin harcamalarına katkıda bulunabiliyorlardı; mülklerine borçlandıkları durumda bile el koyulamıyordu. Hâlbuki vergilerle ve angaryayla beli bükülmüş avam, kâh kralın, kâh beylerin ve ruhbanların vergi tahsildarları tarafından fütursuzca taciz ediliyordu. Mallarını satma yasağına maruz kalmış, eşya muamelesi görenler ne miras bırakabiliyor ne miras alabiliyorlardı; iltihak hakkı yüzünden hizmeti ve zürriyeti sahibine ait hayvanlar gibiydiler. Halk, mülkiyet koşullarının herkes için aynı olmasını istedi:”herkesin kendi malına, gelirine, emeğinin ve zanaatının karşılığına özgürce sahip olabilmesini ve bunlardan faydalanabilmesini ” istedi. Halk, mülkiyeti kendisi icat etmedi, fakat soylular ve ruhbanlar gibi mülkiyetten yararlanmadığı için, bu hakkı herkesin aynı şekilde tasarruf edebileceğine hükmetti. Mülkiyetin elverişsiz biçimleri, angarya, meşruta, ağalık ve kamu görevlerinden mahrumiyet ortadan kalktı; yararlanma şartları değişti, fakat olayın özü yine aynı kaldı. Hakkın düzenlenmesinde ilerleme oldu olmasına, ama devrim olmadı.

İşte 1789 ve 1830 hareketlerinin teker teker onayladığı modern toplumun üç temel ilkesi: 1) İnsan iradesinin egemenliği, kısacası despotizm, 2) Servet ve mevkide eşitsizlik, 3) Mülkiyet: ADALET’in üstünde mülkiyet. Her daim egemenlerin, asillerin ve mülk sahiplerinin koruyucu meleği olarak kendisinden medet umulan ADALET’in, her toplumun genel, kökensel, kategorik yasası ADALET’in üzerinde tutulan mülkiyet.

Mesele despotizm, medeni eşitsizlik ve mülkiyet kavramlarının, ilksel adalet kavramıyla uyumlu olup olmadıklarına karar vermektir. Bu kavramlar adalet kavramından zorunlu olarak çıkıyorlar da duruma, mekâna ve kişiler arasındaki ilişkilere göre farklı şekillerde mi tezahür ediyorlar: yoksa bütün bu kavramlar farklı şeyleri birbirine karıştırmanın, fikirlerin kötü biçimde bir araya gelmesinin uygunsuz bir sonucu mudur” bunu bilmek gerekiyor. Ve mademki adalet, bilhassa da yönetimi, kişilerin koşullarını ve şeylerin mülk edinilişini ilgilendiren meselelere dairdir, öyleyse biz de aklıselime ve insan aklının ilerleyişine göre bir yönetimin, kişilerin koşullarının, şeylerin mülk edinilişinin hangi şartlar altında adil olabileceğini araştırmalıyız. Ardından bu koşulları karşılamayan her şey bertaraf edildiğinde sonuç bize hem meşru yönetimin, hem vatandaşlar için meşru olan koşulların ve hem de şeylerin meşru mülk edinilişinin ne olduğunu ve son noktada da analizin neticesi olarak adaletin ne olduğunu gösterecektir.

İnsanın insan üzerindeki otoritesi hak mıdır?

Herkes “hayır” diye cevap veriyor: “Hayır, insanın otoritesi ancak yasanın otoritesidir ve o da adalet ve hakikat olmalıdır. Şahsi iradenin yönetimde yeri olmaz, çünkü yönetim en başta yanlışı ve doğruyu keşfetmek ve bu bilgiyi yasaya dönüştürmektir; sonra yönetim, bu yasanın icrasını gözetmek demektir.” Bizim anayasal hükümet biçimimizin bu koşulları sağlayıp sağlamadığını, örneğin bakanların iradesinin yasanın yorumlanmasına ve beyanına karışıp karışmadığını ya da örneğin milletvekillerimizin tartışmaları sırasında akıldan ziyade sayısal üstünlükle galip gelmeye çalışıp çalışmadıklarını şu anda incelemeyeceğim. İnsanların sahip olduğu iyi yönetim fikrinin tanımladığım gibi olması benim için yeterli. Bu fikir doğrudur: Bununla birlikte, hükümdarların despotizmi de doğu toplumlarına aynı ölçüde haklı görünüyor. Eski uygarlıklarda ve filozofların görüşlerine göre de kölelik haklıydı; ortaçağda soylular, papazlar ve piskoposlar kölelere sahip olmayı hak görüyorlardı; XIV. Louis, “Devlet benim, “ dediğinde haklı olduğunu düşünüyordu; Napolyon kendi iradesine karşı gelinmesine bir devlet suçu gözüyle bakıyordu. Dolayısıyla hükümete ve yönetime uygulandığında neyin hak olduğu fikri her zaman bugünkü gibi olmamıştır; durmaksızın gelişmiş ve giderek daha keskinleşmiş ve nihayet bugünkü halini almıştır. Ama son haline ulaşmış mıdır? Bence hayır: Sadece” aşılması gereken son engel, dokunulmadan kalan mülkiyet kurumu olduğu için, yönetimdeki reformu tamamlamak ve devrimi kemale erdirmek adına hücum etmemiz gereken kurum da yine mülkiyet kurumudur.

Siyasal eşitsizlik hak mıdır?

Bazıları “evet”, bazılan “hayır” diye cevap veriyor. Evet diyenlere, halkın doğuştan ve sınıftan gelen imtiyazları lağvederken” muhtemelen çıkarlarına olduğu için bunun kendilerine güzel gözüktüğünü hatırlatacağım; peki öyleyse niçin servetten gelen imtiyazların ortadan kalkmasını mevki ve soy imtiyazlarının ortadan kalkması gibi istemiyorlar? Çünkü diyorlar, siyasal eşitsizlik mülkiyetten ayrılmazdır ve mülkiyet olmadan da toplum mümkün değildir. Böylece ortaya attığımız sorun mülkiyet sorunu haline gelir. Hayır diyenler içinse şunu söylemekle yetineceğim: Eğer siyasal eşitliğe kavuşmak istiyorsanız mülkiyeti ilga edin, aksi takdirde neden şikâyet ediyorsunuz?

Mülkiyet hak mıdır?

Herkes tereddütsüz: “Evet mülkiyet haktır” diye cevap veriyor. Herkes diyorum, çünkü şimdiye kadar kimse düşünüp taşınıp da hayır diye cevap vermemiş bu soruya. Keza, böyle bir soruya düşünüp taşınıp cevap vermek de kolay şey değildi; sadece zaman ve tecrübe meseleye bir çözüm getirebilirdi. Şimdi o çözüm gelmiştir; yeter ki biz kavrayalım. Şimdi de bunu ispatlamaya çalışacağım.

Bu ispatta izleyeceğimiz yöntem şöyle olacak

1. Kimseyle çekişmiyor, kimseyi çürütmüyor, hiçbir şeyi inkâr etmiyoruz; mülkiyet lehine ileri sürülen her savı yerinde kabul ediyoruz ve kendimizi onun ilkesini araştırmakla sınırlandırıyoruz ki böylece söz konusu ilkenin mülkiyet tarafından doğrulukla ifade edilip edilmediğini ortaya çıkarabilelim. Gerçekten de mülkiyet sadece adalet temelinde savunulabileceğinden, mülkiyet lehine getirilen her savın temelinde zorunlu olarak adalet fikri veya niyeti bulunmalıdır: Ve öte yandan mülkiyet ancak maddeten tecrübe edilen şeylere ilişkin olduğundan, adalet adeta gizliden gizliye kendini somutlaştırarak, bir denklem şeklini almalıdır. Bu araştırma yöntemiyle, mülkiyeti savunmak için getirilen her muhakemenin, hangisi olursa olsun, bizi daima ve zorunlu olarak eşitliğe, yani mülkiyetin yadsınmasına götürdüğünü göreceğiz.

Bu ilk kısım iki bölüm içeriyor: Birincisi, mülkiyet hakkının temeli olan ihrazı ele alıyor; diğeri ise mülkiyetin ve toplumsal eşitsizliğin sebebi sayılan emeğe ve yeteneğe dairdir.

Bu iki bölümün sonucu ihraz hakkının mülkiyete engel olduğu, çalışma hakkının ise onu ortadan kaldırdığı yönünde olacaktır.

2. Dolayısıyla mülkiyet zorunlu olarak eşitlik kategorisiyle ilişki içinde düşünülebileceğinden, bu mantıksal zorunluluğa rağmen neden eşitliğin var olmadığını araştırmalıyız. Bu yeni araştırma da iki bölümü kapsıyor: ilk bölümde mülkiyet olgusunu kendi içinde ele alarak, bu olgunun gerçek olup olmadığını, var olup olmadığını, olanaklı olup olmadığını araştıracağız; zira biri eşit diğeri eşitsiz olmak üzere iki zıt toplum biçiminin birlikte olanaklı olabilmesi çelişki içerirdi. Böylece, tuhaf bir şey ama aslında mülkiyetin kazara ortaya çıktığını ve bir ilke ve bir kurum olarak matematik açıdan olanaksız olduğunu keşfedeceğiz. Öyle ki okullarda öğretilen “ab actu ad posse valet consecutio”, yani “fiili olandan olanaklı olana çıkarım geçerlidir” aksiyomu mülkiyet söz konusu olduğunda yalanlanmaktadır.

Nihayet son bölümde, psikolojiden yardım alarak ve insan doğasının derinliğine nüfuz ederek adalet ilkesinin temelini, formülünü, mahiyetini gözler önüne sereceğiz, Toplumun organik yasasını açıklığa kavuşturacağız; mülkiyetin kökenini, kurumsallaşmasının sebeplerini, uzun ömrünü ve yakın ölümünü izah edeceğiz. Mülkiyetin hırsızlığa eşit olduğunu kesin bir biçimde ortaya koyacağız ve insanın egemenliği, koşulların eşitsizliği, mülkiyet gibi üç peşin hükmün aslında aynı şey olduğunu, birbirleri yerine geçebileceklerini ve birbirlerine dönüşebileceklerini gösterdikten sonra, çelişme ilkesinin yardımıyla buradan hükümetin ve hukukun temellerini çıkarsamakta güçlük çekmeyeceğiz. Gelecek çalışmalarda devam etme hakkımız saklı kalmak kaydıyla, bu noktada araştırmamız sona ulaşacak.

Burada ilgilendiğimiz konunun önemi bütün dimağları kurcalıyor,

“Mülkiyet,” diyor Bay Hennequin, “sivil toplumun yaratıcı ve koruyucu ilkesidir… Mülkiyet, yeni olma iddiasındaki açıklamaların hemen izahını veremeyeceği temel dayanaklardan bir tanesidir, zira hiç unutulmaması gereken, siyaset yazarları ve devlet adamlarının iyice emin olması gereken şey şudur:

Tekmil ahlak ve dolayısıyla da insan kurumlarının bütün yetkesi, mülkiyetin toplumsal düzenin ilkesi mi, yoksa sonucu mu olduğu, mülkiyeti bir neden mi, sonuç mu addetmek gerektiği sorularına verilecek cevaba bağlıdır.”

Bu yazının tamamı yazarın ''Mülkiyet Nedir'' isimli 1840 tarihli eserinin birinci bölümünden alınmıştır.

Bu sözler bir emeli ve inancı olan her insana yöneltilmiş bir meydan okumadır. Ama eşitlik davası soylu bir dava olmakla birlikte, şimdiye kadar kimse mülkiyet yandaşlarının düello davetine bir karşılık verememiş, kimse savaşa girmeyi göze alacak metaneti gösterememiştir. Mağrur içtihat ilminin düzmece bilgisi ve siyasal iktisadın mülkiyetin nüfuzu altındaki saçma sapan aforizmaları, en verimli dimağları dahi akamete uğrattı. Normalde son derece keskin olan, ama farkına varmadan harcıâlem peşin hükümlere gömülmüş dimağlar o kadar çok yalan yanlış kuramın, o kadar manasız analojilerin etkisi alanda ki, eşitlik bir hayaldir sözü, halkın çıkarlarının ve özgürlüğünün en güçlü savunucuları arasında bile bir tür şiar halinde. Eşitlik bütün çağların meselesi, fit aequalitas (eşitlik olsun)

Özgürlük savaşçıları olan bizler, zafer bunca yakınken bayrağı sahipsiz mi bırakacağız?

Eşitliğin savunucusu olarak ben, nefret ve öfkeden uzak konuşacağım, filozofa yaraşır bir bağımsızlıkla, özgür bir insanın metaneti ve cesaretiyle. Bu şanlı kavgada, içine gark olduğum ışığı kalplere taşıyabilirsem ve eşitliğin kılıç ile değilse ancak kalem ile ele geçirilebileceğini, sözümün ergisiyle gösterebilirsem ne âlâ…

Yorum gönder

Yorum göndermek için giriş yapmalısınız.