Türkler, Dilenciler, Kuşlar, Evcil Hayvanlar, Kadınlar…

Anı - Yaşayanların Ağzından Hikayeler | Ogier Ghislain de Busbecq | Ekim 15, 2017 at 3:59 pm

Ogier Ghislain de Busbecq, Şarlken’in (V. Karl) idaresi altındaki Kutsal Roma-Cermen İmparatorluğu’nun günümüzde Fransa’nın Hollanda sınırında yer alan Lille kentinde 1522’de doğdu. Babası soylu bir ailedendi. Rönesans ve reformun toplum hayatına iyice nüfuz ettiği bir ortamda yetişti. Hümanist düşüncesi, Leuven, Padoa ve Venedik’te süren üniversite eğitimi sırasında kökleşmiş olmalıdır. Botanik ve zoolojinden dilbilime dek pek çok konuda bilgi ve ilgi sahibi bir Rönesans adamıydı. Aralarında Türkçenin de yer aldığı sekiz dil bildiği söylenir. 1554 yılı civarında Avusturya İmparatoru I. Ferdinand’ın hizmetinde çalışmaya başlamış ve ilk görevinde Kraliçe Mary Tudor’un İspanya Kralı ll. Felipe ile İngiltere’de düzenlenen düğününde kralını temsil etmişti. Aynı yıl, Türk Mektuplarını yazmasını sağlayan görevi için İstanbul’a gitti. Muhteşem Süleyman zamanının Osmanlı İmparatorluğu ile Avusturya arasındaki bir sınır anlaşmazlığını çözmek üzere görevlendirilmişti. Ancak bu anlaşmazlığın çözülmesi zaman aldı. Bir buçuk yıl kadar İstanbul’daki Elçi Hanı’nda yarı mahpus bir hayat sürdükten sonra ülkesine döndü ve 1556’da yarım kalan işini tamamlamak üzere tekrar Osmanlı ülkesine geldi.

Köleliği ilk ortadan kaldıran kimsenin insanlık için hayırlı bir iş yapmış olduğundan şüpheliyim. Esaretin türlü mahsurları olduğunu biliyorum ancak sağladığı faydalar daha ağır basıyor. Eğer Roma hukukunda belirtildiği gibi köleliğin adil ve insaflı bir şekli hala var olsaydı, özellikle köleleri devlet sahiplenseydi, hayatından ve hürriyetinden başka bir şeyi olmayan insanları zapt etmek için bu kadar çok darağacına gerek duyulmazdı. İhtiyaçları onları suça sevk ediyor ve hürriyetle yoksulluğun bir arada oluşu insanları her zaman dürüst yolda tutamıyor. Tam bir hürriyete sahip kimse yoksulluğa tahammül edemeyebilir ve tabiat herkese kendine hâkim olabilme ve aklını doğru kullanma kabiliyetini bağışlamamış olabilir. Bu nedenle üstün bir gücün rehberliğine ve idaresine gerek vardır. Eğer bu yoksa işlenecek suçların sonu gelmez -tıpkı zincire vurulmadıkça bazı hayvanların her zaman tehlikeli olabileceği gibi. Türk imparatorluğunda zayıf iradeli kimseler hayatlarını kölelerinin çalışmalarıyla sürdüren efendilerinin otoritesi ve kontrolü altındadır.

Türkler gerek toplum için gerekse özel olarak kölelikten büyük fayda sağlarlar ve evlerini tuttukları kölelerle gayet tutumlu şekilde çekip çevirirler. Sadece bir tek kölesi olan dahi fakir addedilmez diyen atasözü de bunu anlatır. Devlet ihtiyaç duyduğu zaman inşaat, yıkım, temizlik ve nakliye işlerinde daima köleleri kullanır. Bizler antik çağların eserlerindeki ihtişama hiçbir zaman erişemeyiz. Nedeni de, sanatkâr ve eğitim görmüş kölelerin aktarabileceği bilgilerden faydalanmak bir yana, çalışacak insan gücünden, yani köle işçilerden yoksun olmamızdır. Yine de bu düşüncelerimi pek ciddiye almamanızı rica ederim.

Köleler Türk askerinin başlıca ganimetidir. Gittiği seferden bir veya iki köleyle dönerse iyi iş görmüş ve çabasının karşılığını almış demektir. Sıradan bir kölenin değeri kırk veya elli krondur. Ancak gençlik, güzellik yahut zanaat gibi niteliklere de sahipse bu değer iki katına çıkar. Böylece bir seferden beş veya altı bin esirle dönmenin ve yapılan akınların Türklere ne kadar büyük bir kazanç sağladığı ortadadır. Şunu da belirtmek isterim ki eski Romalılar bu gelir kaynağını küçümsemezdi. Nüfusu 25.000 veya 30.000’i bulan kasabaların halkını bütünüyle esir alarak müzayede ile sattıklarını tarihçileri anlatmaktadır. Böyle bir satış Türklere yaklaşık 150.000 kron getirir. Yine de aynı dini paylaştıkları erkeklere savaşın kendilerine tanıdığı hakları uygulamıyor; onları hiçbir zaman hürriyetlerinden mahrum etmiyorlar.

Kuşlar ve Diğer Evcil Hayvanlar

Saptığım konuya tekrar geri dönmeliyim. Avcılığımdan bahsetmiştim; şimdi de kümes hayvanlarımdan söz etmek istiyorum. Türkler bütün hayvanlara, özellikle kuşlara çok şefkatli davranırlar. Aralarında en gözde olanı da çaylaklardır. Bu kuşun şehirleri temiz tuttuğuna inanıyorlar, dolayısıyla burada pek mebzul çaylak bulunuyor. Ürkecekleri hiçbir kapan veya silah olmadığından neredeyse evcilleşmişler. Islık çalınca hemen gelip havaya fırlatılan yiyecekleri pençeleriyle yakalıyorlar. Âdetim olduğu üzere koyun kestirip barsak parçalarını havaya attırıyorum. Derhal 10, 12, 20 çaylak peydah oluyor ve bir anda öyle çoğalıyorlar ki neredeyse han gölgeleniyor diyebilirim. Bazıları eti adamın elinden kapacak kadar da cüretkâr. Bu arada ben sütunlardan birinin ardında durup Tatar yayımla ilk geleni, arkasından diğerini, kuyruğundan kanadından veya kilden saçmalar artık nerelerine rast gelirse vuruyorum, birini ikisini düşürene kadar. Türkleri rahatsız etmemek için bunu kapıları sürgüleyerek yapardım.

Bahis kuşlardan açılmışken size kekliklerimden de söz etmeliyim. Böylece hem nasıl eğlendiğimi eksiksiz anlatmış olurum hem de bu kuşların davranışları hakkında sizi hayrete düşürebilirim. Keklikleri Sakız’dan getirttim. Bunlar bacakları ve gagaları kırmızı olan cinsten. İnsanın başına tatlı bela kesilecek kadar da evcil kuşlar. Hiç durmadan ayaklarımın dibinde dolaşıp saten terliklerimi gagalayarak çıkan tozla kendilerini pudralıyorlardı. Beni çok rahatsız etmeye başladıkları için onları bir odaya kapattırdım. Birkaç gün sonra hepsi öldü. Hizmetkârlarımın söylediklerine inanmam gerekirse aşırı yemlenmeden ölmüşler. Halbuki Plinius, tavşanlarla kekliklerin hiçbir zaman yağ bağlamadıklarını söyler. Buraya kadar olağanın ötesinde bir şey yok ancak hikâyemin geriye kalan kısmını dinleyin.

Sakız, keklik dolu. Bu kuşlar sahiplerinin evlerinde yaşıyorlar, Hemen her köylünün isteğine ve imkânına göre az ya da çok kekliği var. Sabah erkenden köyün çobanı ıslık çalarak onları çağırır ve keklikler fırlayıp sokakta toplaşırlar, Sonra da koyunlar gibi çobanın peşinde bir tarlaya gidip bütün günü orada güneşlenip yemlenerek geçirirler. Akşamüstü yine ıslıkla bir araya gelip evlerine doğru yola koyulurlar. Söylendiğine göre köylüler onları doğar doğmaz gömleklerinin içine koyup bir iki gün orada bakarlar, yavruları ara sıra dudaklarına götürüp tükürükleriyle beslerlermiş. İnsana alışmalarının sebebi de buymuş. Hayvanların çoğu gibi kekliklerin hafızaları ve minnet duyguları insanlardan daha güçlü. Yavrulara bu şekilde davranmaları onları sahiplerine bağlıyor ve hiç unutmuyorlar. Dikkat edilmesi gereken bir husus da keklikleri dışarıda bırakmamak. Bir iki defa böyle olursa hürriyeti insanlarla bir arada yaşamaya tercih ederek hemen tabii hayatlarına dönüyorlar. Keklik yetiştirmede usta birini dönerken imparator için getirmek istiyorum ki usulünü bize de öğretsin. Bu usulün nasıl uygulandığını görmedim, ancak şahit olan birçok güvenilir kimseden duyduğum için anlattıklarına kendi gözlerimle görmüş gibi inanıyorum.
Aynı şey şimdi anlatacağım hikâye için de geçerli. Bu öyle yaygın ve doğru olduğu genellikle kabul edilen bir olay ki, şüphe edenlere budala gözüyle bakılıyor. Mısır’dan gelenler –sürekli olarak çok gelen var– orada yumurtaların, bizde de olduğu gibi, kuluçka için tavukların altına konmadığını teyit ediyorlar. Mısır’da hayvan gübresini üst üste yığarak bir çeşit fırın yapan kimseler varmış. Çevredeki halk, yakından uzaktan, yumurtalarını bu fırınlara getirirmiş. Güneşin sıcaklığı ve gübrenin çürümesiyle yumurtalardan daha kısa sürede çıkan civcivler fırıncı tarafından sahiplerine verilirmiş. Ancak yumurtalar (çok uzun bir iş olduğundan) sayılmaz, tartılırmış.

Suriye, Kilikya, Arap ve Kapadokya cinsi safkan atlarım, yük develerim ve dönüş yolculuğu için gereken her şeyim var. Türkler böylece efendimin bütün buyruklarını yerine getirdiğime ve sadece yola çıkış müsaadesi verilmesini beklediğime inansınlar istiyorum. Bu müsaadeyi uzun zamandır talep edip duruyorum, zira şehzadeler arasında süregelen kavgalar ve mücadeleler yüzünden, kabulü mümkün sulh şartları elde edeceğim hususunda ümitsiz değilim.

Atlarımı seyretmekten büyük keyif alıyorum, özellikle yaz aylarında. Akşamüstü temiz hava alıp rahatlamaları için hepsi ahırlarından çıkarılıp avluda bağlanıyorlar. Sanki seyredildiklerinin farkındaymışlar gibi zıplayıp hoplayarak, başlarını indirip kaldırıp yelelerini savurarak mutlu olduklarını gösteriyorlar. Ön ayakları birbirine, arka ayaklarından biri de iple bir kazığa bağlı. Hiçbir at Türklerin atları kadar insana alışkın değildir. Bunlar sahibi ile kendine bakan seyisi derhal tanır. Terbiye edilirken onlara gayet yumuşak ve iyi davranılır.

Pontus bölgesi ile kısmen de Bithynia’nın, görüntüsü nedeniyle adına Axylus (ormansız ) denen yöresi üzerinden Kapadokya’ya yaptığım yolculukta köylülerin taylara küçükken ne kadar sevgi ve ihtimam gösterdiklerine dikkat ettim. Onları okşayıp severek evlerine hatta neredeyse sofralarına bile alıp adeta çocuklarından ayırt etmiyorlar. Tayların boyunlarında kem göze karşı bir çeşit tasma gibi taşıdıkları sıra sıra nazarlıklar var. Nazardan çok korkuluyor. Onlara bakan seyisler de aynı şekilde müşfik davranıyorlar. Tayların sevgisini onları okşayarak –ve çok mecbur kalmadıkça sopaya başvurmadan- kazanıyorlar. Sonuçta atlar insana büyük sevgi duyuyor. Bundan dolayı çifte atan, ısıran bir ata rastlamazsınız, saldırgan atlar ise yok denecek kadar azdır. Aman Tanrım, bizim usullerimiz ne kadar da farklı! Ahırlarımızda görevli adamlar atlarına bağırmazlar ve böğürlerine vurmazlarsa tesirli olamayacaklarını sanırlar. Sonuçta hayvanlar korkuyla titrer ve seyisler ne zaman ahıra girse onlardan ürküp, nefret ederler. Türkler atlarını sahibi binsin diye bir komutla diz çökecek ve yerdeki bir bastonu, sopayı veya kılıcı dişleriyle alıp sırtındaki biniciye verecek şekilde terbiye etmekten hoşlanırlar. Bunları öğrendiği zaman da burun deliklerine başarılı ve iyi terbiye görmüş olduklarını belirten gümüş halkalar takarlar. Binicisi eyerinden düşürüldüğü zaman atının kımıldamadan yanında durduğunu gördüm. Bazı atlar da ilerideki seyisin etrafında dönerken bir komutla duruyorlar. Bazıları da, sahipleri benimle yemek yerken onun sesini duymak için kulaklarını dikmiş bekler ve işittikleri zaman kişnerler.

Türk atlarına has özelliklerden biri de aniden duruşa geçerken boyunlarını bükmeden ileri uzatmaları, bir de dar alanda durunca dönememeleri. Buna gemlerinin sebep olduğunu sanıyorum. Türk imparatorluğunun her yerinde gemlerin cinsi ve şekli aynıdır, bizde olduğu gibi atın ağzına uyması için daha sıkı veya daha gevşek yapılmıyorlar. Türk atlarına çakılan nalların ortası bizdeki kadar açık değildir ama sağlam ve tek parçadır, tökezlediğinde bileğine daha az zarar verir. Bu atlar bizdekilerden daha uzun yaşar. Yirmi yaşındaki atların sekiz yaşındakiler kadar canlı ve güçlü olduklarını gördüm. Bazıları hizmetlerinin karşılığında mükâfat olarak ömür boyu sultanın ahırlarında bakılırlar. Aralarında 50 yıl hatta daha uzun yaşayanlar bulunduğu da söyleniyor. Havanın aşırı sıcak olduğu yaz geceleri atları kapalı yerde tutmuyorlar. Söylediğim gibi üstlerini bir örtüyle örterek gecenin serinliğine çıkarırlar ve yatmaları için yere kuru gübre sererler. At gübresini yıl boyunca toplayıp güneşte kurutur ve ufalayıp toz haline getirirler. Atların yatması için bunu kullanırlar ve başka bir malzeme de bilmezler. Samandan yem olarak dahi faydalanmazlar. Atlarına bir miktar arpa karıştırılmış kuru ot verirler, bu da onları semirtmekten ziyade besler. Türkler atlarının ince olmasını ister, böylece uzun yolculuklara ve her türlü işe daha dayanıklı olacağını düşünürler. Hayvanların üstüne yaz kış örttükleri örtülen, hava şartlarına göre değiştirirler. Onları örtülü tutmalarının nedeni tüylerinin yatık ve düzgün kalmasını sağlamak, bir de soğuk almalarını önlemektir. Bu hayvanlar soğuğa karşı hassastır, özellikle kötü hava onları hasta eder.

Bahsetmiş olduğum gibi avluda bağlı atlarımı güneş batarken seyretmek pek keyif veriyor. Onlara adlarıyla –Arap veya Karaman yahut her ne ise– seslendiğimde kişneyerek cevap verip bana bakıyorlar. Arada bir aşağı inerek elimle karpuz kabuğu yedirdiğim için beni daha da iyi bellediler.

Altı adet dişi devem var. Onları yük taşımaları için satın aldım ama asıl maksadım soylu efendilerime götürmek. Ümit ederim ki devenin sağladığı faydalar nedeniyle bu hayvan cinsini yetiştirmeye ikna olurlar. Görüşüme göre Türklerin en çok faydalandığı iki şey var: tahıllar arasında pirinç ve yük hayvanları arasında deve. Bunların ikisi de uzak seferler için fevkalade uygun. Pirinç çok dayanıklı ve besleyici bir gıda. Biraz pirinç birçok kişiyi doyurabiliyor. Develer çok ağır yükleri taşıyabiliyorlar ayrıca açlık ve susuzluğa dayanıklı hayvanlar ve bakıma ihtiyaçları da pek az. Altı deveye bir sürücü yetiyor. Onun kadar disipline yatkın bir hayvan da yoktur. Taranıp kaşağılanmaya ihtiyaç göstermeden, elbise süpürür gibi fırçalanarak temizlenebilirler. Yere yatarak, daha doğrusu toprağa diz çökerek yüklenirler. Eğer yükleri taşıyabileceklerinden ağırsa homurdanır ve yerden kalkmazlar. Yükleri çok ağır, hele yollar çamurlu ve kaygan olursa çatlamaları mümkündür. Develeri daire şeklinde, başları bir arada çökmüş otururken ve keyifle aynı yemlikten yiyip aynı yalaktan su içerken seyretmek çok hoş. Pek az yiyecekle doyarlar, Bol yeni olmadığı zaman diken ve böğürtlen çiğnerler. Bunu yaparken ağızları ne kadar çok kanarsa o kadar memnun olurlar. Develerin bir kısmı Sahalar diyarından fakat çoğu Sina ile Suriye’den geliyor. Bunları oralarda büyük sürüler halinde besliyorlar. Deve, o kadar çok ve ucuz ki bazen soylu bir kısrağı yüz deveyle değiştirmek mümkün. Ancak bizi hayrete düşürmesi gereken devenin ucuzluğundan ziyade kısrakların pahalılığı ve onlara istenen fiyatlar olmalı. İyi cins kısraklar çok değerli. Onlardan sadece birine sahip olan kendini zengin sayar. Kısrağın mükemmelliğini dik bir yamaçtan üstünde biniciyle tökezlemeden son sürat inebilmesi tayin ediyor.

Busbecq’in 1557’de yazdığı Türk Mektupları ilk kez Latince olarak 1595’te Paris’te basılmıştır. İlk ingilizce çevirisi 1694’te, ikincisi 1881’de ve üçüncüsü 1927’de yayınlanmıştır.

Türkler Seferde Nasıl Beslenir?

Sultan sefere çıktığında yanına 40.000 deve ile bir o kadar da yük katırı alır. Eğer gidilen yer İran ise bu hayvanların çoğuna türlü tahıllar ve özellikle pirinç yüklenir. Develerle katırlar çadırları, silahları ve savaş için gerekli her türlü alet ve teçhizatı da taşırlar. İran denen ülke bizlerin tabiriyle Sufilerin (Kızılbaş) hâkimiyetindedir. Bu toprakların verimi ülkemize kıyasla çok düşüktür. İşgale uğradığında oraların halkı her şeyi yakıp yıkarak, düşmanı yiyeceksiz bırakıp geri çekilmeye zorlar. Bu nedenle, eğer istila eden ordu yeterinden fazla yiyecekle gelmemişse, ciddi bir tehlikeyle karşı karşıya kalır. Asker düşmana doğru giderken yanındaki yiyeceğe el sürmekten kaçınır, zira geri çekilirken düşmanın tahrip ettiği topraklardan dönmeye mecburdur. Zaten o kadar büyük bir asker ve yük hayvanı kalabalığı giderken geçtiği yerleri çekirge sürüsü gibi silip süpürmüş olur. İşte o zaman sultanın erzak çuvalları açılarak yiyecekler açlıktan öldürmeyecek ölçüde tartılıp yeniçerilere ve sultana bağlı birliklere dağıtılır. Eğer diğer askerler kendi yiyeceklerini temin etmemişlerse halleri haraptır. Aralarından çoğu başka seferlerde böyle zorluklarla karşılaştıklarından –bu özellikle süvariler için geçerlidir– yedeklerine ihtiyaçları olan malzemeyle yüklü bir at alırlar. Bu malzemeler kendilerini yağmurdan ve güneşten koruyacak ufak bir çadır bezi, bazı giyecekler, şilte ve içinde un, küçük bir kutu tereyağı, baharat ve tuz olan iki deri torbadır. Çok aç kaldıklarında bunlarla idare ederler. Birkaç kaşık unu suyla karıştırıp içine biraz tereyağı ile tat versin diye tuz ve baharat kararlar. Bu yemek ateşte kaynayınca büyük bir tencereyi dolduracak kadar kabarır. Sonra da miktarına göre günde bir veya iki öğün, eğer peksimetleri varsa, ekmeksiz yerler. Böylece bir ay hatta daha uzun süre karınlarını bununla doyurmaya çalışırlar. Bazı askerler de yanlarına ufak bir torba içinde kurutularak ufalanmış sığır eti alır ve onu da aynı şekilde un gibi kullanırlar. Bu daha kanlı bir gıda olduğu için çok yararlıdır. Bazen de at etine başvururlar, Büyük bir orduda ister istemez birçok at ölür. Bunların iyi durumda olanları açlık çeken askere mükemmel bir gıda olur. Bir hususu ilave etmek isterim. Sultan karargâhını kaldırdığında atları ölen askerler eyerleri başlarının üstüne koyarak onun geçeceği yol boyunca uzun bir sıra halinde dizilirler. Bu davranış, atlarını kaybettiklerini ve yenisini satın almaları için onun yardımına başvurduklarını anlatır. Sultan da uygun gördüğü şekilde onlara bağışta bulunur.

Türklerin Askerlik Anlayışı

Bütün bunlar size, Türklerin içinde bulunduğu şartlara karşı ne kadar büyük bir sabır, uyanıklık ve tasarrufla katlandığını gösterecektir. Seferde verilen alışılagelmiş yemeği beğenmeyen, özenle pişirilmiş zarif yiyecekler bekleyen bizim askerimizden ne kadar da farklı! Eğer arzuları yerine getirilmezse başkaldırıp kendi kendilerinin mahvına sebep olurlar. İstedikleri verilse bile yine kendilerini aynı şekilde perişan ederler. Çünkü, her insanın baş düşmanı kendisidir ve aşırı olmaktan daha amansız bir hasmı yoktur. Düşman canını almakta gecikse de, onu bu ölçüsüzlüğü yok eder. Türklerin düzenini bizimkiyle kıyasladığımda geleceğin başımıza getireceklerini düşünüyor ve ürküyorum. Ordulardan biri galip gelecek, diğeri ise mahvolacaktır. Gayet tabii her iki hasım da yara almadan kurtulamaz.

Onlarda güçlü bir imparatorluğun bütün kaynakları, yıpranmamış bir güç, dövüşte ustalık ve tecrübe, savaş görmüş askerler, zafere alışkanlık, zorluklara tahammül, beraberlik, düzen, disiplin, kanaatkârlık ve tedbir var. Yoksulluk, kişisel israf, zayıf bir güç, maneviyat bozukluğu, tahammülsüzlük, eğitimsizlik ise bizde. Asker itaatsiz. Subaylar para canlısı. Disiplin küçümseniyor, Başıboşluk, umursamazlık, ayyaşlık ve ahlaksızlık yaygın. En kötü olan da şu: düşman zafere alışkın biz ise yenilgiye. Sonucun ne olacağından şüphe edebilir miyiz? Lehimizde olan tek husus İran’dır. Düşmanımız saldırmak için acele ederken ardındaki bu tehlikeyi gözetmek durumundadır. Ancak İran akıbetimizi sadece geciktirir, bizi kurtaramaz. Türkler, İran konusunu hallettikten sonra Doğu’nun var gücüyle boğazımıza sarılacaktır. Ne kadar hazırlıksız olduğumuzu söylemeye cesaret edemiyorum.

Ayrıldığım konuya tekrar dönelim. Yük hayvanlarının seferde çoğunlukla yeniçerilere ait silahlarla çadırları taşımak için kullanıldığını söylemiştim. Türkler askerlerinin sıhhatine ve kötü hava şartlarından korunmasına büyük özen gösterirler. Asker düşmana karşı kendi kendisini korumak zorundadır, fakat askerin sağlığını korumak devlete aittir. Bu nedenle üstü başı silahımdan daha iyidir. Türkler özellikle soğuktan korkar ve korunmak için yaz aylarında bile üç kat giyinirler. İçlerine giydikleri –buna gömlek veya ne derseniz deyin kaba iplikten dokunmuştur ve çok sıcak tutar.

Soğuğa ve yağmura karşı daima çadır taşınır. Bu çadırlarda her askere sadece yatacak kadar bir yer verilir. Bir çadır 25 ~ 30 yeniçeriyi barındırr. Bahsettiğim giyeceklerin kumaşını devlet karşılar. Sürtüşme ve iltimas kuşkusunu ortadan kaldırmak için kumaşın dağılımı şöyle yapılır: Askerler bu işe ayrılan yere –seçim yeri veya ne isim verirseniz verin- karanlıkta bölük bölük çağrılırlar. Burada bölükteki asker adedi kadar kumaş takımı serilidir. İçeri girerler ve karanlıkta kısmetlerine düşeni alırlar; Böylece iyi veya kötü kumaşa sahip olmalarının nedeni sadece şanslarına bağlı kalır. Aynı nedenle maaşları sayılarak değil tartılarak verilir ve böylece hiç kimse hafif veya kenarı kopuk akçe aldığından şikayet edemez. Maaşlar dağıtılması gereken günden bir önceki gün ödenir.

Taşınan zırhları başlıca hassa süvarileri kullanır. Yeniçeriler hafif silahlarla donatılmıştır ve genelde göğüs göğüse çarpışmazlar, misket tüfeği kullanırlar. Düşman yakındaysa ve çarpışmaya girilecekse zırhlar getirilir. Bunların çoğu önceki savaş alanlarından toplanmış eski zaferlerin ganimetleri olup hassa süvarilerine dağıtılır. Aksi halde süvarileri koruyan sadece hafif bir kalkandır. Böyle alelacele verilen zırhlar bunları giyenlerin bedenlerine ne kadar zor uyar tahmin edebilirsiniz. Birisinin göğüs zırhı dar, diğerinin miğferi bol gelir, bir diğerinin ise zırh gömleği ağırdır, taşıyamaz. Her yerde bir tersliktir gider ama bunu sükünetle kabul ederler, yalnız korkakların silahlarına kabahat bulduğunu düşünürler ve teçhizatları ne olursa olsun savaşta kendilerini göstereceklerine ant içerler. Üst üste kazanılan zaferlerin ve savaş tecrübesinin onlara verdiği güven işte böyledir. Bundan dolayı kıdemli bir piyadeyi süvariye almakta tereddüt etmezler. Hiç at sırtında çarpışmamış olmasına rağmen savaş tecrübesinden geçmiş ve uzun süre askerlik yapmış birinin her türlü çarpışmadan başarıyla çıkacağına inanırlar.

Türklerin Hayvan Sevgisi

Şimdi daha önce sözünü ettiğim konuya, yani Türklerin hayvanlara olan düşkünlüğüne döneceğim. Köpeği pis bir hayvan olarak gördüklerinden evlerine sokmazlar. Onun yerini kedi almıştır, Kediyi çok daha ahlaklı ve bir dereceye kadar doğuştan mütevazı, terbiyeli bir hayvan olarak bilirler. Böyle düşünmelerine örnek olarak Muhammed’in davranışını gösterirler. Kendisi, kedisine çok düşkünmüş. Okurken esvabının yeni üzerinde uyuyormuş. Namaz için kalkması gerektiğinde kedisi rahatsız olmasın diye kedisinin üstünde uyuduğu yeri kesmeyi tercih etmiş.

Köpekler ise umuma aittir ve sahipleri yoktur. Herhangi bir belirli evi değil de yaşadıkları mahalleyi beklerler ve sokağa atılan süprüntülerle beslenirler. Köpekler için böyle hissetmelerine rağmen, civarda yavrulamış bir köpek varsa ona yemek artıkları, kemik ve ekmek taşırlar. Bunu sevap sayarlar. Bir hayvana verdiklerini, bir Hristiyan’a olmasa bile neden kendilerinden olan akıl sahibi birine vermediklerini sorduğumda bana şu cevabı verdiler: Her gaye için kullanılabilen ve asil bir nesne olan akıl, insanoğluna Tanrı tarafından ihsan edilmiştir. Ancak, insan bu aklı kötüye kullanabiliyor. Başına gelen felaketlere kendi hatası sebep olduğundan merhamete pek layık değil. Hâlbuki Tanrı hayvanlara insiyaki istekleri ve beslenme arzuları dışında bir şey bağışlamamıştır ve onlar bu itici güçleriyle hareket ederler. Dolayısıyla, insanların şefkatine ve yardımına muhtaçtırlar. İşte bu nedenle, bir hayvanın eziyet edilerek öldürülmesi veya çektiği acıdan zevk alınması Türkleri hiddete boğar.

Buna örnek olarak bir Venedikli kuyumcunun başına gelenleri anlatabilirim: Bu adam, kuş tutmaya meraklıydı. Yakaladıkları arasında guguk kuşu büyüklüğünde ve benzeri renkte bir kuş vardı. Kuşun gagası küçük olmakla beraber, gırtlağı çok büyük ve genişmiş. Ağzını açmaya zorlandığı zaman içine bir insan yumruğu sığabilirmiş. Kuyumcu şakacı bir adamdı. Kuşun bu garipliğine şaştığı için onu evinin giriş kapısı üstüne kanatları iki yana açık olarak bağlamış, ağzını da açık tutmak için çenesinin ortasına bir tahta parçası yerleştirmiş. Sokaktan geçen Türkler durup başlarını kaldırarak kuşa bakıyorlarmış. Fakat onun canlı olduğunu ve kımıldadığını görünce haline acıyıp bu zararsız kuşa böyle azap vermenin suç olduğunu söylemişler. Kuyumcuyu evinden çağırtıp ensesinden tutarak ağır suçlara bakan hâkimin huzuruna çıkarmışlar. Hâkim, adama sopa cezası vermek üzereyken Venedik tebaasının adli işleriyle uğraşan Venedik Balyozu’ndan bir haberci gelip suçlunun kendisine teslim edilmesini istemiş. Hâkim, iyi kalpli biriymiş ve davayı halletmeye hazırmış, ama Türklerin itirazları karşısında bu talebi güçlükle kabul edebilmiş. Kuyumcu da böylece kurtulmuş. Kendisi sık sık ziyaretime gelirdi. Bütün olanları ve nasıl da korktuğunu anlatması beni çok eğlendirdi. Görmem için kuşu da getirmişti. Onu size daha önce tarif etmiştim. Bu kuş geceleri uçar ve ineklerin memelerini emermiş. Sanırım eskilerin “keçi emen” dedikleri kuşun aynısı. İşte Türkler her cinsten hayvana böyle davranıyorlar, özellikle de kuşlara…

Bizim mahallenin yakınlarında yayılmış dalları ve yoğun yaprakları ile dikkat çeken kocaman bir çınar ağacı var. Bazen kuşbazlar yanlarında getirdikleri küçük kuşlarla bu çınarın altına yerleşirler. Etraflarına toplaşanlardan birçoğu birkaç bakır para karşılığında bu kuşları elleriyle birer birer azat ederler. Kuşlar genellikle bu çınara konup kendilerini kafeslerinin kirinden temizler ve kanatlarını çırparak ötüşürler. Onları esaretten kurtaran Türkler de birbirlerine “Dinle bak, nasıl da seviniyor ve bana teşekkür ediyor” derler.

Hemen “Ne yani!” diyeceksiniz, “Türkler bütün hayvanları kutsal sayacak kadar Pythagoras’cı mıdır, onlan hiç yemezler mi?” Asla, tam aksine, önlerine konan haşlanmış yahut kızarmış eti hiçbir zaman geri çevirmezler. “Koyunlar, kasap dükkânı için yaratılmıştır” derler. Fakat, onun çektiği acıdan ve ıstırabından kimsenin zevk almasına göz yummazlar. Nağmeleriyle kırları ve ormanları dolduran küçük kuşların öldürülmesine hatta kafese kapatılmasına razı olmazlar. “Bu davranış onların hürriyetini engellemektir” diye düşünürler. Fakat bu hususta bir fikir ayrılığı vardır. Bazı Türkler güzel şakıyan bülbülleri tutar ve bahar gelince kiraya verirler. Saka kuşları gezdiren adamlar da gördüm. Bu kuş pencereden ona gösterilen bir sikkeyi aramak için uzun mesafe uçmaya talimlidir. Sikkeyi tutan kaptırmak istemezse adamın eline konup parayı yakalamaya çalışarak onunla odadan odaya dolaşır. Kapınca da geldiği yolu hatırlayarak sokakta bekleyen ve çıngırakla onu çağıran sahibine uçar. Adam da sikkeyi alınca mükâfat olarak sakaya birkaç kendir tohumu verir. Plinius veya Aelianus’u taklit ederek bir tabii bilimler tarihi yazmak istediğimi düşünmemeniz için bu konuya yeter diyorum.

Türk Kadınları

Şimdi bir diğer bahse geçerek size Türk kadınlarının yüksek ahlak seviyesinden söz etmek isterim. Türkler, karılarının iffetine diğer milletlerden çok daha fazla önem verirler. Bu nedenle, onları eve kapatır ve öyle saklarlar ki kadınlar neredeyse gün ışığı görmez. Eğer sokağa çıkmaları gerekirse o derece örtülü ve kapalı gönderirler ki yoldan geçenlere hayalet gibi görünürler. Kadınlar da insanlara ancak ipekli veya pamuklu peçelerinin ardından bakarlar. Hiçbir yerleri erkeğin gözlerine açık değildir. Türkler, en ufak bir güzelliğe veya gençlik cazibesine sahip olan kadına, erkeklerin arzuları tahrik olmadan ve onu hayalinde lekelemeden bakabildiğine inanmazlar. İşte bu nedenle, bütün kadınlar kapalı tutulur. Kadının erkek kardeşleri onu görebilir ama kocasının erkek kardeşleri için bu söz konusu değildir. Zengin ve yüksek mevki sahibi erkekler evlendikleri zaman karılarının evden dışarı adım atamayacaklarını ve hiçbir kadının ve erkeğin hangi sebeple olursa olsun ziyaretini kabul edemeyeceklerini şart koşar. Bu yasağa en yakın akrabalar da dâhildir –anne ile baba dışında. Onlar bile kızlarını bayramlarda ziyaret edebilirler. Eğer kadın çok yüksek mertebeden birinin karısı ise veya olağanüstü bir çeyiz getirmişse, kocası cariye tutmayacağını ve ona sadık kalacağını taahhüt eder. Yoksa hiçbir kanun bir Türk’ü nikâhlı karısının üstüne dilediği kadar cariye almaktan men etmez. Karısının ve cariyelerinin doğurduğu çocuklar arasında hiçbir fark gözetilmez, hepsi aynı haklara sahiptir. Cariyeler ya satın alınır ya da savaşlarda ele geçirilir. Sahiplerinin, bıktıkları zaman onları esir pazarına gönderip satmalarına engel yoktur. Ancak, çocuk doğururlarsa hürriyetlerine kavuşurlar.

Busbecq Avrupa’ya sadece Osmanlıları yakından tanıtmakla kalmamıştır. Ankara’daki Augustus tapınağında yer alan Monumentum Ancyraum yazıtını ilk kez yayınlayarak Batı literatürüne girmesini sağlamıştır. Ankara keçisiyle leylağın yanı sıra, bir yüzyıl sonra ''Tulipmania''yı doğuracak laleyi de Avrupalılara tanıtmıştır. Ayrıca günümüzde Viyana Discourides'i olarak tanınan ve 6. yüzyıla tarihlenen bir Materia Medica nüshasının da aralarında bulunduğu pek çok kadim el yazmasının Avusturya arşivlerine girmesine ön ayak olmuştur. İstanbul’dan döndükten sonra İmparator II. Maximillian'a müşavir olan Busbecq, emekliliğinde doğduğu yere gitmek üzere 1592'de Paris'ten yola çıktıktan sonra, yıllardır süren din savaşlarında taraf olan radikal Katoliklerin saldırısına uğrayarak hayatını kaybetmiştir.

Roxalane, Süleyman’ın karısı, henüz cariye iken ona bir oğlan doğurarak bu imtiyazdan yararlanmış; böylece hürriyetine kavuşup kendi kendinin sahibi olunca da onunla evlenmediği takdirde ilişkisini kesmek istemişti. Bu arzusu Osmanlı sultanlarının geleneklerine aykırıydı. Süleyman onu derin bir aşkla seviyordu. Meşru evliliği cariyelikten ayıran tek şey çeyizdir ve bir cariyenin çeyizi olamaz. Evlilik kadına kocasının evini sahiplenmek, diğer bütün kadınlar üzerinde söz sahibi olmak hakkını verir. Buna rağmen geceyi kiminle geçirmek istediğine karar vermek kocasının hakkıdır. Bu arzusunu karısına ima eder, o da seçilen cariyeyi ona gönderir. Herhalde cariye de verilen emre karısından daha büyük bir şevkle itaat eder. Haftada bir gece, tatil olan cuma gününün gecesi nikâhlı karısına ayrılmıştır. Eğer erkek buna riayet etmeyecek olursa karısının şikâyet hakkı vardır. Kocası diğer geceler dilediği gibi hareket edebilir.

Türklerde birçok nedenlere dayanılarak boşanmaya izin verilir. Kocalar için bu gayet kolaydır. Boşanan kadına çeyizi iade edilir, ancak kabahatli olan kadın ise bu söz konusu olmaz. Kadınların kocalarından boşanması daha zordur. Geçinebilmesi için gereken ihtiyaçlardan mahrum etmek ve gayritabiî davranışlarda bulunmak boşanmaya müsaade edilen sebepler arasındadır. Bu gibi durumlarda kadın, hâkimin huzuruna çıkar ve artık kocasıyla birlikte yaşayamayacağını beyan eder. Hâkim, bunun sebebini sorduğunda kadın hiçbir şey söylemeden ayakkabısını çıkarıp ters çevirir. Bununla hâkime kocasından görmüş olduğu muameleyi anlatmış olur.

Yüksek mertebeden kalabalık haremi olan erkekler kadınlarının idaresini hadımağalarına bırakırlar. Evlerinde kendilerinin ve kadınların kullandığı hamamlar vardır. Yoksul tabaka umumi hamamlara gider. Türkler, vücut pisliğinden suçmuş gibi tiksinirler ve bunu ruhun kirliliğinden daha kötü addettikleri için sık sık abdest alırlar. Kadınların çoğu kendilerine mahsus çarşı hamamlarına gittiğinden, hürriyetini elde etmiş olanlarla köleler oralarda toplaşır. Bunların arasında dünyanın her köşesinden bir şekilde getirilmiş harikulade güzellikte pek çok genç kız vardır.

Türklerin Din Anlayışı

Aradan birkaç gün geçtikten sonra Rüstem’le birtakım genel konular üzerinde konuşurken bana dostça muamele etmeye başladı. Nadiren böyle davranırdı. Sonunda niçin onların dinini kabul ederek gerçek Tanrı’ya ibadete katılmadığımı sordu. Böyle yaptığım takdirde Süleyman’dan büyük iltifat ve mükâfat bekleyebileceğimi de ilave etti. Kendisine cevap olarak doğduğum dine bağlı kalmaya kesinlikle kararlı olduğumu söyledim. Rüstem, “Pekâlâ, öyle olsun,” dedi, “ama ruhunuz ne olacak?” diye sordu. “Ruhum için de ümidim büyüktür” dedim. Bir an düşündükten sonra “Evet, haklısınız, “ dedi, ” bu dünyada inançla ve günahsız yaşayanların, hangi dine bağlı olurlarsa olsunlar ebedi saadeti paylaşacaklarına inanmaktan kendimi alıkoyamıyorum.” Bazı Türkler kabul edilmiş dini inanca aykırı düşen bu gibi düşünceler de besliyor. Zaten Rüstem’e dinin şartlarına sıkı sıkıya bağlı biri gözüyle bakılmıyor. Türkler, iyi düşünceler besledikleri bir Hriistiyan’a bir defa böyle bir teklifte bulunurlar. Bunu dini bir görev addederek böylece ebedi azaba mahkûm birini, eğer imkân varsa, bundan kurtaracaklarını ümit ederler. Bu teklifin yapabilecekleri en büyük iyilik olduğuna inanırlar.

Türklerle İranlılar arasında ne kadar büyük bir din farkı olduğunu göstermek için şimdi size Rüstem ile bir diğer sohbetimizi nakletmek isterim: Bir defasında bana İspanya ve Fransa kralları arasındaki savaşın hala devam edip etmediğini sordu. Kendisine “devam ediyor”dediğim zaman “Aralarında dini bağlar olmasına rağmen birbirleriyle savaşmaya ne hakları var?” diye sordu. “Siz İran’la savaşmak için hangi haklara sahipseniz onların da aynı hakları var. Bazı şehirler, eyaletler ve krallıklarla ilgili konularda anlaşmazlıkları olduğu için silaha sarılıyorlar” diye cevap verdim. Rüstem “İki durum aynı değil,” dedi, “sizi temin ederim ki biz İranlılardan nefret ederiz, hatta onlar bizim için siz Hristiyanlardan daha kâfirdir” diye ekledi.

Hırvatistan’dan Gelen Haber

Hırvatistan ve civarındaki vilayetlerde hududun iki yanından karşılıklı akınlar yapılmış ve her iki taraf da aşırı tembelliğin, kayıtsızlığın ve cüretkârlığın cezasını çekmişti. Bununla ilgili olarak beni çok memnun eden bir olayı size nakletmek isterim. Anlatacaklarımı duymak sanırım sizin de hoşunuza gidecektir. Oralardan gelen bir haber Rüstem’in kulağına ulaşmıştı. Kendisinin çok böbürlenerek akrabası olduğunu söylediği bir Türk, yanında silahlı adamlarıyla Hristiyanların kutlamakta olduğu bir düğünü apansız basmış –beklenmedik uygunsuz misafirler. Hristiyanlar tenha bir bölgede oldukları için kendilerini emniyette hissediyorlarmış, yakınlarında Türklerin olduğundan haberleri yokmuş. Baskıncılar ortalığı karıştırmış, birkaç kişiyi öldürüp damat ile gelini ve aralarından bazılarını alıp götürmüşler. Bu haber Rüstem’in pek hoşuna gitti ve akrabasının bu olaydaki harika başarısını herkese iftiharla anlattı. Hikâye; bu noktaya kadar değil övünmeyi, üzüntü duymayı gerektiren bir olaydı. Böyle olaylar acımasız kaderin trajik, bir oyunu. Ancak Rüstem’in gülüşünü gözyaşları ve kedere dönüştürecek intikam yakındı. Aradan çok geçmeden aynı yöreden bir Dalmaçyalı süvari çıkageldi (budalaca cesaretinden dolayı Türklerin ‘deli’ lakabını verdiklerinden biri). Kendisi ciddi bir felaket ve mağlubiyetin haberini getirmişti. Bazı sancak beyleri ve komutanlar kuvvetlerini bir araya toplayıp düşman topraklarına bir akın yapmışlar. Kilometrelerce mesafe kat ederek geçtikleri her yeri sömürüp yağmalayarak sayısız ganimetler elde etmişler. Durmaları gereken zamanı bilmediklerinden, sonunda misket tüfekleriyle donanmış Hristiyan kuvvetlerle karşılaşmışlar. Hristiyanlar, Türkleri büyük katliam yaparak darmadağın etmiş. Verdikleri kayıplar akıncıları kedere boğmuş. Ölenler arasında Rüstem’in yakın zamana kadar bağıra çağıra methettiği akrabası Ahilleas de varmış. Rüstem, acı haberi duyduğunda gözyaşlarını tutamamış. Dostunun ölümüne duyduğu üzüntü daha önceleri onunla övünmesine karşı hak ettiği en büyük ceza olmuştu.

Şimdi sonunu dinleyin, bu da pek hoştur. Önce de anlattığım gibi felaket haberini getiren Dalmaçyalıya paşalar Divan’da “Kaç kişiydiniz?” diye sorarlar. O da “2500’den fazlaydık” diye cevap verir. “Pekâlâ, Hristiyanların sayısı ne kadardı?” sorusu üzerine Dalmaçyalı, 500’den çok olmadıklarını, bir kısmının da pusuda olduğunu tahmin ettiğini, ancak çarpışanların kesinlikle 500’ü aşmadığını söyler. Bunun üzerine hiddetlenen paşalar; “bir avuç Hristiyanın muntazam kuvvetlerden toplanmış Müslümanları (Türkler kendi dinlerinden kimselere böyle diyorlar), Süleyman’ın desteğine layık olduğu sanılan ve onun ekmeğini yiyen gözde savaşçıları perişan etmesinden mahcup olmak gerekir”derler. Dalmaçyalı ise hiç utanç duymadan “Sizlerin durumu iyi anlamadığınızı zannediyorum,” diye cevap verir, “adamlarımızın tüfek ateşine yenik düştüğünü söylemedim mi size? Bizi düşmanın yiğitliği değil, tüfek ateşi bozguna uğrattı. Mertçe, ateş desteği olmadan çarpışsalardı dinim üstüne derim ki durum çok farklı olurdu. Bizleri mağlup eden ateş gücüydü. Kabul ediyorum, tüfek ateşi sebeplerden biriydi, ama en dehşet saçanıydı, Hangi fani güç onunla mücadele edebilir ki? Tüfeğin şiddetine boyun eğmemek mümkün mü?” Getirdiği haberin acıklı olmasına rağmen Dalmaçyalının heyecanlı duygularla ifade ettiği bu sözler karşısında oradakilerden hemen hiçbiri kendini gülmekten alıkoyamaz.

Önceki talihsiz olayı hatırlayarak üzülmeme rağmen ,bu hadiseden memnun oldum. Bana süvarilerimizin kullandığı küçük misket tüfeklerinden Türklerin korktuğunu göstermişti. İranlıların da aynı korkuyu taşıdığını söylüyorlardı. Bu nedenle birileri Rüstem’e sultanla birlikte İran seferine çıkarken kıdemli askerler arasından 200 kişilik bir süvari müfrezesi kurup düşmana dehşet saçarak büyük katliamlar yapabilmeleri için misket tüfekleriyle donatılmalarını söylemiş. O da bu tavsiyeye uymuş ve müfrezeyi kurup tüfekleri vererek bunları kullanmayı öğrenmeleri için talim ettirmişti. Ancak yolun yarısını kat etmeden, tüfekler arızalanmaya başlamış. Her gün bazı parçaları kırılıyor veya kayboluyormuş. Onları tamir edebilecek pek az adam varmış. Böylece misket tüfeklerinin çoğu işe yaramaz hale gelmiş. Askerler de bu tüfekleri aldıklarına pişman olmuşlar.

Tüfek, aynı zamanda Türklerin çok önemsediği temizlik anlayışına da ters düşer. Elleri kurum içinde kalıyor; üniformaları kirleniyor, sarkan hantal barut kutularıyla torbaları arkadaşlarının alay konusu oluyormuş. Onlara eczacı diye ad takmışlardı. Bu silahtan ne kendileri ne de başkaları memnun kalmıştı. Rüstem’in huzuruna çıkarak hiçbir işe yaramayan bozuk tüfeklerini gösterip düşmanla karşılaştıklarında bunlardan ne fayda bekleneceğini sormuşlar. Ona yalvarıp kendilerini bu tüfeklerden kurtarmasını ve alıştıkları silahları geri vermesini dilemişler. Rüstem meseleyi dikkatle inceledikten sonra isteklerini yerine getirmekte herhangi bir sakınca görmemiş. Ve böylece Rüstem’in müsaadesi ile süvariler oklarına ve yaylarına kavuşmuşlar.

Türk Mektupları yazarın dostu ve meslektaşı Macar asıllı diplomat Nicholas Michault’a yazdığı mektupların derlemesidir. Eser Osmanlılarla ilgili yakın gözleme dayalı pek çok bilgi içermesi nedeniyle uzun süre önemli bir kaynak olarak kabul edilmiş ve pek çok dilde tekrar tekrar basılmıştır. Hakikaten de, Kanuni’nin Hürrem’le ve şehzadeleriyle ilişkilerinden Rüstem Paşa’nın maddiyata düşkünlüğüne, Osmanlı Ordugâhlarındaki düzenden hamam adetlerine, İstanbul sokaklarındaki hayvanlardan güncel dedikodulara pek çok konuda ilk elden verdiği bilgilerle merakla okunan bir eserdir. Bu yazının tamamı Busbecq'in 1555-1560 tarihleri arasındaki elçilik görevi sırasında yazdığı üçüncü mektubunda geçen anılarından alınmıştır.


Size az önce sözünü ettiğim Macaristan hududundaki çarpışmalar; gözümüzde en büyük cesaretin tek ispatı olan düello hakkında Türklerin düşüncelerinden bahsetmeyi aklıma getirdi. Topraklarımıza bitişik bir eyalette Arslan Bey adında kuvvetiyle ünlü bir sancak beyi vardı. Hiç kimse yayı onun kadar güçlü geremez, kılıcını onun kadar derine sokamaz ve düşmana onun kadar büyük korku salamazdı. Ancak komşu bir eyaletin sancak beyi olan Veli Bey ona rakip oldu. O da aynı şöhrete sahip olmayı arzuluyordu. Muhtemelen başka sebeplerle de artan bu rekabet şiddetli bir nefrete, entrikalara ve kan dökülmesine yol açtı. Bu yahut bilmediğim diğer sebeplerden dolayı Veli Bey İstanbul’a çağrıldı. Her neyse, şehre geldi ve Divan’da paşalar tarafından kendisine birçok sualler soruldu. Sonunda da Arslan Bey’le aralarındaki çekişmeden söz edildi. Veli Bey, bu düşmanlığın geçmişini, sebeplerini, gelişmesini ve son durumunu anlattı. Ardından söylediklerini takviye için Arslan Bey’in onu pusuya düşürüp yaraladığını, taşıdığı nama layık olduğunu ispatlamak istiyorsa bu gibi yollara başvurmaya ihtiyaç duymaması gerektiğini de ilave etti. Onu sık sık karşılıklı dövüşmeye davet ettiğini, bundan da kaçınmadığını söyledi. Anlattıkları paşaları tiksindirmişti. Ona hiddetle bağırarak “Silah arkadaşınızı düelloya davet etmek cüretini mi gösterdiniz? Dövüşecek Hristiyanlar mı yoktu?” dediler. “İkiniz de Sultanın ekmeğini yiyorsunuz ve buna rağmen birbirinizi öldürmeye hazırsınız. Ne hakkınız var buna? Böyle davranışın emsali görülmüş müdür? Hanginiz ölürse ölsün, bunun sultan için kayıp olacağını bilmiyor musunuz?” sözleriyle azarlayıp Veli Bey’in hapse atılmasını emrettiler. Orada aylarca kaldı ve itibarını kaybetmiş biri olarak daha geçenlerde salındı. Hâlbuki, bizde, gözünü ülkesinin düşmanlarına henüz çevirmemiş pek çok kimse kendi halkından birine veya silah arkadaşına kılıcını çektiği için ün kazanmıştır; Ahlak bozukluğunun faziletin yerini aldığı, cezayı hak eden davranışların şerefli ve itibarlı sayıldığı bir ahlak anlayışıyla ne yapabilirsiniz ki?

Tags: ,

Yorum gönder

Yorum göndermek için giriş yapmalısınız.