Kifayetsizlerin Hükmü Hep Sürecek Mi?

Sürekli Söyleşi | canakci | Kasım 7, 2017 at 3:13 pm


― Kifayetsiz derken?
― İster kocaman bir devletin başında olun, ister küçük bir cemiyetin sanırım hükmetme ve iktidarda kalmanın prensipleri özde aynı. İktidar sahibinin bilim sanat teknoloji alanlarının gerektirdiği türden özel bilgi beceri ve yeteneklere az dahi olsa sahip olması gerekmiyor. G. Bernard Shaw; ”Paul’un maaşını ödemek için Peter’i soyan bir hükümet, Paul’un desteğini her zaman arkasında hissedecektir” demiş. İktidar sahibi Pauller tarafından hep yüceltilir, yere göğe sığmaz bir hale getirilir, ama aslında o makama gelmesi daha önce benzeri yönetimlerde gösterdiği yüksek performansa ve yaratıcı zekâ ya da vizyoner olma gibi olumlu özelliklerine bağlı değil. Çünkü siyasi iktidarı kazanmanın reel bir akreditasyon müessesesi yok. İktidarı kazanma ve sürdürebilme fırsatı ihtirasın, kandırma, korkutma, kışkırtma ve cebir şiddet kullanma becerilerinin (kıyıcılığının) bir bileşkesine biraz da şans ve tesadüflere gerek duyar. O nedenle, iktidar sahibinin (müşterisi halkın ihtiyaçları açısından) sahip olduğu devasa sorumlulukları karşılama kapasitesi daima yetersizdir. Kifayetsizdir. Dünya üzerinde gelmiş geçmiş iktidar sahipleri içinde sahip olduğu pozisyonu layıkıyla doldurabilmiş bir tek kişi bile olmamıştır denilebilir. Amacı tektir, iktidarda kalmak, mümkün oldukça da iktidarını yani halkın hayatına müdahale gücünü büyütmek. Aslında, olduğundan çok farklı görünmek zorundadır. Yani iktidar sahibinin fiiliyle kavli hiçbir vakit birbirini tutmaz. O yüzden, sürekli gizliliğe ve ikiyüzlülüğe ihtiyaç duyar. Çıkardığı yasaların görünüşteki amaçları ile esası çok farklıdır. Güvenlik diye emniyet diye aldığı önlemler halkın emniyetini ciddi ölçüde azaltma bahasına kendi güvenliğini arttırma ve etkili bir muhalefeti zayıflatma amaçlıdır. Eğitimden öğretimden amacı en küçük yaştan başlayarak vatandaşa dogmatik/doktriner koşullandırma yapmaktır. Halkın canına okumakta, insan haklarını çiğnemekte ve her türlü insanlık suçunu gizlice işlemekte ahlaki hiçbir çekincesi yoktur. Terörist olarak ilan ettiği vatandaşı öldürdüğünde bunu “etkisiz hale getirildi” olarak açıklar.

Sisteminizin daha otoriter veya demokratik oluşuna göre kuşkusuz beslemeniz gereken Paullerin ve soymanız gereken Peterlerin kalitesi ve birbirine oranı ile Peter’den alınması gereken yönetim rantlarının üretilen toplam katma değer içindeki payı değişiyor. İşin kandırma, korkutma, kışkırtma ile cebir şiddet kullanma ihtiyaçları ve biçimleri değişiyor, ama temel dinamikler hepsinde özde ayni. Totaliter/otoriter rejimlerin içinden konuya yaklaştığımızda; vatandaşın hayat şartları bakımından ‘iyi’ örnekler olarak sunulan liberal demokrat rejime sahip ülkeler ile diğerleri arasında cennetle cehennem kadar büyük bir fark görülüyor. O yüzden, cehennemin içinden bakan birisine uzaktan cennet gibi görünen özgürlükçü ülkelerin sahip olduğu sosyal düzenin de özünde ayni yanlışların bulunduğunu anlatmak çok güç.

- Güç tabii… Sadece otoriter/totaliter diktatöryel rejimlerde oluyor söylediklerin. Demokratik rejimlerde devlet vatandaşına hizmet için çalışır, devlet terörü zulmü olmaz! İktidar iyi kötü sorumluluklarını yerine getirir. Anayasa ve kuvvetler ayrılığı prensibi, denetim ve denge siyasetlerini geçerli kılar, devleti sınırlar.

―Halklara hükmetmenin temel prensipleri aslında hepsinde aynidir. En özgürlükçü demokrat bir iktidar bile zaman zaman kandırma korkutma kışkırtma ve gizlice halkın aleyhine işler çevirmeye ihtiyaç duyar. Sadece insani gelişmişlik endeksinin üst sıralarında bulunan özgürlükçü ülkelerde bunlar göze çarpmayacak derecede derinlere gizlenmiştir. Demokratik devletler binlerce yıllık süreç içinde, kökenlerindeki ‘haydutluk’ amacını rafine edip meşru ve saygın bir ‘halka hizmet’ iddiasının arkasına gizlemeyi başarmışlar. “Denetim ve denge” siyasetleri ve “kuvvetler ayrılığı” prensipleri ile haydut kralın iflah olmaz zulmüne (hiç değilse görünüşte) bir son verilebilmiş, hükümetin “icbar” aygıtı olan kolluk kuvvetlerinin halkın emniyetini ve güvenliği sağlamak amacıyla var olduğu iddiası geçerli kılınmış. Bu görüşe göre; toplumların güvenlik ihtiyacı vardır. Organize, koruyucu bir güvenlik yapılanmasına (ordu/polis) sahip olmayan hiçbir ülke halkı kendi kendini koruyamaz ve ayakta kalamaz. Haklı değil ama bize sürekli tekrarlanan bu görüşün haksızlığını ispat edebilecek pratik bir örnek gösterebilme imkânına da şu anda pek sahip değiliz. Devlet tüm ülkelerde kolluk güçlerine sahip. Bu güçleri gerektiğinde kendi gelirlerini cebren toplamak için kullandığı gibi, kendi tabiiyetindeki bireylerin hayatlarını ve yaşam tarzlarını da kendi isteğine göre dikte etme, denetleme düzenleme ve hatta şiddet kullanarak kendisine olan muhalefetleri bastırma faaliyetleri için de kullanabiliyor.

Bir hükümet; ister Hobbescu anlamda otoriter bir sisteme aracılık etsin, isterse Lockecu bir bakış açısıyla ‘sınırlı bir devlet’ görünümünde olsun devletin cebir ve şiddete dayanan doğasını özünde içerir. Liberal kuramın temel unsuru olan sınırlı/minimal devlet anlayışı, John Locke’un “tabiat halinde insanların sahip olduklarını varsaydığı hak ve özgürlükleri güvence altına almayı” ve “sosyal sözleşmeyle tesis edilen siyasal erki, bireyin sahip olduğu hak ve özgürlüklere müdahale etmeyecek bir alanla sınırlamayı” amaçladığı iddiasını taşır. Oysa bu beklenti ve iddianın tamamen bir hayal olduğu ortaya çıkmıştır. Anayasal sınırlamaların bulunduğu ve piyasa ekonomisinin en başarılı uygulanabildiği ülkelerde bile “sınırlı/minimal devlet” mümkün olamamıştır. Bu imkânsızlığın birinci nedeni (Rothbard’a göre) icbar prensibinin kanserojen yapısıdır.

Rothbard bunu şöyle açıklamaktadır; “temelinde cebren elde edilen vergilerin ve zora dayalı cebir tekelinin yer aldığı bu olgu toplumun zihninde bir kez tesis edilip ve meşruiyet kazandıktan sonra bu ayrıcalık yaygınlaşacak ve süslenerek gizlenecektir.” Hoppe da bunu söyle ifade eder; “adalet ve vergi konusundaki devlet tekeli bir kez kabul edildikten sonra devlet iktidarının sınırlanacağını ve bireysel yaşamın ve mülkiyetin korunacağını düşünmek tamamen bir yanılsamadır. Özellikle iktidar aygıtına yön veren elitlerin ekonomik çıkarları gereği bu tür bir yayılmacılık için hırsla ve azimle çalışmalarından bu rahatlıkla görülebilir. Devletin cebri gücü “laissez faire”ci liberallerin çok fazla önemsediği sınırları ne kadar geçerse devlet aygıtına yön veren iktidar sınıfının elde ettiği güç ve servet de o kadar artmaktadır. Bu nedenle, devlet seçkinlerinin devlete çizilen sınırlar içinde kalmalarını beklemek boş hayaldir.”

Rothbard, devletin “sınırlı kalamayacak olmasının” bir diğer sebebini de “belirli sınırlar içine hapsedilmeye çalışılan devletin kendisine çizilen bu sınırlarda kalmasını sağlayacak kurumsal mekanizmaların olmaması” olarak açıklıyor.

Unutulmamalıdır ki devletin kanlı geçmişi, Lord Acton’ın şu ünlü sözlerini haklı çıkaracak örneklerle doludur. ''Power tends to corrupt and absolute power corrupts absolutely. Great men are almost always bad men''. (güç yozlaştırır, mutlak güç ise tam yozlaştırır. Büyük adamlar hemen daima kötü adamlardır.)

Aslında; Locke da Montesquieu de siyasal iktidarın tek elde toplanmasının özgürlükler açısından büyük bir tehdit teşkil ettiği kaygısını paylaşmaktaydılar. Özellikle Montesquieu’nun geliştirdiği yasama, yürütme ve yargı erklerinin birbirinden ayrı kişi veya organlar tarafından icra edilmesine dair kuvvetler ayrılığı prensibinin, devlete karşı bireyin korunmasında ve devletin kendisine çizilen sınırlar içerisinde kalmasını sağlamada çok önemli olduğu kabul edilmektedir. Ancak bu prensibin mükemmel olarak uygulanabildiği hiçbir ülke yok demek yalan olmaz.

Rothbard, sınırlı devlet kavramının “yasaların oluşması için devletin olmasını gerekli gören yaklaşımını” da eleştiriyor ve tutarsız buluyor. Devletin olmadığı bir yerde hukukun da olmayacağı görüşü eski ve yaygın bir kanı olmasına rağmen tarihsel verilerin bunun tam tersini gösterdiğine işaret ediyor, evrensel hukukun oluşumda esas olarak devletlerin değil, sivil toplum örgütlerinin etkin olduğunu söylüyor. Eğer devlet kişisel ve mülkiyet haklarını korumakla sınırlanacaksa ve vergilendirmede yalnızca bu hizmetlerin sağlanmasıyla sınırlı olacaksa, sağlaması gereken güvenliğin ne kadar olacağına nasıl karar verecek ve insanlara ne kadar vergi yükleyecektir? Bu belli midir? Rothbard için buradaki temel sorun bireysel hakları güvence altına alma amacıyla tesis edilen devlete tevdi edilen” güvenliği sağlama yetkisinin belirsizliğinden ileri gelmektedir. Böylece, devletin üzerine aldığı görevin sınırlarının belirsizliği, bireyler üzerine konulacak vergilerin de kesin sınırının olmamasına neden olmaktadır. Rothbard’ın bu konudaki hassasiyeti modem devletin geçmiş yüzyılda artan yetki ve görevleri ışığında düşünüldüğünde haklılık payı kazanmakla beraber, klasik liberalizmin sınırlı devlet anlayışında en azından teorik olarak vergi konusunda devlete sınırsız bir yetki verildiği tezine katılmak pek mümkün değildir.

Osmanlı'nın son döneminde halka çok büyük refah ve özgürlük vaatleriyle iktidara gelen İttihat ve Terakki hükümeti halkına tarihinde görmediği en büyük felâketleri yaşatan bir iktidar oldu. Rummel'in demosid raporuna göre 20nci yüzyılda dünyada kendi devletleri tarafından öldürülen 262 milyon kişinin 1milyon 883bin'i 1909-1918 arasındaki İttihat ve Terakki hükümeti tarafından gerçekleştirilmiş. Yani, dağıttıkları el ilanlarında ''artık ayrılık gayrılık kalmadı, hep kardaş, hep Osmanlıyız'' dedikleri gayrimüslim vatandaşlardan 1 milyon 883 bininin düşman değil kendi hükümetinin dahliyle cebren eksilmiş oldukları ortaya çıkmıştır.

ABD’de meselâ halen her yıl bin kadar masum ABD vatandaşı kendi polisi tarafından vurulup öldürülüyor. Kolluk kuvvetlerinin her mahallede sürekli terör estirmesine karşın halkın güvenliğini arttırmada ne faydası oluğu meçhul. 1991 yılında Los Angeles’te 4 polisin masum bir zenciyi sokakta yere yatırıp dövmesinin TV’lerde gösterilmesi ve mahkemenin polislere hiçbir ceza vermediğinin anlaşılması üzerine 3 gün süren bir ayaklanma olmuş, galeyana gelen halk karşısında tüm polis amir ve memurları kaçıp saklanmak zorunda kalmıştı. Sonunda daha önce aklanmış olan polisler yeniden yargılanıp hepsi görevden atıldılar, hapis cezaları ve mağdura yüklü bir tazminat da verilmişti. (Bkz. Rodney King olayı ve Los Angeles ayaklanması) Şimdi üzerinden 26 sene geçtikten sonra ABD vatandaşının polis karşısında hakları çok daha geriye gitmiş durumda. Dayak bir yana artık polis silahsız bir vatandaşını vurup öldürdükten sonra bile aklanabiliyor.

ABD halkının hak ve özgürlükleri bugün anayasasının (ilk 10 maddesini teşkil eden 1789 tarihli Bill of Rights’ın) vatandaşına verdiği hak ve özgürlüklerin bile çok daha gerisine düşmüş durumda. Devlet terörü artık evrensel bir boyuta ulaştı. Dünyanın 300 kadar farklı noktasında devletler kendi halklarıyla sıcak çatışma halindeler. Tepeden tırnağa silahlı, eğitimli ve donanımlı kolluk güçleriyle kendi vatandaşlarının başkaldırısına karşı direnmeye çalışıyorlar.


Mesela İspanya’da şu an herkes ayrılık referandumu yapıp halkın büyük çoğunluğundan olumlu oy alan Katalonya’yı konuşuyor da Baskları, Galiçya’yı, Andalusyayı konuşmuyor. Eğer Çekoslovakya’nın 1993’de yapabildiği gibi kadife bir boşanma gerçekleşebilecek olsa bugün İspanya en az yedi İngiltere en az dört ülkeye ayrılacak. Küçüklerini hiç saymasak bile Avrupa’da bugün halen 30’dan fazla olgunlaşmış, palazlanmış durumda bölücü hareket var. Ayrıca ayrılıkçı olmayan ama halkın rejimden “hoşnutsuzluğunu” ifade eden İstanbul’daki Gezi hareketi neyse, NewYork’ta OccupyWallStreet, Madrid’de İndignados veya 15M’in meydanları dolduran isyan hareketleri de odur. Ülkeleri parçalayıp dağıtan iç savaşlar çıkartan Arap Baharı, sadece Ortadoğu’nun sorunu değil. İnsani gelişmişliği refahı en yüksek düzeyde olan zengin ülkelerde Londra’da, Hong Kong’ta, Paris’te, Roma’da insanlar meydanları doldurup hükümetlerin defolup gitmesini söylüyor, iktidarlardan rejimden şikayetlerini en galiz şekilde dile getiriyorlar. Çözüm hükümetlerin defolup gitmesi, ama bu mümkün değil. Oralarda devlet bu muhaliflere “terörist” etiketi yapıştırıp üstlerine tanklarla saldırmıyor ama kalıcı bir çözüm de bulabildiği yok.

Her farklı renk ayrı bir ülke olma arzu ve eğilimi taşıyor. Ancak, alttaki resimde bunlardan sadece en belli başlı 24 tanesi turuncu renkle gösterilmiştir. Bugün insani gelişmişliği en yüksek batı ülkeleri dâhil dünyanın her tarafında halklar devletlerinden şikâyetçi. Ulus devletlerini tepelerinde taşımak istemiyorlar. Hemen her coğrafyada devletiyle çatışan grupların haricinde barışçı yöntemlerle referandumla ayrılmak, bölünmek isteyen etnik gruplar da mevcut. Mikro devletlere ayrılma isteği ile sosyoekonomik bakımdan globalleşme isteği her tarafta at başı gidiyor. Yani halklar bir taraftan tepelerindeki hükümetten kurtulmak, öte yandan izole olmamak, dünya ile alışverişten de kopmamak istiyorlar. Bu durum artık teknik olarak olanaksız da değil.

Yorum gönder

Yorum göndermek için giriş yapmalısınız.