İngiltere’de I.Elizabeth Döneminde Suç ve Ceza (1558–1603)

Tarihte Neler Oldu | canakci | Ocak 27, 2018 at 9:17 pm

  Bakire Kraliçe Gloriana da denilen Tudor Hanedanının bu son hükümdarı Kraliçe ı. Elizabeth döneminde İngiltere, ışıltılı sarayının ötesinde, kötü giden ekonomisi, aldığı dış tehditler ve Katolik iç düşmanların yaşattığı büyük güçlükler yüzünden ülkenin paranoyak iç yönetimiyle tam bir polis devletini andırmaktaydı.

William Shakespeare ve Christopher Marlowe’un temsillerinin oynandığı , Edmund Spenser ve John Donne’un şiirlerinin okunduğu, John Downland veWilliam Byrd’in müziklerinin çalındığı, güzel sanatların şahlandığı bu çağda, baltalar da durmamacasına bileniyor ve toplum sürekli idam sehpalarıyla nedbeleniyordu.

Kırsal yörelerde şiddet ve korku hüküm sürüyordu. Kentler entrika ve hastalıkların mihrakı olmuştu. Arka arkaya ürün hasadının alınamadığı birkaç yıl ve Avrupa’nın Katolik güçlerinin yarattığı dış tehditle birleşince; fukaralık ve paranoya, her an patlamaya hazır bir karışım oluşturmuştu. Sir Francis Walsingham ile onun casus ağının meşakkatli çalışmaları ve bir de bizzat kraliçenin paha biçilmez cazibesi yangına biraz su serpmekteydi. Ancak, bunlar her zaman yeterli olmuyordu.

 



  1558 yılı Kasım ayındaki taç giyme töreninden sonra genç kraliçe Elizabeth ile üvey kardeşi Mary’nin vahşi ve dinsel baskıcı iktidar döneminin aksine İngiltere’de artık çok daha ılımlı bir döneme geçileceği umulmaktaydı. Zaten, insanların ruhuna bir pencere açacağını söyleyen de o değil miydi?

Elizabeth, babası 8.Henry kadar ümitvar değildi; kardeşi Mary kadar kindar ve cezacı da olmadı ama yine de kaprisliydi; sağı solu belli olmazdı. Kızgınlığı, mizacını değil ruh halini yansıtırdı. İhanet eylemleri karşısında balta bir kere indikten sonra gerisini dinlemek istemezdi. Kan dökmede çok ileri gittiğini düşündüğü zamanlarda ise suçu daha hafif olanların ölüm cezalarını indirmekten yana olurdu.

Ancak, bir kraliçenin saçma ve kişisel kaprisleri, yasanın yürütmesini engellemezdi ve ceza mahkumun sosyal sınıfına göre değişebilse de indirim yoluna pek gidilmezdi.

En müstekreh sayılan suç, geçmişte ve ondan yüzlerce yıl sonrasında da olduğu gibi ihanet suçu idi ve bunu affı asla olmaz, hiçbir ceza bunun için çok ağır sayılamazdı.

Hakkında hüküm verilen hain alçak, bir sedye veya parmaklıklı çit tahtasına bağlanarak parke taşlı sokaklar üzerinden ve halkın uluyuşları arasında yüzü aşağı bakar şekilde sürüklenerek infaz edileceği yere götürülürken ne gökyüzünü ve ne de kendisine sataşan insanlara bakma ve görme imkanı olmazdı.

 



  Mahkûm darağacı platformuna çıkartılıp asıldıktan sonra yarı ölü halde indirilir ve iç organları çıkartılıp henüz ölmemiş mahkumun gözleri önünde yakılırdı. Sonra zor nefes alır halde iken kol ve bacakları kesilip ölünceye kadar kanamaya bırakılır, son olarak başı da kesilerek gövdesinden ayrıldıktan sonra kentin önemli merkezlerinden birinde kol ve bacaklarıyla birlikte ibret-i âlem için sergilenirdi.

Asılıp, çıkartılıp, dörde bölünmüş (Hung, drawn and quartered) tabir edilen bu infaz şekli mahkûmlar için o kadar ürkütücüydü ki çoğu platforma çıkartılıp kement ilmiği boynuna geçirilir geçirilmez boynu kırılarak bir an evvel ölebilmek üzere aşağı atlamaya çalışırdı.

Özellikle küçük düşürme şeklinde bir amaç güdülmemekteyse, ruhban sınıfından ünlüler ve soylular için bu infaz şekli pek uygulanmazdı. Bunun nedeni hükümdarın müsamahakârlığı değil, bunun tehlikeli bir kötü emsal ya da içtihat teşkil etmesi endişesinden kaynaklanan pratik bir önlem idi. Onlar için sadece kafa kesme uygulanması kâfi olurdu.
Kafanın gövdeden ayrılmasından sonra cellât onu havaya kaldırıp bir süre tutardı. Burada esas maksat kalabalığın görüp kesildiğinden emin olmasını sağlamak değildi. Yaygın inanca göre, kafa kesildikten sonra bir süre daha düşünmeye ve algılamaya devam edebildiği için kendi parçalanmış bedenini görmesi ve az sonra ölmek üzere olduğunu kavramasını sağlamak idi.

İhanetle suçlananların işkenceye tabi tutulması hemen hemen kesin idi. Ancak yasaya göre işkence itiraf almak için yapılamazdı. İşkence suça ilişkin kararın kesinleşmesinden sonra mahkûmdan ilave bilgiler sağlamak amacıyla uygulanırdı. İhlal edilmemesine titizlikle riayet edilen bu yasa, yetkililere ürkütücü birçok cihaz da sağlamaktaydı. Şöyle cihazlar vardı;
İğneli fıçı (Iron Maiden – Demir Bakire): Dik duran büyükçe bir metal kabindir. Mahkûm içine sokulup, içi büyük sivri uçlu demirlerle kaplı olan kapısı bastırılıp üzerine kapatılırken cildi yırtar ve çok büyük acılar verir.

 



  Scavenger’s Daughter (Leş Yiyenin Kızı), Kral 8.Henry’nin iktidarı sırasında Londra Kulesi’nin muhafızı Leonard Skevington tarafından karısı Margaret’ın da yardımlarıyla icat edilmiş korkunç bir işkence cihazıdır. A çerçeveli bu cihaza bağlanan mahkûm başı aşağı dizleri yukarı doğru çekilerek vücudu sıkıştırıldığından dolayı her iki kulağından ve burnundan kan gelirdi.

Iron Collar (Demir Boyunluk) içe doğru bakan çivileriyle mahkûmun boynuna takılır ve dik duracak şekilde zincirlenirdi. Mahkûm başını her kımıldattığında çiviler boynunu, boğazını deler, etine batardı.

The Rack (Askı /Germe Aleti) Tüm işkence aletleri içinde en korkulanı idi. Sadece bununla tehdit edilmek bile çoğu zaman mahkûmun hemen her şeyi itiraf etmesi için yeterli olurdu. Merdane ve cırcırlı makaralardan oluşan bu mekanizma; bağ dokularının kopuşmasına, eklemlerin çıkmasına, kemiklerin ayrılmasına ve nihayet omurganın çatırdayıp kopmasına yol açardı.

Dayanılmaz derecede verdiği acılar saatler bazen günlerce sürdürülür, sonunda hayatta kalıp serbest bırakılacak bile olsa iyileşmesi imkânsız derecede mefluç bir halde kalırdı.

Bunların dışında çok çeşitli kırbaçlar, başparmak sıkıştırma vidaları, kızgın damgalama demirleri, ve ihanetle suçlananlara işkence yapmak üzere geliştirilmiş çok daha ayrıntılı aletlerdi.

Kraliyet ruhsatını taşıyan yerel Sulh Hukuk Yargıçları kanun ve düzenin muhafazası için ülkenin tüm yönetim bölgelerinde hırsızlık, soygun, fiziksel saldırı, zar tutma, büyücülük vb. adi suçlarla ilgili çeşitli davaları görmekte idi.

 



  Özellikle şehirlerarası yolkesme haydutluğunun cezası ölümdü. Ancak yine de seyahatler o derece tehlikeliydi ki halktan resmi olarak şeriften izin belgesi alması isteniyor ve halk aktif şekilde seyahatten caydırılmaya çalışılıyordu. Bizzat Kraliçenin kendisi bir seyyar mahkemenin de resmen başkanı olduğu halde, emniyetli sayılmadığı için ülkenin batısına veya kuzeyine bir seyahat düzenlemeye cesaret edememişti.

Seyahatlerin istenmemesi sadece salgın hastalıkların yayılması endişesinden değil protesto ve memnuniyetsizliklerin ülke çapında yayılması endişesinden de kaynaklanıyordu. Ülkeyi birbirine bağlayan az sayıdaki yol kopuklarla doluydu, güzergah üzerindeki han ve tavernalarda bir gece geçirmek isteyen birinin elbise ve eşyalarının soyulacağı da hemen hemen garanti idi.
Yabancılar hemen hiçbir yerde hoş karşılanmadıklarından dolayı bir mahalleden öbürüne seyahat edenler genellikle sadece dilenciler ve iş arayanlar olurdu.

Poor Law’un (Fakirler Yasası) yürütmesi yükü ve maliyetiyle birlikte mahalli idarelere bırakılması ve monarşinin fakirleri koruma konusunda elinin çok sıkı olması nedeniyle her bölge sadece kendi fakiriyle uğraşmaya çalışırken; tüm yerel yönetimler diğer bölgelerden gelen fakir ve işsiz güçsüzleri kriminalize etme eğilimindeydi.

 



  Başka bir yerden geldikleri, işsiz ve evsiz olduğu belirlenenler bir geceliğine nezarethaneye konulur ve sonra oradan alınıp kulakları delinip işaretlenerek ve kırbaçlanarak mülki hudutların dışına atılırlardı. Eğer komşu bölgeden gelmemişlerse orada da kendilerine yine ayni muamele uygulanırdı. Ve eğer şahıs bu atıldığı mahallerden birine geri döner ve orada tekrar yakalanır ise en yüksek olasılıkla asılarak idam edilirdi.

Cinayetin cezası ölümdü. Katil yakalanınca sol eli kesilir ve suç mahaline veya civarına götürülür, orada zincirlerle bağlanarak ölmeye bırakılırdı. İnfaz kararını veren bölge sulh yargıcı bazen mahkûma şefkat göstererek önceden turnikeyle boğazı sıkılarak öldürülmesini de emredebilirdi.

Eğer kasıtlı taammüden planlayarak bir cinayet değil de sadece ölüme sebebiyet verme söz konusu ise o zaman mahkûma sadece asılarak ölüm cezası infazına karar verilirdi.

 



  Büyücülük, sodomi, gece yapılan kaçak avcılık ve soygun gibi insanların en korunmasız olduğu karanlık kerahat vaktinde (şeytanın gece saatlerinde) işlenen suçlar özellikle kötü sayıldığından bunlar için idam hüküm ve cezaları sürekli bir şekilde geçirilmekte idi.

Zehirleyerek öldürme esas olarak kadınlara mahsus taammüden ve özellikle vahşi bir suç çeşidi olarak kabul edilirdi. Fail içinde kaynayan su dolu bir tekneye yavaşça indirilir ve haşlanarak ölmesi sağlanırdı.

Küçük adi suçlar için kırbaç ve kızgın demirle dağlayarak damgalama yaygındı. Ahali önünde alenen kırbaçlanma da yaygın bir halk eğlencesiydi.

I. Elizabeth zamanı İngiltere’sinde pek çok hapishane bulunmaktaydı. Hapishanelerde, aşırı izdiham ve salgın hastalıklar o kadar yoğundu ki bunlardan birine düşmek de idam cezası almaktan eksik sayılamazdı. Ama buraya düşenler ağır cezalık suçlardan değil de borçlarını zamanında ödeyememek gibi medeni suçlardan dolayı girerlerdi. Antisosyal davranış gibi suçların cezaları alenen aşağılanma olurdu. Bunlar şöyleydi:

 



  Bağlama Kütüğü (The Stocks) El ve ayak bileklerini sıkıştırıp bağlamaya yarayan tahtadan yapılma bir alet. Çoğu kent ve kasabalarda ve hatta köylerde bu aletten mevcuttu ve cezalılara da sıkça rastlanırdı. Açık havada merkezi bir yerde mahkûm bu şekilde bağlanarak aç, susuz ve gelen geçenin tacizine açık bir halde bırakılırdı. Burada çoğu zaman kalabalıklar toplanıp eli kolu bağlı kişiyle alay eder ve ona bir şeyler fırlatarak küfrederlerdi.
 



  Ayyaş Fıçısı (The Drunkard’s Cloak ) Üzerinde kol ve bacakların dışarı çıkarılabileceği delikler bulunan bir fıçıdır. Ayyaşlıkla insanlara rahatsızlık verenler bu fıçıya konulur ve kentte bununla ortalıkta dolaştırılırdı.
 



  Dedikoducu Gem’i (The Gossip’s Bridle) yalan dedikodularıyla ona buna sataştığı düşünülen, ağzı bozuk kadınlar için düşünülmüş bir alet. Bu demir maske başa geçirilip ağız kısmı kapatıldığında dili geri doğru ittirerek sıkıştırır ve kişiyi konuşamaz hale getirir.

Ördekleme Sandalyesi (The Ducking Stool) Genellikle birinin büyücü cadı olup olmadığını ispatlamak üzere üzerine bağlayarak bir nehir veya göl kenarından suyun altına batırıp çıkartmak için yapılmıştır. Eğer cadılıkla suçlanan kişi boğulursa masum ilan edilecektir. Eğer hayatta kalır ise o zaman vaftizi reddettiği ve şeytanın kölesi olduğu ispatlanacağından dolayı idam edilir.

 



  Birinin kendini dünyevi cezalandırma güçlerinin yetkisinin üzerine koyması çok güç idi. Mesela intihar, tanrıya karşı bir günah sayılırdı ve bu şekilde ölen birisi dini törenle gömülmez cesedinin kalbine bir kazık çakılarak kutsanmamış toprağa gömülürdü.

Ancak, bazı durumlara karşı özel bir itiraz dilekçesi başvurusu da söz konusu olabilirdi.

Bir rahip veya yetkili ruhban kişi aracılığıyla ruhbanlık yararı öne sürülerek ve İncil’den belirli ayetlerin okutulması söz konusu olabilirdi. Bu durumda kilisenin bir kurulu durumu tekrar inceler ve cezayı hafifletebilirdi. Bu durumda da şahsın başparmağına kalıcı bir damga vurulur ve ayni kişiye ikinci bir başvurusunda hiçbir indirim söz konusu olamazdı.

Ağır suçlarda hamile bir kadın karnı için başvurabilir, bu durumda hem anneyi hem de karnındaki evladını öldürmek Hıristiyanlığa tam uygun olmadığı savıyla kadının idamının infazı çocuk doğuncaya kadar ertelenebilirdi.

 

Kaynak: Kim Seabrook, http://www.prisonersofeternity.co.uk/crime-and-punishment-in-elizabethan-england/

Yorum gönder

Yorum göndermek için giriş yapmalısınız.