Şerif Mardin İle ‘Merkez-Çevre Analizi’ Üzerine…

Sürekli Söyleşi | Serif Mardin | Ocak 24, 2018 at 4:34 pm


• Sizin temel araştırma ve ilgi alanlarınızdan birisi, İslam’ın, Türkiye’de geçerli olduğu formla tanımlanması, kavramsallaştırılması, sorunsallaştırılması. 70’lerden bu yana. “araştırma nesnenizdeki dönüşümleri nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu dönüşüm sizin araştırma programınızı nasıl ve hangi biçimlerde etkiledi? Bu araştırmada, en azından önceleri, merkez-çevre paradigmasını çok işlevsel bulmuştunuz. Şimdi yine aynı fikirde misiniz, hem bir toplumsal yapı analiz aracı olarak hem de kavramsal olarak?

― Önce, merkez-çevre kavramının soyuttan somuta doğru ilerleyebilen, genişleyebilecek bir kapsamı olduğunu hatırlamamız gerekir. Edward Shils ve Polanyi kavramı daha soyut şekliyle anlamlandırdılar. Bir toplumsal analiz aracı olarak sunduğu imkânları S.N. Eisenstadt geleneksel imparatorlukların siyasi özünü anlatmak üzere 1963’te geliştirdi. Bu çok yönlü aracın kendi imparatorluğumuzun hem düşünce hem de toplumsal yapısını incelemek için bir imkân sağlayabileceğini düşünmüştüm. Konunun özü merkezin çevreyi kontrol altına almak için sarf ettiği çabadır. İslâm toplumsal-siyasal yapılarının da aynı problemle karşılaştığı söylenebilir. Ancak İslam araştırmalarının çekirdeği (iman-yapı sorunu) merkez-çevre söyleminin dışında kalır.

• Cumhuriyet logos’u ve mahallenin ethos’u arasında öne çıkardığınız çelişkilerin, günümüzdeki görünümleri hakkında neler söyleyebilirsiniz? Bu çelişkilerin sınıfsal temsiliyeti konusunda neler düşünülebilir?

― “Mahalle” ethos’unun bilimsel bir yaklaşımla irdelenmesini temsil edecek bir çalışma daha ortada yoktur. İslâm’ın araçsal rolünü ve tarikatların yapısal özellikleriyle örtüşen yönlerini Doğu― Batı dergisinin ideoloji ile ilgili sayılarından birinde açıklamaya çalıştım. Türkiye’de “çevrenin İslâm’la örtüşen yönü, yeni sınırlar çizmeye başlaması, sekülerleşme süreciyle belirginleşir. Merkez― çevre yaklaşımı, aslında kavramsal bir ilk adım olarak görülmelidir. Mikro seviyedeki özellikleri tarihi süreç içinde tespit edilince bu ikiliğin çeşitliliği ortaya çıkacaktır. Bugün merkez― çevrenin sınırlarının ne oranda “yumuşadığını” daha tam olarak bilmiyoruz.

Cumhuriyet’in kendine özgü itici gücüne bir logos denilebileceğini sanmıyorum. Logos insan iradesinin fevkinde gelişen bir yönelimdir. Araçsal bir biçimlendirme, bana Cumhuriyet tarihimiz için daha anlamlı bir etken gibi geliyor. Cumhuriyet tarihimizin müphemliği biraz da bu açıdan anlaşılabilir.

• Merkez-çevre ilişkisi Türkiye’de daha ziyade din ve kültür sosyolojisi acısından ele alındı. Acaba Türk milliyetçiliğinin gelişimi açısından bakıldığında nasıl bir tablo görüyorsunuz merkez- çevre ilişkilerinin dönüşümü açısından? Milliyetçilik, merkez- çevre kopukluğunun giderilmesi ve emsalsiz kitle mobilizasyon dinamikleri yaratması açısından böyle bir teoride nasıl bir yere oturur?

― Türk milliyetçiliğinin gelişimi kuşkusuz bir veya birkaç grubun işi. Bu gruplar entelijensiyanın türevleri olarak tanımlanırsa “merkez”den çıktıkları düşünülebilir. “Çevre” ise, milliyetçiliğin çok daha müphem bir seviyede, toplumun alt katmanlarındaki grupların itici gücünü anlatmaya yarayan bir kavram olabilir. Biz milliyetçiliğin portresini çizdiğimizde bu iki katmanın etkisini hala birbirinden ayıramıyoruz. Ülkemizde alt katmanların etkisi hakkında (subaltern studies konusunda) çok az şey biliyoruz. Bu da, tabii, milliyetçiliği inceleyenlerin kavramsal “blokaj’larından, bazı varsayımların ötesine geçememelerinden ileri geliyor.

• Merkez- çevre analizine, ekonomik ve sınıfsal süreçleri dâhil etmediğinize dair bir eleştiri getirilegelmiştir. Bu eleştiri karşısında ne düşünüyorsunuz? Sınıfsal- iktisadi bir analizin nokta-i nazarı hesaba katılacak olduğunda, merkez- çevre paradigması içinde hangi noktalara bakmak, hangi soruları sormak anlamlı olurdu sizce?

― Türkiye’de, birtakım istatistikî verilerin gruplaştırılması dışında sınıfsal süreçlerin –bana göre daha gerçek grup niteliklerinin- incelenmiş olduğuna kani değilim. Marx’ın da bildiği gibi, “sınıf”, istatistiklerin ötesinde, karşılıklı etkileşimden oluşan bir toplumsal kümeleşmedir. Bizde tespit ettikleri bu istatistikî grupların çatışmasını incelemiş olduklarına inananlar vardır. Ancak, bu grupların birbirine ters düşen amaçlarını incelemek çatışma örüntüsünü tespit etmek değildir.

• Merkez – çevre ekseninin/çelişkisinin devleti bağımsız, kendi kendisinden neşet eden bir iradeye ve güce sahip bir “şey “, iktidarı da sıfır toplamlı bir oyun olarak gördüğü yönündeki eleştiriler yapıldı bir de… Bu eleştirileri nasıl karşılıyorsunuz? Devlet merkezli bir analiz bugünkü Türkiye toplumunu anlamak için ne ölçüde uygun bir perspektif sunuyor?

― Eleştirenler, “merkez- çevrenin bir metafor olarak kullanılması gerektiğini, kavramı anlamlı kılacak olanın, zamanla toplumumuz hakkında yapılan kapsamlı araştırmaların birleştirilmesinden ortaya çıkacak bir sonuç olduğunu fark etmiyorlar.

• Merkez- çevre paradigmasına yöneltilen eleştirilerden biri de, oryantalizm ve Avrupa― merkezciliğin sorgulanmasına dayanıyordu. (Aslında, Osmanlı – Türk modernleşmesini yorumlamayı deneyen hemen bütün modellere yöneltilen bir eleştiri bu!) Bu eleştiri ışığında, söz konusu analizin verimlerine ve zaaflarına ilişkin nasıl bir muhasebe yapardınız?

― Merkezin çevre ile kurmaya çalıştığı ilişkinin, zorluklarını bunların üstesinden gelmek için geliştirdiği stratejilerin oryantalizmle hiçbir ilgisi yoktur. Fransız monarşisinin gelişme sürecini ve merkeziyetçiliğini inceleyen, oryantalist midir?

• Yakın dönem Osmanlı literatürü/tarihyazımını merkez çevre eksenindeki analizinize göre nasıl değerlendiriyorsunuz? Merkez― çevre ekseni açısından ve bu literatürün “paradigmatik” konumu açısından. Bugün Osmanlı nasıl okunuyor, nasıl okunmalı?

― Ülkemizde yapılan tarihi araştırmaların büyük bir kısmının değeri yadsınamaz. Ancak bu araştırmaların iki özelliğine de değinmek gerekir. Birincisi, araştırmaların bir kısmının bulduklarının anlamı üzerinde durmamaları, özetle “kuru” bir tarihçilik. İkincisi, entelektüellerimizin anlam üzerinde duranlarının moda paradigmalara hayranlıkları. Başka, bir ifade ile bu paradigmaların kendi tarihimiz için ne ifade edebileceklerini düşünmeden “şık” atıflarda bulunarak Batı’nın kendi tarihi için çıkardığı kavramları kendi tarihimizi anlama yolunda kullanmak.

• Geç – modern ya da post-modern bir evreden geçtiğimize dair tartışmalar ışığında ve bu bağlam içinde, merkez – çevre paradigmasının hala geçerliliğini koruduğu coğrafyalardan söz edilebilir mi?

― Özgünlüğü şüpheli birtakım “global” analizler dışında “post-modernizmin” Türkiye’nin şartlarında neler ifade edebileceğini iletişim alanında çalışan bir-iki kişi incelemiştir. Fakat ülkemiz açısından post-modernizmin gerçek “yapısal” bir incelemesini hala özlemle bekliyoruz.

• Slovenya’dan bir adam (Žižek), bugün sosyal bilimler pratiğiyle biraz ilgilenen biri için tanıdık bir isim, kitapları, düşünceleri birçok kişi tarafından tartışılıyor, hakkında yazılar yazılıyor, kitaplar çıkartıyor. Türkiye’den birçok kişi yurt dışında doktorasını yapıyor, hem de iyi üniversitelerde. Birçoğunun dil sorunları da yok. Ama birkaç kişi hariç, “global” sosyal bilimler pratiğinde öne çıkan ve sınırlı bir ilginin ötesine hitap edebilen düşünce insanları ve akademisyenler yok Türkiye’den. Bunu neye bağlıyorsunuz? Bir tür “taşralaşma”. marjinalleşme mi? Modernleşme süreciyle ilgili bir yarımlık, “eksiklik” mi?

― Çok doğru bir gözlem. Bunun temelinde, sanırım düşüncemizde saklı olan felsefi engeller çok yer tutar. İç içe olan bu engellerin arasında en önemlisi kendi düşüncesini devamlı olarak sınamanın eksikliği, kritik düşünce fakirliğimizdir. Bir diğer engel ise eğitimimizde Batı’dan gelen düşünceyi bir bütün olarak kabul edip (onun da zaaflarını bir propaganda vesilesi yapmadan) yapısının daha derine giden özellikleri üzerinde durmamak, kısaca, Batı’yı sathi bir şekilde okumaktır. Bir diğer etken Türkiye’de herkesin bir “ekol” kurma isteğidir. Belirli bir konuyu nicelemeye adanmış bir seminer yirmi yıl içinde birikiminin ürünü bir “ekol” yaratabilir, ancak “ekol” irade ile yaratılmaz. Büyük “ekol”ler (Marx, Freud, Durkheim) kendilerine sunulan klasik bilgilerin zaaflarını inceleyerek, bu teorilerin eleştirilmesi gereken varsayımlarını ortaya çıkaran araştırmalarla şekillenmiştir.

Kaynak: “Şerif Mardin’le merkez― çevre analizi üzerine” Toplum ve Bilim, 105, Birikim Yayınları, 2006, s. 7-10. Söyleşiyi yapanlar: Ahmet Çiğdem. Fethi Açıkel, Necmi Erdoğan, Tanıl Bora.

• Demin üzerinde durduğumuz sorunun akademinin sorunlarıyla bağıntısına da bakmalı… Türkiye’de üniversitelerin örgütlenme biçimi ve burada geçerli sosyal bilim ya da genelde bilim anlayışı konusunda neler söylenebilir? Hangi genellemelere gidilebilir? Sizin Ankara’da Siyasal’da, sonra ODTÜ’deki tecrübelerinizle bugünkü gözlemlediklerinizi kıyasladığınızda, ne gibi süreklilikler, ne gibi –olumlu ve olumsuz– kopuşlar görüyorsunuz?

― Bu da doğru. Burada, galiba, tarihin ivmesi bize bir oyun oynadı (Bu konuda Essai sur I’Acceleration de l’Histoire’ı hep hatırlarım). Örneğin Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde asistanlığımda siyaset biliminin hukukla ilgisinden yola çıkan Fransız kaynaklı bir siyaset bilimi yöntemi üzerinde durulurdu. Bizim kuşağımız bu öğretiyi yerinden oynattı. “Amerikan” siyaset bilimini getirdi. Hukuk–siyaset geleneğinin gelişmesine engel olduk denebilir. Hâlbuki hukuk– siyaset ilişkisi kendi başına Türkiye için önemli bir konudur, zamanla derinleştirilebilirdi. “Zamanın ivmesi”, başka bir ifadeyle genel değişme süreci, yöntemin gelişmesini sağlayacak imkânı yok etti.

Yorum gönder

Yorum göndermek için giriş yapmalısınız.