I. İbrahim (1640-1648): İktidar Bunalımı

Tarihte Neler Oldu | Halil Inalcik | Şubat 2, 2018 at 10:01 pm

Sultan I. İbrahim

Sultan İbrahim ve Kösem Sultan (1640-1648)

Kafes’te IV. Murad’ın kardeşi, Kösem’in oğlu İbrahim’e Darussaâde ağası gidip “Mübarek başınız sağ olsun, kardeşiniz vefat etti, taht-i saltanat sizindir” müjdesini verdi. İbrahim ise hayatı için korkup “Siz bana mekr u âl idersiz, bana taht ve saltanat gerekmez, karındaşım sağ olsun, benden ne istersiz?” diye çıkmak istemedi. O zaman annesi Kösem Sultan kendisi gelip “Arslanım başın sağ olsun, gel çık” diye onu tahta davet etti. İbrahim korkudan çıkmadı, yeminler ettiler, yine çıkmadı. O zaman vâlide sultan ve ağa kollarına girip zorla odadan dışarı çıkardılar. Kapıda Veziriâzam Kara Mustafa duruyordu, ağa uzaklaşmasını istedi, çünkü o kapıya yalnız idamları yerine getiren bostancıbaşı gelirdi. İbrahim’i Murad’ın cesedinin yattığı odaya götürdüler, o hâlâ “Hile ve âl idersiz” diye karşı koyuyordu. Cesedin yüzünü açtılar. Taht odasına yöneldiler. İbrahim, bir kez daha dönüp kardeşinin gerçekten ölü olduğunu görmek istedi, bu defa gözyaşlarına boğuldu. İstanbul’un tüm camilerinde Sultan Murad’ın ölümü salâ ile ilan edildi. Murad’ın naşı musallaya getirildiğinde dört tekbir ile namazı kılındı, vezirler ve ulema gözyaşlarıyla nâşı Sultan Ahmed Türbesine götürüp defnettiler, Bir dönem böyle kapandı (Şubat 1640).

1632-1648 döneminde Kösem Sultan

Kösem, Osmanlı saltanat veraseti bakımından, bazı önlemlerin öncüsüdür. Fiilen pâdişahlık otoritesini ele aldığı zaman Sultan Murad kardeşleri Süleyman, Bayezid ve Kasım’ı idam etmek isteyince Kösem İbrahim’i korumuştu. Murad’ın o zaman çocuğu olmadığından Kösem’in önlemi, Osmanlı hanedanının geleceğini güvence altına almıştır. Oğlu IV. Murad’ın 1640’ta erken yaşta ölümü üzerine Kösem, İbrahim’in tahta çıkışını sağladı, onun erkek evladı IV. Mehmed, II. Ahmed ve II. Süleyman’ın tahta çıkması sonucu, ekberiyyet kuralıyla hanedânın devamı sağlanmıştır. Vâlide Kösem, IV. Murad’ın Revan ve Bagdad seferlerinde İstanbul asayişiyle ilgilenerek mektuplarıyla sultanı bilgilendirmişti. 1633’te Sultan Murad, Bursa’da iken ulemanın rahatsızlığını belirtmesi üzerine Kösem, “Arslanım acele gelesiz, culüs tedbiri için sözler ve cemiyetler olmakta” diye oğlunu uyarmıştır. Aynı zamanda yeniçeriler, ulûfenin değeri düşürülmüş akça ile verilmesi nedeniyle ayaklanmış ve pâdişahı Bâbussaâde’de Ayak Dîvânı’na çıkmaya zorlamışlardı (Ayak Dîvânı, davacıların Dîvân vezirlerini atlayarak doğrudan pâdişaha arzda bulunmasını sağlıyordu). Bu uyarı üzerine Sultan Murad hemen İstanbul’a dönmüş ve bu dedikoduyu çıkaran Şeyhülislam Ahîzâde Hüseyin Efendi’yi idam etmekte tereddüt etmemiştir. Bu idam, bir yandan fazla ileri giden ulemayı hizaya getirdiği gibi bir yandan da genç sultanın mutlak pâdişahlık otoritesini kimsenin gölgeleyemeyeceğini göstermiştir.

Kösem Sultan


IV. Murad 1632’de, devlet büyüklerinin baskısıyla doğrudan pâdişahlık otoritesini üstlenince, aşırı hareketlerden kaçınmaz hale geldi, Kösem onun dengeli hareket etmesi için müdahalelerden çekinmedi. Kafes’te tutulan I. Mustafa gibi ruh hastası olan Sultan İbrahim’in (1640-1648) taşkınlıklarını da Kösem önlemeye çalıştı. İbrahim, Kösem’i Rodos’ a sürmek istedi. Sonra surlar dışında bir bahçede ikametine izin verdi.

Sultan I. İbrahim’in Taşkınlıkları ve İktidar Bunalımı

Sultan İbrahim’in devlet islerine sırtını çevirip kendini harem hayatının keyiflerine adaması bir otorite boşluğuna yol açtı; devlet işleri çığrından çıktı, sorumsuzca bir çözülme ve yağma dönemi başladı.

Musâhib hâseki câriyelerinden ayrılamayan Sultan İbrahim, annesi Kösem Sultan’a iyi muamelede bulunmuyordu. Fakat devlet işlerinin yürütülmesinde Vâlide Kösem’den vazgeçilemiyordu.

Bir ara, saraydaki köşklerin samur kürk ve kıymetli kumaşlarla döşenmesi pâdişahın fermânı oldu.” Sultan İbrahim, pahalı bir parfüm olan anberi çok kullanırdı. Sorumsuz hareketlerine karşı çıkanları azleder veya hapse gönderirdi; samur getirmeyen kimse göreve atanamazdı. Altınlı kumaşlarla süslenen her yerin samur kürkle döşenmesi pâdişahın emri idi. Şehirde kürk fiyatları on katına çıktı. Vakanüvis Vecihi alayla şu kıtayı yazar:

Ol kadar rağbeti var sammûrun
Oldı tahsîli onun emr-i asîr
Böyle kalursa olurdı zî-Kıymet
Nâfe-i kelb vü kafâ-i hınzîr

Sultan İbrahim, dışı samur kürk, düğmeleri değerli taşlardan bir elbise icat etti, değeri 8000 guruş (yaklaşık 6000 altın) idi. Devlet büyüklerine, pâdişaha samurdan elbise sunmaları fermân olundu. Durum; ulema arasında eleştiri ve alay konusu olmakta gecikmedi, dedikodu aldı yürüdü.

İbrahim’in oğlu olmazsa kendisinden sonra Osmanlı hanedanı son bulmuş olacaktı. Devlet erkânı, özellikle Vâlide Kösem Sultan, İbrahim’e güzel cariyeler takdiminde yarışa girdiler. Kafes hapsinden yeni kurtulmuş deneyimsiz sultana, vakanüvisin ifadesiyle, “zümre-i nisvân şîvekârlık” ile “dostluk fenninin acâyib sırlarını ta’lim” ettiler. Her ne kadar bu yolla birkaç şehzâde dünyaya geldi; ama pâdişahın yatağını paylaşan hâseki kadınların masrafları aşırı bir hale geldi. Beş altı hâsekinin haslardan yıllık gelirleri, 100.000 guruşa (genelde 1 guruş=80 akça) vardı. Ayrıca onların yanaşmalarının israfları karşısında kul tâifesine maaş yetiştirmek sorun oldu: darlık içinde bunalan devlet hazinesine harem ağır bir yük getirdi.

Harem kadınlarının artan nüfuzu da idarede bir yolsuzluk zinciri başlattı: Birçok yüksek devlet memuriyetleri, rüşvet alan hâsekilerin tavsiye ve müdahalesiyle verilir oldu. Sonunda bütün devlet makamları, açıkça kim fazla rüşvet verirse ona verilmeye başlandı. Mülkün sahibi sultan, mevkileri satmakta kendini haklı görüyordu. Rüşvetle bir memuriyet alan kimse parayı çıkarmak için memuriyete gitmeden makamını satışa çıkarırdı. Devlet makamları bir artırma pazarı haline geldi. Geliri yüksek sancaklar ve eyaletler; pâdişaha musâhib-nedîm olanlara ya da haseki kadınlara veya adamlarına verilmeye ve bölüşülmeye başladı. Emektar idareciler, viran saraylarda veya han köşelerinde muhtaç ve zebun bekler hale düştü. Rüşvetle bir valilik elde eden paşa da, rüşvet parasını çıkarmak için vergi veren reâyayı soyardı. Durumu vakanüvis şöyle özetler: Vergi veren reaya ayaklar altında, devlet hazinesi yağmacılar elinde, devlet kadınlar kontrolü altında “âlemin ihtilâli göründü”

Veziriâzam Kara Mustafa Paşa

Veziriâzam Kara Mustafa Paşa

İbrahim’in tahta geçişi sırasında devlet idaresi başında IV. Murad’ın güçlü veziriâzamı (23 Aralık 1638-31 Ocak 1644) Kara Mustafa işlere hâkimdi. İlk problem, akçada değer düşüşünden çıktı. Akçada gümüş miktarının azaltılması askerin ve esnafın şikâyet ve başkaldırmalarının gerçek sebebi oldu… İbrahim’in culüsunda yeni akça bastırılmış ve kulların mevacibi bu akça ile verilmişti. Değeri değişmeyen, Avrupa gümüş guruşları 80 akça, altın 160 akça, Mısır akçası 2 akça olarak tespit olunmuştu. Piyasada rayic yine de farklı idi. Eskiden bir guruşla 11 okka et alınırken şimdi ancak 8 okka alınıyordu. Culüs parası yeni akça ile ödendi. Veziriâzam Kara Mustafa, silâhdar paşayı kendisine rakip görüyordu, katline fermân aldı,” Başlangıçta Kösem Sultan yanında veziriâzam, devleti bağımsızlıkla idare etmeye, yolsuzlukları gidermeye çalışıyordu. Yeni akça çıkardıktan sonra sultan eyaletlerin tahririni emretti. Tahrirde yolsuzluklar görüldü. Osmanlı Devleti’nde eyaletlerde vergi kaynakları tahrirle tespit olunur, gelirlerin yarısı timar ve zeamet olarak askere dağıtılırdı. Yeni tahrirde yolsuzlukları önlemek imkânı elde edilir, İstanbul’da paşalar ve sarayın eline geçmiş olan timar ve zeametler yeniden askere geri alınmış olurdu.? Kara Mustafa’nın tahrir-i vilayet girişimi, son derece önemli bir ıslahat niteliğindeydi.

Kara Mustafa’ya Karşı İsyan Girişimi

Veziriâzam Kara Mustafa ile Nasuh Paşazade Hüseyin arasında Haleb valiliği nedeniyle düşmanlık baş gösterdi. Nasuh Paşazade. Anadolu’daki sekban ve sarıcalarla veziriâzamı tehdide başladı. Nasuh Paşazade’nin askeri başında, vaktiyle Abaza Mehmed’e hizmet etmiş Mehmed Ağa vardı. Nasuh Paşazade’nin Erzurum’a sığındığından ikinci bir Abaza olayı çıkarmasından endişe edilmekteydi. Veziriâzam onu, sultana karşı isyan etmiş ilan etti. Pâdişah, huzurunda meşveret meclisini toplattı. Kargaşa söylentileri üzerine İstanbul’da dükkânlar kapandı. Kara Mustafa’nın ıslahatı ve bağımsız önlemleri, merkezde karşıtların ortaya çıkmasına neden olmuştu; onlar Nasuh Paşazade’yi İstanbul’ a çağırıyorlardı. Âsî paşa, İstanbul yakınına, İzmit’e kadar geldi. Veziriâzam meşveret meclisinde Paşazâde’yi pâdişaha karşı ası ilan ettirmiş ve katline fermân çıkartmıştı. Paşazade halkı kendi yanına çekmeye çalışıyordu.

Nasuh Paşazade veziriâzamın gönderdiği Anadolu beylerbeyi Osman Paşa’yı yendi ve İstanbul yakınında Bulgurlu’ya kadar ilerledi. Bu tehlikeli durumda bir serasker idaresinde âsîye karşı kuvvet gönderildi. Pâdişah Üsküdar Bağçesi’ne gitti. Öte yandan, İstanbul’da Veziriâzam Kara Mustafa’nın ıslahat önlemlerinden rahatsız olan birtakım karşıtları asiye haberler gönderiyorlar; Paşazade’nin veziriâzamlığını istiyorlardı. Paşazâde bundan cesaretlendi; geceleyin pâdişah ile (Kösem’le) temasa geçti, fakat olumlu bir cevap alamadı. Ertesi sabah Veziriâzam Kara Mustafa askeri harekete geçirdi; Paşazade kaçmaktan başka çare bulamadı. Kırım hanının yanına sığınmak için Rumeli’ne geçti, yakalandı ve kesik başı “Saray-i Amire kapusu önüne bırakıldı” (1641 Temmuz). Kara Mustafa şimdi veziriâzamlıkta “müstakillen yerleşti, fakat karşıtları faaliyette idiler.

Sultan İbrahim rûhca hasta idi. Uzun hapis yaşamı onda psikolojik dengesizlik, “korku ve hafakan” illetine neden olmuştu. Devlet işlerini vâlide sultan Kösem, Veziriâzam Kara Mustafa ile birlikte yürütmekteydi. Osmanlı geleneğinde saltanat niyâbeti diye bir kurum yoktur, fakat Kösem’in İbrahim zamanında da devlet işlerinde Sultan Murad zamanında olduğu gibi fiilen nâiblik yaptığına kuşku yoktur. İbrahim’i efsun, okuma ile tedavi düşünüldü; bir sofra, bir şeyhin oğlu Hüseyin çocukların tedavisiyle ün yapmıştı, Vâlide sultana ondan söz ettiler, saraya davet olundu, pâdişaha okumaları etkisini gösterdi. Vâlide kendisine inandı, inayette bulundu, bir medrese öğrencisi iken kendisine Haric Medresesi’nde hatt-i hümayûn ile müderrislik bağışlandı. Şeyhülislamın bu kanûnsuz atamaya karşı gelmesi fayda etmedi.

Cinci Hoca, Selçuklu sultanları ve Mevlana soyundan geldiğini iddia ediyordu. İbrahim’in üzerine üşüşen cinleri üfürükle uzaklaştırma işine devam etti. Cinci Hoca terfi etti, Galata kadılığıyla hocalık payeleri verildi, İstanbul’da ün kazandı. Pâdişaha yakınlığı sayesinde devlet işlerine karışmaya ve rüşvetle servet yığmaya başladı. Sarayda ve devlet işlerinde musâhib/nedimler, tüm İslam devletlerinde hükümdarın yakını, sırdaşı ve akıl hocası olarak perde arkasında yaşamsal kararlarda önemli rol oynardı. Devlet otoritesini cesaretle korumaya çalışan akıllı Kara Mustafa Paşa’nın düşmanlarının çabasıyla, yıldızlara göre, idamına karar çıktı.

Kara Mustafa, saraya (Kösem’e) bağımlı olmadan “kemal-i istiklâl” ile idare başında idi. Aslında, “halkın (düşmanlarının) kulûbu kendüden müteneffir olmuştu”, Beş yıl veziriâzam kalan Kara Mustafa; devlet hazinesini yağmadan korumaya çalışıyor; IV. Murad’ın ıslahat hareketlerini sürdürmek istiyordu. Gereksiz maaş alanların maaşlarını yoklamayla kesmiş” bütçede denge sağlamaya çalışmıştı. Musâhib Silahdar Paşa ile Cinci Hoca ona karşı Sultan İbrahim’i (ve Kösem Sultan’ı) tahrik ediyorlardı. Onlar Kara Mustafa’ya karşı yeniçerileri isyana kışkırttılar. Yeniçerilerin şikâyetine gelince, “Ocağımızdan bu kadar bin esame (maaş belgesi) kaldırıp nicelerimizin dirliklerin kaldırdı” diyorlardı. İşlerden habersiz olan sultanı kışkırttılar; Sultan İbrahim, “Kullarım çorba, yemekten niçün imtina iderler” diye veziri paylamıştı. Yeniçerilerin huzursuzluğu sarayı, özellikle Kösem Sultan’ı rahatsız ediyordu. Kara Mustafa’nın katlinden sonra yeniçeri ağası istemediği kişileri ortadan kaldırmaya başladı. Kösem, yeniçerilerin yeni bir ayaklanmasından korkuyor, oğlunu zorluyordu.

Vecîhî ve Kâtib Çelebi, Kara Mustafa’nın idamını anlatırlarken, onun hakkında şu bilgileri verirler: Mustafa, Arnavut devşirmeliğinden yeniçeri olmuş, IV. Murad’ın güvenini kazanmış, ocağın sekbanbaşılığına kadar yükselmişti. Kara Mustafa, Sultan Murad’ın ıslahat hareketini sürdürmek istiyordu; yeniçeri sayısını 17.000 nefere, sipahi bölüklerindeki efradı 12.000’e indirmişti. Hazine için gerekli ıslahatı yapmaya, kapıkuluna ödenen maaşları düzene sokarak onların başlıca şikâyet konusuna son vermeye çalışmış, mevâcibi düşük akça ile değil, sağlam Avrupa gümüş parası, riyal ile ödemisti (1 riyal piyasa rayiciyle 80 akçaydı). Yeniçeriye giyecek için kaftan-baha diye bir ödenek ilave etti. Mâlî ıslahatı sonucu hazineye 6000 kîse (1 kîse=100.000 akça) kazandırdı. Timar, zeamet idaresindeki yolsuzlukları kaldırmak için vilayet tahriri yaptırdı. Fakat tahrir eminlerinin yolsuzluklarını önleyemedi.

Vecihi ve Katib Çelebi’nin son hükmü şudur: Islahatçı paşa, birçoğunun düşmanlığını kazanmıştı ve onlar sarayı (dengesiz sultanı ve Kösem’i) tahrik etmekteydiler. Kara Mustafa, haksız yere katledilmiştir. Yeniçerilikten gelme veziriâzam doğrucu, sert tabiatlı biriydi, okuma yazma bilmezdi. Vakanüvislere göre, ondan sonra gelen veziriâzamlar devlet işlerinde onu örnek tutmuşlardır. Bu dönemde ulemaya gelince, onlar her türlü siyası önlemi meşrûlaştırıcı rolleriyle kilit durumunda idiler. Şeyhülislam Yahya Efendi, IV. Murad’ın saygı gösterdiği ve desteklediği bir din adamı idi. Sultan İbrahim zamanında da “müsteşar-ı umûr-i din ü devlet” durumunu sakladı; Yahya Efendi, Kadızadeli vaizlerin aşırı taassup gösterip taşkınlıklarına alet olmaktan kaçınan bir kişiliğe sahipti. Fakat Cinci Hoca, Sultan İbrahim zamanında onun sarayda nüfuzunu kırmış ve ölümüne neden olmuştur.

Dengesiz Sultan İbrahim, vâlidesi Kösem’le iyi geçinemiyor, ona hakaret ediyordu. Hatta bir defa onu sürgüne göndermek istedi. Sultan İbrahim döneminde haremde pâdişahla yakınlık kuran musâhibeler, Vâlide Sultan Kösem ile rekabete cesaret etmekteydiler. Bunlardan özellikle musâhibe Şekerpare, saray dışındaki yandaşlarıyla birlikte rüşvetler alıp, devlet işlerine karışmakta idi. Bir ara vâlide sultanla aralarında tartışma çıkmış ve Kösem onu dövmüştü. Kavga, Sultan İbrahim’in kulağına gitti. Şekerpare Sakız’a sürüldü, mallarına el konuldu. Saray dışında Şekerpare’ye hizmet eden ve bu yolla büyük servetler elde eden kethüdasındaki cevâhir, altın ve gümüş dolu 16 sandığa el kondu. Musaderede yalnız nakit 250 kîse (25 milyon) gümüş akça çıktı.

Bu dönemde “mürteşiler kol kol yürüyüb” “ilmiye ve seyfiye” makamlarını açık artırma ile satmaya başladılar. Bir kadı, Selânik kadılığı için istenen 10.000 guruş rüşvet parasını aşırı faizle bulup vermiş.

Cinci Hoca Hüseyin: Bir Osmanlı Rasputin’i

Sultan İbrahim’in üfürükçüsü Cinci Hoca’nın hikâyesi, bu dönemde rüşvetçiliğin ne derece bir soygun haline geldiğini göstermesi bakımından ilginçtir. Sultan İbrahim, Kafes’te mahpûs iken can korkusundan birtakım psikolojik vehimlere düşmüş olup sultan olunca kendini okutmak için üfürükçüleri kutlanıyor ve rahat ediyordu, Safranbolulu bir şeyhin oğlu olan (Cinci) Hüseyin, medrese öğrencisi (danişmend) iken üfürükçülükle tanınıyordu. Kösem Sultan, oğlu Sultan İbrahim için Hüseyin’i saraya çağırmış, Hüseyin, pâdişahın ve Kösem”in yakını olmayı becermiş ve nüfuzunu kullanarak şöhret olmuştur. Önemli makamlar Cinci Hoca aracılığıyla elde edilir hale gelmişti. Bu ulema için bir ayıptı, ulemanın Sultan İbrahim’e karşı çıkmalarında başlıca şikâyetlerinden biri buydu. Cinci, rüşvetle büyük bir servet yığdı. Vakıflardan günde 500 akça maaşı vardı. Sultan İbrahim’in tahttan uzaklaştırılması ve katlinden az sonra Hazine için Cinci Hoca’dan 200 kîse (1 kîse=100.000 akça) yardım istendi. Cinci vermek istemedi.

Sultan İbrahim döneminde kullanılan Osmanlı parası bir AKÇE: ağırlık 0.29g, Çap 10.5mm


IV. Mehmed’in 1648’deki culüsunda Cinci, Sultan Ahmed Camii’nde isyancıların yanına katıldı. Orada hazır bulunan ulema ne cesaretle geldiğini yüzüne vurdular, kaçtı. İstenen parayı vermemekte inat ediyordu. Nihayet razı oldu, çavuş-başı hanesini bastı, Cinci cüretli, güçlü kuvvetli bir adamdı, kaçtı, yakaladılar. “Yeni pâdişâha hoca olmak şartıyla 100 kîse para veririm” diyerek “rüşvetle” canını kurtarmak istedi; fakat çavuş-başının adamları onu tutup veziriâzamın sarayına götürdüler, Vezir, 200 kîse yardım isteyince, “para benim hakkımdır”, diye karşı çıktı. İşkence ile sakladığı hazinelerin yerini söylettiler. Servetini kullara culûs bahşişi olarak dağıttılar. Vakanüvis Vecihi’ye göre, IV. Mehmed’in culûs bahşişi olarak yeniçeriye 50.000 kise, sipahilerden her birine 1000’er akça bahşiş, ayrıca üçer bin akça atiyye verilmiştir, iki yüz milyon akça değerinde samur kürk, altın gümüş kaplardan başka 30 milyon akça servetine el konuldu. Vakıftan aldığı tahsisat hazineye alındı. Cinci sürgün gönderildiği Limni adasında idam olundu.

I. İbrahim’in Taşkınlıkları, Girit Seferi (1645)

Sultan İbrahim’in geleneğe aykırı işlerinden biri şudur: Osmanlı geleneğinde pâdişaha, Ayasofya Camii’ne namaza giderken veya av için saray dışında iken halk, şikâyetlerini yazılı bir kağıtla (rik’ a) sunarlar, adalet isterlerdi. Şikâyet ve adâlet isteği devlet idaresinin temel kuralı sayılırdı. Sultan İbrahim, 1644 Temmuzu’nda av için Edirne seyahatinde halkın rik’a sunmak için üşüşmesinden rahatsız oldu, kalabalığın arasında kalmak istemedi; şikâyeti olan Dîvân’a gitsin, diye yasak koydu. Bu yasağa uymayan Ereğli kadısı naibinin katlini emretti. Bu olaylar üzerine Edirne’de bir camiye ve meydan kapularına “fitne-engiz kağıdlar’ asılması, dedikoduların artması sultanı kaygılandırdı. Hemen İstanbul’a dönüş emri verdi.

Haremde vâlide sultan ve Darussaâde ağaları kafes sistemi sonucu, pâdişahların tahta geçmesinde oynadıkları birinci derecede rol dolayısıyla önem kazanmakla kalmamış; sultan vakıflarının Darussaâde ağasının idaresi altına verilmesi, Harem’i, dolayısıyla vâlideyi ve ağayı devlet içinde kilit durumuna getirmiştir. Azledilen kızlarağası uzak bir yere sürgün gönderilirdi. Pâdişah, belki Kösem, Darussaâde ağası Sünbül Ağa’dan memnun olmadıkları için azledip Mısır’a göndermeye karar verdiler; o da adamlarını ve yıllarca biriktirdiği zengin eşyasını bir gemiye koyup yola çıktı (Temmuz 1644). Aynı gemide hacılar ve Mekke kadısı Bursalı Mehmed Efendi vardı. Gemi yeterince silahlı erat ve korumacı olmadan yola çıkmıştı. Rodos limanına vardı. Malta korsanları haber aldılar, Girit’te bekliyorlardı. Sünbül Ağa uyarmalara aldırmıyor; hacca yetişmek için hemen denize açılmak istiyordu. Gemi Girit’e yakın adalara eriştiğinde ansızın Malta korsanları göründü, savaş başladı. Sünbül Ağa vuruldu, kadı esir oldu. Gemideki 600 kişiden ancak 60’ı sağ olarak esir düştü. Korsanlar zengin ganimetle kalyonu Girit’e götürdüler, Girit’teki Venedik valisi, pişkeş alıp korsanların karaya çıkmasına izin verdi. Haber İstanbul’a erişince kıyamet koptu, sefer kararı alındı.” Donanmanın gideceği yer saklandı, birden Girit’e çıkarma yapıldı, Hanya kuşatması başarılı oldu. Venedik savaş ilan etti (Nisan 1645).

Sultan İbrahim döneminde en önemli olay, Venedik kolonisi Girit’in fethi için savaş ilânıdır. Savaş 24 yıl (Nisan 1645-Eylül 1669) sürdü, Venedik ablukası yüzünden Girit’e yardım gönderilemiyordu; düşman donanmasını yenmenin güçlüğü, iç bunalımların başlıca nedeni olacaktır, O zamana kadar Venedik savaş gemilerinin ve Malta korsanlarının Osmanlı kıyılarına karşı tehditkâr dolaşmaları rahatsızlık veriyor ve sık sık karşı donanma çıkarılıyordu.

Devlet, hazine ve erzak kaynağı olan Mısır’la serbest deniz bağlantısına yaşamsal bir önem veriyordu; hacılar genelde deniz yolu ve Mısır üzerinden Mekke’ye gitmekte idiler. Doğu-Akdeniz’de Osmanlı kontrolünü sağlamak için Kıbrıs gibi Girit’in de Osmanlı ülkesine katılması çoktandır bir zorunluluk olarak düşünülmekte idi.

Savaş ve Sultan İbrahim’in taşkınlıkları, ağır mali bunalımın ve kargaşanın gelmekte olduğunu gösteriyordu. Devlet büyükleri iktidarda kalmak için bir yandan Sultan İbrahim’in delice isteklerine baş eğmeye, bir yandan da zengin kimselerin miraslarına el koymaya devam ediyorlardı.

Sultanın son delice arzusu bir “mücevher kayık” yaptırmak oldu. Bir düğün vesilesiyle gündüz ziyafetler, gece raks, Karagöz dâhil her türlü oyunlar ile sabaha kadar vakit geçiriliyordu. Öte yanda eski yeniçeri ağası Kara Murad’ın sultana karşı gelmesiyle, ocak ağaları gizlice isyan hazırlığına başlamışlardı. Veziriâzam onları da düğüne davet etti. Ağalar gitmediler.

Ayaklanmanın başı Kara Murad Ağa idi; ağalar onun konağında buluşup yeminle harekete karar verdiler. Orta-Camii’ne gelip yaşlı yeniçerileri ve odabaşıları davet ettiler. Plan şu idi: İlkin “Deli pâdişaha hizmet eden veziriâzamı ortadan kaldırmak, şeyhülislama adam gönderip ulema ile söz birliğini sağlamak. 8 Ağustos 1648 günü ağalar ve yeniçeriler silahlı olarak Orta-Camii’nde toplandılar, Şeyhülislarn Abdürrahim’e mektup gönderip kendilerine katılmasını istediler; şeyhülislam, heyecan içinde, “mal ve canımız tehlikede, bu iş kolayca sonuçlansın dilerim”, yanıtını verdi. Ocak ağası Kara Murad, “Efendi, bu işler cümle sizin sükûtunuz ve ‘adem-i ittifakınız ile bu mertebelere gelmişdir,” yoksa bu iş kolayca sonuçlanabilir, dedi. Kendisinin ulemayı toplayıp Fatih Camii’ne gelmelerini, sultan bertaraf edilinceye kadar dağılmamalarını istedi. İstanbul’daki tüm ulema ve yeniçeriler pürsilâh Fatih Camii’nde toplandılar. Murad Ağa ulemaya hitapla bu harekette sipahilere muhtaç değiliz, dediyse de onlar da isyana davet olundu. Sipahiler geldi, Veziriâzam Hezarpare Ahmed Paşa’ya haber gönderip çağırdılar, paşa geceleyin kaçıp gizlenmişti. Âsiler, Ahmed Paşa yerine veziriâzamlığa, eski defterdarlardan Sofu Mehmed Paşa’yı davet ettiler.

Ayaklanmayı duyan Sultan İbrahim, müftiye haber gönderip “dağılsınlar”, dedi; “Veziriâzam teslim edilmedikçe dağılmayız, Şeriat’ça sözümüz vardır”, yanıtını aldı.

Pâdişah, adam gönderip Sofu Mehmed Paşa ile müfti huzura gelsinler, emrini verdi; karşı hazırlığa girişmek istedi. Câmide toplanan kalabalık, emre karşı çıktı. Yalnız Sofu Mehmed Paşa’yı gönderdiler; pâdişah, Hezarpare Ahmed damad-i pâdişahîdir, diye onun canını bağışlamalarını istedi. Ahmed Paşa’nın tesliminde kalabalık direndi. İsteği yerine getirilmeyen pâdişah, hiddetinden yeni veziriâzamı dövmeye başladı. Sarayına kaçan paşa durumu asîlere bildirdi. Ocak ağaları Bektaş ve Muslihiddin, paşanın yanına gittiler, “Neden korkuyorsun ? Bizim gibi kocalar din uğruna ölmekten gayrı neye yarar, kalk bu işi başa çıkaralım” diye zavallı paşayı camiye getirdiler, İstanbul’un sur kapılarını kontrol altına aldılar, şehzâdelerin hayatını güvenceye almak için Vâlide Kösem Sultan’a tezkire gönderip kararlarını açıkladılar; aynı zamanda haremde darussaâde ağası ile bostancıbaşıya (o binlerce bostancının başı idi) haber gönderdiler: Ahmed Paşa katledilecek, pâdişah tahttan indirilecek ve Şehzâde Mehmed tahta çıkarılacaktır, dediler. İbrahim şu karşılıkta bulundu: Bu toplantının aslı nedir, niçin dağılmazlar, benim yanımda bine yakın kul vardır, dağılmazlar ise hepsini kırarım; vezir Hezarpâre nerededir, bilmem, kendileri bulsun, dedi.

Koca Kara Murad, biz Hezarpâre’yi isteriz, eğer pâdişah ise Ayak Dîvânı’nda karşımıza çıksın, isteklerimizi arz edelim, böyle “gaflet ile” (durumu görmezlikten gelmekle) sultanlık olmaz, diye olağanüstü Ayak Dîvânı toplanmasını istediler.

Koca Muslihiddin Ağa, ayaklanmanın nedenlerini pâdişahın yakını mîrahura şöyle özetledi: Pâdişah, Hezarpare gibi zalim ve rüşvetçi birini başımıza bela etti, “avratları” (harem kadınlarını ) devlet işlerine musallat etti; servet yığma hırsı, rüşvetçilik ve Şeriat’a aykırı hareketler aldı yürüdü; vergi veren köylü perişan, öbür yandan Venedik donanması Boğaz’ı kontrol altına almış, aldıran yok: İstanbul kuşatma halinde, sen (mirahur) durumu görmek için Çanakkale Boğazı’na gitmedin mi, dedi. Mîrahur yanıtlayarak, evet bu durumu bilip bildirmediğim için suçum vardır, ama veziriâzama karşı gelmek istemedim, “başımdan korkup söylemedim”; şimdi isteğiniz nedir; pâdişaha ileteyim, dedi. Muslihiddin Ağa istekleri sıraladı: İlkin rüşvet âlemden kalksın, haremden haseki kadınlar uzaklaştırılsın, Ahmed Paşa bize teslim edilsin, dördüncüsü “filan ıtsün” (tahtı bıraksın). Mîrahur pâdişahin yanına gitti, bu sırada Sultan İbrahim, saray surları üzerine toplar çıkarmak ve bostancıları kılıç ve tüfekle silahlandırmakta, savaşa hazırlanmakta idi. Akşam yaklaşıyordu, topluluk dağılırsa bir daha bir araya gelemez kaygısı isyancı elebaşılarını düşündürmeye başladı, sultan hepimizi kırar korkusu kendini gösterdi ve bir an önce harekete geçmeye karar verdiler. Hedefe varıncaya kadar dağılmayalım, dediler, geceyi camide geçirmeye karar verdiler.

Şehirde bütün dükkanlar kepenk indirmişti. Hezarpâre, İstanbul’da dostları yanında saklanmak için evden eve şaşkın şaşkın dolaşıyordu.

Bu kargaşa anında Sultan İbrahim anası Vâlide Kösem Sultan ne yapıyordu?

Vakanüvislere göre Kösem, “Kendi oğlundan bizar (bıkmış, usanmış) “ olup Veziriâzam Ahmed Paşa’dan şu yanıtı aldı: “Bu durum seni ve beni sağ komaz, devlet elden gidüb ‘âlem harâba vardı, hemân culûs itdir” demiş. Hezarpâre, buna cesaret edememiş: “Beni öldürürse öldürsün ben ona (Sultan İbrahim’e) suikasta cür’et idemem” diyordu. Ahmed Paşa, sonunda yakalanıp cellâdın kemendinde can verdi; rüşvet vesaire ile 7000 flori altına varan bir servet yapmıştı. Cesedi, At-Meydanı’nda çınar altında halkın seyrine bırakıldı, halk tarafından parça parça edildi (Hezarpare, yani bin parça adı bundandır ). Ulema ve silahlı yeniçeriler, ocak ağalarıyla At-Meydanı’na geldiler.

Sultan İbrahim’e gönderdikleri adama pâdişah, “İşte Hezarpareyi katlettiniz, daha ne istiyorsunuz?” diye geri gönderdi. İbrahim’e gönderdikleri ulemadan Hasan Efendi, “Pâdişahım, şikâyetleri şudur: Siz devlet hazinesini israfla tükettiniz, Bosna serhaddine düşman [Venedik] girdi, Venedik gemileri Boğaz’dan donanmamızı çıkartmaz, İstanbul mahsur [kuşatma altında] kaldı’ dedi. Pâdişah yalan söylüyorsunuz, diye karşı çıktı. Hasan Efendi, Hezarpâre’nin bu gerçekleri kendisinden sakladığını söyledi; kullar pâdişahı Ayak Dîvânı’nda görmek isterler, diye ekledi. Ocak ağaları ve ulema, İbrahim’in tahttan indirilmesine kesin karar vermişlerdi. Karar Kösem Sultan’a bildirildi. O, “Cumhûra muhalefet caiz değildir” dedi. Büyük Şehzâde Mehmed’in (o zaman 7 yaşında) Orta-Camii’ne gelmesi için Kösem’e haber gönderildi. Câmide asker arasında, “Culûs şimdiye dek görülmemiştir, ağalar saraya gelsinler” dendi. Yeniçeriler razı olmadılar, çünkü sarayda silahlanmış bostancılar hazırdı. Bostancıbaşıya ulemadan saygın biriyle şu haber gönderildi: “cümle ulema ve vüzera … pâdişahı hal’e [tahttan indirmeye] hep birlikte karar vermişlerdir ve fetva yazılmıştır, şehzâdeyi tahta oturtmadan dağılmayız… İtaat etmezseniz hepinizin idamına karar verilmiştir. Müslümanlar arasında savaştan kaçınmak gerekir.” Bostancıbaşıyı yanlarına alıp yeniçeri karargâhı Orta-Camii’ne görürdüler. Ulema ve ağalar, bostancıbaşıyı, “Eğer bostancılar direnmeye kalkarlarsa bir tek nefer kalmaz” diye tehdit ettiler. Saraya dönen bostancıbaşı, bostancıları ve saray iç-oğlanlarını toplayıp, pâdişah emrinden çıkmayın, dedi, hepsi “Baş aşağı idüp emir pâdişahımızındır” deyip bostancıbaşıya uydular.

İsyanın başlamasından bir gün önce ocak ağaları ve yeniçeri ağası defterdarın sadakatini sağlamış bulunuyorlardı. O zaman Valide Sultan Kösem’den saraya gelsinler haberi erişmiş, bostancıbaşı kendilerine zarar gelmeyeceğine söz vermişti. İsyancılar topluca saraya geldiler, bostancıbaşı kapıyı açtı, hep birden haremin dehliz kapısına vardılar. Başta şeyhülislam ile kadıaskerler, ocak ağaları Muslihiddin Ağa, Bektaş Ağa ve Murad Ağa’yı dehliz kapısında Kösem, başına siyah ibrişim mendil örtmüş bir zenci hadım ağa ile karşıladı: “sahibetülmakâm, ümmü’l mü’minin’ (makam sahibi Müslümanlar anası) “vâlide sultan hazretleri”ni karşılarında buldular. Ulema ve ağalar hepsi ellerini önlerine kavuşturmuş ayağa kalkarak saygı gösterdiler.

Kösem, ilkin ocak ağalarına hitapla: Böyle isyana (“tehyic-i fitneye”) sebep olmak insaf mıdır, hepiniz bu yüce hanedanın bağışlarıyla beslenmiş kişiler değil misiniz, deyince, Koca Muslihiddîn gözyaşlarıyla şöyle yanıt verdi:

“Benim devletlü sultanım, gerek siz bendeniz ve cümlemiz bu Devlet-i ‘Aliyye’nin nimetlerine layık görülmüşüz; özellikle ben, kızılaba ile (devşirme) gelüp yaşım seksene yakındır… o sonsuz nimetlerin karşılığını vermek bizim ödevimizdir: bu hânedânın kargaşa içine düşmesine tahammül edemiyoruz. Bu durumda ben önayak olmayı şahsen istemezdim; neyi bekler, kime ihtiyaç duyarım, bir makam peşinde değilim, emekliyim; bu devlete hayır dua hizmetindeyim, amma devletlû sultanım, çok şükür Müslümanız, pâdişahımızın hareketleri Şeriat ve akıldan dışarı olup âleme ihtilal [dünyaya kargaşa] geldi, yaramazların yakınlığı sonucu eyileşme imkânı kalmadı. Düşman baş kaldırdı, serhadleri düşman istila etti, Boğaz’da 70, 80 Venedik donanması kale gibi kalyonlarıyla yatıp Akdeniz yolunu kapamış; gece gündüz savaşırlar. Pâdişah bunlardan habersiz, oyun ve eğlenceye, para toplayıp isrâf ve irtişaya dalmış, Şeriat unutulmuş, rüşvetle ‘âlem yıkıldı. Ulema fetvâlarıyla Şeriat hükümleri ne ise onu yerine getirmek için gelmişiz; çok şükür şehzâde tahta layıktır [Şehzâde Mehmed’in babası Sultan İbrahim, annesi Hadice Turhan Sultan’dır, tahta geçişinde 7 yaşında idi], o babası yerine tahta oturuncaya kadar [ulema ve asker] toplantımıza son vermeyiz; kan dökülür, lütfen karşı çıkmaktan çekinin, emir Şer’-i şerîfindir.”

Her ne kadar vâlide sultanın, oğlu pâdişaha karşı kalbi kırık, ama analık merhameti dolayısıyla uzlaştırıcı yanıtlarda bulundu. Sultan İbrahim, vâlidesinin uyarıları ve öğütleri yüzünden onu incitmişti, İbrahim yanındaki genç haseki kadınlarının kışkırtmalarıyla Kösem’i, Rodos’a sürgün göndermek istemiş, sonra İstanbul dışında bir bahçede oturmasına razı olmuştu. Özetle Kösem, oğlu pâdişahtan korku içinde idi. Pâdişah, kız kardeşleri Ayşe Sultan, Fatma Sultan, Hanzade Sultan ile kardeşi Sultan Murad’ın kızı Kaya Sultan’a karşı da kötü muamele ediyordu. Onlara ait emlak ve cevahiri alıp Hürnaşah Sultan dedikleri “Telli Haseki’ve vermiş ve sultan hanımları, cariye muamelesi ile hasekisine hizmetkâr yapmıştı. Vâlide sultan ve haremi Sultan İbrahim’e karşı idiler.

Kösem, Muslihiddin Ağa’nın sözlerine tepkiyle karşılık verdi: “Bu kadar zamandır oğlum ne yaptıysa sesinizi çıkarmadınız. Fesâd, yolsuzluk saydığınız işlere kendiniz yardımcı oldunuz. Hiçbiriniz kendisine öğüt verip eyi niyet göstermediniz. Eğer siz hep birlikte onu uyarsaydınız, bu duruma gelmezdik. Şimdi o durumu düzeltmek için toplantı yapmak, kötü bir önlem değil midir? Bundan sonra yapılması gereken, kendisine kötü işleri anlatmak kötülükleri gidermektir. Kendisi tahtında otursun, hazineden harcamalar, ulema ve devlet büyüklerinin birlikte meşveretiyle yürütülsün “ dedi.

Muslihiddin Ağa buna karşı eski yanıtını tekrarlayınca, Şeyhülisiam Abdürrahim ve Karaçelebizade Abdülaziz uzun uzadıya konuştular. Olay tanığı Karaçelebizade Abdülaziz tarihinde şöyle yazar:

Muslihiddin Ağa, Vâlide ile konuşmadan sonuç alamamış, Vâlide ağlayarak çıkmış gitmişti. “Gördüm ki meclis uzuyor” ve umutsuzluk başlıyor, Temmuz sıcağında iki üç saat görüşüldü. Dışarıda yeniçeriler sabırsız, az kaldı saraya hücum edecekler. “Çaresiz ben, “ diyor Abdülaziz, “Vâlidenin yanına gittim” vezir ve müftiye hitapla bir an önce İbrahim yerine Sultan Mehmed’i tahta geçirmek için karar alın, diye ısrar ettim; bu kargaşa ancak bu yolla önlenir; dedim. O zaman Kösem Sultan, “Behey Efendi, ne ‘aceb dürüstgû âdemsin, ya biz ne deriz?” diye söze başladı. “Şimdi devletin iyiliğini isteyenler yola geldi, hep birlikte asker önüne varıp bunu açıklayarak toplantılarını dağıtmaya çalışmamız gerekmez mi?” dedi. Onun bu sözleri kabul edildi. Müfti ve veziriâzam, “Allah sizden razı olsun, rüzgâr[zaman] meğer sizi bugün için saklar imiş” diye kendisini desteklediler. Babussaâde önüne altın taht çıkarıldı, Vâlide, Şehzade Mehmed’i padişahlık alametleriyle getirip “Kahr u kîn ile muradınız bu mudur, işte şehzâde işte siz” diye görüşmelere son verdi.

Bu andan itibaren İbrahim’in tahttan indirilmesi ve Şehzâde Mehmed’in tahta çıkarılması kaçınılmaz oldu. İçeriden Sultan İbrahim’in kükremesi işitiliyor, haremdekiler ve bostancılar ona destek oluyor, kısaca bunalım devam ediyordu. Bu durumdan herkes kaygılı, çocuk şehzade Mehmed şaşırmış, gözleri etrafta. İşte bu şaşkınlık anında müfti Abdülaziz, şehzadenin sağ koluna girip “mum gölgesi gibi” yanında gider.

Abdülaziz, kuşkusuz” İbrahim’in tahttan uzaklaştırılması -sonra da katli- konusunda en önde rol oynamış kişidir. Küçük Şehzade Mehmed tereddüt içinde titrer halde meydana yürüdü, orada bekleyen saraylı kullar sadakatlerini gösterip şehzadeyi, “Âleyke ‘avnullâh” (Allah yardımcın olsun) sadalarıyla selamladılar.

Abdülaziz saltanat değişikliğinde kesin rol oynadığını tarihinde belirtmeye çalışır; culûs tarihini 18 Receb 1058 (9 Ağustos 1648) olarak verir. Şehzade Mehmed’in sultanlığını ilan sırasında Abdülaziz sağ kolunda imiş ve sol kolunda kimse yokmuş, “Bu küstahlığımızla oğul ve torunlarım övünsünler” diyor. Abdülaziz, Sultan İbrahim’in hemen hapse götürülmesi gerekirken, topluluğun dağılıp gittiğinden şikâyet eder.

Çocuk Sultan Mehmed, haremde Has-Oda’ya nakledildi, oradaki iç-oğlanları onun hizmetine girmekte, padişahlığını tanımakta tereddüt etmediler. Ertesi gün haber yayılınca, devlet büyükleri “gafletten” uyanıp Sultan Mehmed’in emriyle saraya geldiler. Tahttan indirilen Sultan İbrahim güzel döşenmiş bir dairede iki câriye ile kapatıldı, üstüne kilit vuruldu. Karaçelebizade, Rumeli kadıaskerliğine atanarak Dîvân toplantılarına katılma imkânı verildi. Vâlide sultana ve Harem’e verilmiş tahsisler ve bazı paşmaklık denilen has ve zeamet gelirleri devlet hazinesine alındı. Böylece Kösem dönemine ait büyük gelirler (yılda kırkar, ellişer bin guruş) Harem’den alınmış oldu. Bu devir teslim, Vâlide Kösem’in Abdülaziz’e düşmanlığını daha da çoğalttı. Yalnız Kösem’in hasları, 300.000 guruşa varıyordu. Bu arada Şeyhulislam Abdürrahim’in azlolunması gündeme geldi. Bu makamda gözü olan Karaçelebizade Abdülaziz atlatıldı, İstanbul kadısı Behâyî Efendi bu makama getirildi.

Padişah IV. Mehmed için, merasim yapılarak (Eyüp ziyareti ve sarayda bî’at) padişah oldu; Büyük Vâlide yetkilerini kaybetti, IV. Mehmed’in annesi Hadîce Turhan, Vâlide sultan unvanıyla sarayda onun yerini aldı. Bununla beraber torunu padişah olan Kösem Sultan, devlet işlerinde deneyimi dolayısıyla ve kuşkusuz, ocak ağaları desteğiyle Büyük Vâlide unvanıyla 1651’de katline kadar sarayda nüfuzunu koruyacaktır.

Bir çocuğun padişah olarak devletin başı ve sahibi olabileceğini ulema, Hanefi mezhebi fıkıh kitaplarından açıklamalar yaparak desteklediler: Aklı zayıf (“muhteli’l-‘akl”) olanın saltanatı caiz değildir, aklı olmayan hükümdara bir şeyi anlatmak mümkün olmaz. Şeriat hükümlerine aykırı hareket eder, zulüm yapar, halkın mallarını musâdere eder, kan döker, ülkeye düşman ayağı basmasını önleyemez, bu nedenlerle sultanlık makamında oturamaz. Öte yandan, “sabî âkil” ma’sûm (yani 12 yaşından küçük olan) padişah olabilir, bu takdirde vekil-i saltanat olan veziri, devlet işlerini görür. Vâlidesi (ve veziriâzam) devlet işlerini onun adına yürütürler.

“Ma’sûm” IV. Mehmed’in tahta getirilmesine karar verildiğinde, Abdülaziz, Naîmâ’ya göre, “O kadar küstahane sözler söyledi ki” burada yazmak utanç verir,” Naîmâ’ya göre Kösem Sultan” ona karşı erkekçe tartışmaya girmiş (“merdâne mübâhasa”), Abdülaziz ona karşı susturucu sözler söyleyince, Kösem “Varayım, sarıcağın sardırup [Şehzade Mehmed’i] çıkarayım deyüp” içeri gitmiş (Naîmâ’nın IV. Mehmed’in culüsü hakkında yazdıklarını Abdülaziz yineler). Çocuk padişah, Babussaâde’de taht üzerine oturtulmuş, başta şeyhülislam, veziriâzam, ulema ve devlet büyükleri İslamî “bi’ at” merasimini yerine getirmişler, “Ma’sum korkmasın diye” başkalarının yaklaşmasına izin verilmemiş, culûs merasiminden sonra Sultan Mehmed, Vâlide Turhan Sultan ve bostancıbaşı muhafazasında içeri hareme götürülmüş. Merasim sonrası devlet büyükleri Sultan İbrahim’in yanına gidip “İçeriye” (yani hapsedileceği odaya), buyrun, dediler. Tahtından indirilen İbrahim “feryada başlayub bre hainler filânlar; bu nasıl işdir, ben her birinize ihsanlar itmedim mi? Şimdi havanıza tâbi olmadığım için beni kaldırmak tedarik itdiniz, ben padişah değil miyim, bu ne dimektir” diye bağırarak karşı geldi. Karaçelebizade Abdülaziz,“cür’et idüb “, Sultan İbrahim’e yakışıksız, çok ağır söz söyledi: “Hayır padişah değilsin, umûr-i Şer’iyye ve dinîyeye kayıtsızlık ettin. Cihânı haraba virdin, vaktinizi eğlence ve gaflet içinde geçirdin, rüşveti saklayıp zalimleri aleme musallat ettin” diye o kadar ileri gitti ki, herkes şaşırdı.

Sultan İbrahim’in Saltanatı

İbrahim’in ilk kötü işi musâhib (özel danışmanı) Yusuf Paşa sözüyle, IV. Murad’ın beş yıl veziriâzamlığını yapmış ve maliyeyi bir kerte düzene koymuş olan Kara Mustafa’yı katlettirmesidir. Yeni veziriâzam, Sultan İbrahim’e rüşvet sayılabilecek ölçüde para ve giysi vermekle iktidarda kaldı. “Padişah rüşvete meyletmekle halkı kendisinden nefret ettirdi. “Sultan İbrahim’i yanlış yollara götüren başka biri, kurnaz musâhibi üfürükçü Cinci Hoca’dır. O, padişaha son derece yakınlık kazandı. Veziriâzam bile devlet işlerinde Cinci’nin fikrini almak zorunluluğunu duyuyordu. Cinci, cahil olduğu halde kendisine kadıaskerlik verildi. Rakibi musâhib Yusuf Paşa’yı katlettirdi (1646). Sultan İbrahim, sultanlık otoritesine karşı gelinmesi konusunda fazla duygusaldı. İstanbul’da araba yasağına uyulmadığına kızarak Salih Paşa’yı hemen idam etti. Seçtiği ve tüm devlet işlerini kendisine bıraktığı Veziriâzam Ahmet Paşa rüşvetçilikle ün kazandı. İbrahim’e karşı eleştirilerden biri de veziriâzamı kontrolsüz bırakması oldu. Padişahın kılık kıyafet değiştirip halk arasına karışması ve halkın şikâyetlerini dinlemesi adil bir padişahtan beklenen başlıca ödevlerden biridir, İbrahim bunu ihmal etmişti.

Sultan İbrahim’in Katli

Haremde bir daireye hapsedilen Sultan İbrahim’in gece gündüz ağlayış ve feryatları kesilmiyordu; Enderun halkı matem tutup aralarında, nasıl olur, bir padişah tahttan indirilip diri diri mezara konur, çıkarıp yeniden tahta oturtalım, diye dedikoduya başladılar. Dışarıda sipahiler arasında da bu gibi sözler dolaşıyordu.

İbrahim’i tahttan indirenler, özellikle ulema bundan korkuya kapıldılar. Ulema, yeniçeri ağaları ile konuşup İbrahim’in ortadan kaldırılmasına karar verdi; Şeyhülislam (müfti) Abdürrahim fetva verdi; müfti ve devlet erkanı, Veziriâzam Sofu Mehmed Paşa, kadıaskerler ve yeniçeri ağaları bir arada saraya geldiler. Saray iç-oğlanları taraf taraf ağlaşıp kaçıştılar, İbrahim içeriden feryad ve figâna başladı, “Siz ki benim ekmeğimi yiyenlersiz, aranızda bana merhamet eden kimse yok mu?” diye bağırıyordu. Cellâd Kara Ali bile kaçtı, durum çok nazikti; idamı bir an önce gerçekleştirmek gerekiyordu. Veziriâzam ve müfti Abdürrahim cellâd Ali’yi zorla odaya soktular, padişah kırmızılar giymiş, elinde Kur’an müftiye hitapla, “Seni evvelce paşa, ‘bir dinsizdir, depele’ demişti, ben seni öldürrnedim… İşte kitâbullâh, beni neyle öldürürsüz, zalimler!” diye haykırdı. Arkasından cellâd Ali ve yardımcısı Hammal Ali kemendi boynuna atıp yaşamına son verdiler. “Pâdişah-i şehid” naşı, gusl namazından sonra Sultan Mustafa’nın merkadi yanında defn olundu. Mezarı başında Kur’an okundu ve Enderun halkına biner akçe dağıtıldı.

IV. Murad, I. Ahmed’in şehzadelerini idam ettirmekle yalnız kardeşi İbrahim’i hayatta bırakmıştı.
Sultan İbrahim’in tahttan indirilmesi ve katli olaylarını, iki göz tanığı, Abdülaziz ve Dîvân Kâtiplerinden Vecihi, tarihlerinde anlatırlar. Abdülaziz’in anlatımı, olaylara doğrudan doğruya karışmış biri olarak önemlidir. Abdülaziz, İbrahim’in tahttan indirilmesi ve katlinde rol oynamış, IV. Mehmed’in culûsunda kendisi İstanbul kadılığından Rumeli kadıaskerliğine getirilmişti. Bu atama dedikodu konusu oldu: Abdülaziz, daima öne çıkmaya çalışan, şöhret düşkünü biri imiş.

Olayların içinde olup İbrahim’in katlinde en önde rol oynamış olan Karaçelebizade Abdülaziz olayları şöyle anlatır: Sultan İbrahim tahttan indirilip haremde bir odada hapsedildi; bazı yandaşları yardımıyla yeniden tahtı elde etmek, düşmanlarını yok etmek sevdasına düştü. Büyük Vâlide Kösem ve harem ağaları bundan haberdar idiler; büyük bir “fitneye” neden olacakları veziriâzam Sofu Mehmed Paşa’nın kulağına erişti. (Abdülaziz Efendi tüm devlet işlerinde veziriâzamla beraber hareket etmekteydi.) Paşa Dîvân üyeleriyle beraber şeyhülislam, nakibü’l-eşrâf ve özellikle ocak ağalarını olağanüstü bir meşveret meclisine çağırdı. Küçük padişah huzuruna giren veziriâzam ve müfti, bir hatt-i hümayûn ile çıktılar, hatt’ta şunlar fermân olunmuştur:

Pederim İbrahim Han bazı “hevâdârların” yardımıyla bir “fitne ve fesad” çıkarmak üzeredir. Toplumun zarar görmesini önlemek için “nokta-i vücûdu merkez-i şuhüddan nabud olup har-i âzârı dâmen-i mülkü milletten izale olunsun. “Sözde küçük sultan, anlaşılması güç bu sözlerle babasının katlini emrediyor! Mecliste bu pâdişah fermânını vezir ve müfti okudular: meşveret üyeleri fermân karşısında, hayret içinde baş eğmek gerektiğinde birleştiler. Abdülaziz Efendi Dîvân’da kadıaskerdi; benimle danışılması gerekirdi, fakat meclisin niçin toplandığından habersizdim, diye kendini padişah katili suçundan kurtarma çabasındadır.

Abdülaziz, Sultan İbrahim’in katli konusunda şu iddiada bulunur: Duyduğumuza göre diyor, İbrahim’in hapsedildiği odanın penceresi kırılmış, onu onarmaya gitmek gerekti. Saraya ne gibi bir hizmet için davet olunduğumuz bilinmiyordu. Herhalde İbrahim’in katlinden kaçınılırdı. Sonradan veziriâzamla konuştuğumuzda kendisine dedim ki: Madem böyle bir düşünceniz vardı, o gün Dîvân’da yanınızda idim, bunu niye gizlediniz? Veziriâzam yanıtlamış: Büyük Vâlide ve harem ağaları tarafından bir gelişme meydana gelir, akşama bırakmayalım diye acele olundu; işi acele bitirmek gerekmekteydi; bu yüzden sizinle görüşmeye imkânı olmadı, diye Abdülaziz’e bilgi verilmiş.

Abdülaziz ilave eder: Biz Darphane yakınında baltacılara rast geldik, veziriâzamın söylediği gibi acele ettiklerini gördük. Katil işinde Büyük Vâlide’den başka haberdar olanlar müfti ve veziriâzamdır, Belki, kapuağası Abdurrahman Ağa’nın da haberi vardı. İbrahim’in katline baltacı ve bostancılar ile harem hizmetlileri karışmamış, idamı cellâd Kara Ali yapmış.

Abdülaziz devam eder: Maktul sultanin Has-Oda’da yatağının köşesini öptüğümüz gün Büyük Vâlide, Hırka-yi Şerife’ye gidip: “Ey Bâr-i Hüdâ, İbrahim kulun bu belaya mübtela olmak çünkü mukadder imiş, ba’de’l-yevm ânın bu suretle dünyada bekası reva değildir… Dünya nimetlerinden hâlâs eyle” diye dua etmiş imiş. Abdülaziz devamla ilave eder: Taziye için Büyük Vâlide’yı ziyaret ettiğimizde, Büyük Vâlide ağlayarak, “Bu adem, ‘aceb kimin bed-duâsına uğradı” deyince, tok sözlü Abdülaziz, “Sultanımız bed-duâsına uğradı” deyivermiş. Bu yanıt üzerine Koca Vâlide, Abdülaziz’e kızgınlığını göstermiş.

Sonuçta, Abdülaziz, Sultan İbrahim’in katlinde, Kösem Sultan ile Veziriazam Sofu Mehmed Paşa’nın sorumlu olduğunu ileri sürmekte, kendisini temize çıkarmaya çalışmaktadır.

Yorum gönder

Yorum göndermek için giriş yapmalısınız.