Neden Herkese Karşılıksız Para Vermeliyiz?

Ütopya - Kusursuz bir dünya nasıl olmalı? | Rutger Bregman | Şubat 8, 2018 at 12:54 pm

Londra, Mayıs 2009 – Bir deney yürütülüyor. Denekler; On üç evsiz erkek. Hepsi de sokakların kıdemlisi. Kimi kırk yıldır Avrupa’nın finans merkezi Square Mile’ın soğuk kaldırımlarında yatıp kalkıyor. Bu on üç baş belası, polis harcamaları, mahkeme bedelleri ve sosyal hizmetler arasında gidip gelerek tahmini 400.000 sterlinlik (650.000 $) ya da belki daha fazla tutarda bir faturaya mal oluyor.Yıllık…

Şehir hizmetleri ve yerel hayır kurumları üstündeki baskı, işlerin böyle devam etmesine izin vermeyecek kadar fazla. Bu yüzden de Londra merkezli yardım kuruluşu Broadway radikal bir karar alıyor: Bundan sonra şehrin su katılmamış on üç serserisi VIP muamelesi görecek. Günlük gıda pullarına, aş evlerine ve sığınaklara son. Hepsi de acilen ve esaslı bir mali yardım alıyor.

Bundan böyle bu sokak insanlarına karşılıksız para verilecek.

Tam olarak söylemek gerekirse 3.000 £ harçlık alacaklar ve karşılığında herhangi bir şey yapmaları gerekmeyecek. Parayı nasıl harcayacaklarıysa onlara kalmış. İsterlerse danışmandan yararlanabilecekler – istemezlerse yararlanmayacaklar. Herhangi bir koşul, ayaklarını çelecek herhangi bir soru yok.

Kendilerine sorulan tek şey: Sizce neye ihtiyacınız var?

Bahçecilik Dersleri

“Öyle devasa beklentiler yoktu,” demişti sosyal hizmet görevlilerinden biri sonradan. Ne var ki serserilerden gelen istekler son derece mütevazıydı. Bir telefon, bir sözlük, bir işitme cihazı – her birinin kendine göre bir ihtiyacı vardı. Aslında çoğu düpedüz tutumluydu. Bir yılın sonunda ortalama sadece 800 £ harcamışlardı.

Örneğin, yirmi yıldır eroinin pençesine düşmüş Simon. Verilen para hayatını bambaşka bir yöne çevirdi. Simon uyuşturucuyu bıraktı ve bahçecilik dersleri almaya başladı. “Nedense hayatımda ilk defa her şey yerli yerine oturdu, dedi sonradan. “Kendime bakmaya, yıkanmaya ve tıraş olmaya başladım. Şimdi eve dönmeyi düşünüyorum. İki çocuğum var.”

Deneyin başlamasından bir buçuk yıl kadar sonra on üç evsizden yedisi bir dam altına girmişti. Diğer ikisi kendi evlerine geçmek üzereydi. On üçünün tamamı ödeme gücü ve kişisel gelişim yolunda ciddi adımlar atmıştı. Kurslara yazılmış, yemek yapmayı öğrenmeye başlamış, rehabilitasyona girmiş, ailelerini ziyaret etmiş ve gelecek planları kurmaya başlamışlardı.

“İnsanlara güç aşıladı,” diyordu sosyal hizmet görevlilerinden biri kişiselleştirilmiş bütçe konusunda. “Seçenekler sunuyor insanlara. Bence bu şekilde fark yaratmak mümkün. Onlarca yıl süren verimsiz itme, çekme, şımartma, cezalandırma, dava açma ve korumanın ardından nam salmış dokuz yersiz yurtsuz insan, sonunda sokaklardan alınmıştı. Maliyet mi? Sosyal hizmet görevlilerinin ücretleri de dâhil, yılda 50.000 £ kadar. Diğer bir deyişle, proje on üç kişiye yardım etmekle kalmadı, maliyetleri de önemli ölçüde azalttı. Öyle ki Economist bile “Evsizlere para harcamanın en etkin yolu parayı doğrudan onlara vermek olabilir,” çıkarımını yapmak durumunda kaldı.

Somut Veri

Yoksullar parayı idare edemez. Yaygın kanı bu yönde, hatta neredeyse su götürmez bir gerçek gibi bakılıyor buna. Parayı idare etmeyi bilseler, fakir olmazlardı, değil mi? Yoksulların parayı taze meyve yerine hızlı tüketim gıdalarına ve meşrubata harcayacaklarını baştan varsayıyoruz. Bu yüzden de yardım için, tümü kutsal kitabın “Çalışmak istemeyen yemek de yemesin” (Selanikliler 23: 10) ilkesi etrafına kurulu ve bir dünya evrak, kayıt sistemi ve bir ordu dolusu denetçi gerektiren yaratıcı birtakım yardım programları uydurduk. Son yıllarda devlet yardımı giderek istihdama kenetlendi ve yardım alanlardan işe başvurmaları, işe dönüş programlarına kaydolmaları ve zorunlu “gönüllü” işler yapmaları istenir oldu. “Refahtan çalışmalı refaha geçiş” diye çığırtkanlığı yapılan şeyin altındaki belli: Karşılıksız para insanı tembelleştirir.

Gelin görün ki eldeki kanıtlara göre tembelleştirmiyor.

Sizi Bernard Omondi ile tanıştıralım. Kendisi yıllarca batı Kenya’nın yoksul bir bölgesindeki bir taş ocağında çalışarak günde 2 $ kazandı. Sonra bir sabah tuhaf bir mesaj aldı. “Mesajı gördüğümde yerimden sıçradım,” diyecekti, olayı sonradan anımsadığında. Banka hesabına 500 $ tutarında bir para yatırılmıştı. Bernard için bu neredeyse bir yıllık ücretti.

Birkaç ay sonra New York Times’dan bir gazeteci Bernard’ın köyüne geldi. Köy halkının tamamı piyango kazanmış gibiydi. Köy nakde boğulmuştu Buna rağmen kimse de parasını su gibi içkiye harcamıyordu. Onun yerine evler tamir edilmiş, küçük işletmeler açılmıştı. Bernard parasını Hindistan’dan gelen yepyeni bir Bajaj Boxer motosiklete yatırmıştı ve insanları sağa sola taksi şoförü gibi taşıyarak günde 6-9 $ kazanıyordu. Geliri üç kattan fazla artmıştı.

Bernard’ın talih kuşunun ardındaki kurum GiveDirectly’nin kurucusu Michael Faye, “Bu şekilde tercih, insanların kendi eline bırakılıyor,” diyor. “İşin doğrusu, yoksulların neye ihtiyaç duyduğu konusunda kendi sezgilerimin pek de gelişkin olduğuna inanmıyorum.” Faye insanlara balık vermiyor, hatta balık tutmayı da öğretmiyor. Yoksulun ihtiyacı konusunda gerçek uzman yoksulun kendisidir inancıyla, onlara nakit veriyor. Kendisine GiveDirectly’nin web sitesinde özendirici video ve fotoğrafların neden bu kadar az olduğunu sorduğumda Faye soyut olana, yani insanların duygularına fazla yüklenmek istemediğini söyledi. “Elimizdeki veriler yeterince somut zaten.

Haklı da doğrusu: Massachusetts Teknoloji Enstitüsü’nün yaptığı bir çalışmaya göre Give’Directly’nin nakit bağışlan bir yandan çocukların açlık çektiği günleri %42 azaltırken bir yandan da gelirlerde kalıcı bir artışı teşvik ediyor (destek öncesine göre %38’lik bir artış) ve aynı zamanda ev ve hayvan mülkiyetini (%58 artış) destekliyor. Dahası, her bağışın %93’ü doğrudan alıcıların eline veriliyor. GiveDirectly’nin rakamları kendilerine sunulduğunda Google 2,5 milyon dolarlık bir bağışı hemen aktarmış.

Ancak şansı yaver gidenler sadece Bernard ile köy arkadaşları değildi. Uganda devleti 2008’de 12.000 kadar on altı ile otuz beş yaş arası insana yaklaşık 400 $ dağıtma kararı aldı. Para neredeyse karşılıksızdı, karşılığında beklenen tek şey, bir iş planı sunmaktı. Beş yıl sonra bakıldığında görülen etkiler sersemleticiydi. Yardım alanlardan kendi eğitim ve ticari girişimlerine yatırım yapmış olanların geliri yaklaşık %50 oranında yükselmişti. İşe alınma olasılıkları ise %60”tan fazla artmıştı.”

Bir diğer Uganda programıyla ülkenin kuzeyindeki 1800’den fazla yoksul kadına 150 $ dağıtıldı: Gelirlerde neredeyse % 100’lük bir fırlama oldu. Yardım görevlisinden destek alan kadınlar (maliyet: 350 $) biraz daha fazla yarar gördüler ama araştırmacılar sonradan yardım görevlisi maaşını da bağışlarla birleştirmenin çok daha etkili olacağını hesapladılar. Raporun resmi bir yaklaşımla yaptığı çıkarıma göre sonuçlar, “Afrika’da ve dünya çapında yürütülen yoksulluğun azaltılması programlarında büyük bir değişimin habercisiydi”.

Güneyli Bir Devrim

Dünyanın dört bir yanında yapılan çalışmalar kesin kanıt sunuyor: Karşılıksız para işe yarıyor.
Araştırmalar şimdiden koşulsuz nakit ödemeler ile suç, çocuk ölüm oranı, yetersiz beslenme, ergenlikte gebelik, okuldan kaçma gibi konularda azalma arasında ve yine okul performansında artış, ekonomik büyüme ve cinsiyet eşitliğinde artış arasında bağlantıları ortaya koydu. “Yoksul insanların yoksul olması ardında yatan büyük neden, yeterli paralarının olmaması,” diyor ekonomist Charles Kenny, “bu durumda onlara para vermenin, sorunu önemli ölçüde azaltması da büyük bir sürpriz olmasa gerek.”

Just Give Money to the Poor (2010) isimli kitaplarında Manchester Üniversitesi akademisyenleri az koşullu ya da koşulsuz nakit vermenin işe yaradığını ortaya koyan sayısız örnek sundular. Namibya’da yetersiz beslenme oranları ani bir düşüş gösterdi (%40’tan %10’a), tıpkı okuldan kaçma (%40’tan hemen hemen sıfıra) ve suçun (%42 oranında) düştüğü gibi. Malavi’de kız çocukları ve kadınlar arasında okula devam oranı, nakit paranın koşullu ya da koşulsuz oluşundan bağımsız olarak %40’lık bir artış gösterdi. En çok yarar sağlayanlarsa çoğu zaman çocuklardı. Açlık ve hastalığı daha az yaşıyorlar, boyları daha çok uzuyor, okulda daha iyi performans sergiliyorlar ve işçiliğe zorlanma olasılıkları düşüyordu.”

Nakit aktarım programları Brezilya’dan Hindistan’a, Meksika’dan Güney Afrika’ya, Güney Yarımkürede son derece revaçta. Birleşmiş Milletler 2000 yılında Milenyum Gelişim Hedefleri’ni oluştururken, bu programlar radarın dışındaydı. Ancak 2010’a gelindiğinde kırk beş ülkede 110 milyondan fazla aileye erişir hale geldi.

Yine Manchester Üniversitesi’nde araştırmacılar bu programların yararlarını özetlediler: (1) haneler parayı değerlendiriyor (2) yoksulluk azalıyor (3) gelir, sağlık ve vergi geliri gibi konular açısından çok çeşitli ve uzun vadeli yararlar sağlanabiliyor ve (4) programlar, alternatiflerinden daha az maliyetli oluyor. O halde maaşlarını kolayca yoksullara aktarabileceğimiz yüksek maliyetli beyaz insanları ne diye ciplere bindirip yoksullara gönderelim? Hem de yeni yöntemle eli uzun sivil kamu hizmetini denklem dışında bırakabilecekken? Karşılıksız nakit ayrıca ekonominin tümünün tekerlerini yağlıyor: İnsanlar daha çok alım yapıyor ve bu da istihdamı ve gelirleri artırıyor.

Sayısız yardım kuruluşu ve devlet, yoksulların ihtiyacını bildiği kanaatinde ve yatırımlarını okullara, güneş panellerine ya da büyükbaş hayvanlara yapıyor. Hakkını verelim, inek olmamasındansa olması daha iyidir. Ama ne gibi bir maliyetle? Ruanda’da yapılan bir çalışmanın tahminine göre gebe bir inek bağışlamanın maliyeti yaklaşık 3.000 £ (süt sağım kulübesi de dâhil). Bu da bir Ruandalı için beş yıllık ücrete karşılık geliyor}? Ya da yoksullara sunulan bir yığın kursu ele alalım. Birbiri ardına yapılan çalışmalar, amaç ister balık tutmak olsun ister okumak ya da işletmecilik, bu kursların çok paraya mal olup az şey başardığını ortaya koyuyor. “Yoksulluk temelde bir nakit eksikliği meselesi. Aptallıkla ilgili değil,” diye vurguluyor ekonomist Joseph Hanlon. “Yağın yoksa kendi yağında da kavrulamazsın.”

Paranın güzel yanı, insanların onu, kendini uzman ilan etmiş kişiler tarafından ihtiyaç diye belirlenmiş şeyler yerine, gerçek ihtiyaçlarını almak için kullanabilmeleri. Üstelik görünen o ki yoksul insanların karşılıksız paralarını harcamadıkları bir ürün kategorisi var, o da alkol ve tütün. Hatta Dünya Bankasının yaptığı büyük bir çalışma, Afrika, Latin Amerika ve Asya’da araştırılan tüm vakaların %82’sinde alkol ve tütün tüketiminin azaldığını ortaya koydu.

Tuhaflık burada da bitmiyordu. Liberya’da yoksulların en dalaverecilerine 200 $ verildiği takdirde ne olacağını görmek için bir deney gerçekleştirildi. Alkolikler bağımlılar ve adi suçlar işlemiş olanlar gecekondulardan toplandı. Üç yıl sonra parayı neye mi harcamışlardı? Yemek, giyim, ilaç ve küçük işlere. Bu adamlar bile karşılıksız parayı har vurup harman savurmuyorsa kim aksini yapar ki?” diyordu, araştırmacılardan biri.

Yine de “tembel yoksullar” argümanı tekrar tekrar ortaya sürülüyor. Bu görüşle ilgili ısrar, bilimcileri görüşün doğruluğunu araştırmaya zorladı. Bundan sadece birkaç yıl önce, prestijli tıp dergisi Lancet bulguları şöyle özetledi: Yoksullar koşulsuz nakit aldıklarında aslında daha çok çalışma eğilimi sergiliyorlar. Namibya deneyinin son raporunda bir piskopos konuya kutsal kitaptan şu kısa ve öz açıklamayı getirmişti: “Mısır’dan Çıkış 16’ya derinlemesine bakın. İsrail topluluğuna kölelikten kurtuluş yolundaki uzun yolculuklarında cennetten man ekmeği verildi. Ama bu ekmek onları tembelleştirmedi. Aksine hareket halinde olmalarını sağladı…”

Ütopya

Karşılıksız para: Tarihin öncü düşünürleri tarafından daha önce de önerilmiş bir nosyon. Thomas More 1516’da Ütopya kitabında onun hayalini kurdu. More’u sayısız ekonomist ve filozof – aralarında Nobel Ödülü kazananlar da var – takip etti. Fikrin savunucuları, neoliberal düşüncenin kurucuları Friedrich Hayek ve Milton Friedman’a varana dek, soldan sağa tayfın tamamına yayılıyordu. Ayrıca İnsan Haklan Evrensel Beyannamesi’nin 25. Maddesi (1948) de günün birinde onun geleceğini vaat ediyordu.

Evrensel temel gelir…

Üstelik öyle birkaç yıllığına ya da sadece gelişmekte olan ülkelere veya sadece yoksullara değil, paketinde ne yazıyorsa öyle: Herkese karşılıksız para. Lütuf olarak değil, bir hak olarak. Dilerseniz “komünizme giden kapitalist yol” deyin adına. Kılınızı kıpırdatmadan hayatı idame ettirmeye yetecek kadar aylık bir ödenek. Tek koşul “kalbinizin atıyor olması.” Parayı akıllıca harcayıp harcamadığınıza bakan, tepenize dikilmiş denetçiler yok, hak edilip edilmediğini sorgulayan yok. Özel yardım ve yardım programlan yok; en fazla yaşlılara, işsizlere ve çalışma ehliyeti olmayanlara ek bir ücret var.

Temel gelir: Artık vakti gelmiş bir fikir.

Mincome, Kanada

Kanada, Winnipeg’de bir deponun çatı katında 2.000 adet tozlu kutu öylece beklemektedir. Kutular savaş sonrası tarihin en akıl almaz sosyal deneylerinden birine ait verilerle –grafikler, şemalar, raporlar, görüşmeler – doludur.

Mincome deneyi.

Manitoba Üniversitesi profesörlerinden Evelyn Forget bu kayıtlardan ilk kez 2004’te haberdar oldu. Dört uzun yıl boyunca onları bulmaya çalıştı ve sonunda 2009’da kutuları Ulusal Arşivler’de buldu. “[Arşivciler] onları atıp atamayacaklarını düşünmeye başlamışlardı çünkü çok yer kaplıyorlardı ve kimsenin de ilgilendiği yoktu,” diye anlatıyordu Forget, daha sonradan.

Tavan arasına ilk kez adım atan Forget gözlerine inanamadı. Karşısında Thomas More’un beş yüzyıl önce kurduğu havalin gerçek dünyadaki uygulamasına ait bir bilgi hazinesi duruyordu.

Kutulara konmuş yaklaşık 1.000 görüşmeden biri Hugh ve Doreen Henderson’la yapılmıştı. Deneyin başladığı otuz beş yıl önce Hugh bir lisede hademelik yapıyordu, Doreen ise iki çocuklarına bakan bir ev kadınıydı. Hayat Hendersonlar için kolay değildi. Doreen karınlarını doyurabilmek için bahçede sebze yetiştiriyor ve tavuk besliyordu. Her bir dolar “suyu çıkana dek” idareyle kullanılıyordu.

Ta ki sıradan bir gün, şık giyimli iki adam kapılarında belirene dek. “Formlar doldurduk, onlar da makbuzlarımızı görmek istedi,” diyor Doreen. Ardından Henderson’ların para dertleri mazide kalıverdi. Hugh ile Doreen Mincome’a katılmışlardı – Kanada’da yürütülen ilk geniş çaplı sosyal deney ve dünyanın gelmiş geçmiş en büyük temel gelir deneyi.

Mart 1973’te eyalet valisi projeye günümüz ABD dolarıyla 83 milyon $ tahsis etti. Deney için Winnipeg’ in kuzeybatısında, 13.000 nüfuslu küçük bir kasaba olan Dauphin’i seçti. Dauphin’deki herkese temel bir gelir teminatı verildi, böylece kimse yoksulluk sınırı altına düşmeyecekti. Pratikte bu, kasaba sakinlerinin %30’unun – toplamda 1.000 aile – her ay posta kutusunda bir çek bulacağı anlamına geliyordu. Dört kişilik bir aileye bugünün parasıyla yılda yaklaşık 19.000 $ verilecekti, hem de hiç soru sorulmadan.

Deneyin başlangıcında bir araştırmacılar ordusu kasabaya indi. Ekonomistler kasaba halkının daha az çalışıp çalışmadığını gözlemleyecek, sosyologlar aile hayatı üstündeki etkileri mercek altına alacak, antropologlarsa kasaba sakinlerinin ne tepki vereceğini ilk elden görebilmek için cemiyetin içine yerleşeceklerdi.

Dört yıl boyunca her şey iyi gitti ama sonra seçimler işlere köstek oldu. Muhafazakâr bir hükümet iktidara geldi. Yeni Kanada kabinesi, faturanın dörtte üçünün milli hükümet tarafından ödeneceği pahalı bir deneyi gerçekleştirmeyi anlamlı bulmadı. Yeni yönetimin deney sonuçlarının analizi için bile fon sağlamayacağı ortaya çıktığındaysa araştırmacılar dosyalarını katlayıp 2.000 adet kutuya kaldırmaya karar verdi.

Dauphin’de düş kırıklığı muazzamdı. Mincome 1974’te başlatıldığında, kısa sürede ulus çapında yayılacak pilot bir program olarak görülmüştü. Şimdiyse unutulmaya mahkûm gibiydi. Araştırmacılardan birinin dediğine göre, “[Mincome’a] karşı olan devlet görevlileri, verilerin analizi ve zaten bildiklerine inandıkları şeyin –Projenin işlemediği – gösterilmesi için daha fazla para harcamak istemiyordu.” Mincome’ı destekleyenlerse kaygılıydı çünkü analiz yapıldığında veriler olumlu çıkmazsa analize yine milyon dolarlar harcamış ve daha da büyük bir utanç duyuyor olacaklardı.“

Profesör Forget, Mincome’ı ilk duyduğunda henüz kimse deneyin ortaya (bir şey koyduysa bile) ne koyduğunu bilmiyordu. Ancak tesadüf eseri Kanada’nın Tıbbi Bakım programı da yine 1970’te, aynı zamanlarda hayata geçirilmişti. Tıbbi Bakım programı arşivleri Forget’e Dauphin’i yakın kasabalarla ve kontrol gruplarıyla karşılaştırma olanağı sağlayan zengin veriler sundu. Forget üç yıl boyunca verileri her tür istatistikî analize tabi tuttu. Ne kadar denerse denesin, sonuçlar her defasında aynıydı.

Mincome tam bir başarı sağlamıştı

Deneyden Yasaya

“Politik açıdan, “garantili bir yıllık gelir başlatırsanız insanlar çalışmayı bırakır ve ailelerini büyütmeye başlar” yönünde bir kaygı vardı,” diyor Forget.

Oysa gerçekte bunun tersi olmuştu. Genç yetişkinler evlenmeyi ertelemiş, doğum oranlan düşmüştü. Okul performansları kayda değer ölçüde iyileşmişti: “Mincome’cılar” daha yoğun ve daha hızlı çalışmıştı. En sonunda toplam çalışma saati erkeklerde sadece % 1, evli kadınlarda %3, evli olmayan kadınlarda %5’lik bir düşüş göstermişti. Aile geçimini sağlayan erkeklerde daha az çalışma hemen hiç görülmemiş, yeni anneler nakit yardımını birkaç aylık süt izni almak için, öğrencilerse daha uzun süre okuyabilmek için kullanmışlardı.

Ancak Forget’in en dikkat çekici bulgusu, hastane yatışlarındaki %8,5’lik düşüştü. Gelişmiş ülkeler dünyasında sağlık hizmetine yapılan kamu harcamaları düşünülecek olursa mali açıdan olası etkiler muazzamdı. Deneyi takip eden birkaç yıl içinde ev içi şiddet de, zihinsel sağlık şikâyetleri de azalmıştı,
Mincome tüm kasabadaki sağlık düzeyini artırmıştı. Forget temel gelir almanın yarattığı etkilerin izini hem kazanç hem de sağlık açısından bir sonraki nesle dek sürebildi.

Dauphin –yoksulluğun olmadığı kasaba– Kuzey Amerika’da beş “garantili gelir” deneyinden biriydi. Diğer dördünün tamamı ABD’de gerçekleştirilmişti. Bugün çok az insan ABD’nin en az çoğu Batı Avrupa ülkesi kadar kapsamlı bir sosyal güvenlik ağını hayata geçirmenin köşesinden döndüğünü bilir. Başkan Lyndon B. Johnson 1964’te “Yoksullukla Savaş”ı başlattığında Demokratlar da Cumhuriyetçiler de bu esaslı sosyal yardım reformlarını desteklemişlerdi.

Ne var ki önce birkaç deneme çalışması gerekliydi. New Jersey, Pennsylvania, Iowa, Kuzey Carolina, Indiana, Seattle ve Denver’ da 8.500’ü aşkın Amerikalıya temel gelir sağlama amacıyla on milyonlarca dolar ayrılmıştı. Bunlar aynı zamanda deney ve kontrol gruplarını birbirinden ayıran ilk büyük ölçekli sosyal deneylerdi. Araştırmacılar üç soruya yanıt arıyordu: (1) Garantili gelir aldıkları takdirde insanların çalışmasında anlamlı bir azalma olur mu? (2) Program çok pahalıya mı mal olur? (3) Politik açıdan gerçekleştirilemez nitelikte olur mu?

Yanıtlar, hayır, hayır ve evet şeklindeydi

Çalışma saatlerinde düşüş genele bakıldığında sınırlıydı. ‘’’Tembellik’’ iddiası bulgularımızla hiç desteklenmiyordu,” diyordu, Denver deneyinin baş veri analisti. “Felaket tellallarının öngördüğü büyük gerilemenin yanına bile yaklaşılmamıştı.” Ücretli işlerde düşüş, aile başına ortalama %9’lardaydı ve daha az çalışanlar, tüm eyaletlerde ağırlıklı olarak yirmi küsur yaştakiler ve çocuklu genç kadınlardı.”

Araştırma sonradan söz konusu % 9’un bile abartılı olabileceğini ortaya koydu. Orijinal çalışmada bu oran, kişinin kendi tarafından beyan ettiği gelir temel alınarak hesaplanmıştı. Ancak veriler resmi devlet kayıtlarıyla kıyaslandığında, kazançların önemli bir bölümünün rapor edilmemiş olduğu anlaşıldı. Bu tutarsızlık düzeltildikten sonra araştırmacılar çalışma saatlerinin yok denecek kadar az azaldığını gördüler.”

Şurası kesin ki ücretli iş saatlerindeki düşüşler kısmen daha iyi bir iş arama ya da evde çalışma gibi diğer yararlı aktivitelerle telafi edilmişti,” deniyordu, Seattle deneyinin sonuç raporunda. Örneğin, liseden terk bir anne, psikoloji eğitimi alabilmek ve araştırmacı olarak işe girebilmek için daha az çalışmıştı. Başka bir kadın oyunculuk dersleri almış, kocasıysa müzik bestelemeye başlamıştı. “Artık kendi geçimini sağlayabilen, gelir sahibi sanatçılarız,” demişti kadın araştırmacılara.” Deneye dâhil edilen gençler arasında ücretli işe harcanmamış saatlerin hemen hepsi eğitime gitmişti. New Jersey denekleri arasında liseden mezuniyet %30 artmıştı.”

Böylece devrimci 1968 yılında dünyanın dört bir yanında genç göstericiler sokaklara dökülürken, beş ünlü ekonomist –John Kenneth Galbraith, Harold Watts, James Tobin, Paul Samuelson ve Robert Lampman- Kongre ‘ye bir açık mektup yazdı. New York Times’ın baş sayfasında yayımlanan yazıda, “Ulusun her bir bireyine yoksulluğun resmi tanımından az olmamak kaydıyla bir gelir teminatı verilmediği sürece, ülke sorumluluğunu yerine getirmiş olmayacaktır,” diyorlardı. Ekonomistlere göre maliyet “yüklü ama ulusun ekonomik ve mali kapasitesi dâhilinde” olacaktı.

Mektupta 1.200 ekonomistin imzası vardı

Çağrıları duymazdan gelinmedi. Bir sonraki ağustosta Başkan Nixon mütevazı bir temel gelir sağlayacak kanun tasarısını sundu ve onu ulusumuzun tarihindeki en önemli sosyal mevzuat” diye niteledi. Nixon’ a göre “baby boomers kuşağı daha önceki kuşakların olanaksız gördüğü iki şeyi başaracaktı. Ay’a insan göndermenin yanı sıra (ki bu bir ay önce gerçekleşmişti) bu kuşak yoksulluğun kökünü nihayet kurutacaktı.

Beyaz Saray’ın yürüttüğü bir anket gazetelerin %90’ının planı coşkuyla karşıladığını ortaya koydu. Chicago Sun-Times planı “Dev Bir Adım” olarak niteledi, Los Angeles Times ise “Yepyeni ve Cesur Bir Tasarı”. Ulusal Kiliseler Konseyi plana taraftardı, işçi sendikaları ve hatta özel sektör de öyle. Beyaz Saraya gelen bir telgrafta “Programa para yatıracak iki üst-orta sınıf Cumhuriyetçi bravo diyor” mesajı yer alıyordu. Politik uzmanlar Victor Hugo’dan alıntı bile yapıyordu – “Zamanı gelmiş bir fikir kadar güçlü bir şey yoktur.”

Şimdiye kadar yapılan tüm araştırmalar Temel Gelir uygulamasının yararlarına işaret ediyor.


Görünüşe bakılırsa temel gelirin zamanı adamakıllı gelmişti

New York Times 16 Nisan 1970’te “REFAH PLANI SARAYDAN ONAY ALDI ••• REFORM MÜCADELESİNDE BİR MUHAREBE KAZANILDI” manşetini atmıştı. 243 lehte, 155 aleyhte oyla Başkan Nixon’ın Aile Yardım Planı (FAP) ezici çoğunlukla onaylanmıştı. Politik bilirkişilerin çoğu planın, Temsilciler Meclisi’nden bile çok ilerici üye barındıran Senato’dan da geçmesini bekliyordu. Ancak Senato Finans Komitesi’nde şüpheler yükseldi. “Bu tasarı bugüne dek ele alınan en kapsamlı, en maliyetli ve en geniş refah mevzuatını temsil ediyor,” diyordu, Cumhuriyetçi bir senatör. En hararetle karşı çıkanlarsa Demokratlardı. FAP’in yeterince iyi olmadığını düşünüyor, daha da yüksek bir temel gelirde ısrar ediyorlardı.” Senato’yla Beyaz Saray arasında aylarca gidip geldikten sonra tasarı sonunda askıya alındı.

Nixon bir sonraki yıl biraz daha ince ayar yapılmış bir öneriyi Kongre’ye sundu. Tasarı bir kez daha Saray tarafından, bu kez daha büyük bir reform paketinin parçası olarak kabul edildi. Bu defa 288 lehte, 132 aleyhte oy vardı. Nixon 1971 Ulusa Sesleniş çağrısında “Amerika’da çocuklu her ailenin gelirinin altında bir zemin oluşturacak” planını, gündemindeki en önemli mevzuat maddesi olarak niteledi.

Ne var ki tasarı bir kez daha Senato’da suya düştü

Temel gelir planı 1978’e dek tam anlamıyla rafa kaldırılmadı. Ancak bu tarihte, Seattle deneyinin nihai sonuçlarının yayımlanmasını takiben, ölümcül bir şeyin farkına varıldı. Özellikle bir bulgu herkesin dikkatini çekmişti: Boşanmaların sayısında %50’den fazla bir artış vardı. Bu istatistiğe gösterilen ilgi kısa sürede okul performansında artış ve sağlıkta iyileşme gibi diğer tüm sonuçlan gölgeledi. Temel gelir belli ki kadınlara fazla bağımsızlık sağlıyordu.

Bundan on yıl sonra verilerin yeniden değerlendirilmesiyle ortada istatistikî bir hata olduğu anlaşıldı. Gerçekte boşanma oranında hiçbir değişiklik olmamıştı.”

Nafile, Tehlikeli ve Sapkın

Nobel ödüllü James Tobin 1967’de “Başarılabilir! 1976’ya dek Amerika’da Yoksulluk Alt Edilebilir” yazmıştı, kendinden emin bir tavırla. O dönemde Amerikalıların neredeyse %80’i garantili temel geliri destekliyordu. “Altmışlarda yoksulluğa karşı savaş açtık ve yoksulluk kazandı.”

Uygarlığın en önemli mihenk taşları daima başlangıçta ütopya esintisi taşır. Ünlü ekonomist Albert Hirschman’a göre ütopyalara öncelikle üç cepheden saldırılır. Nafile bir çaba (olası değillerdir), tehlikeli (yüksek risk içerirler) ve sapkın (yapılan bozularak distopyaya dönüşürler) olmaları. Fakat Hirschman, bir ütopyanın gerçek olur olmaz alelade bir şeymiş gibi görüldüğünü de söyler.

Demokrasi çok da uzak olmayan bir geçmişte halen görkemli bir ütopyaydı. Filozof Platondan (MÖ 427-347) devlet adamı Edmund Burke’e dek (1729-97) pek çok yüce zihin, demokrasinin nafile bir çaba (kitleler onunla baş edemeyecek kadar aptal), tehlikeli (‘çoğunluk yönetimi’ ateşle oynamaktan farksız) ve sapkın (‘kamu yararı’ çok geçmeden maharetli generallerden birinin çıkarı uğruna yozlaşır) olduğu uyansında bulundu. Bunu şimdi temel gelire karşı getirilen savlarla kıyaslayın. Bu sistem sözde nafile çünkü parasını ödeyemeyiz, tehlikeli çünkü insanlar çalışmayı bırakır, sapkın çünkü nihayetinde bir azınlık, çoğunluğu desteklemek için çok daha ağır çalışmak zorunda kalır.

Fakat… Durun bir dakika!

Nafile?

Tarihte ilk defa yüklü bir temel gelirin maliyetini karşılayabilecek zenginlikteyiz. Artık yardım alan kişileri ne pahasına olursa olsun düşük verimlilikli işlere zorlayacak şekilde tasarlanmış tüm o bürokratik formalitelerden kurtulabilir, vergi indirimi ve kesintilerini de devreden çıkararak, basitleştirilmiş yeni sistemin finansmanına katkıda bulunabiliriz. Gerekli ekstra fonlar da varlıklar, atıklar, hammaddeler ve tüketimin vergilendirilmesiyle karşılanabilir.

Gelin rakamlara göz atalım. ABD’de yoksulluğu ortadan kaldırmak sadece 175 milyar dolara mal oluyor ki bu da GSYH’nin %1’inden az. Tutar kabaca ABD askeri harcamalarının dörtte birine denk. Yoksulluğa açılan savaşı kazanmak, Afganistan ve Irak’taki savaşlara kıyasla kelepir sayılır. Harvard’ın yaptığı bir çalışmaya göre bu savaşların tahmini maliyeti 4-6 trilyon dolar gibi akıllara durgunluk veren bir rakam.” İşin doğrusu, dünyanın tüm gelişmiş ülkeleri yoksulluğun kökünü kazıyacak imkânlara yıllar öncesinden beri sahip.

Her şeye rağmen sadece yoksullara yardım edecek bir sistem, onlarla toplumun geri kalanı arasında daha derin bir boşluk yaratmaktan öteye gitmez. “Yoksullara özel politika, yoksul bir politikadır,” demişti Britanya refah devletinin büyük kuramcılarından Richard Titmuss. Sol cenahta her planı, her krediyi ve her yardımı gelire bağlı yapmak, yerleşik bir reflekstir. Sorun şu ki bu amaca aykırı bir eğilimdir.

1990 sonlarında yayımlanmış, şimdilerde ünlenen bir makalede İsveçli iki sosyolog en kapsayıcı yönetim programlarına sahip ülkelerin, yoksulluğu azaltmada en büyük başarıya erişenler olduğunu ortaya koymuştu. Esasen insanlar bireysel olarak kendilerine de yararı dokunuyorsa yardımlaşmaya daha açık olurlar. Refah devleti sayesinde biz, ailemiz ve arkadaşlarımız ne kadar yarar görürsek, katılım arzumuz o kadar artar. Dolayısıyla mantıken evrensel, koşulsuz bir temel gelir, aynı zamanda en geniş çaplı desteği de görür. Ne de olsa herkes fayda sağlayacaktır.

Tehlikeli?

Elbette ki bazı insanlar daha az çalışmayı tercih edebilir ama zaten mesele de bu. Bir avuç sanatçı ve yazar (“toplumun hayattayken hor gördüğü, öldükten sonra onurlandırdığı herkes” – Bertrand Russell) gerçekten de ücretli işte çalışmayı aniden bırakabilir. Ancak büyük bir çoğunluğun, ihtiyaç olsun olmasın, aslında çalışmak istediğine işaret eden çok sayıda kanıt da var.” Aslında işimizin olmaması bizde derin bir mutsuzluk yaratıyor.


  Kısacası bizim denetçileri denetleyen denetçilerimiz ve denetçilerin denetçileri denetlemesini sağlayan araçları yapan insanlarımız var. Oysa insanın asıl işi okula geri dönmek ve birisi çıkıp da ‘hayatınızı kazanmanız gerek’ demeden önce insanlar neyi düşünüyorduysa onu düşünmek olmalı. Richard Buckminster Fuller (1895-1983)
 


Temel gelirin avantajlarından biri de, yoksulları refah tuzağından kurtarıp gerçek anlamda büyüme ve gelişme olanakları taşıyan ücretli bir iş aramaya yönlendirebilecek olması. Temel gelir koşulsuz olduğu ve kazançlı iş sahibi olma durumunda geri alınmayacağı veya azaltılmayacağı için, yoksulların yaşam şartlan olsa olsa iyiye gidebilir.

Sapkın?

Aksine sapkın bir denetim ve küçük düşürme canavarına dönüşen şey sosyal yardım sistemi. Yetkililer paralarını akıllıca harcayıp harcamadıklarını kontrol etmek için devlet yardımı alan insanları Facebook üzerinden takip ediyor – öyle ki onaylanmayan gönüllü işler yapmaya cüret edenlerin vay haline. Ayrıca seçilebilirlik, başvuru, onay ve kısmi iade prosedürleri ormanında insanlara yol gösterebilmek için bir sosyal hizmetler ordusu gerekiyor. Sonra da evrakları incelemek için koca bir denetçiler birliğinin harekete geçirilmesi…

İnsanların emniyet ve özsaygı duygusunu pekiştirmesi gereken refah devleti, dejenere olarak bir şüphe ve utanç sistemine dönüştü. Sağla sol arasındaki grotesk bir anlaşma bu. “Siyasi sağ insanların çalışmayı bırakacağından korkuyor,” diye yakınıyor Profesör Forget Kanada’da, “sol ise kendi tercihlerini yapabilme konusunda insanlara güvenmiyor.” Temel gelir sistemiyse bundan daha iyi bir uzlaşı olurdu. Refahın yeniden dağıtımı açısından solun adillik taleplerini karşılar; rejimin müdahale ve utandırma becerilerini ise sağı hoşnut edecek düzeyde kırpardı.

Farklı Konuş, Farklı Düşün

Sırtımıza, çoğunlukla erkeklerin eve ekmek getirdiği ve insanların tüm hayatlarını aynı şirkette çalışarak geçirdiği, mazide kalmış bir döneme ait refah devletinin eyeri vurulmuş durumda. Emeklilik sistemi ve istihdamı koruma kuralları hali sabit bir işe sahip olacak kadar talihlilerle uyumlu, sosyal yardımın kökleriyse yeterli iş üretme konusunda ekonomiye güvenebileceğimiz yanılgısına dayanıyor. Refah yardımları da genelde sıçrama tahtası değil kapan görevi görüyor.

Evrensel ve koşulsuz bir temel geliri devreye sokmak için bu kadar elverişli bir zaman olmamıştı. Etrafınıza bir bakın. İşyerinde esnekliğin artışı aynı zamanda daha iyi bir güvenlik yaratmamızı da zorunlu kılıyor. Küreselleşme orta sınıfın ücretlerini eritiyor. Üniversite diploması olanla olmayan arasında giderek büyüyen uçurum, olmayanlara koltuk çıkmayı zaruri kılıyor. Gitgide akıllanan robotların gelişimiyse diplomalıları bile işinden edebilecek nitelikte.

Son yıllarda orta sınıf harcama gücünü, giderek artan borca saplanarak muhafaza etti. Ancak bu model, bildiğimiz gibi, sürdürülebilir bir model değil. Eskilerin “Çalışmayana aş da yok.” deyişi günümüzde eşitsizliğe ehliyet yaratacak şekilde istismar ediliyor.

Bu yazının tamamı yazarın Gerçekçiler İçin Ütopya isimli eserinin ikinci bölümünden alınmıştır.


Yanlış anlamayın, kapitalizm refah için muhteşem bir makine. Karl Marx’la, Friedrich Engels’in Komünist Manifesto~ da dediği gibi “Mısırın piramitlerini, Roma’nın su kanallarını ve Gotik katedralleri gölgede bırakan harikalar yarattı o.” İşte tam da şimdiye dek olmadığımız kadar zengin olduğumuz için, ilerleme tarihinde bir sonraki adımı atmak, artık olanaklarımız dâhilinde: Her insana temel bir gelirin emniyetini sunmak. Kapitalizmin de baştan beri uğruna çabalaması gereken şey buydu. Geçmiş kuşakların kan, ter ve gözyaşıyla mümkün kıldığı, ilerlemenin bir primi gibi düşünün bunu. Ne de olsa refahımızın ancak küçük bir kısmı kendi uğraşlarımızın sonucu. Bolluk Diyarı’nın sakini bizler, kuruluşların sayesinde, bilginin ve atalarımızın biriktirdiği sosyal sermayenin sayesinde zenginiz. Bu varlık hepimize ait. Temel bir gelir ise onu hep birlikte paylaşmamızı sağlar.

Tabii ki söz konusu hayali iyice düşünmeden hayata geçirmemiz gerektiği anlamına gelmiyor bu. Öylesi tam bir felaket olurdu. Ütopyalar daima dünyayı son derece yavaş değiştiren deneylerle, küçükten başlar. Aynı şey birkaç yıl önce Londra sokaklarında, on üç evsize soru sorulmaksızın 3.000 £ verildiğinde de yaşandı. Yardım görevlilerinden birinin de dediği gibi, “Bu soruna ezelden gelen yaklaşımı bir gecede değiştirmek zor. Bu pilot uygulamalar bize farklı konuşma, farklı düşünme, sorunu farklı tanımlama olanağı sağlıyor… “

İşte ilerlemelerin hepsi böyle başlar.

Yorum gönder

Yorum göndermek için giriş yapmalısınız.