Ütopyanın Dönüşü

Ütopya - Kusursuz bir dünya nasıl olmalı? | Rutger Bregman | Şubat 5, 2018 at 12:47 pm

Gelin küçük bir tarih dersiyle başlayalım: Geçmişte her şey daha kötüydü.

Dünya tarihinin kabaca %99’u boyunca insanlığın %99’u yoksul, aç, pis, korkmuş, ahmak, hasta ve çirkindi, Fransız filozof Blaise Pascal (1623-62) on yedinci yüzyıl gibi yakın bir zamanda bile hayatı “koca bir gözyaşı diyarı” diye tanımlamıştı. “İnsanlık yücedir,” demişti, “kendi sefilliğinin bilincindedir çünkü.” Britanya’da Pascal’ın meslektaşı filozof Thomas Hobbes (1588-1679) da yine insan hayatının temelde “yapayalnız, fakir, iğrenç, hayvanî ve kısa” olduğu sonucuna varmıştı.

Ancak son 200 yılda bunların tümü değişti. Türümüzün gezegende mesaiye başlamasından kısacık bir süre sonra milyarlarcamız bir anda zengin, iyi beslenmiş, temiz, emniyette, akıllı, sağlıklı ve hatta zaman zaman da güzel oluverdik. Henüz 1820’de dünya nüfusunun %84’ü aşın yoksulluk içinde yaşarken, 1981’e gelindiğinde oran %44’e düşmüştü, Şimdi, yani sadece on yıllar sonra ise %10’un altında.

Son ikiyüz yılda tüm dünyada kişibaşı gelir muazzam arttı.

Gidişat devam ederse hayatın daimi özelliklerinden biri olan yoksulluğun kökü, yakında tamamen kazınacak. Yoksul diye adlandırmaya devam ettiklerimiz bile dünya tarihinde görülmemiş bir bolluk içinde olacaklar. Yaşadığım ülke Hollanda’da bugün sosyal yardım alan evsiz bir insanın 1950’de yaşamış ortalama bir Hollandalıdan daha fazla, Hollanda’nın şanlı Altın Çağı’nda, ülkenin yedi denize hâkimiyetinin sürdüğü bir dönemde yaşamış olanlardansa dört kat fazla harcayacak parası var,’

Zaman, yüzyıllar boyu yerinden kıpırdamadı. Tarih kitaplarını dolduracak bin bir şey oldu elbet ama hayat pek de iyiye gitmiyordu. 1300’lerden bir İtalyan köylüsünü zaman makinesine koyup 1870’lerin Toskana’sına bıraksanız, gözüne fazla bir fark çarpmazdı.

Tarihçiler 1300’lerde İtalya’da ortalama yıllık gelirin kabaca 1.600 $ olduğunu tahmin ediyorlar. Bundan 600 yıl kadar sonra da –Kolomb, Galileo, Newton, Bilim Devrimi, Reform ve Aydınlanma, barut, matbaa ve buhar makinesinin ardından– hâlâ 1.600 dolardı. Altı yüz yıllık bir uygarlık sürecinden sonra ortalama bir İtalyan neredeyse hâlâ yerinde sayıyordu.

İtalyan köylümüz gelişim hareketine ancak 1880’lerde: Alexander Graham Bell’in telefonu icat ettiği, Thomas Edison’un ampul patentini aldığı, Carl Benz’in ilk arabasını kurcalamaya başladığı ve Josephine Cochrane’in gelmiş geçmiş belki de en harika fikri –bulaşık makinesi kafasında evirip çevirmeye başladığı zamanlarda kapıldı. O günden bu yana da ne çılgın bir yolculuk oldu. Geçen son iki yüzyıl, dünya çapında hem nüfus hem de refahta patlama niteliğinde gelişmelere tanıklık etti. Kişi başına düşen gelir şimdi 1850’nin on katı. Ortalama bir İtalyan 1880’e kıyasla on beş kat varlıklı. Peki ya küresel ekonomi? Bugün Endüstri Devrimi öncesinin – hemen her yerdeki herkesin hâlâ yoksul, aç, pis, korkmuş, ahmak, hasta ve çirkin olduğu zamanların 250 katı.

Ortaçağ Ütopyası

Geçmiş şüphesiz amansızdı, dolayısıyla insanların daha iyi günleri hayal etmesi gayet mantıklıydı.

O hayallerin en renklilerinden biri de ‘Cockaigne’ diye bilinen bal ve süt diyarıydı. Oraya gidebilmek için öncelikle beş kilometrelik bir sütlacı yemeniz gerekiyordu ama çabanıza da değiyordu çünkü Cockaigne’e vardığınızda kendinizi şarap nehirlerinin aktığı, tepenizde kızarmış kazların süzüldüğü, ağaçlarda gözlemelerin yetiştiği ve gökten sıcak turtaların, böreklerin yağdığı bir diyarda buluyordunuz. Çiftçi, zanaatkar, din adamı – hepsi eşitti ve güneşin altında keyif çatıyordu.

Bolluk Diyarı Cockaigne’de insanlar asla kavga etmiyordu. Aksine partiler yapıyor, dans ediyor, yiyip içiyor ve birbiriyle düşüp kalkıyordu.

Hollandalı tarihçi Herman Pleij diyor ki, “Ortaçağ insanının algısına göre modern zaman Batı Avrupası sahici Cockaigne’e epeyce yakın bir şey. Ne de olsa orada yedi gün yirmi dört saat fast-food ‘unuz, ortamsal iklim denetiminiz, özgür aşkınız, çalışmaksızın elde edilen geliriniz ve gençliği uzatmak için estetik cerrahiniz var.” Günümüzde dünya çapında obeziteden mustarip kişilerin sayısı açlık çekenlerden fazla.’ Batı Avrupa’da cinayet oranı ortalamada Ortaçağ’daki orandan kırk kat düşük, üstelik doğru pasaporta sahipseniz, göz kamaştırıcı bir sosyal güvenlik ağı güvencesine de sahipsiniz.


Ütopya’yı içermeyen dünya atlası, bakmaya değer bir atlas değildir çünkü insanlığın her daim karasına ayak bastığı bir ülkeyi dışlamıştır, İnsanlık o ülkeye adım atar atmaz gözünü yine uzaklara diker ve daha iyi bir ülke gördüğünde denizlere yelken açar. İlerleme, Ütopya’nın hayata geçirilmesidir.     Oscar Wilde (1854- 1900)

Belki en büyük sorunumuz da bu: Ortaçağ’ın o eski ütopya hayali bugün etkisini yitirdi. Tamam, bugünkü tüketimin ve bugünkü güvenliğin biraz daha fazlasını gerçekleştirebiliriz belki ama tüm bunların hava kirliliği, obezite ve Büyük Birader kılığına bürünmüş yan etkileri de giderek belirginleşecek. Ortaçağ hayalcisi için Bolluk Diyarı bir fanteziler cennetiydi – Herman Pleij’in sözleriyle, “dünyevi ıstıraplardan kaçıştı“ Fakat 1300’lerdeki o çiftçiden şimdiki modern dünyamızı tanımlamasını istesek, ilk aklına gelen şüphesiz ki Cockaigne olurdu.

Aslına bakarsanız bugün, kutsal kitap kehanetlerinin gerçekleştiği bir çağda yaşıyoruz. Ortaçağ döneminde mucize gibi görünecek şeyler şimdi sıradanlaştı. Görme yetisine yeniden kavuşturulan körler, tekrar yürüyebilen kötürümler ve hayata döndürülen ölüler. Genetik göz bozukluğu olanlara bir ölçüde görme yetisi kazandıran beyin implantı Argus II’ye bakalım, örneğin. Ya da belden aşağısı felçlilerin tekrar yürüyebilmesini sağlayan robot bacak seti Rewalk. Veya 1983’te nesli tükenen ama Avustralyalı bilimciler sayesinde eski DNA kullanarak kelimenin tam anlamıyla yeniden yaşama döndürülen kurbağa türü Rheobatrachus. (Yeni Ahit’te yer alan ölümün ertelendiği bir hikâyeye atfen) “Lazarus Projesi” diye adlandırılan daha geniş çaplı bir proje kapsamında çalışma yürüten bu araştırma ekibinin istek listesinde, sırada Tazmanya kaplanı var.

Bu arada bilimkurgu da bilimsel olgu olma yolunda. İlk şoförsüz arabalar yollarda yerlerini almaya başladı. 3D yazıcılar daha şimdiden eksiksiz hücre yapıları basabiliyor ve beynine çip yerleştirilmiş insanlar zihinleriyle robot kolları idare ediyor. Küçük bir bilgi daha: Bir vatlık güneş enerjisinin fiyatı 1980’den bu yana %99 düştü; doğru okudunuz, yazım hatası yok. Şansımız yaver giderse 3D yazıcılar ve güneş panelleri Karl Marx’ın idealini (tüm üretim araçlarının halk kitleleri tarafından denetimi) gerçekliğe dönüştürebilir, hem de kanlı bir devrime gerek kalmadan.

Bolluk Diyarı uzun süre varlıklı Batı’da küçük bir elit gruba mahsustu. Ama o günler geride kaldı. Çin kendini kapitalizme açtığından beri 700 milyon Çinli aşırı yoksulluk kapsamı dışına çıktı. Afrika da ekonomik yıkım konusundaki kötü şöhretinden hızla kurtuluyor; kıta artık dünyanın en hızlı gelişen on ekonomisine ev sahipliği yapıyor. 2013 yılına gelindiğinde, yerkürenin yedi milyar sakininden altı milyarı cep telefonu sahibiydi. (Buna karşılık sadece 4,5 milyarının tuvaleti vardı.): 1994 ile 2014 arasındaysa dünya çapında internet erişimine sahip insanların sayısı %0,4’ten %40,4’e sıçradı.

Sağlık alanındaki –Bolluk Diyarının belki de en büyük vaadi—yakın dönem gelişmeleri de atalarımızın en çılgın hayallerini gölgede bıraktı. Varlıklı ülkeler ortalama insan ömrüne her hafta, bir hafta sonu eklemekten memnuniyet duyarken, Afrika haftada dört gün kazanıyor.” Ortalama yaşam beklentisi dünya çapında 1990’da altmış dört yıla, 2012’deyse yetmiş yıla çıktı – 1900’deki rakamın iki katından fazla.

Peace araştırma enstitüsünün raporuna göre savaşlarda ölümlerin sayısı eskiye göre çok düşmüş.

Açlık çekenlerin sayısı da azaldı. Yaşadığımız Bolluk Diyarı‘nda havada uçuşan pişmiş kazları yakalayamıyor olabiliriz ama yetersiz beslenen insanların sayısı 1990’dan bu yana üçte birden fazla küçüldü. Günde 2.000 kaloriden azıyla yaşamını sürdüren dünya nüfusunun payı 1965’te %51’den 2005’te %3’e düştü. 2,1 milyarı aşkın insan sonunda 1990 ile 2012 arasında temiz içme suyuna erişim sağladı. Aynı dönemde büyümede duraklama sorunu üçte bir oranında azaldı, çocuk ölümleri %41 gibi inanılmaz bir düşüş gösterdi ve anne ölümleri yarıya düştü.

Peki ya hastalıklar? Tarihin bir numaralı kitle katili, yüreklere korku salan çiçek hastalığının kökü tamamen kazındı. Çocuk felci neredeyse yok oldu, yakalananların sayısı 2013’te 1988’e kıyasla %99 azaldı. Bu arada giderek artan sayıda çocuk, bir zamanların yaygın hastalıklarına bağışıklık kazandı. Örneğin, dünya çapında kızamığa karşı aşılanma oranı 1980’de %16 iken bugün %85’e sıçradı. Bu arada ölüm rakamları da 2000 ile 2014 arasında dörtte üçü aşan bir oranda azaldı. Tüberkülozdan ölüm oranı ı 990’dan bu yana yarıya yakın bir düşüş gösterdi. 2000’den beri sıtmadan ölenlerin sayısı dörtte bir azaldı, 2005’ten beri AIDS ölümleri de yine aynı oranda azaldı.

Bazı rakamlarsa gerçek olamayacak kadar iyi. Örneğin, bundan elli yıl önce beş çocuktan biri ellinci doğum gününe erişemeden ölüyordu. Bugün? Yirmi çocuktan biri. 1836’da dünyanın en zengin adamı Nathan Meyer Rothschild antibiyotik yokluğu gibi basit bir nedenden yaşamını yitirmişti. Son on yıllar içinde kızamık, tetanos, boğmaca, difteri ve çocuk felcine karşı yapılan sudan ucuz aşılar her yıl, yirmi yüzyılda dünya barışının bile kurtarabileceğinden çok çok fazla hayat kurtarıyor.”

Elbette ki yok edilmesi gereken daha pek çok hastalık var –kanser, örneğin– ama o cephede bile yol kaydediyoruz, 2013’te prestijli Science dergisi bağışıklık sistemini tümörlerle savaşmaya yönlendirmenin bir yolunun keşfedildiğini duyurarak, bunu yılın en çığır açıcı dönemeci ilan etti. Aynı yıl insan kök hücrelerinin klonlanmasına da tanıklık etti ki bu da diyabetin bir tipi de dahil olmak üzere mitokondriyal hastalıkların tedavisinde ümit vaat eden bir gelişmeydi.

Öyle ki bazı bilimciler 1000. doğum gününü kutlayacak ilk İnsanın çoktan doğduğunu öne sürdüler.

Bir yandan da giderek akıllanıyoruz. 1962’de %41 gibi yüksek bir oranda çocuk okula gitmiyordu. Bugünse oran % 10. Çoğu ülkede özellikle beslenme ve eğitimin iyileşme kaydetmesine bağlı olarak ortalama IQ her on yılda üç ile beş puan arası bir artış gösterdi. Belki bu aynı zamanda nasıl bu kadar medenileştiğimizi de açıklıyor çünkü son on yıl, dünya tarihinin en barış dolu yılı oldu. Oslo’daki Peace Araştırma Enstitüsü’ne göre yıllık savaş kayıpları rakamı 1946’dan bu yana %90 düşüş gösterdi. Cinayet, soygun ve diğer suç türlerinde de azalma var.

Dünya Sağlık Örgütünün raporuna göre önemli bulaşıcı hastalıklarla mücadelede global olarak önemli bir başarı elde edilmiş.

Economist kısa süre önce, “Zengin dünya gitgide daha az suça maruz kalıyor,” dedi. “Suçlular halen mevcut ama eskisine kıyasla sayılan çok daha az ve giderek de yaşlanıyorlar.”

Kasvetli Bir Cennet

Kısacası hoş geldiniz Bolluk Diyarı’na.

Hemen herkesin zengin, emniyette ve sağlıklı olduğu iyi yaşama hoş geldiniz. Şimdi tek bir eksiğimiz var: Sabahları yataktan çıkmamızı gerektirecek bir neden. N e de olsa cenneti iyileştirmek mümkün değil. Amerikalı filozof Francis Fukuyama henüz 1989’da yaşamın “ekonomik hesaplamalar, teknik sorunlara durmaksızın çözüm üretme, çevresel kaygılar ve sofistike tüketici taleplerinin tatmini”ne indirgendiğini kaydetmişti.

Satın alma gücümüzü yüzde birlik bir oranda yükseltmek ya da karbon emisyonlarımızı bir-iki puan düşürmek – vizyonumuzun uzandığı sınırlar işte bu kadar. Varlık ve aşırı bolluk çağında yaşıyoruz ama gelin görün ki kasvetli bir çağ bu. “Ne sanat var ne felsefe,” diyor Fukuyama. Geriye sadece, “insanlık tarihi müzesinin ebediyen korunması,” kalmış.

Oscar Wilde’a göre Bolluk Diyarı’na erişir erişmez, bakışlarımızı bir kez daha en uzak ufka dikmeli ve yeniden denizlere yelken açmalıyız. “İlerleme, Ütopya’nın hayata geçirilmesidir, “ demişti Wilde. Ne var ki ufuk hala boş. Bolluk Diyarı sislere gömülü. Tam bu zengin, emniyetli ve sağlıklı var oluşa anlam yatırımı yapmaya başlamak yönündeki tarihi görevi sırtlanacağımız zamanda, aksine ütopyayı gömdük. Ütopyanın yerine koyacak yeni bir hayalimiz yok çünkü elimizdekinden iyi bir dünya hayal edemiyoruz. Öyle ki varlıklı ülkelerdeki çoğu insan, çocuklarının ebeveynlerinden daha kötü durumda olacağına inanıyor.

Yine de zamanımızın, benim neslimin, en gerçek krizi, iyi durumda olmamamız ya da ileride daha da kötü olabileceğimiz değil.

Hayır, gerçek kriz, daha iyi bir şey hayal edemiyor olmamız.

Şablon

Bu yazı bir geleceği tahmin girişimi değil. Geleceğin kilidini açma girişimi. Zihin pencerelerimizi sonuna dek açma girişimi. Şüphesiz ütopyalar gerçekte bizi bekleyenlerden çok, hayal edildikleri zamanın kendisiyle ilgili ipuçları barındırır. Ütopik Bolluk Diyarı bize Ortaçağ’da yaşamın nasıl olduğunu söyler. Haşin olduğunu. Daha doğrusu, hemen her yerde hemen herkesin yaşamının hemen her zaman haşin olduğunu. Çünkü her kültürün kendine özgü bir Bolluk Diyarı vardır.”

Basit arzular basit ütopyalar doğurur. Karnınız açsa zengin bir ziyafet hayal edersiniz. Üşüyorsanız çıtır çıtır bir ateş hayal edersiniz. Birbirini takip eden hastalıklar yaşarsanız, ebedi gençlik hayal edersiniz. Bu arzuların tümü yaşamın iğrenç, yabanıl ve kısa olduğu zamanlara ait ütopyalarda yansımasını bulur. “Yerküre korkunç hiçbir şey üretemiyordu, hastalık hiç yoktu,” diye hayal etmişti Yunan şair Telecides, MÖ beşinci yüzyılda. Herhangi bir şeye ihtiyaç olduğunda da o şey, anında ortaya çıkıyordu. “Nehir yataklarından şaraplar taşıyordu… Balıklar evinize geliyor, kendilerini pişiriyor sonra da masanıza yerleşiyordu.”

Daha fazla ilerlemeden gelin iki farklı türde ütopya düşüncesinin ayırdını yapalım.” İlki, en bilindik olanı, yani şablonlu ütopya. Karl Popper ve Hannah Arendt gibi büyük düşünürler ve hatta başlı başına bir felsefe akımı, postmodernizm, bu tür ütopyayı alaşağı etme arayışı içindeydi. Büyük oranda da başarılı oldular; şablonlu cennet üstüne söylenmiş son sözler halen onlara ait.

Şablonlar soyut idealler yerine herhangi bir ihtilafa yer bırakmayan sabit kurallardan ibarettir. İtalyan şair Tommaso Campanella’nın Güneş Ülkesi (1602) eseri bunun iyi bir örneğidir. Campanella’ nın ütopyası, daha doğrusu distopyasında, ferdi mülkiyet sıkı sıkıya yasaklıdır, herkes herkesi sevmek zorundadır ve savaşmanın cezası ölümdür. Üreme de dâhil özel hayat devlet kontrolündedir. Örneğin., akıllı İnsanlar ancak aptallarla yatabilir, şişmanlar da ancak zayıflarla. Tüm çabalar makul bir orta değer yaratmaya odaklıdır. Dahası, her birey geniş bir muhbir ağının gözetimi altındadır. Herhangi bir ihlalde bulunan günahlara, kendi zalimliğine ikna olana ve diğerlerince taşlanmaya özgür iradesiyle razı olana dek sözlü gözdağı verilir.

Bugün bakıldığında Campanella’nın kitabında faşizm, Stalinizm ve soykırımın tüyler ürpertici işaretlerini görmek mümkün.

Doğru Soruları Sormak

Bunun yanında farklı bir ütopyacı düşünce kanalı daha mevcut. Neredeyse unutulmuş bir kanal. Şablonu yüksek çözünürlüklü bir fotoğraf gibi düşünürsek, bu ütopyaya belli belirsiz bir taslak diyebiliriz. Bu ütopya çözümler değil, işaret levhaları sunar. Bize zorla deli gömleği giydirmek yerine, değişim ilhamı verir. Ayrıca Voltaire’in deyişiyle, gayet iyi bilir ki kusursuz, iyi olanın düşmanıdır. Amerikalı bir filozofun belirttiği gibi, “Her ciddi ütopya düşünürü şablonun fikrinden bile rahatsızlık duyar.

İşte Britanyalı filozof Thomas More ütopya kitabını tam anlamıyla bu ruhla yazdı (ve ütopya terimini buldu). Onun ütopyası harfiyen uygulanacak bir şablon yerine, sıradan halk yoksulluk içinde yaşarken giderek daha çok lüks talep eden açgözlü aristokrasiye yönelik bir itham niteliğindeydi.

More fazla ciddiye alınması halinde ütopyanın tehlikeli olacağını anlamıştı. Filozof ve öncü ütopya uzmanı Lyman Tower Sargent, “İnsan kendi inançlarına hem can-ı gönülden inanabilmeli hem de onların saçmalığını görüp gülebilmeli,” demişti. Mizah ve hiciv gibi ütopya da zihnin pencerelerini ardına dek açar. Bu da hayati bir şeydir. İnsanlar ve toplumlar yaşlandıkça statükoya alışırlar ki böyle bir alışkanlıkla özgürlük bir hapishaneye, gerçeklerse yalana dönüşebilir. Günümüzün inancı-ya da daha kötüsü, inanacak hiçbir şeyin kalmadığı inancı- gündelik yaşamda şimdi bile etrafımızı kuşatmayı sürdüren öngörüsüzlüğe ve adaletsizliğe karşı gözlerimizi kör eder.

Birkaç örnek verecek olursak: hiç olmadığımız kadar zengin olduğumuz halde neden 1980’lerden beri gitgide daha çok çalışır olduk? Yoksulluğu tek kalemde bitirebilecek kadar zengin olduğumuz halde neden milyonlarca insan hali yoksulluk içinde yaşıyor? Neden gelirinizin %60’tan fazlası doğmuş bulunduğunuz ülkeye bağlı?

Ütopyalar bu sorulara, bırakın çözümü, hazır cevaplar bile sunmaz belki ama doğru soruları sorar.

Büyük Anlatının Yıkımı

Bugün ne yazık ki uyurken bile hayaller, rüyalar göremiyoruz. Klişelere göre rüyaların kâbusa dönüşmek gibi bir özelliği vardır. Ütopyalar da ihtilaf, şiddet ve soykırımın yeşerme alanıdır. Ütopyalar nihayetinde distopyaya dönüşür; hatta ütopya bir distopyadır, “İnsanın gelişimi bir mittir,” der, başka bir klişe. Ancak tüm bunlara rağmen Ortaçağ’ın cennet dediği şeyi inşa etmeyi başaran da yine bizleriz.

Evet, tarih ütopyacılığın dehşetli örnekleriyle dolu –faşizm, komünizm, Nazizm– tıpkı her dinden fanatik mezheplerin türemesi gibi. Peki ama tek bir radikal-dinci şiddeti körüklerse, o dinin üstünü otomatik olarak çizmeli miyiz? O halde ütopyacılığın üstünü niye çizelim? Daha iyi bir dünya hayal etmeyi büsbütün bırakalım mı?

Hayır, tabii ki bırakmayalım. Oysa yaşanan tamamen bu. İyimserlik ve kötümserlik tüketici güveniyle ya da güven eksikliğiyle eş anlamlı hale geldi. Farklı bir dünyaya ilişkin radikal fikirler neredeyse kelimenin tam anlamıyla düşünülemez oldu. Toplum olarak başarabileceklerimize ilişkin beklentilerimiz dramatik bir erozyona uğradı ve ütopya çıkarıldığında geriye teknokrasiden başka bir şey kalmadığı yönünde amansız ve acı bir gerçekle bizi baş başa bıraktı. Politika sulandırılarak “sorun yönetimine” indirgendi. Oy verenler, partiler birbirinden çok farklı olduğundan değil, birbirlerinden neredeyse ayırt edilemedikleri için bir oraya bir buraya savruluyorlar. Öyle ki bugün sağı soldan ayıran tek şey, gelir vergisi oranındaki bir iki puanlık fark.”

Bu durumu gazetecilikte gözlemleyebiliyoruz. Orada politika, ideallerin değil, kariyerlerin bahis olarak ortaya konduğu bir oyun gibi resmediliyor. Aynı şeyi akademik dünyada da görmek mümkün. Orada da herkes okumaya fırsat bulamayacak kadar yazmakla, tartışmaya fırsat bulamayacak kadar tez yayımlamakla meşgul. Aslına bakarsanız, yirmi birinci yüzyıl üniversiteleri daha çok fabrikaya benziyor, tıpkı hastanelerimiz, okullarımız ve TV kanallarımız gibi. Önemli olan hedefleri tutturmak. Konu ister ekonomik gelişme olsun, ister izlenme payı, ister yayınlar: niteliğin yerini nicelik, yavaş ve emin adımlarla alıyor.

Tüm bunların ardındaysa kimi zaman “liberalizm” diye anılan itici kuvvet yer alıyor. İçi neredeyse boşaltılmış bir ideoloji. Şimdilerde önemli olan “sadece kendin olmak” ve “kendi olayın neyse onu yapmak”. En yüce idealimiz özgürlük belki ama içi boş bir özgürlüğe dönüştü bizimkisi. Herhangi türden ahlaki bir değerlendirme yapmaktan duyduğumuz korku, kamusal tartışmalarda ahlakı tabuya dönüştürdü. Sonuçta kamusal alan “tarafsız” olmalıydı – oysa hiç bu kadar paternalist olmamıştı. Her köşede bizi demlenmeye, tıkınmaya, ödünç almaya, satın almaya, zahmet çekmeye, stres çekmeye ve dolandırılmaya davet eden yemler bekliyor. İfade özgürlüğü konusunda kendimize ne dersek diyelim, o konudaki değerlerimiz, izlenme oranının en yüksek olduğu zaman diliminin reklam ücretlerini karşılayabilen şirketlerin çığırtkanlığını yaptığı değerlerle şüphe uyandırıcı derecede benzeşiyor. Siyasi bir parti ya da dini bir mezhep reklam endüstrisinin çocuklarımız üstünde yarattığı etkinin küçücük bir parçasını dahi yaratıyor olsa, hepimiz ayaklanmıştık. Ama söz konusu piyasa olduğunda “tarafsız” kalıyoruz.

Bu durumda devlete yapacak tek şey kalıyor; mevcut yaşama yamalar yapmak. Eğer uysal ve memnun bir vatandaş şablonunu takip etmiyorsanız, isimsiz yüce güçler sizi kırbaçla şekle şemaile sokmaya hazır. Tercihi ettikleri araçlar mı? Kontrol, gözetim ve baskılama.

Bu arada refah devleti de odağını giderek memnuniyetsizliğimizin nedenlerinden, belirtilerine doğru kaydırdı. Hastalanırsak doktora, dertliysek terapiste, aşırı kilo aldıysak diyetisyene, mahkûm edildiysek hapse, işsiz kaldıysak da iş danışmanına gidiyoruz. Bu hizmetlerin hepsi büyük paralara mal olsa da karşılığının tam olarak alındığı söylenemez. Sağlık hizmetleri maliyetinin yeryüzünde en yüksek olduğu yer olan ABD’de çok sayıda kişi için ortalama yaşam beklentisi düşüş gösteriyor.

Tüm bunlar olurken piyasa ve ticari çıkarlar serbestliğin tadını çıkarıyor, Gıda endüstrisi tedarik ettiği tuz, şeker ve yağ yüklü ucuz süprüntülerle, doktor ve diyetisyen ziyaretlerimizi artırıyor. Teknolojik gelişimler her gün yeni meslekleri geçersiz kılarak, bizi tekrardan iş danışmanına yönlendiriyor. Reklam endüstrisiyse katlanamadığımız insanları etkileyebilmek adına sahip olmadığımız paraları ihtiyacımız olmayan ıvır zıvıra harcamamız için bizi teşvik ediyor. Ondan sonra da gidip terapistimizin omuzunda ağlıyoruz.

İşte bugün içinde yaşadığımız distopya bu.

Şımartılmış Nesil

Mesele –ne kadar vurgulasam az– durumumuzun iyi olmaması değil. Hem de hiç değil. Aksine günümüz çocuklan aşırı şımartılmanın yüküyle boğuşuyor. Günümüzün ve geçmişin genç yetişkin tavırları üstüne ayrıntılı araştırmalar yürüten San Diego State Üniversitesi’nden psikolog Jean Twenge‘e göre 1980’lerden bu yana özsaygıda keskin bir artış oldu. Genç nesil kendini hiç olmadığı kadar akıllı, sorumlu ve çekici sayıyor.

“Her çocuğun, ‘Ne istersen olabilirsin. Sen özelsin,’ sözünü duyduğu bir nesil bu,” diyor Twenge. Düzenli bir narsisizm diyetiyle beslendik hepimiz ama sınırsız olanaklarla dolu koca dünyaya salındığımız anda giderek daha çoğumuz hezimete uğruyoruz. Dünyanın soğuk ve katı, rekabet ve işsizlikle yoğrulmuş olduğunu anlıyoruz. Bir yıldıza bakıp dilek tuttuğumuz ve tüm hayallerimizin gerçekleştiği Disneyland değil, başarıya ulaşamamamız halinde suçlayacak kendimizden başkasını bulamayacağımız çetin bir yarış alanı burası.

Söz konusu narsizm, belki de doğal olarak., ardında bir belirsizlikler okyanusu gizliyor. Twenge ayrıca son on yıllar İçinde hepimizin daha kaygılı hale geldiğini keşfetti. 1952 ile 1993 arasında yapılan 269 çalışmayı karşılaştırdığımda, 1990’lann başında, Kuzey Amerika’da yaşayan ortalama bir çocuğun, 1950’lerin psikiyatri hastalarından daha kaygılı olduğu sonucuna vardı.” Dünya Sağlık Örgiitü’ne göre depresyon ergenlik çağındaki gençler arasında en büyük sağlık sorunu haline geldi ve 2030’ a gelindiğinde hasralık nedenleri arasında dünya çapında bir numara olacak.

Bu bir kısır döngü. Şimdiye dek hiç bu kadar çok genç-yetişkin psikiyatriste gitmemişti. Şimdiye dek erken yaşta kariyer çöküntüsü yaşayan bu kadar çok insan olmamıştı. Antidepresanları da yine hiç olmadığı kadar çok alıyoruz. İşsizlik, tatminsizlik ve depresyon gibi kolektif sorunları tekrar tekrar bireye bağlayıp duruyoruz. Başarı bir tercihse o zaman başarısızlık da tercih olmalı. İşini mi kaybettin? Daha çok çalışacaktın. Hasta mısın? Sağlıklı bir yaşam sürdürmüyorsun demek. Mutsuz musun? Git hap al.

1950’lerde “Ben çok özel bir insanım” ifadesini genç yetişkinlerin sadece % 12’si onaylıyordu. Bugünse %80’i onaylıyor. Oysa işin gerçeği, hepimiz giderek birbirimize benziyoruz, Hepimiz aynı çoksatan kitapları okuyor, aynı gişe rekortmeni filmleri izliyor ve aynı spor ayakkabıları giyiyoruz. Aile büyüklerimiz halen aile, kilise ve ülke tarafından dayatılan kurallara uyarken, bizler medya, pazarlama ve paternalist devlet tarafından kuşatılmış durumdayız. Fakat giderek birbirimize benzerken bile” büyük kolektiflerin çağını gerilerde bıraktık. Kilise ve sendika üyelikleri tepetaklak oldu, solla sağ arasındaki geleneksel ayrım artık fazla anlam taşımıyor. Tek derdimiz “sorun gidermek”; politika denen şey yönetim danışmanlarına taşeronlukla yaptırılabilirmiş gibi…

Evet, eskilerin gelişim inancını canlandırmaya çalışanlar yok değil. Benim neslimin kültürel arketipinin, ekonomik büyüme ümidini temsil eden uygulamalar ve cihazların kullanıcısı ‘Nerd’ (İnek) tipinin olması şaşırtıcı mı? Facebook’ ta çalışan eski bir matematik dehası geçenlerde, “Neslimin en parlak zihinleri, insanlara reklam tıklatmanın yollarına kafa yoruyor,” diye hayıflanmıştı.

Yanlış anlaşılmasın: Bolluk Diyarı’nın kapılarını kapitalizm açtı ama tek başına kapitalizm bunu sürdüremeyecek. İlerleme ekonomik refahla eşanlamlı hale geldi. Ancak yirmi birinci yüzyıl bizi yaşam kalitesini artırmanın yeni yollarını keşfetme konusunda zorlayacak. Dolayısıyla Batı gençliği büyük oranda apolitik bir teknokrasi çağında yetişmiş olsa da, yeni bir ütopya bulabilmek için bir kez daha politikaya dönüş yapmamız gerekecek.

Memnuniyetsizliğimiz bu anlamda beni cesaretlendiriyor çünkü memnuniyetsizlik kayıtsızlıktan çok farklıdır. Yaygın biçimde karşılaştığımız nostalji, gerçekte var olmamış bir geçmişe duyulan has ret aslında hala ideallerimiz olduğunun bir göstergesi, o idealleri diri diri gömmüş olsak da.

Gerçek ilerleme hiçbir bilgi ekonomisinin üretemeyeceği bir şeyle başlar: İyi yaşamanın anlamı hakkında irfan sahibi olmak. John Stuart Mill, Bertrand Russell ve John Maynard Keynes gibi büyük düşünürlerin 100 yıl önceden savunduğu şeyi yapmamız gerekiyor: “Amaca araçtan çok değer vermek ve iyiyi yararlıya tercih etmek.” Aklımızı geleceğe yöneltmeliyiz. Kendi hoşnutsuzluğumuzu anketler ve bitmek bilmez kötü haberler medyası üzerinden tüketmeyi bırakmalıyız. Alternatifler düşünmeli ve yeni kolektifler oluşturmalıyız. Şu sınırlayıcı zeitgeist’i aşmalı ve kendi ortak idealizmimizin ayırdına varmalıyız.

Belki o zaman yeniden kendimizin ötesine ve dünyaya bakabiliriz. Orada eskilerden bildiğimiz şu ilerleme denen şeyin neşeyle yoluna devam ettiğini göreceğiz. Harikulade bir çağda, açlığın, savaşın azaldığı, refahın ve ortalama yaşam beklentisinin arttığı bir dönemde yaşadığımızı göreceğiz. Fakat bir yandan da hali yapacak ne çok şeyimiz olduğunu göreceğiz.

Ütopyanın Dönüşü

Ütopyacı düşünceye dönmenin vakti geldi.

Bize yeni bir yol gösterici, yeni bir dünya haritası gerek. Bir kez daha uzaklarda, keşfedilmemiş bir kırayı; Ütopyayı içine alan bir harita. Ütopyacı fanatiklerin, kendi teokrasilerini ya da beş yıllık planlarını boğazımızdan aşağı tıkmaya çalıştığı katı şablonlardan söz etmiyorum –onlar insanları kızgın hayallere tabi kılmaktan başka işe yaramaz. Şunu düşünün: Ütopya kelimesi hem “iyi yer” hem de “olmayan yer” anlamına geliyor. Bize gereken, düş gücünü tutuşturan alternatif ufuklar. Ufuklar derken, gerçekten de çoğul konuşuyorum; birbiriyle çelişen ütopyalar demokrasinin can damarıdır sonuçta.

Bu yazının tamamı yazarın Gerçekçiler İçin Ütopya isimli eserinin birinci bölümünden alınmıştır.

Ütopyamız, her zaman olduğu gibi küçük başlayacak. Bugün uygarlık dediğimiz şeyin temelleri uzun zaman önce kendi davulcularımın temposuyla ilerleyen hayalciler tarafından atıldı. İspanyol keşiş Bartolomé de Las Casas (1484-1566) sömürgecilerle Latin Amerika yerlileri arasında eşitliğin savunuculuğunu yapmış ve herkesin huzurlu bir yaşama sahip olduğu bir koloni kurmaya kalkışmıştı. Fabrikatör Robert Owen (1771-1858) Britanyalı işçilerin özgürleşmesine öncülük etmiş ve işçilere adil ücret ödenen, bedensel cezanın yasak olduğu başarılı bir pamuk fabrikası işletmişti. Filozof John Stuart Mill ise (1806-73) kadınlarla erkeklerin eşitliğine bile inanmıştı. (Eserlerinin yarısını karısının oluşturmuş olmasının da bunda payı olabilir.)

Kesin olan bir şey var ki, her çağda var olmuş, gündüz gözüyle hayal gören bu insanlar olmasa bizler hala yoksul, aç, pis, korkmuş, ahmak, hasta ve çirkin olurduk. Ütopya olmasa yolumuzu kaybederiz. Zamanımız kötü bir zaman olduğu için değil, aksine iyi bir zaman. Fakat daha iyi şeyIere dair ümidimiz olmadıkça, kasvetli bir zaman. “İnsana mutluluk için sadece şundan bundan keyif almak değil, ümit, teşebbüs ve değişim gerekir,” demişti Britanyalı filozof Bertrand Russell. Başka bir yerde devam etmişti: “Arzulamamız gereken tamama erdirilmiş bir ütopya değil, hayal gücü ve umudun canlı ve aktif olduğu bir dünyadır.”

Yorum gönder

Yorum göndermek için giriş yapmalısınız.