Ahlaksızlık Bir Tercihtir

Hikayeler / İnsanlık Halleri | Idil Tuglu | Mart 14, 2018 at 7:49 am

Gün geçmiyor ki bu ülkede içinde ‘ahlak’ olmayan tek bir cümle sarf edilmesin; ‘ahlak bozulması’, ‘ahlaka aykırı yayınlar’, ‘ahlaka aykırı davranış’, ‘güzel ahlak’, ‘ahlaksız’, ‘yerli ve milli ahlak’, ‘İslami ahlak’…. Yönetenler ve medya yirmi dört saat ;’kalkınmada ahlaksal sorunlar’ dan, ‘kim ahlaklı; kim değil?” e kadar her alanda ‘iyi nedir’, ‘kötü nedir’ i anlatıyor. Davudi bir ses, her gün yeni bir konuda ahlak dersi veriyor ve bir kavramı ya da kişiyi “ahlaksız” ilan ediyor. “Ahlak bozuldu” diye genellikle, suç oranınını, batı tarzı giyimi, kadın ve erkek ilişkisini, son dönemde sanatı, müziği; kısaca, yaşamın her alanında olan biteni kast ediyorlar. ‘Ahlaka aykırı yayınlar’ da ise çember iyice genişlemiş durumda. Önceleri genellikle cinsel konuları kapsarken, şimdilerde devletin kelamına ters düşen bir görüş de ‘ahlaksızlık’ olarak beyan ediliyor. ‘Yerli ve milli ahlak’ kavramı ise bir millette, kişilerarası ilişkilerdeki geçerli- olan ya da olduğu farz edilen, olması istenen- davranışları kapsayarak yatak odamıza kadar girdi. Kısaca; son yıllarda ahlakla yatıp, ahlakla kalkıyor ve muazzam bir ahlak patlaması yaşıyoruz!

Ahlak Nedir?

Ahlak terimi kavramsal olarak açıklamak istenirse filozoflar bize en iyi yardım edecek kişilerdir. Kuçuradi, ahlaktan söz edilirken dile getirilmek isteneni şu şekilde tanımlar: “İnsanlararası ilişkilerde kişilerin uymaları beklenen-talep edilen- davranışlardır. Yapılması- yapılmaması gereken ( izin verilen- verilmeyen; teşvik edilen- yasaklanan) davranışlardır. Başka bir deyişle, belirli bir toplulukta ya da genel olarak ‘iyi’ ya da ‘kötü’ sayılan davranışlardır. Bunlar, koşullar değiştiğinde işlevlerini ya da anlamlarını yitiren kurallardır- yani dile getirdikleri “gerek” anlamsız kalır.” Bu tanımdan yola çıkılırsa, ahlak; kimi zaman zorla öğretilen ya da uygulatılan, evrensel niteliklerden yoksun, belli bir toplulukta geçerli değere sahip, bir topluluktan diğerine bakıldığında tamamen tersi uygulanabilen; hatta aynı toplulukta zaman içinde teşvik edilenden yasaklanana dönüşebilen bir yapıya sahip. Çoğunlukla, en önemli etik değer olan insan hakları ile çelişen ahlak yargılarının kişilerin davranışlarını değerlendirme ölçütü olarak görülmesi Fransız filozof Hugh La Follette’in ” Türk kültürü gibi heterojen kültürleri içinde barındıran toplumlarda ahlaki yaptırımlar kime ve neye göre belirlenecek? sorusunu da akla getiriyor. ‘Ahlak’ kapsamındaki bu yaptırımlar değişmiş koşullarda değer harcanmasına neden olmadıkları ve kişi haklarına, insan onuruna zarar vermedikleri sürece hepimizce hoş görülse de sinsi bir tehlikeyi de içinde barındırıyor.

Devlet, Ahlak Bekçiliğine Soyunursa…

Toplumun bireylerine kazandırmak istediği davranışlar genellikle bir neslin ya da bir dönemin ‘iyi’ ya da ‘kötü’ dediği kalıplara göre belirlenir. Ancak; Hugh La Follete’nin dediği gibi birden çok ahlak anlayışının iç içe bulunduğu Türkiye gibi heterojen toplumlarda herkes, kendi ahlak anlayışının iyilerini ve kötülerini öğretmeye ya da sosyal ve kültürel yaptırım olarak sunmaya kalkarsa, sonuç şüphesiz toplumsal çatışma olur. Her konuda çıkabilecek bu çatışmayı engelleyen en büyük güç ise bu kez devletin ahlak bildirgeleri olan yasalardır. Her devlete, topluma göre değişiklik gösteren, ihtiyaçlara ve toplumun evrimine göre değiştirebilen yasalar, genel olduğu ve tüm toplumu kapsadığından dolayı mükemmel olmasa da bu tür irili ufaklı çatışmaları engellemek ve düzeni sağlamak amacıyla konulmuşlardır. Özgür ve demokratik olarak kabul edilen toplumlarda bugün yasalar mümkün olduğunca insan hakları gibi etik değerlere yaklaştırılmaya çalışılmaktadır. Bu toplumlarda devlet, yasalarını mümkün mertebe “tarafsız ahlaki ilkeler” olarak dizayn eder. Özellikle, çoğul ahlak anlayışının olduğu toplumlarda, tüm bireylerin (yüzde yüz olmasa da) mutluluğu ve kendini özgürce ifade edebilmesi için gerekli genel uzlaşmanın anahtarı da devletin ve yasalarının tarafsızlığıdır. Tarafsız olmayı tercih eden yönetimlerde, iktidara kim gelirse gelsin yeni baştan ve kendi çıkarına göre toplumun genel ahlak kurallarını yeniden dizayn etmeye (ikincil ve gizli bir amacı yoksa) pek yeltenmez.

Peki neden bazı devletlerin başındaki iktidarlar ‘tarafsızlık’ ilkesini çöpe atmakla kalmayıp bir de toplumun ahlak bekçiliğine soyunur? Kimi zaman yasaları doğru ve tarafsız uygulamakla yükümlü iktidarların, söz konusu yasaları bırakın uygulamayı, tam tersi “ahlaki doğrularını” öne sürerek yok saydıklarına tanık oluyorum. Çünkü; faşizm gibi totaliter bir rejim rüyası gören tüm iktidarlar bilir ki “ahlak” kavramı bu amaç için kullanılabilecek en güçlü silahtır. Bir toplumu, bastırmaya, tek tipleştirmeye, kendi çıkarına uygun olarak dönüştürmeye yönelen tüm iktidarların en büyük sopasıdır ahlak! Hele ki üstüne çağlar boyu toplumlar üzerinde en katı ve etkili ahlak bildirgesi olan din sosu eklendi mi tadından yenmez… Toplumu en zayıf ve kırılgan yerinden yakalamıştır artık. Eğer yaşadığınız yerde, iktidarın başındakiler her gün ahlak dersi veriyorsa, neyin iyi neyin kötü olduğunu, günde nasıl sevişip, nasıl şükredeceğinizi, hatta neye nasıl inanacağınızı söylüyorsa gözünüz aydın! Toplum olarak bataklığa ilk adımınızı attınız demektir.

Her Şey Kadını Şekillendirmek İle Başlar

Diyanet İşleri Başkanlığı :''Feminizm ahlaksızlıktır, feminizm hareketine ''kapılan'' kadın, genel olarak kayıtsız şartsız özgürlük düşüncesiyle aile için vazgeçilmez olan birçok kural ve değerleri hiçe saymaktadır.''


Yakın tarihe bakıldığında, ahlak bekçiliğine soyunan totaliter rejimlerin ilk adımı “kadın” üzerinden atması rastlantısal değil. Toplumların ya da dinlerin, kendi içlerinde geliştirdiği genel ahlak kurallarını ilk uygulama alanı olan kadın; toplumu kendi çıkarına dönüştürmeye niyet etmiş bir iktidarın da ilk hedefidir. İtalya ‘da Mussolini faşizmi döneminde ilk icraat kadının, ahlaki dayatmalarla devlet eliyle hiyerarşide aşağı çekilmesi olmuş ve “Devletin güç ve kan hazinesini yaratanları öne geçirmek için, anne olan kadınlarla öbür kadınlar arasında bir hiyerarşi kurulmalıdır. Anne olmayan kadınların bu küstahlıklarına şiddetli yaptırımlar uygulamak gereklidir” denmiştir. Hitler’in Nazi Almanyası’na baktığımızda kadın için “Kinder- Küche-Kirche” (kadının görevi çocuk doğurmaktır; yeri de mutfak ve kilisedir) ahlaki dayatmasını görürüz. İran Devrimi sonrası kurulan İran İslam Devleti ya da herhangi bir totaliter yönetime bakın, istisnasız devletin ahlak sopası ilk kadına iner. Bugün kendi ülkeme baktığımda; yönetimin en üst kademesindekilerin, devletin ahlaki tarafsızlık ilkesini çiğnemekle kalmayıp “Kadın ve erkek eşit değildir”; “anneliği reddeden kadın yarım ya da eksiktir” ya da “kadın ahlaklı olsun, kürtaj yapmak zorunda kalmasın” gibi söylemlere imza attığını görüyorum. Özellikle; bugüne dek hangi amaca hizmet ettiğini çözemediğim Diyanet İşleri Bakanlığı’nın, son yıllarda, çoğunluğu kadın üzerinden, her gün yeni bir ahlaki yargıyı devlet adına deklare etme görevi üstlendiğini artık biliyorum. Üstelik, söz konusu fetvalarından biri tepki çeker ise bunu yayan ve yayınlayan medya organlarını da “ahlaksız” ilan etme hakkına sahip (örneğin; “buluğa ulaşmış kız çocukları evlenebilir.” açıklamasının ardından, gelen tepkiler üzerine, bu açıklamayı haber yapan yayın organlarına “ahlaksız” demiştir) Dikkat! Toplumu yeniden şekillendirme amacındaki totaliter iktidarın, kadın üzerinden göle attığı taşın dalgaları yayılararak yaşamın diğer alanlarına ulaştı bile…


Savaş İyidir; Barış Kötüdür!

İktidar; ‘tarafsız’ değil; tam tersine ahlak yargıları açısından bir ‘taraf’ olduğunu ilanı ettiği andan itibaren, devletin vatandaş üzerindeki tüm yaptırım yolları da ‘taraf’ olunan ahlaki yargılara uyanların ödüllendirilmesi, karşıtı davranış sergileyenlerin ise cezalandırılması üzerine işlemeye başlar. Kadın ile başlayıp, sanat, müzik, eğitim ya da sağlık her alanda iktidarın, genellikle tüm totaliter yönetimlerin ortak söylemi olan; “Milli Ahlak’ dayatmasına uygun olarak tanımladığı kuralların ve yaptırımların içine sıkışırsınız. İktidar, tüm kavramları bu “Milli Ahlak” çerçevesinde yeniden ve kendine göre tanımlamaya başlar. Artık birey olarak kendi değerlerinizin ya da bir olayı değerlendirme yollarınızın kısacası etik değerlerinizin zerre önemi yoktur. Yönetenler, her gün bunu sizin için yaptıklarını söyler ve size de uymak dışında bir yol bırakmazlar. Birey; içinde yaşadığı toplumdaki değişik ahlaki yargılara ve dayatmalara, bir başkasına zarar vermediği sürece, devletin yasalarının tarafsızlığına güvenerek karşı çıkabilir ya da uymayabilir. Ancak, devletin ahlak sopasıyla dayattıklarına direnmesi zordur. ‘İyi’ olarak değerlendirdiğiniz bir kavram ertesi gün ‘kötü’ olduğunda varlığınızı devam ettirebilmek adına susmayı ya da iyiye kötü demeyi seçersiniz. Yakın zamandan bir örnek verirsek; Afrin Harekatı’nın ilk başladığı günlerde Türk Tabipler Birliği’nin “Savaş, Halk Sağlığına Zararlıdır” açıklaması, iktidar tarafından çok sert bir tepki ile karşılandı. Bildirgeyi yayınlayan doktorlar bizzat iktidar tarafından “ahlaksız” olarak nitelendirildi. Daha sonra da gözaltına alındılar. Bu olayın ardından iktidar tarafından yapılan açıklamada, içinde bulunulan şartlardan ötürü açıklamanın “milli ahlaka uymadığı” söylendi. Birkaç cılız ses “savaş” kavramının ne zaman iyi, “barış” kavramının da neden kötü olduğunu sorgulayacak oldu da o sesler kısa sürede kesildi, duyulmaz oldu. Oysa, şu an geçerli olan yasalara göre bu açıklama, suç kapsamında değil; tam tersine düşünce özgürlüğü olarak değerlendiriliyordu. Ancak, bu olayda bir kez daha gördük ki, iktidarın sözü artık toplumun genelini kapsayan ve yazılı ahlak bildirgeleri olan yasanın da üstünde. Sonrasında; konu tüm medyada, tanımı iktidar tarafından belirlenen ‘milli ahlak’ çerçevesine göre değerlendirildi. İktidar bu olayda ahlak sopasını salladığında hepimiz mesajı aldık: Olayları ve kavramları düşünme ve onlara değer biçme görevi artık benimdir. Ben de bu olayda ,”savaşa destek vermek iyi; barıştan söz etmek kötüdür, ahlaksızlıktır” diyorum. Eğer, bunun tersini söylemeye kalkarsan sopamı yersin!

Ahlaksızlığı Seçmek

Etik özgürlük, bir insan özelliği ve insanlaşmanın temel yoludur. Bir olayı ya da kavramı kişinin kendi değerlendirme sistemi ile yorumlaması, değer biçmesi ve ulaştığı sonuç doğrultusunda eylemde bulunmasıdır. Etik özgürlük, başka insanların onuruna ya da haklarına zarar vermediği sürece hiçbir ahlaki dayatma ile engellenemez. Bir toplumda var olan genel ahlak kuralları, insanı insan yapan bu değerlendirme yöntemi ile çatışmadığı sürece yaşamı kolaylaştırır ve uymakta da bir sakınca görülmez. Ancak, yöneten kantarın topuzunu kaçırdığında, neyin iyi neyin kötü olduğunu belirleyip, dayattığında ve karşı çıkılması halinde ‘ahlaksız’ diyerek sopasını gösterdiğinde bilsin ki ben sadece kendiyle hesaplaşarak yaşamak isteyenim. Bana “ahlaksız” derse; ben de ahlaksızlığın seçimim olduğunu söylerim. Çünkü, varlığımın, davranışlarımın düşüncelerimin tüm sorumluluğu ve hakkı benimdir, ne başka bir insana ne de beni yönetene ait değildir. İnsan olmanın bilgisi bunu gerektirir. Bu durumda, yönetene sopa sallamak yerine temel görevine geri dönme ve tarafsız olma çağrısında bulunurum. Çünkü tek görevi, bu toplumda, kimseye zarar vermeden özgürce düşünme ve düşündüğüm gibi yaşama, düşündüklerimi ifade etme haklarımı korumaktır o kadar. Benim yerime iyiyi ve kötüyü değerlendirmek, karar vermek bir de üstüne zorla dayatmak değildir işi. Unutulmamalıdır ki, insan olabilmenin ve insana yakışır yaşamanın yolu ahlak sopasının gölgesinde siyaha beyaz, beyaza siyah demekten geçmez. Bir gün o sopa, insan olmanın bilgisinin karşısında kırılır. İnsanlık tarihi böyle kırık sopaların hikayeleri ile doludur!

Yorum gönder

Yorum göndermek için giriş yapmalısınız.