Fatih Sultan Mehmet’in İcraatleri (1451 – 1454) -1

Tarihte Neler Oldu | canakci | Mart 11, 2018 at 10:22 pm

Şehzade Mehmet, Osmanlı Sultanı Murat’ın ölümünden üç gün sonra hükümdar oldu. Bu sırada yirmi yaşındaydı. Edirne’ye gelişinde, devletin bütün ileri gelenleri şehrin bir mil dışında kendisini karşıladılar. Orada atlarından indiler ve yayan yürümeye başladılar. Yeni hükümdar ve maiyeti atlarıyla aralarından geçtiler. Yarım mil kadar birlikte yürüdükten sonra, tam bir sessizlik olsun diye dudaklarını ısırıp durdular, ondan sonra birdenbire büyük bir çığlık kopardılar ve hüngür hüngür ağlamaya başladılar. O zaman Mehmet de maiyetiyle atından indi ve ötekilerle birlikte ağlamaya, yakınmaya, hıçkırmaya başladı. Büyükler, elini öperek kendisini selamladılar. Sonra tekrar atlarına bindiler ve hünkârı sarayına kadar götürdükten sonra evlerine döndüler.

Kardeşini Boğdurması


Mehmet tahta çıkar çıkmaz, Evrenos Bey’in oğlu Yeniçeri Ağası Halim’i, Murat ll’nin İsfendiyar Bey’in kızından doğma oğlu olan sekiz aylık kardeşini boğdurmaya gönderdi.(Chalcondyles, boğazına akıtılan bol miktarda su ile boğulduğunu yazmaktadır (I. Vii, eh. XI.) Ertesi gün de Halim’i öldürttü ve kardeşinin annesini, babasının kölesi olan İshak’la evlenmeye zorladı. Kadıncağız buna istemeye istemeye razı oldu. (3 Chalcondyles, Mehmet’in bunu Murat’ın karısının güvenliğini sağlamak için yaptığını ve İshak’ı Asya Valiliğine (Anadolu Beylerbeyliğine) atadığını söyler (I. VII, eh. XI).”

Hıristiyanlarla Barış Yapması

Sultan Mehmet, Sırbistan Despotu Georgi’nin isteği ve Murat’la evli olan kızını kendisine göndermesi üzerine, Sırplarla barış antlaşmasını yeniledi. Despotun kızına, geçimini sağlamak üzere Sırbistan sınırında topraklar verdi. Konstantinos ve Kostantiniye’de işlerin başında bulunan ötekiler de Mehmet’e elçiler göndererek aralarındaki barış antlaşmasının yenilenmesini istediler ve bu iş büyük törenlerle tatlıya bağlandı. Mehmet ayrıca Rum ileri gelenlerinin isteği üzerine, imparatorluğun içinde bulunduğu mali sıkıntıyı göz önünde tutarak Orhan’a yılda üç yüz bin Asores(Ducas; Chalcondyles) tutarında bir tahsisat bağladı.

Karamanoğlu’nu Yenmesi

Mehmet, diğer Hıristiyan devletleriyle de barışı sağlama aldıktan sonra, silahlarını Karamanoğlu’na çevirdi. Karamanoğlu, Murat’ın ölümünü haber alır almaz, Osmanlı topraklarına girmiş ve üç kale ile Murat’ın elinden almış olduğu oldukça geniş bir toprak parçasını yeniden ele geçirmişti. Mehmet Kütahya’ya ve oradan da Karamanoğlu topraklarına komşu olan Karahisar’a gitti. Karamanoğlu, Sultanın yürüyüşe geçtiğini haber alır almaz, adamlarını göndererek af diledi ve aldığı kaleleri geri vermeyi önerdi. Mehmet’in niyeti Karamanoğlu’nu tamamen bağımlı kıldıktan sonra Edirne’ye dönmekti; fakat Rumların ihtiyatsızlığı yüzünden, Karamanoğlu’nu bir süre bir yana bırakarak silahlarını Rumlara çevirmek zorunda kaldı.

Mora Sorunu

Mora’yı aralarında paylaşmış olan iki Bizans prensi anlaşmalarını hiçbir zaman çiğnemeyeceklerine ant içmiş olmalarına rağmen, bir süre sonra Thomas kardeşi Demetrius’un payını elinden almak için silaha sarıldı. Demetrius, kansının erkek kardeşi Asan’ın yanına gitti; Asan kendisine Mehmet’in yardımını sağladı ve böylece Thomas aralarındaki anlaşmazlığı imparator’un ara buluculuğuna sunmak zorunda kaldı. Thomas kardeşinin hissesine düşen toprakları kendisine geri vermeye yanaşmadı ve bunun üzerine Mehmet, kendi adına Mora’da egemen olan Turhanlı’yı Demetrius’a yardım etmek ve berzahı kapatan duvarı yıkmakla görevlendirdi. Vartayı atlatmak için, Thomas kardeşine Kalamata şehrini bıraktı, karşılığında Demetrius’un elinde bulunan lşkodralıların (Scortiens) topraklarını aldı.

Mehmet II’nin Konstantiniye’yi Tehdidi

Ertesi yı], Sultan büyük toplar döktürdü’” her taraftan askerler topladı ve lstanbul’a doğru yürümeye başladı. Bizans İmparatoru bu kadar büyük bir tehlikenin adım adım yaklaşması karşısında, Mehmet’e elçiler göndererek barış için adeta yalvardı, istediği şartları kabul etmeye hazır olduğunu bildirdi. Sultan, elçilere şöyle cevap verdi: “Efendiniz İmparatoru bu yalvar yakar durumda görmekten gerçekten içim sızlıyor ve kendisinden barışı esirgemeye vicdanım razı olmuyor. Ama ne yapayım tebaamın eleştirilerine uğramak da istemem; nitekim bu kadar büyük harcamalardan ve hemen hemen tüm Asya’yı silahlandırdıktan sonra, Osmanlıları tatmin edecek hiçbir yararlı sonuç elde edemezsek halk, bundan yakınıp homurdanmaya başlamaz mı? Onun için benim imparatordan tazminat olarak tek isteğim, Boğaziçi kıyısında ve Avrupa yakasında olsa o tek bir sığır derisi genişliğinde bir avuç topraktır. Bu şartla hemen kuşatmayı kaldırmaya ve ordumu geri çekmeye hazmrn” Rumlar güçlük çıkartmadan Padişah’ın bu önemsiz isteğini yerine getirdiler, Sultan da ordusunu geri çekti. (Chalcondyles, Mehmet II’nin kışın bir yandan toplar döktürürken bir yandan da birçok limanlarda kadırgalar ve başka gemiler yaptırdığını yazmaktadır.

Rumelihisarı’nın Yapılması

Sultan daha sonra elçilere bir kaya parçası göstererek bunun kendisine verilmesini istedi ve hemen orada bir sağır dertsini çok ince şeritler halinde kestirip bunlarla boğazın tepesinde çevresi beş yüz adım tutan bir alanı kuşattırdı ve Rumların en ufak bir karşı koymasına fırsat vermeden işgal ettirdi. Kırk gün içinde buraya bir hisar inşa ettirdi. Hisarın etrafına, her biri Mehmet adındaki harflerden birini temsil edecek beş yüksek kule diktirdi. (Mehmet’in Kartaca Kraliçesi Elissa veya Dido’dan esinlendiği anlaşılmaktadır. Efsaneye göre babasının ölümü üzerine Sur Kraliçesi olan Dido, tahtı zorla ele geçiren kardeşinin elinden kaçarak yanındakilerle birlikte Afrika kıyısına ulaşmış, burada yerlilerden “bir öküz derisinin kaplayabileceği kadar toprak” istemiş ve deriyi çok ince şeritler halinde keserek Kart Hadast “Yeni Şehir” (Kartaca) adını verdiği şehri çevreleyecek uzunlukta bir sınırı elde etmiştir). Nitekim gerek Laciner gerek Türk tarihçileri Fatih’in eski Yunan ve Roma komutanlarının eylemlerini anlatan kitapları okumaktan çok hoşlandığını yazmakta birleşmektedirler. Cantemir: Biz Mehmet’in böyle bir kurnazlık düşündüğünü pek sanmıyoruz; bize kalırsa, bu hikâye Türk tarihçisinin bir yakıştırması olacaktır, çünkü Rumların herkesçe bilinen bu eski hileye kanacak kadar saf davranmış olabilecekleri pek düşünülemez.)

Kısa bir süre sonra da tam karşısına Anadolu kıyısında bir hisar daha yaptırttı. (Buna da Anadolu Hisarı denir. Küçük Göksu çayının denize döküldüğü yerde inşa edilmiştir. Hıristiyan tarihçileri bunun Murat II zamanında yapıldığını yazarlar.)

İki hisara da gerekli bütün toplar ve cephane ile iki güçlü garnizon yerleştirdi; kalelerin muhafızlarına her gün Karadeniz’den İstanbul’a malzeme ve yiyecek getiren gemilerin geçmesine izin vermemelerini emretti. Sonra etrafa barış içinde yaşamak istiyormuş izlenimini vererek Edirne’ye döndü. Şehre girişinden üç gün sonra, Cihannüma adını taşıyan görkemli sarayın temelini attı.( Yani, rasat veya temaşa kulesi, çünkü üst katındaki harem dairesinden şehrin dört bir yanı görünür.)

Nihayet, saltanatının üçüncü ve Hicret’in 857. Yılında Mehmet, o zamana kadar gizli tuttuğu büyük tasarısını açıkladı kalabalık bir ordunun başında İstanbul üzerine yürüdü ve şehri kuşattı. Türk tarihçilerin Bizans İmparatorluğu’nun çöküşü hakkında anlattıkları çok eksik olduğundan ve bu tarihi ve unutulmaz olayın ayrıntılarından hiçbirini ihmal etmemek gerektiğine inandığımızdan, eksik noktaları Bizans tarihçilerinden kaynaklanarak tamamlamaya çalışacağız. Rumlar, sadece Mehmet tarafından girişilen tek bir İstanbul kuşatmasından söz etmişlerdir ve Ducas, bunun nedenlerini tam bir tarafsızlıkla anlatmış gibi görünmektedir.

Rumların İhtiyatsızlığı

Bizans hükümetinin başında bulunanlar, ihtiyatsızca davranarak Mehmet’e gönderdikleri elçiler aracılığıyla Konstantinos’un imparator ilan edildiğini bildirdiler; oysa Konstantinos taç giymemiştir. Ayrıca Orhan’ın tahsisatının zamanında ödenmediğinden yakındılar ve bunun iki katına çıkarılmasını istediler. Gerekçe olarak da bu şehzadenin, kendisini ziyarete ve saygılarını sunmaya gelen büyüklere cömert davranmak, onlara zengin armağanlar vermek istediğini, imparator’un ise kendisine istediği parayı verecek durumda bulunmadığını ileri sürdüler. Aynı zamanda, bu zam yapılmadığı takdirde Şehzade Orhan’ı serbest bırakmak için izin istediler.

Mehmet’in Elçilere Hakareti

Elçilere muhatap olan Halil Paşa ılımlı ve yumuşak mizacına ve kendisine sık sık hediyeler verdikleri için Rumların dostu olmasına rağmen elçilere şöyle cevap verdi: “Siz Rum çılgınlarının kalleşliğini ve kurnazlığını o kadar iyi ve o kadar uzun süreden beri biliyorum ki bunlardan vazgeçseniz iyi edersiniz. Daha iki gün önce sizinle anlaşmıştık, oysa anlaşmanın mürekkebi bile kurumadan Anadolu’ya girdiniz ve kendi yarattığınız hayaletlerle bizi korkutacağınızı umuyorsunuz. Eğer bize karşı bir şey yapabilecekseniz ne duruyorsunuz, gelin yapın. Orhan’ı, Trakya Sultanı ilan ettiniz, Macarlara Tuna Nehri’ni geçirttiniz. Ama şunu bilin ki bunların hiçbiri yanınıza kalmayacak, giriştiğiniz hiçbir işi başaramayacaksınız. Üstelik kaybettiklerinizi geri almak şöyle dursun, elinizde kalanları da kaybedeceksiniz.”

Halil Paşa durumu Mehmet’e bildirince Sultan, büyük bir öfkeye kapıldı. “Eğer Anadolu’da duracak olursam” dedi, “Rumlar bütün Hıristiyan milletlerini bana karşı ayaklandırırlar, Karamanoğlu’na yardım ederler ve imparatorluğun batı yakasını ele geçirirler. Bu yüzden Karamanoğlu’nun elçilerini çok iyi karşıladı ve onlara barış vaat etti. İmparator’un elçilerine gelince, kızgınlığını gizlemeye çalışarak, onlara Edirne’ye dönüşünde olumlu bir cevap vereceğini bildirdi. Fakat Edirne’ye varır varmaz, ilk işi Orhan’ın tahsisatının ödenmesini yasaklamak oldu. Kışın başında, egemenliği altındaki bütün eyaletlerde tellallar çağırttırarak Boğaziçi’nde, İstanbul’a hâkim bir tepede bir hisar inşa etmek üzere bin işçinin ilkbahar başlangıcında araç ve gereçleriyle hazır bulunmaları emrini verdi. Bu tasarı şehrin sonunun yaklaştığına iyice kanaat getiren Hıristiyanları çok üzdü.

Mehmet’in ilkbaharda çok sayıda işçi topladığını gören İmparator, tutulacak en doğru yolun Edirne’ye elçiler göndererek Orhan’ın tahsisatının artırılmasını, hatta sürdürülmesini değil, sadece böyle bir hisar yaptırmaktan vazgeçmesini dilemek olduğuna karar verdi. Hatta Padişahın bu isteğini yerine getirmesi halinde kendisine haraç ödemeyi bile teklif etti. İmparator, Boğaz’ın doğu kıyısına bir hisar yaptırılmasına büyükbabası Mehmet’in ısrarlı istekleri üzerine izin verildiğini söyleyerek onun ecdadının zaten uzun süreden beri o havaliye hâkim olduğunu belirtti. Oysa şimdi birincisinin karşısında Avrupa kıyısında ikinci bir hisar inşa etme niyetinin İstanbul’u aç ve ticaretten yoksun bırakmaktan başka bir amaca yönelik olamayacağını anlatmaya çalıştı.

İlk Düşmanlık Gösterileri

Mehmet, elçilere ne hakla kendi toprakları üzerinde bir hisar yaptırmasına engel olunmak istendiğini sorduktan sonra, imparatorun, babası Murat’ın saltanatı sırasında da hep Osmanlıların düşmanlarına yanaşıp onlarla ittifaklar kurduğunu, bu bakımdan kendisinden iyilik beklemeye hakkı olmadığını belirtti. Arkasından da “Kim bir daha aynı konuyu görüşmek için elçi olarak gelirse derisi yüzülecektir” diye ekledi. Bu cevap, İstanbul sakinlerini dehşet ve üzüntü içinde bıraktı. Kısa bir süre sonra, eskilerin Phenea dedikleri Sostenion’un altında hisarın inşasına başlayan Türkler ona bir üçgen biçimi verdiler ve Sultan adını Başeska, yani Baş Kesen koydu. (Chalcondyles, hisara Lemocopie yani boğaz kesen adının verildiğini söylerken, Başeska adını Yunancaya çevirmiş görünmektedir. Chalcondyles’e göre, boğazın en dar yerinde inşa edilmiş olan hisarın her köşesinde otuz ayak yüksekliğinde bir kule ve etrafında yirmi iki ayak kalınlığında bir sur vardı.)

Mehmet’i kararından döndüremeyeceğini anlayan Konstantinos, hiç değilse kendisine muhafızlar vermesini ve bunların Türklerin hasat zamanı Bizans topraklarına girip yağmalamalarına engel olmalarını istedi. Fakat Mehmet, İmparator’un bu isteğini yerine getirmek şöyle dursun, kalenin yapımında çalışan ve arabalarıyla malzeme taşıyanların atlarını ve kısraklarını Rumların topraklarında otlatmalarına izin verdi. Epibate adında bir kulenin sakinleri Türklerin buğdaylarına zarar vermelerine engel olmak istediklerinde, iki taraf birbirine girişti ve ölenler oldu. Mehmet bunu haber alır almaz, Epibate sakinlerini kılıçtan geçirmek için askerler gönderdi. Askerler buğdaylarını biçen bu zavallıların üzerine saldırdılar ve kırkını öldürdüler.

Savaş İlanı

Bu haber üzerine, İmparator şehrin kapılarını kapattırdı ve içerde bulunan Türklerin tutuklanması emrini verdi. Fakat üç gün sonra bunları serbest bıraktı ve Sultan’a elçiler göndererek kendi adına şunları söyletti: “Mademki savaşa kararlısınız ve ne yeminlerinizin kutsallığı ne de İmparator’un önerileri sizi barış yapmaya yöneltiyor, tutkularınızın sizi ittiği yönde hareket ediniz. İmparator’a gelince o bütün umudunu Tanrı’ya bağlıyor. İstanbul’un sizin elinize geçmesi kaderde yazılıysa hiçbir insan gücü buna engel olamaz. Ama yine de antlaşmalarınızı ve yemininizi düşünün imparator, şehri kapalı tutacak ve sakinlerini bütün gücüyle savunacaktır.” Mehmet, hareketini haklı gösterebilecek özürler aramak şöyle dursun, Konstantinos’a savaş ilan etti.

Muazzam Toplar

Bu sıralarda Rumelihisarı tamamlanmıştı. Mehmet, kaleye, içlerinden bazıları altı yüz librelik gülleler atabilen toplar yerleştirdi. (Genel olarak, Calcondyles bu kuşatmayı anlatırken Ducas ile aynı şeyleri söylemektedir; Chalcondyles’e göre, hisara yerleştirilen toplar o kadar büyükmüş ki, bir tekini çekmek için yetmiş çift öküze ve iki bin insana ihtiyaç varmış ve attıkları gülleler yüz libre ağırlığında imiş (1. VIII, eh. 1 ve II).

Yeni hisarın komutanlığını Firuz Ağa’ya verdi ve emrine dört yüz kişi vererek geçecek her gemiden haraç alınmasını, haraç ödemeyi reddedenlere ateş edilmesini buyurdu. Daha sonra adamlarıyla Edirne’ye döndü. Mehmet, henüz kalenin inşasıyla meşgul bulunduğu sırada bir top dökümcüsü Sultan’a hizmetlerini arz etmeye geldi. (Chalcondyles, adının Urban olduğunu ve Eflaklı olduğunu yazmaktadır.) Adam Macaristandan ayrılmış ve önce İstanbul’a gelmişti. Ancak İmparatorluk Meclisi, kendisine o kadar az maaş bağlamış ve bu parayı bile kendisine öyle zorluklar çıkararak vermişti ki geçimini temin olanağı bulamayarak kendisine çok daha büyük bir gelir sağlayan Sultan’ın hizmetine girmişti. Urban Mehmet’e muazzam bir taş gülleyi (Aynı tarihçi, bunların Fatih’in Karadeniz’den getirttiği son derece sert, siyah taşlar olduğunu söylemektedir.) bir mil uzağa atan bir top döktü. Gürültüsü on mil uzaktan duyulabiliyor ve gülle düştüğü yerde iki metre derinliğinde bir çukur açıyordu.

İmparatorun Hazırlıkları

Başına gelebilecekleri altı aydan beri tahmin eden İmparator, garnizonu takviye etmiş, şehre çok sayıda köylü getirtmiş ve buğday stokları depo etmişti. Aynı zamanda, Papa’dan yardım istemek ve iki Kilisenin birleştirilmesi işini tamamlamak için Papa’ya haber göndermişti. Fakat ne İmparator’un ne de papazların iyi niyetle hareket etmedikleri kolaylıkla anlaşıldığından Papa hiçbir yardımda bulunmadı. Rumların ikiyüzlülükleri, sonradan onları Türklerin karşısında kaderleriyle baş başa bırakmış olmasının mazeretini sağladı.

İstanbul Kuşatmasının Başlaması

İlkbahar gelince, Mehmet II, Rumeli Beylerbeyi Carasia Beg’i (Karacabey olacak) büyük topunu alarak İstanbul’a getirmekle görevlendirdi. Karacabey daha önce Karadeniz’de Mecebrie, Acheloum ve Bison şehirlerini Osmanlıların buyruğu altına almıştı. Bu sıralarda Kilisedeki bölünmeler, sanki şehir bir kuşatma tehlikesiyle karşı karşıya bulunmuyormuş gibi sürüp gidiyordu. Nihayet Türk ordusu göründü ve 6 Nisan günü kuşatmayı başlattı. Tahta Kapı’dan güneye doğru Yaldızlı Kapının önüne ve Saint-Câme Kilisesi’ne kadar uzanan ve eskiden asma dikili olan tüm alan boyunca ordugâh kurdu (Ducas, eh. XXXiV, XXXVII.)

Chalcondyles, düşman ordugâhının konumunu daha ayrıntılı belirtmiştir. Bu tarihçiye göre, Osmanlı ordusu bir denizden öbür denize kadar uzanmıştı: Anadolu birlikleri Yaldızlı Kapı’nın sağındaki alanı işgal ediyordu; Avrupa askerleri ise batıda bulunuyor ve Tahta Kapı’ya kadar uzanıyordu. Sultanın kendisi yeniçeriler ve diğer askerlerle orta yerde bulunuyordu: veziri Galata’nın üzerinde mevzilenmişti ( Bu durumu daha iyi kavramak için, İstanbul’un bir eşkenar üçgen biçiminde olduğunu ve her kenarının üç mil uzunluğu bulunduğunu bilmek gerekir. Marmara denizi güney kenarlarından birini çevirir; limanı oluşturan Keroessa Körfezi (Haliç) kuzey kenarını kuşatır; bir denizden öbürüne dek kuzeyden güneye doğru uzanan kara tarafındaki üçüncü kenarı ise, Türk ordusunun altında ordugâh kurmuş olduğu bir savunma duvarıyla kuşatılmıştır. Yaldızlı kapının güney uçta, Tahta Kapının ise kuzey uçta bulunduğu anlaşılmaktadır. Galata ve Pera (Beyoğlu) Haliç’in kuzeyindedir.) Liman tarafındaki surlar en dayanıksız olanlardı, fakat kara tarafından çift surlar ve çift hendekler vardı. Alçak ve zayıf olan dış duvar iki yüz ayak genişliğinde bir hendekle savunulmuş, hendeğin iki yanı da kesme taşlarla döşenmişti; iç duvar yüksek ve son derece sağlamdı.

Justiniani’nin Komutanlığa Atanması

İmparator, Kostantiniye’yi savunmak için elinden geleni yaptı. Tanais (Don) Irmağı’ndan ve Trabzon’dan gelen bütün Venedik gemilerini alıkoydu. Öte yandan, Rumlara yardım etmeyeceklerine dair Sultana söz vermiş olmalarına rağmen, Cenevizliler de el altından, içinde beş yüz asker bulunan büyük bir gemi gönderdiler. Uzun lakabı verilen Jean Justiniani, heyecanlı ve cesur bir yığın genç savaşçıyla dolu iki gemiyle Cenova’dan geldi. Justiniani bir orduyu düzene sokmakta ve muharebe vermekte son derece yetenekli olduğundan, İmparator ona başkomutanlık payesini verdi ve kendisini Türkler o tarafa daha çok sayıda savaş, araç ve gereçleri yığmış oldukları için, saraya en yakın olan surların savunmasıyla görevlendirdi. Türkleri kuşatmayı kaldırmak zorunda bırakarak şehri kurtarmayı başarması halinde kendisine Limni adasını vermeyi vaat etti. Bu kadar parlak vaatler Latinleri en büyük kahramanlara layık eylemlere teşvik etti. Bazılarının kullandığı ateşli silahlar beş on mermiyi birden öyle bir şiddetle fırlatıyordu ki kalkanları ve zırhları deliyor, bir adam, öldürdükten sonra çoğu kez arkasında bulunan bir veya iki kişiyi daha öldürüyordu. Türkler de bu silahları kullanmayı öğrenmişlerdi. Mehmet, yeniden asker toplanması için emir verdi ve böylece Osmanlı ordusunun mevcudu bazılarına göre dört yüz bini buldu. Ayrıca, Sultan’ın aşağı yukarı üç yüze ulaşan gemi, kadırga ve kayığı da şehre yanaştı.

Liman ve Gemilerin Durumu

Liman, Güzel Kapı’dan Galata’ya kadar uzanan bir zincirle kapatılmıştı. Böylece Bizans gemileri güvenlik altında bulunuyordu. Bundan başka, biri İmparator’a ve diğerleri Cenevizlilere ait beş gemilik bir filo Mora’dan ve Sakız adasından yiyecek getiriyordu. Mart başında İstanbul’a doğru yelken açtıklarında, Mehmet bunlara el koymak, hiç değilse Galata’nın güneyindeki Haliç limanına girmelerine engel olmak için donanmasına emir verdi. Fakat bu gemiler elverişli bir rüzgâr sayesinde Türk donanmasının arasından geçmeyi başardılar ve Bizanslılar limana girmeleri için zincirleri indirdiler. Limanda, kimi imparator’a kimi Venediklilere ait sekiz büyük, yirmi küçük gemi, birçok kadırga ve ayrıca çok sayıda kayık gören Sultan, buraya hâkim olabilmek umudunu yitirdi.

Karadan Haliç’e indirilen Kadırgalar

Bunun üzerine Mehmet olağanüstü büyük ve cesur bir işe girişmeyi tasarladı. Galata’nın arkasındaki fundalık ve çalılıkların arasında, Diplacionion (Beşiktaş)’ın alt tarafında doğu’ya bakan noktadan Saint Cöme Kilisesi’nin karşısında bulunan Haliç Körfezi’nin öte tarafına kadar uzanan bir yol yapılmasını emretti ve böylece seksen kadırgayı karadan, Boğaziçi’nden Haliç’e kadar çektirdi. (Chalcondyles, Türklerin gemilerini Zogan’ın (Zağanos Paşa) bulunduğu yere kadar yedeğe alarak sürüklediklerini ve oradan kol kuvvetiyle çekerek bir tepeyi aştıklarını ve Rumları bertaraf etmek ve karşı koymalarına engel olmak için birkaç topla çok sayıda arkebüzcünün açtıkları ateşin himayesinde karşı tarafta denize indirdiklerini yazmaktadır. Türkler iki düşman kadırgasını batırdıkları için, limanda bulunan Hıristiyan gemileri Türk kadırgalarına saldırmaya cesaret edemediler; Türkler topçu ateşinin desteğinde surların dibinde demirlediler ve aşağıda belirtileceği gibi tahta bir köprü kurdular. Chalcondyles, L VIII. eh. III)


Bu kadırgalar çekilirken bir kılavuz pruvada, biri de pupada oturuyor; pupada oturan dümeni elinde tutuyor, bir üçüncüsü yelkenleri sallıyor ve bir dördüncüsü de davul çalıyor ve bir gemici şarkısı söylüyordu. Böylece Türkler, donanmalarına sanki sellerin arasından geçiriyor, dalgaları aşar gibi tepeleri aşıyorlardı. ( Ducas, kendi deyimiyle bu ikinci İskender’in başarısını, Marmara üzerinde bir köprü inşa etmiş olan Kserkses’in başarısından üstün tutar.)

Prens Cantemir’in bu inanılmaz başarı hakkında söylediği tek şey şudur: “O zamana kadar eşine rastlanmamış silah ve savaş araçlarının dışında hiçbir şey, insanı Sultan’ın gemilerini karadan kızaklarla iç limana ulaştırması kadar, bunun gerektirdiği insanüstü çabalar kadar şaşırtamaz; (Bu liman Blakhernon sarayına kadar uzanır. Gemiler, Beşiktaş köyünden Galata’ya kadar birkaç mil boyu karadan taşınmış ve oradan limanın bugün Kasımpaşa diye anılan yerine indirilmiştir.) Nitekim İstanbul ancak bu sayede fethedilebilmiştir, çünkü deniz erleri alt limanın karşısına düşen Fener Kapısı’ndan içeri girmişlerdir. (Fener, en zengin ve en soylu Rumların oturduğu semttir.

Surlardan Açılan Gedikler

Türkler bu sırada Saint Romain Kapısı’na daha önce sözünü ettiğimiz dev topu getirdiler. Topçunun elinde iki taş vardı: Biri kocaman, öbürü daha küçüktü. Daha iyi nişan alabilmek için önce küçüğünü, sonra büyüğünü atıyordu. Toplardan bazıları, taşları attıktan sonra hemen kalın bir yünle örtülmedikleri takdirde cam gibi kırılıyor, parçalanıyorlardı. Hatta bazen bu tedbire rağmen üç kez ateş ettikten sonra yine da çatlıyorlardı. Bu havanın soğukluğuna bağlanıyordu. Fakat bu büyük topu kullanan topçu, atışını yaptıktan sonra üstüne zeytinyağı dökmek suretiyle topunun parçalanmasını önlüyordu.

Aynı yere üst üste iki defa ateş ettiğini gören Hunyadi Yanoş’un elçisi gülmeye başladı ve topçuya dedi ki: “Eğer surları kısa bir süre içinde yıkmak istiyorsanız bataryanızın yerin, değiştirin ve bulunduğunuz yerin on on beş metre ötesinden ateş edin. Sonra da diğer ikisiyle bir üçgen oluşturacak biçimde bir üçüncü noktaya ateş edin; göreceksiniz ki bu üçgen çok geçmeden yere düşecektir. Topçu, elçinin bu öğüdünü yerine getirdi ve duvar yıkıldı.

Macaristan Kralı bu yılın içinde imparator seçilmiş olduğundan, hükümet işlerini Hunyadi’nin elinden alarak dizginleri kendi eline aldı. Hunyadi artık Mehmet’le üç yıl için yapmış olduğu barış anlaşmasına uyacak durumda bulunmadığından, Fatih’in imzasını taşıyan anlaşma metnini iade ederek, Sultan’dan kendi imzasını taşıyan metni geri vermesini istedi. Elçi göndermiş olmasının nedeni buydu. Bir söylentiye göre, ihtiyarın biri Hunyadi’ye İstanbul alınmadıkça Hıristiyanların başının hiçbir zaman beladan kurtulamayacağını söylemiş ve bu saçma kehanet yüzünden Hunyadi onun gerçekleştiğini, yani İstanbul’un Osmanlılar tarafından alındığını görmek isteyesiymiş. Öte yandan, Ducas da elçinin, bir Hıristiyan’ın ağzından çıkmaması gereken o sözleri topçuya bu nedenle söylediğinin anlatıldığını işitmiş. Surları yıkmak için, 1479 yılında, Kroya (Akçahisar) kuşatmasında aynı yöntemin kullanıldığı söylenir.


Bu söylenilenlerden anlaşıldığına göre, topun yeri değiştirilerek surlara üç ayrı yerden ateş edilmiştir. Fakat Chalcondyles, dış duvarın üç ayrı top tarafından üç yerden ateşe tutulduğunu, birinci topun İmparatorluk sarayının karşısına, ikincisinin Mehmet’in bulunduğu Romen Kapısına ve üçüncüsünün, bu ikisinin arasına yerleştirildiğini yazmıştır. İlk ikisi yüz libre ağırlığında gülleleri yanlamasına atıyor, daha büyük olan üçüncüsü ise cepheden ateş ediyor ve diğer ikisinin sarstığı perde hattının duvarını yıkıyordu.

Chalcondyles, bu büyük topların korkunç bir gürültü çıkardıklarını, iki fersahlık bir mesafe içinde yerin sarsıldığını ve güllelerin birincisinden daha yüksek olan ikinci duvara kadar ulaştığını, fakat Rumları korkutacak kadar bir hasar meydana getirmediğini anlatmaktadır. Aslında bu büyük toplar pek kullanışlı değildi ve günde ancak yedi veya sekiz atış yapabiliyordu. Bizanslıların da topları vardı ve bunlardan bazıları altmış ile seksen libre arası ağırlıkta gülleler atabiliyordu. Bunlardan bir tanesi karşı batarya halinde Fatih’in en büyük topunun karşısındaydı. Ama Rumlar bu toplarla ateş ettiklerinde duvarlar ve kale bedenleri öyle sarsılıyordu ki yarardan çok zararları oluyordu. Üstelik en büyüğü birkaç atıştan sonra patladı.

Her ne kadar Türk bataryalarının yaptığı hasar önceleri pek büyük değil idiyse de, Rumlar tecrübesizlikleri ve sayılarının az oluşu yüzünden her yerde açılan gedikleri kolay kolay onaramıyorlardı. Kaldı ki tabya sepetleri ve manteletler kullanan yeniçeriler hendeğin kenarına kadar ulaşmış, dış duvar meyli boyunca küçük bir korkuluk yükseltmiş, açtıkları deliklerden mazgallara durmadan ateş ediyor ve kimsenin başını dışarı çıkarmasına meydan vermiyorlardı.

Lağımlar ve Karşı Lağımlar

Sultan, ayrıca birçok lağım yaptırdı. Bunlar hendeklerin ve duvar temellerinin altından geçiyor ve şehrin içine kadar uzanıyordu. Lağımların açıldığı yerde dört tahta kule yapılmış ve içlerine işçileri korumak için askerler doldurulmuştu. Türklerin ayrıca bunlardan daha yüksek bir kuleleri daha vardı ve bunların tepesine de surların üstüne atmak için merdivenler ve portatif köprüler yerleştirmişlerdi. Rumlar, Türklerin lağımlarını karşıladılar ve Türkler bunlara terk etmek zorunda kaldılar.

Cenevizlilerin Sempatisi

Galata Cenevizlileri, Rumlara büyük bir sempati besliyorlardı. Gündüzleri Türklere yiyecek ve topları için yağ veriyor, geceleyin ise gizlice şehre giriyor ve ertesi gün Türklere karşı savaşıyorlardı. Daha ertesi günü ordugâha dönüyor ve ordugâhta bulunanlar yeniden şehre giriyorlardı. Rumların içine karışmış olan Venedikliler de Rumlar için yiğitçe dövüşüyorlardı. Jean Justiniani, şehrin savunması için hiçbir şeyi savsaklamamıştı ve Büyük Dük, beş yüz kişinin başında, her gün şehri dolaşıyor, muhafızları denetliyor, savaşçıları yüreklendiriyordu. Düşman topçusunun sürekli ateşi Saint Romain Kapısının yanındaki kuleyi ve iki yandaki surları yer yer yıktı. Öyle ki kuşatıcılarla kuşatılanlar artık birbirlerini görebiliyorlardı. (Kırk gün boyunca şehir halkı durup dinlenmek nedir bilmedi: insanlar gece gündüz gedikleri onarmak, karşı lağımlar yapmak ve savaşmakla uğraşıyorlardı. En sağlam kulelerden dördü daha şimdiden yıkılmış ve surlar birçok yerlerinden hasar görmüşlerdi. Cholcondyles, I. VIII eh. III.)

Reddedilen Barış Önerileri

İmparator surların en sağlam yerinde bu kadar büyük bir gedik açıldığını görünce umutsuzluğa kapıldı. Sultan’a haber göndererek kuşatmayı kaldırması halinde istediği haracı ödemeye hazır olduğunu bildirdi. Sultan, şöyle cevap verdi: “Geri çekilmem söz konusu olamaz: ya ben şehri alacağım ya şehir beni. Eğer İmparator gönül rızasıyla dışarı çıkacak olursa kendisine Mora’yı ve kardeşlerine başka eyaletleri veririm. Fakat şehri zorla ele geçirecek olursam bütün devlet büyükleriyle birlikte İmparator’u da kılıçtan geçirtir, bütün sakinleri köle yapar ve askerlerime yağma izni veririm” Konstantinos, bu şartlara boyun eğmektense her türlü tehlikeyi göze almayı tercih etti.

Batırılan Ateş Gemisi (Burlota)

Justiniani, bu sıralarda Türklerin donanmasını yakmaya karar verdi. Bir kadırga hazırlattı ve içine en yiğit İtalyanları yerleştirdi; yanlarına türlü araçlar, maytaplar, havai fişekleri verdi. Fakat Galata Cenevizlileri niyetini sezerek Türklere haber verdiler. Türkler de uyanık davrandılar ve Latinler gece yarısı yaklaştıklarında kadırgaya ateş ettiler ve gemiyi beş yüz seçme askeriyle birlikte batırdılar. Bu kaza Rumların tüm umutlarını suya düşürdü. Mehmet, Galata kıyısı ile Cinegion arasında bir tahta köprü inşa ettirdi. İplerle ikişer ikişer bağlanmış bin büyük fıçıdan meydana getirilen bu köprüden beş kişi yan yana geçebiliyordu. Döşemesi fıçıların iki ucuna bağ’anmış tahta parçalarmın üzerine çivilenmişti.

Sultanın Önerisi ve İmparatorun Cevabı

Saldırıya geçmek için bütün hazırlıklar tamamlandıktan sonra Sultan, İmparator’a haber göndererek kendisinin ve büyüklerin taşınır mallarıyla birlikte serbestçe çekilmelerini önerdi ve halka hiçbir kötü muamele yapılmayacağına söz verdi. Aynı zamanda, bu teklifi kabul etmemesi halinde adamlarıyla birlikte öldürülmeyi ve halkın da tutsak edilmesini göze alması gerektiğini bildirdi. İmparator, danışmanlarının görüşünü aldıktan sonra şu cevabı verdi: ”Sizinle barış içinde yaşamak kolay olacaktır; atalarınız benim atalarıma babaları gibi saygı göstermişler ve İstanbul’u kendi öz vatanları saymışlardır. Gözden düştükleri zamanlarda bu şehirde bir sığınak bulmuşlardır. Buna karşılık, İstanbul’a saldırmak cesaretini gösterenlerden hiçbiri uzun süre yaşamamıştır. Siz de ailemden zorla aldığınız yerlerle yetinip rahat ve huzur içinde yaşamalısınız. Benden istediğiniz haracı alınız. Şehre gelince, ben ve halkım onu savunmak için hayatımızı feda etmeye kararlıyız:

Türklerin Etrafı Işıklarla Donatması

Mehmet, artık şehri uzlaşma yoluyla almaktan umudu kesince ordusuna saldırı gününü bildirdi, kendisi surlar ve evlerle yetinerek insanları ve mallarını askerlere bıraktığını ilan etti. (Geleneklere göre, bu, ışıklandırmayı izleyen üçüncü gündü. Chalcondyles, I. VIII, eh. IV.) Sultan’ın bu bildirisi çılgınca alkışlarla karşılandı, Akşama doğru, her tarafta ateşler yakılmasını emretti.

Bu yepyeni ve şaşırtıcı bir manzaraydı; her tarafta, karada ve denizde, gemilerde ve evlerde, İstanbul ve Galata üzerinde binlerce ışık parıl parıl parıldıyor, şahane bir görünüm yaratıyordu. Sular sanki aynalarla kaplıymış gibi ışığı yansıtıyordu. Tüm ordugâhı ışıklar içinde gören Rumlar, hemen surlara koştular ve buradan Türklerin sevinç çığlıklarını işitince genel bir saldırıya hazırlandıklarını anladılar.

Genel Saldırı

Justiniani, gedikleri çalı demetleriyle tıkamak ve şehrin içinde bir hendek kazmak için bütün gece çalıştı, Mehmet, genel saldırıyı 27 Mayıs Pazar (Aslında 27 Mayıs 1453 Salı) günü başlattı. Bu, Rumların bütün Azizlerin doğum yıldönümünü kutladıkları bir bayram günüydü. Saldırı bütün gece devam etti. Sabahın saat dokuzunda Mehmet ordusunu ikiye ayırdı ve saraydan Yaldızlı Kapı’ya kadar safa soktu. Seksen kayığını Tahta Kapı ile müstahkem mevki arasına dizdi, Beşiktaş önünde bulunan diğer gemilerin, Saint Demetrius kalesinin ilerisindeki Güzel Kapıdan Hodegetrie adı verilen Notre Dame Manastırına bitişik Küçük Kapı’dan Ulanca’ya kadar bir daire biçiminde sıraladı. Bu gemilerde çok sayıda merdiven ve çeşitli araçlar vardı.

Saldırı Komutu

Gün batarken borazanlar çalındı ve Sultan gediği orada, on bin kölesinin ortasında ve yüz binden çok süvarinin desteğinde atının üzerinde savaştı. Aşağıda, Yaldızlı Kapı’nın yanındaki kapıya kadar yüz binin üstünde ve Mehmet’in bulunduğu yerle saray arasında elli binden çok yaya askeri vardı. Ayrıca, gemilerin ve tahta köprünün üstünde sayısız savaşçı vardı. Rum askerleri surların etrafına dağılmışlardı. İmparator ve Justiniani üç bin Latin askerinin başında gediği ve Büyük Dük beş yüz askerle sarayı savunuyorlardı. Mızrak ve oklarla müsellâh beş bin asker ise surların ve Yaldızlı Kapı’dan Güzel Kapı’ya kadar uzanan deniz tarafındaki istihkâmların savunmasıyla görevlendirilmişlerdi. Bu zayıf garnizon bütün geceyi silah altında geçirdi. Türkler, çok sayıda merdiveni surlara dayadılar ve bu arada Sultan, elinde demirden bir asa, bazen okşayıcı, bazen tehdit edici sözlerle askerlerini ileriye sürüyordu.

Rumlar, kendilerini yiğitçe savundular. İmparator ve Justiniani adamlarının başında dövüşüyorlardı. Fakat akşama doğru, en ünlü kahramanlarla kıyaslanabilecek bu yiğit komutan zırh eldivenini delen bir mermiyle elinden yaralandı. Duyduğu şiddetli acı yüzünden pansuman yaptırmak için bir gemiye binmek zorunda kaldı. Giderken İmparator’dan dayanmasını rica etti ve hemen döneceğine söz verdi. Fakat bu sırada Türkler, ellerinde kalkanları, surlara yaklaştılar ve merdivenleri dayamak için büyük bir çaba harcadılar. Ne var ki içeridekiler üzerlerine durmadan taşlar yağdırdıkları için bunu başaramadılar. (Justiniani elinden yaralanınca, yarasını sardırmak için geri çekildi. Fakat Cenevizliler Justiniani’nin kendilerini terk ettiğini sanarak mevzilerinden ayrıldılar. İmparator bunu görünce koşup Justiniani’nin yanına geldi ve nereye gittiğini sordu. Justiniani şöyle cevap verdi: Tanrı’nın Türklere bir geçit açtığı yere. Bunun üzerine İmparator etrafında bulunanlara seslenerek şöyle dedi: Haydi, gidip bu melun ve menfurlara karşı görevimizi bitirelim.” Ancak Türkler akın halinde gelmekte olduklarından Kantakuzenos öldürüldü ve İmparator omzundan yaralandı. Chalcondyles, I.VIII. eh. VI)

Türklerin Bir Kapıdan Şehre Girmeleri ve İmparator’un Öldürülmesi

İmparator, gediğin üzerindeyken Mehmet’in elli kadar kölesi sarayın yer altı kapılarından birinin açıldığını görerek hemen o tarafa doğru koştu, surların üstüne tırmandılar ve karşı koyanları kılıçtan geçirdiler. Türkler bundan sonra artık merdivenleri dayayıp surlara tırmanmakta bir zorluk çekmediler. İmparator ve emrinde çarpışanlar, Türklerin girdiği kapıdan çok uzakta bulunduklarından, bu felaketi ancak surların üzerinden kendilerine silah atılmaya başlandığı, zaman haber aldılar. Cesaretlerini yitirerek düzensiz bir şekilde şehrin içine dağıldılar. (Bunu daha iyi canlandırabilmek için, o zamana kadar sadece dış surlarda açılan gedik civarında savaşıldığını ve Rumların iç duvardan şehre çekildiklerini bilmek gerekir.) Carsias Kapı’sı çok dar olduğundan pek çok insan ezildi. Türkler büyük bir çığlıkla peşlerinden koştular ve rastladıkları herkesi kılıçtan geçirdiler. (Akın halinde şehre giren Türkler İmparator’u omzundan yaraladılar ve adamlarıyla birlikte ikinci kale duvarına kadar ittiler. Geri kalanlar hâlâ oklar, mızraklar ve yaklaşmaya cesaret eden düşmanın üzerine attıkları taşlarla surların üstünden kendilerini savunuyorlardı. Ancak bütün umutlarını bağladıkları Cenevizlilerin kaçtıklarını ve imparator’un da geri çekilmek zorunda kaldığını görünce, cesaretlerini kaybettiler ve Romen Kapısına doğru öyle bir karışıklık ve düzensizlik içinde kaçmaya başladılar ki, kapının ağzını tıkadılar. Böylece birçok gedikler açılmış olan ikinci duvarı da terk edince Yeniçeriler kolaylıkla içeri girdiler. Öbür uçta savaşmakta olanlar bunu haber alınca Venedikliler ve Cenevizliler gemilerine binip canlarını kurtarmak için limana doğru kaçmaya başladılar. Fakat kalabalık o kadar büyüktü ki, çoğu boğuldu ve gemiler de öylesine dolup taştı ki bazıları battı. Chalcondyles. I. VIII, eh. VI.) İşte o zaman İmparator, elinde kılıcı ve kalkanı, büyük bir acı ve umutsuzluk içinde, “Kafamı kesecek bir Hıristiyan yok mu?” diye bağırdı. Daha sözünü henüz bitirmişti ki bir Türk askeri yüzüne bir darbe indirip aynı anda kendisini tanımayan bir başka Türk de ikinci bir darbe ile imparatoru cansız yere serdi.

Türkler şehre gece yarısından bir saat sonra girdiler. Kendileri sadece üç kayıp vermişlerdi buna karşılık, Carsias Kapısı’ndan sonraya kadar belki iki bin Rum’u öldürdüler. Bunu sırf Rumların elli bin savaşçısı olduğunu sandıkları için yaptılar; topu topu sekiz bin kişi olduklarını bilmiş olsalardı bir tekini bile öldürmezlerdi; acıdıkları için değil, fakat sonradan Ducas’a kendi ağızlarıyla söyledikleri gibi koyun gibi satmak için.

İnanılmaz Bir Saflık

Gün ağarırken bazı Rumlar karılarının ve çocuklarının güvenliğini sağlamak için üstleri başları kan içinde evlerine koştu. Sokakta rastladıkları insanlar Türklerin şehre girdiklerine inanmak istemediler. Nihayet kaçan insanların çokluğu haberi doğrulayınca kadınlar, erkekler, rahipler, rahibeler Aya-Sofia adındaki büyük kiliseye doğru büyük bir kalabalık halinde koşmaya başladı. Saçma bir kehanete inanarak Türklerin bir anda yok olacaklarını sanıyorlardı.

Chalcondyles’e göre, kale kapılarını tutanlar bu eski ve deli saçması kehanete inanarak kimsenin dışarı çıkmasına izin vermemişler, böylece şehirden dışarı çıkamayan halk Aya-Sofia Kilisesi’ne kaçmış, fakat Türkler buraya daha önce geldiklerinden birçoğunu kilisenin içinde kılıçtan geçirerek öldürmüşler. Oradan oraya kaçışanlar arasında bazıları mertlik göstermişler, köle olmaktansa savaşarak ölmeyi tercih etmişlerdir; Theophilos Paleologos, babası ve oğullarıyla birlikte bunların arasındaydı. (Chalcondyles.)

Bu kehanete göre, Türkler bir gün zorla İstanbul’a girecekler ve Constantinus sütununa kadar bütün Rumlan kılıçtan geçireceklerdi fakat o zaman gökten elinde kılıcıyla bir melek inecek kılıcı ve İmparatorluğu sütunun üzerinde rastlayacağa yoksul bir adama verecek ve şöyle diyecekti: “Bu kılıcı alın ve Efendimizin milletinin intikamını alın.” Bunun üzerine Türkler hemen kaçacak ve Rumları ellerinde kılıçları, kaçan Türkleri takip ederek İran sınırında Monadenere adında bir yere kadar sürüp batıdan kovacaklardı. Böyle bir saçmalığa inanmak için onu bazı sahtekârların ağzından işitmiş olmaktan başka bir nedenleri yoktu.

Şehrin Alınması

Büyük kiliseye sığınan Rumlar emniyette olduklarını sanıyorlardı. Fakat Türkler gelince kapıları baltalarla kırdılar ve içerideki muazzam kalabalığı ikişer ikişer bağlayarak alıp götürdüler. Kafile halinde Sainte Theodosie Martyre’in kabrini ziyarete gidecek kadar saf yüzlerce insan daha Türklerin eline geçti ve diğer tutsaklarla götürüldü. Limanda bulunan donanma, düşmanın surlara merdivenler dayayarak o taraftan şehre girmelerine engel olmuştu, ancak sabahtan içeri girmiş olanlar gelip de Rumları surların üzerinden kovunca gemilerdeki Türkler surlara tırmandılar. (Türk tarihçileri bunun tam tersini söylemişlerdir: Onlara göre, ilk önce gemilerdeki askerler şehre girmişler ve halkı teslim olmaya zorlamışlardır. Bunu başaramasalardı, karadan saldırı çabaları bir sonuç vermeyecekti, çünkü umutsuzluk Rumların cesaretini pekiştirmişti.) Ardından bütün kapılar kırıldı ve Türkler her yandan şehre akın ettiler. Kral Kapısı’nı koruyan Büyük Dük, Türklerin yaklaştığını görünce adamlarından birkaçıyla sarayına çekildi ve karısıyla çocuklarının bulunduğu kuleye çıktı. Burada tutuklandı ve muhafaza altına alındı. (Ducas, eh, XXXIX.)

Galata’nın Teslimi

Yarasını sardırmak için geri çekilen Justiniani, limana girdiğinde, imparatorun öldüğü ve şehrin alındığı yolundaki acı haberi aldı. (Kimi Hıristiyan yazarları Justiniani’nin korkaklığı yüzünden mevzilerden ayrıldığını ve kısa bir süre sonra üzüntüsünden öldüğünü ileri sürmüşlerdir. Bundan önceki notlardan birinde Chalcondyles’e atfen anlattıklarımız da kendisi için pek onur verici değildir. Cenevizli olan Midilli Prensi’nin hizmetinde bulunan Ducas, belki de bu olayı Justiniani’nin şerefini kurtarmak için eklemiştir; fakat belki de öteki yanlış istihbarata dayanarak kendisine haksızlık etmişlerdir.)

Hemen denize açıldı. Tüm sahil boyu, göğüslerini yumruklayan, kendilerini de almaları için gemicilere yalvaran insanlarla doluydu. Fakat gemiciler isteselerdi bile bunu yapamazlardı. Kaldı ki Türk donanması o sırada yağma peşinde olmasaydı kendileri dahi kolay kolay kaçıp kurtulamazlardı. Galata Cenevizlileri, karıları ve çocuklarıyla yanlarına başka hiçbir şey almadan gemilerine bindiler, vezir Zağanos Paşa deniz kenarına koştu ve kendilerine tam bir güvenlik vaat etti. Bunun üzerine içlerinden birçoğu, başlarında büyükleri olduğu halde, gidip şehrin anahtarlarını Sultan’a teslim etti. Sadece beş büyük gemi limandan çıkıp gitti. Diğerleri tayfalar tarafından terk edildiler. Venediklilerin kadırgaları ve ticaret gemileri de aynı şekilde çekip gittiler. (Chalcondyles, eh. XL.) Gemilerde bulunanlar, ganimetten paylarını almak için yağmadan sonra şehre girmişlerdi. Mürettebatı Rumlar tarafından şehri savunmak için alınmış olan Venedik kadırgaları Çanakkale boğazında rastgele dolaşmışlar ve üç gün sonra Egine (Aigina) adasına çıkarak İstanbul’un Türkler tarafından fethine ilişkin ilk haberleri vermişlerdi. Bu her tarafta öyle bir dehşet salmıştı ki, Rumlar evlerini bırakıp kaçmışlardı. Pelopones Senyörleri korkularından gemilerine binip kaçmışlardı. Bu da Amavutlara onların boyunduruğundan kurtulmak fırsatını vermişti. (Chalcondyles.)

Sultanın Şehre Girişi

Şimdiye kadar anlattıklarımızın hepsi gece yarısından bir saat sonra ile sabahın sekizi arasında olup bitmişti. Saat sekizde Sultan, kalabalık bir yeniçeri birliğinin başında, vezirleri ve belli başlı komutanlarıyla birlikte şehre girdi. Büyük kiliseye geldiğinde bu mabedin ne hale geldiğini görüp şaşırdı. Bir aralık, bir Türk askerinin sözde dinsel bir coşku ve gayretkeşlikle, kilisenin mermer zeminini kırmakta olduğunu gördü. Mehmet hemen kılıcını çekip adama vurdu ve şöyle dedi: “Ganimetler sana yeter; binalar benimdir.” Daha sonra hocalarından birine minbere çıkıp dua etmesini buyurdu. Kiliseden çıktıktan sonra Büyük Dük’ü huzuruna çağırtıp “İşte şehri teslim etmemiş olmamanızın sonuçları” dedi. Büyük Dük, şu karşılığı verdi:”Efendimiz, şehri size teslim etmek ne benim ne de İmparator’un elindeydi; kendi adamlarınızın İmparator’a dayanmasını ve şehri hiçbir zaman alamayacağınızı söylediği bir sırada elbette bunu yapamazdım.” Bu sözler Sultan’ın çoktan beri Halil Paşa’ya karşı beslemekte olduğu kuşkuları ve kini alevlendirdi. (Sultan bir süre sonra Halil Paşa’yı öldürtüp, servetine el koymuştur. Chalcondyles vezire Priam’ın oğlunun adı olan Chatites adını vermektedir.) Sultan, İmparator’un gemiyle kaçıp kaçmadığını sordu. Büyük Dük, bu konuda bir bilgisi olmadığını, kendisinin imparatorluk Kapısı’nı savunmakla meşgul bulunduğunu söyledi. Tam bu sırada ordugâhtan çıkan iki genç askerden biri Sultan’a İmparator’u öldürdüğünü ve öteki de kendisine ilk darbeyi indirdiğini bildirdi.(Cantemir yukarıda ikisinin de öldürdükleri adamın imparator olduğunu bilmediğini söylemişti. Chalcondyles de, yeniçerilerden hiçbirinin İmparator’un ölümü konusunda kesin bir şey söylemediğini, sadece kapılardan birinin önünde öldürüldüğünün sanıldığını yazmaktadır. Konstantinos üç yıl, üç ay saltanat sürmüştü.) Mehmet, gidip imparatoru bulmalarını ve başını getirmelerini emretti. Askerler emri yerine getirdiler ve Büyük Dük, imparatoru tanıdı. Augustus sütununun üzerine mıhlanan kesik baş akşama kadar orada kaldı. Sonra derisini yüzdüler ve içine saman doldurarak bir zafer abidesi gibi Iran, Arap ve diğer Türk hükümdarlarına gönderdiler.

Orhan’ın Öldürülmesi ve Sultanın Büyük Dük’ü Teselli Etmesi

Başkalarının anlattığına göre Büyük Dük, Orhan ve daha başka soylularla birlikte, Türklere teslim ettikleri bir kuleye saklanmışlardır. Bir gemiye bindirilmeleri üzerine, Rum’un biri, özgürlüğüne kavuşmak için kaptana kimliklerini açıklamış, o da hemen orada keşiş kılığına girmiş olan Orhan’ın başını keserek Büyük Dük’le birlikte Sultan’a götürmüştür. (Chalcondyles, Notaras adını verdiği Büyük Dük’ün, Türkler şehre girdikten sonra, ne yapacağına karar vermek üzere Orhan’la birlikte bir kuleye çekildiğini, Süleyman Çelebi’nin torunu Orhan’ın keşiş giysisi alarak aşağı atlamak istediğini, fakat atlarken öldüğünü anlatmaktadır. Notaras da kendini savunmak ister gibi yaparak teslim olmuş ve daha sonra oğullarıyla birlikte kaçmış.) Sultan kendisini teselli etmiş, karısıyla çocuklarının ordugâhta ve gemilerde aranmasını emretmiş ve her birine bir aspros bağışta bulunmuştur. Kendilerini saraylarına gönderirken de Büyük Dük’e şehrin valiliğini kendisine vereceğini ve İmparator zamanında işgal ettiği makamlardan daha yüksek makamlara getireceğini söylemiştir. Kendisinden sarayın belli başlı kişilerinin ve memurların adlarını öğrenmiş, bunları aratıp buldurmuş ve her birine biner aspros vermiştir. Bizans tarihçilerinin İstanbul’un fethiyle ilgili anlattıkları işte bunlardır; şimdi de Türklerin bu konuda neler söylediklerine bakalım.

Türklerin Anlattıkları

Çalışmaktan ve savaşmaktan bitkin düşen ve sayılan günden güne azalan Hıristiyanlar, surlarının her tarafında gedikler açıldığını, bataryalarının parçalandığını, şehrin denizden ve karadan sımsıkı abluka altına alındığını ve dışarıdan yardım umudunun kalmadığını görünce Sultan’a elçiler göndererek istediği şartlarla teslim olmaya hazır bulunduklarını bildirdiler. Mehmet elçileri büyük bir nezaketle kabul etti, sakinlerin can ve mal güvenliğine dokunulmayacağına söz verdi ve istedikleri yere gidebileceklerini bildirdi. Ardından da elçilerin ayrılmalarına izin verdi. Ancak bunlar henüz surlara varmamışlardı ki Sultan söylemeyi unuttuğu bir şeyi iletmek üzere arkalarından birilerini gönderdi. Nöbetçiler, surların üzerinden, elçilerin arkasından dörtnala koşan Türkleri görünce, Rumları aldatarak elçilerin arkasından şehre baskın yapmak niyetinde olduklarını sandılar ve yaklaşmalarına engel olmak için hemen üzerlerine ateş etmeye başladılar. Şaşırıp kalan, adamlarının yaralandığını gören Türkler geri çekildiler, gidip Sultan’a haber verdiler. Mehmet, Rumların yaptıkları anlaşmadan pişman olduklarını ve adamlarına bilerek ve kötü niyetle ateş açtıklarını sandı. Bu alçak ve dönek düşmana saldırmak, onu yok etmek için askerlerine hazır ol emri verdi. Öte yandan, nöbetçiler İmparator’a Türklerin hile ile şehre girmeye çalıştıklarını ve yaklaşmakta olduklarını haber verdiler. Bunun üzerine imparator, hemen adamlarına surları savunmak için bütün çabalarını harcamalarını emretti. Karşılıklı saldırılar başladı, çarpışmalar şiddetlendi ve her yandan oluk gibi kanlar aktı. Ne var ki Rumlar, kara tarafında harikalar yaratarak düşmanı püskürttükleri halde limanı savunmakla görevlendirilmiş olanlar, Türklerin saldırılarına dayanamadılar ve sonunda şehre girmelerine engel olamadılar.

Bizans İmparatoru, her ne kadar yiğitçe savaştı ve hem komutan hem de asker olarak görevini yerine getirdi ise de, askerlerini yüreklendirmek için oradan oraya koşarken öldürüldü. Başsız cesedi, bugün hâlâ Sancaktar Yokuşu diye anılan yerde, küçük rütbeli bir deniz subayının ölüsü yanında bulundu. (Üstünde Hazreti Meryem’e adanmış bir kilise bulunan bir tepe. Bu, Türklerin Hıristiyanlara bırakmış oldukları tek eski kilisedir. Cantemir.)

Türklere karşı surları savunmaya kahramanca devam edenler, olup bitenleri öğrenince beyaz bayrak çekip surların üzerinden şöyle bağırmaya başladılar: “Hani Allah korkunuz? Bize verdiğiniz sözden dönmekle O’nun gazabına uğramaktan korkmuyor musunuz? İki İmparator şehrin teslimi konusunda anlaşmaya vardılar. Çarpışmaya son verin ve bundan böyle artık tebaanız olmayı kabul etmiş kişilere saldırmayı bırakın.” Limanda olup bitenlerden belki de haberi olmayan Mehmet, bu sözleri işitir işitmez muharebeyi durdurdu; daha önceki şartlan onayladı ve onları yerine getirmeye söz verdi. Böylece kentin bu öbür kısmı kendiliğinden teslim oldu.

Ertesi gün Sultan, Topkapı’dan şehre girdi ve Rumlara iradesini şu sözlerle bildirdi: “Benimle görüşmeye geldiğinizde burada kaldığınız takdirde dininize bir halel gelmeyeceğine, kiliselerinize ve manastırlarınıza dokunulmayacağına söz vermiştim. Fakat şimdi şehrin bir kısmını zorla ele geçirdiğime ve öteki kısmı da teslim olduğuna göre, haklı bulduğum şu emri veriyorum: Fethettiğim kısımda bulunan kiliseler ve manastırlar cami yapılacak, öteki kısımdakiler ise Hıristiyanlara bırakılacaktır.” Bu ferman gereğince Aksaray’dan Ayasofya’ya kadar bütün kiliseler camiye çevrilmiştir; Sulu Manastır’dan, Edirnekapı’ya kadar olanlar ise Rumlara bırakılmıştır.(Sultan Selim I bunları da ellerinden almış ve ancak ahşap olarak yeniden inşa etmelerine izin vermiştir. Cantemir.)

Daha sonra, kara ve deniz kuvvetleri Aksaray’ın karşısındaki meydanda toplanınca Mehmet, zafer şenlikleri arasında Ayasofya’ya doğru yürüdü. Kiliseye girer girmez ezan okunmasını buyurdu ve ondan sonra imparatorluk Sarayı’nı teslim almaya gitti. (Ezan, Müslümanların kelime-i şahadet denilen imanını dile getiren bir ezgidir, Cemaati namaza davet eden müezzin, caminin minaresinin tepesinden (şerefesinden) bu deyimi birkaç kez yineler, Zaferlerden sonra da ezen okunur ve bu biraz da Hıristiyanların Te Deum’una (Tanrı’ya şükür ilâhisi) benzer. Rum olsun Latin olsun, bütün Hıristiyan yazarları şehrin tümünün zorla alındığını ileri sürmüşlerdir. Ancak Türk tarihçilerinin hepsi şehrin bir yansının uzlaşma yoluyla teslim olduğunu yazmakta birleşmişlerdir. Eğer bu doğru olmasaydı, kendi başarılarını yüceltmek ve başkalarınınkini küçümsemekten hoşlanan Türkler, fetihlerinin şerefine gölge düşürecek böyle bir rivayeti herhalde uydurmazlardı. Aksaray, Türklerin Marmara denizine inen bir sokağa verdikleri addır. İki yanında Yeniçerileri barındıran güzel binalar vardır; bunlara yeni odalar eklenmektedir. Kadınların, hatta Yeniçerilerin karılarının dahi bu sokaktan geçmeleri yasaktır. Geçerlerse uğradıkları hakaret ve kötü muamelelerden dolayı tazminat isteyemezler. Sulu Manastır Hıristiyanlar zamanında Ermenilerin kilisesiydi ve şehrin bu semtini baştanbaşa kaplardı. Bugün cami haline getirilmiştir. Bu binanın temelinden çıkan kaynaklar nedeniyle buraya Sulu adı verilmiştir. Cantemir.)

Saraya girerken şu anlama gelen Farsça bir beyit okuduğu söylenir: “Örümcek, İmparatorluk Sarayı’nda ağını ördü; gece kuşu Efrasiyab kuleleri üzerinde gece şarkısını söyledi.” Mehmet bu beyitte Rum İmparatorluğu’nun çöküşünü dile getirmek istemişti. Görülüyor ki genç hükümdar şiirden anlıyor ve hoşlanıyordu. (Efrasiyâb, İran şahlarının saraylarından biriydi. Türkler bu sarayla ilgili türlü efsaneler anlatırlar. Bugün Rum imparatorlarının sarayı baykuş ve yarasaların barınağıdır. Cantemir. [Fatih’in okuduğu rivayet edilen Farsça beytin aslı şöyledir: “perdedâri miküned der kasrı kayser ankebût Bûm nevbet mizened ber târımi Efrâsiyâb” Metindekinden biraz değişik olan tam anlamı da şudur: “Kayserin sarayında örümcek kapıcılık(ya da bekçilik) yapıyor; Efrasiyâb’ın kubbesinde baykuş nöbet tutuyor”]


Konstantiniye, elli bir gün süren bir kuşatmadan sonra, Hicretin 857. yılının Cemaziülevvel’in yirmisinde Türkler tarafından fethedildi, veziri Azam Çandarlı Halil Paşa’nın ihmali ve ihaneti şehrin zaptını geciktirmişti. (Çandarlı HaliI Paşa’nın Hıristiyanlar tarafından satın alındığı söylenmektedir. Bunun Phranza’nın Divan Başkanı diye bahsettiği Halil Paşa olması gerekir. Gerek kuşatmadan önce, gerek kuşatma sırasında Padişahı bu savaştan vazgeçirmeye çalışmış ve hatta kuşatmanın başarıyla sonuçlanacağı anlaşıldıktan sonra bile bu tutumunu sürdürmüştür. Öğütlerinin dinlenmediğini görünce, el altından Rum İmparatoru’nu Divan’ın kararlarından haberdar etmiştir. Şehrin alınmasından birkaç gün sonra cezasını bulmuş. Sultan’ın emriyle öldürülmüştür. Bu durumu bize anlatan Prens Cantemir, Türk tarihçilerinin bu gibi sırları açıklamaktan ve yazmaktan çekindiklerini, çünkü bu kadar yüksek mevkilere karşı duyulması gereken saygının o mevkileri işgal edenlerin şereflerini esirgemeyi gerektirdiğini, ayrıca tarihin ciddi bir konu olduğunu ve tarih sayfaları arasında bir hainin anısına yer bulunmadığını eklemektedir. Ancak bu ikinci neden inandırıcı değildir; çünkü ihanetlerinin anlatılıp ortaya konması bu yüksek makam sahiplerinin anısını yüceltmez, tersine onları alçaltır, onurlarına leke sürer. Her ne hal ise, bu itiraf göstermektedir ki, bu ciddi tarihçilerin tarafsızlıkları biraz şüphe götürmektedir. Cantemir, cilt II ss.7-13.)

Mehmet’in Büyük Dük’ü Ziyareti

Şehrin alındığının ertesi günü, Sultan ikinci bir kez şehre girerek kendisini karşılamaya gelen Büyük Dük’ün evine gitti. Dük’ün karısı hasta olduğundan Mehmet yatağının yanma geldi, kendisine “anam” diye hitap etti ve iyi günler diledi. Dük’e de üzülmemesini, kendisine kaybettiklerinin daha çoğunu vereceğini söyledi. Ondan sonra, sokaklarda ne insana ne de hayvana rastlanmayan harabe haline gelmiş şehirde bir gezintiye çıktı.

Büyük Dük’ün Öldürülmesi

28 Mayıs günü yine kentin büyük bir kısmını dolaştı ve saray dolaylarında bir ziyafet verdi. Aşırı derecede içtikten sonra, haremağasını Büyük Dük’ün evine göndererek on dört yaşında yakışıklı bir delikanlı olan en genç oğlunu istetti. Sultan’ın niyetinden kuşkulanan Büyük Dük’ün rengi attı ve yarı ölü bir halde haremağasına Sultan’ın isterse oğlunu alabileceğini, fakat onu kendiliğinden vermeyeceğini söyledi. Haremağası bu cevabı kendisine iletince Sultan, fena halde öfkelendi ve haremağasına cellâdı yanına alarak hemen genç delikanlıyı, Büyük Dük’ü ve diğer iki oğlunu getirmesi ve sarayın kapısında hepsinin başını kestirmesi için emir verdi. (Rusya Patriği ve Papa’nın temsilcisi Kardinal lsidor da yakalanmış, Beyoğlu’na götürülmüş ve köle olarak satılmış, fakat daha sonra bir gemiye binip kaçmayı başarmıştı. Cantemir).Tutsaklıktan ve askerlerin elinden kurtardığı bütün öteki ileri gelenleri, yüksek memurları vb. da öldürttü. Karılarının ve çocuklarının en güzel ve en yakışıklılarını seçip bunları da kendisi için alıkoydu.

Chalcondyles’e göre, bütün Rumlar ve özellikle kıyımdan kurtulan soylu kişiler kölelikten kurtarılmışlar ve Pera’ya (Beyoğlu) yerleştirilmişlerdir. Sultan’ın bizzat kendisi Büyük Dük Notaras’ı karısı ve çocuklarıyla tutsaklıktan kurtarmış ve istedikleri yere gitmelerine izin vermiştir. İtalya’dan yardım geleceğini uman Notaras kendi arzusuyla İstanbul’da kalmıştır. Daha başka Rumlar da İstanbul’da kalarak bir araya gelmişler ve bazı entrikalar çevirmeye kalkmışlardır. Bu meydana çıkınca Sultan çok kızmış ve hepsin öldürtmüştür. Yine Chalcondyles’e göre, Notaras’ın başına gelenlerin gerçek nedeni, Sultan’ın en genç oğlunu istetmesi üzerine bu amaçla evine gelenlere verdiği ihtiyatsızca cevap olmuştur. Notaras oğlunu istemeye gelenlere şöyle karşılık vermiş: Madem ki onları azat etmiştir, şahısları üzerinde hiçbir hakkı yoktur; bu itibarla isteği haksız, çirkin ve aşağılayıcıdır” Başkalarına göre ise Notaras Rumlardan nefret eden ve Sultan’ın âşık olduğu bir hanımın teşviki üzerine öldürülmüştür. Chalcondyles, I. VIII, eh, VII.)

Ganimetler

İstanbul’un alınmasından üç gün sonra, bütün gemiler servetler ve tutsaklarla yüklü, geldikleri yerlere döndüler. Ordugâhı da ganimetlerle doluydu; her türlü insana, dinsel giysileri içinde köleler gibi elleri ayaklan bağlı piskoposlara, rahibelere, vb. rastlanıyordu. Türkler köpeklerini ve atlarını örtmek için eyer örtüsü yerine kutsal giysilerden yararlanıyorlardı. Kimi, sofrada kutsal kâselerin içine meyve koyduruyor, kimi kutsal çanaklardan içki içiyordu. Arabalar dolusu kitap götürüyor, doğuda ve batıda dağıtıyorlardı. En değerli ve pahalı eserleri yok pahasına satıyor, süslerini ve yaldızlarını çıkardıktan sonra Kutsal Kitapları, İncil ve Tevratları yırtıp atıyorlardı. (Türkler o kadar cahildiler ki, altın veya gümüş bulduklarında bunları atıp bakır ya da kalay ararlardı. En değerli taşları bile yok pahasına satar ya da değersiz şeylerle trampa ederlerdi. Chalcondyles, I. VIII. eh. VI.) Resimleri ve tasvirleri bile yakıyor ve ateşinde etlerini pişiriyorlardı. (Ducas, eh. XL, XLH.) Türk tarihçilerine göre, aynı gün, Ebu Eyyub El Ensari’nin mezarının yeri Şeyh Akşemseddin’e ilahî bir ilhamla malum olmuştur. Sultanı, o günden beri Eyüp diye anılan semte götürmüş, burada üstünde bir kitabe bulunan bir mezara rastlanmıştır. Mehmet, bu mezarın üzerine bir türbe, yanına da bir cami ve medrese yaptırttı. ( Ebu Eyyub, on dördüncü Emevi Halifesi Süleyman Bin Abdülmelik’in Hicri 96, Miladi 715 yılında İstanbul’u kuşatmaya gönderdiği orduda savaşmış, kuşatma sırasında ölmüştü. Prens Cantemir, bu semtin iç limanın (Haliç’in) üst tarafında, Kâğıthane deresinin döküldüğü yerde bulunduğunu, eskiden bu yerin civarında Meryem Ana’ya adanmış olup içinde sık sık meydana geldiği söylenilen mucizelerle ünlü Blakhernon Manastırı’nın bulunduğunu söyler. Yine Cantemir’e göre, bugün bu manastırdan sadece bir çeşme kalmıştır ve buradan fışkırarak çıkan suyun iman sahibi olanlara iyi geldiği söylenmektedir. Çeşmeyi bir Türk korumakta ve para karşılığında Hıristiyanların su almalarına izin vermektedir.)

Bu yazının (görseller hariç) tamamı Historia Üniversitesi Tarih Kurumu tarafından 1783 yılında Paris'te yayınlanan 30 ciltlik Dünya Tarihi eserinin Osmanlı İmparatorluğunu anlatan 19. cildinin sekizinci bölümünden alınmıştır. Osmanlı İmparatorluğunun yedinci padişahı ''Fatih'' Sultan Mehmet'in babasının ölümüyle yeniden tahta çıkışından İstanbul’un fethine Kadar olan saltanat dönemini kapsamaktadır. Saltanatının ölümüne kadar olan ikinci dönemi bu yazının bir sonraki bölümünde anlatılmıştır.


Fethin beşinci günü Sultan Galata’ya girdi ve nüfus sayımı yapılmasını buyurdu. Ayrıca Cenova’ya kaçanların evlerinin kapılarını kırdırttı ve eşyalarının dökümünü yaptırttı. (Cantemir. cilt II, s, 13.) Aynı zamanda, sahiplerinin üç ay içinde dönmeleri halinde mal ve mülklerinin kendilerine geri verileceğini, aksi takdirde bunlara el konulacağını ilan etti. Bunların yanı sıra, Galata surlarının yıkılmasını ve İstanbul’unkilerin onarılmasını emretti. Egemenliği altındaki topraklarda yaşayan beş bin aile seçerek eylül ayının sonundan önce gelip İstanbul’a yerleşmelerini, yoksa öldürüleceklerini bildirdi. Bu arada, Süleyman adında bir kölesini de İstanbul’a vali yaptı. (Aşağı yukarı aynı zamanda, başta Silivri ve Burgaz (Kumburgaz) olmak üzere komşu şehirler de Sultan’a kendiliklerinden teslim olmuşlardır. Cantemir.)

Camiye çevirdiği Ayasofya dışında bütün kiliseleri boşalttı. Nihayet, 18 Haziran günü, büyük bir zafer alayıyla Edirne’ye hareket etti. Beraberinde götürdüğü ganimetlerin ve kölelerin haddi hesabı yoktu. Büyük Dük’ün karısı yolda öldü. (Meşene adında bir kasabanın yakınlarında ölmüş ve burada gömülmüştür. Düşes, yoksullara yaptığı büyük bağışlar ve her türlü sefahatten uzak ölçülü yaşamıyla ün kazanmıştı. Ducas, eh. XLII.) Edirne’ye vardığında, her taraftan kendisini zaferinden ötürü kutlamaya gelmiş çok sayıda Hıristiyan hükümdarlar buldu. Kendisi yüksek bir tahta oturarak bu hükümdarları ayakta kabul etti ve her birine dilediği miktarda haraç yükledi. (Duces, eh. XLII. Chalcondyles, L VIII, eh. VII, VIII)

Yorum gönder

Yorum göndermek için giriş yapmalısınız.