Karanlığa Giden Taksi

Hikayeler / İnsanlık Halleri | Tanıl Ünlü | Mart 24, 2018 at 4:46 pm

Gözlerimi açtığımda, olağan bir dünyaya uyandığımı sanıyordum.

30. yaş günüme birkaç gün kala, daha önce tüm hayatımı üstüne kurduğum meslek seçiminde olduğu gibi, bu konuda da yanılmıştım.

Oysa en başından, birbiriyle ilişkisiz gibi görünseler de, araya sıkışmış gizli anlamlardan kuşkulanmalıydım. İşyerimin kafeteryasında ayaküstü okuduğum gazetelerin gelecek şiddetin habercisi başlıkları, sabahları göz ucuyla seyrettiğim televizyon ekranında beliren dehşet görüntüleri, ofisteki masamdan fotokopi veya faks çekmek için kalktığımda bir süredir kulak misafiri olduğum iş arkadaşlarımın konuşmaları…

Her şey dünyanın çok kısa süre içinde, çok ciddi bir biçimde bir kez daha değişeceğini, o sabah uyanacağım dünyanın artık alıştığım şefkatli, sadık dünya olmayacağını ve bu değişimin geri dönüşsüz bir biçimde gerçekleşeceğini anlamam için yeterliydi. Olanlara anlam vermem için işaretler ortadaydı; kimi zaman kabuslarıma giren yaşlı bir deli bir köşeden sesleniyor, kimi zaman yatağıma giren bir sevgili en teklifsiz anımda kulağıma gerçeği fısıldıyor, kimi zaman emirler yağdıran bozuk şiveli bir eli bayraklı, kulağımın dibinde avazı çıktığı kadar yüksek bir sesle bağırıyordu.

Aslında ben de herkes gibiydim; çevreme bakıyordum, ama gözümün önünde olanları, yeryüzünün ortasına kazınmış anlamları görmemekte direniyordum.

O sabah da, ne alarmın kafasına göre çalmama özgürlüğünü kullanması, ne de alarmlı radyomun geniş ekranını kaplayan – ve işe geç kaldığımı müjdeleyen- kocaman, yeşil renkli dijital 9: 11 rakamları, uğursuz zamanın çirkin görüntüsündeki gizli anlamı fark etmemi sağladı. Sadece bir an önce, her zaman olduğu gibi yine geç kaldığım işime yetişmek derdindeydim.

Hayatımda sorgulanmadan geçip giden çok şey olduğu, nadiren zihnimin bir köşesinden geçiyordu. Mesela, hatırlıyorum, bir keresinde neden atalarımdan saatlerce daha az uyumak zorunda olduğum üzerine bir kısa an düşünmüştüm geçmiş hayatımda. Veya neden her sabah işe geç kalmak telaşı içinde koşuşturmak ve bu uykumu almamış halimle ardı sıra kayıp giden günlerin huzursuzluğunu biriktirmek zorunda olduğum üzerine de düşünmüştüm sanırım. Ama daha önemli konularda, mesela neden sürekli yaratmak için peşinde koştuğum kıymetli boş zamanları –hafta sonlarım ve yıllık izinlerimi- cinsel maceralar, tuttuğum takımın karşılaşmaları, bilgisayar oyunları gibi boş uğraşlarla öldürdüğüm hiç aklıma gelmiyordu.

Neden her zaman yaşama geç kalmak zorunda olduğum gibi daha kökten soruların ise hiç aklıma gelmediğini söylememe gerek yok sanırım. Sorunun temelinde yatan sebepleri anlamak için düşünecek vaktim yoktu, işte o kadar!

Zaten oturup düşünecek olsam bile, uğultuda çoktan kaybolmuş olduğum için, anlam vermem imkansızdı.

O sabah da bir robot gibi, yapmam gerekenleri yapmaya devam ettim: Geç kalmıştım, hızla atıştırdım, tıraş oldum ve ofisimin yolunu tuttum. Dünya beni uyarmaya devam etti. Ben de küçük dünyamdaki değişime gözlerimi kapamaya devam ettim. Uyur-yaşar halimle küçük dairemin kapısını kaparken, gelen sesin neden her zamankinden daha kalın ve metalik olduğunu, apartman boşluğundan süzülen ışığın, sokak kapısının kırık camından neden yüzlerce farklı renge dönüşerek çıktığını ve normalde hiçbir taksinin girmek istemediği Arnavut kaldırımlarıyla kaplı dar sokağımda, neden bir taksinin beklediğini sorgulamadım elbette.

Hızlı adımlarla araca yaklaştım, taksinin sokakta oturan biri tarafından çağrılmış olabileceğini düşünerek, çekingen bir tavırla şoföre müşterisi olup olmadığını sordum. Güneş gözlüklü, çirkin yüzlü bir adamdı karşımdaki, suratında duygu belirten hiçbir ifade belirmeksizin, eliyle içeri girmemi işaret etti. Taksinin kapısını açmadan önce adamın, alışılmadık bir şiveyle “gel içeri, beklediğim sendin” gibi bir cümle mırıldandığını duyar gibi oldum, ama o anda aracın tüm camları kapalı olduğundan söylediği sözlerin bu olduğundan emin değilim.

Araca girdiğimde, dikkatimi ilk olarak içindeki koku çekti. Çürük yumurta kokusu gibi, rahatsızlık veren, saldırgan bir kokuydu bu. Ne garip, yeryüzündeki canlıların 5 kez toplu yok oluşlarına sebep olan bu gazın adını bile duymamıştım o zamanlar. Ne kadar naifmişim. O sabah bu zehirli gazın, taksinin LPG ile çalışan motorundaki bir kaçaktan kaynaklandığını zannetmiştim.

Oysa araç LPG motorlu olamayacak kadar modern bir görünüme sahipti. Aracın son derece geniş ve konforlu siyah deri koltuklarına yerleştim, gözlerim, zihnimde bir düşünce belirmeksizin aracın içinde gezinmeye başladı. Şoför beyaz zemin üzerine kırmızı işaretlere sahip, yuvarlak göstergeleri ile modern bir kumanda panelinin arkasında oturuyordu. Diğer araçlardakilerden daha küçük direksiyon simidi ve ucunda alüminyum bir topuzu olan vites kolu, aracın son derece modern görüntüsünü tamamlıyordu.

Klima güçlü bir biçimde soğuk hava üflediği halde, aracın içindeki gaz kokusunda bir azalma olmuyor, hatta koku giderek artmaya devam ediyordu. Camlardan birini açmaya karar verdiğimde, aracın bir garip özelliğini daha keşfettim: Arka kapıların iç yüzlerinde camları açmaya yarayacak ne bir kol, ne de bir düğme mevcuttu. Hatta içeriden arka kapıları açmaya yarayacak bir kapı kolu bile mevcut değildi, kapıların iç yüzlerinde hoparlörler dışında görünen hiçbir şey yoktu.

Ama hepsinden çok taksinin müzik sistemi dikkatimi çekti. Şoförün önünde ne olduklarını anlamadığım kimi göstergelerin yanı sıra, bir eliyle sürekli oynadığı bir MP3/ CD çalar -üzerinde Becker Traffic Assist Pro yazısı okunuyordu- ve onun hemen üstünde dashboard’da sokak haritalarının görülebildiği – BECKER Autonomes Traffic Assist Pro Ferrari 7929- bir GPS cihazı yer alıyordu. Yuvarlak GPS cihazının göstergelerinin ortasında, 60 derecelik bir açı çizen iki kol mevcuttu. Aracın içi bu haliyle, bir otomobilden çok bir uçak kokpitini andırıyordu.

Taksinin son derece modern görüntüsü, şoförün ilkel, kaba saba görüntüsü ile tam bir zıtlık içindeydi. Adam aracı hızlı ve hoyrat bir biçimde kullanıyor, büyük bir kazaya sebep olmasının an meselesi olduğunu hissettiriyordu. Bu türden insanların taksi şoförü olmasını engelleyecek hiçbir kuvvet yoktu günümüz dünyasında. Bir basit ehliyet sınavı ve hepsi o. Hatta sistemin saldırgan, bencil ve kural tanımaz kişilere sınırda fayda sağladığı bu türden işlerde, bu adama benzer bireyler adeta seçilmişçesine kümeleniyorlardı.

“Demokrasinin büyük paradoksu” düşüncesi geçti zihnimden; taksi şoförleri buna sadece en alt seviyede bir örnekti. Hızlı ve dikkatsiz kullanıldığında bir ölüm makinesine dönüşebilecek bu taksi gibi, günümüzde ciddi yıkıcı etkileri olan büyük ve kontrolsüz güçler, cahil ve ilkel insanların eline geçebiliyordu. Gazeteciler, politikacılar, adalet mensupları ve diğer üst seviyede kişiler arasında mesleğinin gereklerini yerine getirenler olduğu gibi, tıpkı bu taksi şoförü gibi sürekli tehlikeli hataları tekrarlayanlar da vardı. Bu türde kişiler, zaten insanın işin içine girdiği her işte karşılaşılan kasıtsız hatalarının yanı sıra, kişisel bakış açılarındaki çarpıklıklardan ve sistemin onlara tanıdığı sınırları muğlak çizilmiş haklardan kaynaklanan kasıtlı yıkıcılıklara sebep olabiliyorlardı. Birçok insanın en temel hakları -hatta yaşama hakları bile- bu taksi şoföründen pek de fazlası olmayan kişiliklerin verdikleri anlık, üstünde fazla düşünülmemiş kararlara bağlıydı.

Şoför aracı bu şekilde kullanırken, bir eliyle de CD çalarla oynuyordu. Sanki belli bir şarkıya ulaşmak ister gibi, sadece birkaç saniye müziğin çalmasına izin veriyor, kısa bir süre sonra CD çaların hızlı ileri tuşuna basıyordu. Aracın arka paneli ve kapılarına yerleştirilmiş, birbirlerinden farklı boyutlarda 8 adet hoparlörden, kısa aralıklarla daha önce hiç duymamış olduğum parçalar, başladıkları gibi kesiliyorlardı. Çalmasına izin verdiği kadarıyla müzik, çingene ritimleri üzerine kurulmuş dans parçalarına benziyordu.

Pertevniyal Valide Sultan Camii’nin önünden, Millet Caddesine kıvrıldığımız köşeye ulaştığımızda, artık bu kısa müzik dinletilerinden, aracın içini saran gaz kokusundan, şoförün aracı hızlı ve dikkatsiz kullanışından rahatsız olduğumu söylemeye karar verdim:

“Şu CD’deki parçaları hızlı hızlı geçmeyi bırakmanız, aracı da biraz daha yavaş kullanmanız mümkün mü acaba? Bir de camları açabilir misiniz biraz” dedim nazik bir sesle. “Bu gaz kokusu beni hasta etti.”

“Araçta hangi müziğin çalacağına, hangi hızda gidileceğine şoför karar verir. Klimalı arabalarda cam açılmaz” diye karşılık verdi soğuk bir ses. Sözlerin bir kitaptan alınmış gibi söylenmiş olması daha ilk andan dikkatimi çekmişti. Müziği ve trafik canavarlığını bir kenara bırakıp, gaz kokusundan kurtulmaya öncelik verdim.

“İsterseniz klimayı kapatıp, bir süre için camları açalım” diyerek bu konuda ısrarcı olduğumu belli ettim.

“Bu araçta camlar açılmaz” diye tersledi karşımdaki ses. Bir süre nasıl bir cevap vereceğimi bilemediğim için huzursuz bir sessizlik başladı. Adamın kabalığı, meydan okuyuşu beni adamakıllı sinirlendirmişti. Bu sevimsiz pisliği, camları açmaya nasıl ikna edeceğimi bilmiyordum.

Sonunda sert, fakat yine de mümkün olduğunca nazik bir ses tonuyla “camları hemen açmanızı bir kez daha rica ediyorum” dedim.

— Bu aracın kuralları vardır ve camların açılmaması da bunlardan biridir.

— Nerden çıktı şimdi bu kurallar, kim koydu bunları?

— Sanırım büyükbabam koymuş. Ama onun da babası, hatta büyükbabası olabilir, bundan pek emin değilim. Babamın bana anlattığı hikaye odur ki, bir gün saygıdeğer büyükbabam, büyüklerini ve kardeşlerini yanına toplayıp, onların da onayını alarak kuralların ve kaidelerin yazılmasına vesile olmuş. Şurası kesin ki, o zamandan beri bu kurallara uyuldu, tüm ailemiz bundan fayda gördü, dirlik düzen kuruldu. Arabanın şu anda hayatta olan sahipleri olarak babam, kardeşlerim ve ben, kurallara hiçbir istisnaya izin verilmeden uyulmasını sağlıyoruz.

Bunları söylerken çirkin yüzünde anlamsız bir gülümseme belirmiş, sesine burun kemiklerine çarpan havanın yarattığı ulvi bir rezonans eklenmişti. Bir kaçığa çattığıma şüphe yoktu. Bir an taksiden inmeyi düşündüm, fakat bu saatte yeni bir taksi bulmam zaman alacaktı ve zaten işe haddinden fazla geç kalmıştım.

Diğer taraftan karşımdakinin, söylediklerime uyumlu bir biçimde kaba saba görüntüsünden kurtulup, biraz cahilce de olsa, güler yüzle bir fikir mücadelesine girmesi, bende şoförün tahmin ettiğim kadar derinliksiz biri olmadığı fikrini uyandırdı. Demek ki cahil birine karşı kaba, katı kuralları olan bir eli sopalı gibi davranıyordu, fakat kültürlü birine karşı biraz daha güler yüzlü ve akla hitap eden bir tavır takınıyordu. Çıkardığı sonuçlar apaçık yanlış da olsa, işini bir geleneğe sahip olacak kadar önemsediğine şüphe yoktu. Diğer taraftan zayıf mantık kuralları ile desteklenmiş olsalar bile, söylediklerinin kendi içinde bir tutarlılığı olduğunu fark ettim. Bu yüzden onu mantık yoluyla camları açması gerektiğine ikna etmemin mümkün olduğu yanılgısına düştüm. Mantığın ve aklın sesini duymaması mümkün olmayacağı düşüncesiyle, sakin bir ses tonuyla ona durumu özetledim:

— Elbette taksilerin belli kuralları var. Trafik kurallarına uyulması, müşterinin konforunun sağlanması, şoförün ve yolcunun güvenliği için gerekli şartların yerine getirilmesi gibi. Ama bunların hepsi mantığa uygun kurallardır. Bu kuralları da tüketici dernekleri, taksiciler derneği falan artık her kimse onlar belirler. Şimdi bu korkunç gaz kokusun varlığında, benim rahatım ve daha önemlisi sağlığım açısından, söyleyin bana hangi akla ve mantığa uygun kural camları açmanızı engelleyebilir?

— Kural 23’ün, a bendine göre bu araçta camlar açılmaz. O kadar.

— Saçmalamayın, öyle ailenizin keyfine göre kurallar koyamazsınız. Benim haklarımı çiğneyemezsiniz.

— Kendi aracımın sınırları içinde kuralları belirlemeye hakkım yok mu? Hür bir ülkede, sahibi olduğum bir takside kuralları ve kararları almaya hakkım yok mu? İşletme geleneğimi devam ettiremem, öyle mi? Kim, ne hakla buna engel olabilir?

— Ülkelerin kanunlarına, hatta hepsinin ötesinde insan haklarına aykırı olmadığı sürece, istediğini yapmakta serbestsiniz. Ama hiçbir yasa veya ahlak kuralı, bir müşteriniz olarak bindiğim bu araçta, bu korkunç kokuyu çekmek zorunda kalmamı hoş görmez.

— Bak güzel kardeşim, ülke dediğin nedir ki? Bir sınır içinde kendi yasalarını belirleyen insanlar topluluğu. O sınırların içinde kalan alanın sahipleri. Bu taksinin de sınırları belli, işte kaportanın sınırları kadar. Sahibi de belli. Şu anda, ben burada onların tek temsilcisiyim. Kurallarımız demokratik bir biçimde oybirliği ile onaylandı ve ailemizin tüm bireyleri tarafından sürekli olarak kabul görüyor. Sonuçta biz, aracın içindeki bu gazın mevcudiyetini bizim için tartışılmaz bir gereklilik olarak görüyorsak, sana da bu aracın içinde yolculuk ettiğin sürece, diğer tüm müşterilerim gibi kurallara saygı göstermek düşer. Yolculuğun sonsuza dek sürecek de olsa. Aklın ve demokrasinin gereği bu.

— Olur mu hiç öyle şey? Sen aracına aldığın tüm müşterilere karşı sorumluluk taşıyorsun. Ses çıkarmayan, durumu kabullenene karışamam. Ama madem hizmet veren sensin, benim gibi farklı bir düşüncesi olanın da, makul bir isteğini yerine getirmek durumundasın. Hem neye dayanarak o kokunun mevcudiyetini tartışılmaz bir gereklilik olarak görüyorsun? Bilimsel olarak bu türden zararlı gazların ve kimyasal kokuların insan sağlığına zararlı olduğu kanıtlanmış bir şey.

— Neyin doğru olduğunu pısırık bilim adamları mı bilecek? Onların kendilerine faydaları yok. Birinin ak dediğine, üç beş yıl sonra diğeri kara diyebilir.

— Bilim her geçen gün yeni bilgilerle ufkunu genişletir ve nadiren yeni bilimsel veriler, geçmişte iddia edilenlerin doğru olmadığını gösterebilir, ama bunun zehirli gazların insan sağlığına etkisi konusunda bin yıl bile geçse değişeceğini sanmıyorum. Üstelik bilimsel bilgiden başka gerçek, mantıklı bir yol göstericimiz olamaz. Beğenmediğin bilim adamlarının, senin kerameti kendinden menkul büyükbaban veya onun babasından daha çok şey bildiklerine şüphe yok.

— Eğer bu taksinin içindeysen, kurallarıma uymak zorundasın ve kural 2’nin ana maddesine göre büyükbabamdan bahsederken daha saygılı olmak zorundasın. Kuralları önemsemezsen, öfkemizin sonuçlarına katlanırsın. Madde 13’e göre değişen şiddetlerde cezalandırılırsın ve öylesi bir durum, emin ol ikimizin de hiç hoşuna gitmez. Ama dur önce sana bir şarkı dinleteyim.

Şoför, yüzünde bir anlam çıkaramadığım bir ifadeyle, uzun süredir bir eliyle ileri aldığı CD çaları rahat bırakmaya karar verdi. Müziğin sesini biraz daha yükselttikten sonra, elini direksiyonun üstüne –olması gereken yere- yerleştirdi.

Durumu bir kez daha düşündüğümde, içimden kopup gelen gülümsemeye engel olmakta güçlük çekiyordum. Delinin zoruna bak! Sabah sabah gerçek bir kaçıkla karşılaşmıştım ve ses tonu son derece ciddi olduğunu hissettiriyordu. Bir de cezalandırmaktan bahsediyordu, tehdit ediyordu. Bir kısa an için herife kafa göz dalmak, o çirkin suratını dağıtmak isteği geldi içimden. Sonra işe geç kaldığım o dakikalarda, bir kaçığa haddini bildirmenin hiç de benim vazifem olmadığı, üstelik ne bu kaçığı ne de dünyayı değiştiremeyeceğimi düşündüm. Her taksici gibi araçta en azından bir sopa taşıyor olduğuna kesin gözüyle bakmam da, bu kararımda rol oynamadı dersem yalan olur.

Sakın pısırık biri olduğumu sanmayın, ama üstüme gereksiz yere dert almak, bir kavga sebebiyle işe daha da geç kalmak istemiyordum. Üstelik çalıştığım ofise varmak üzereydik. Ama indiğimde taksinin plakasını almaya ve onu gerekli yerlere şikayet etmeye kesin karar vermiştim.

O anda dikkatim, ister istemez aracın içini som bir metal parçası gibi dolduran, yoğun bir müzik kütlesine kaydı. Parçada hızlı çingene ritmlerinin üstüne, vokal olarak adlandırmakta zorlandığım insan sesleri eklenmişti. Anlamadığım bir dilde, kısmen ritmden kopuk, kimi zaman bir ağıda benzeyen insan yakarışları, insanın içini donduran ses efektleri, sağdan, soldan, arkadan veya önden, en beklemediğim anda, en beklemediğim yerden geliyorlardı. Müziğin kaydedildiği ses sistemi Digital surround stereo, Dolby prologic veya her ne idiyse benzersiz bir etkiye sahipti. Alışılmadık bir biçimde arka kapılara yerleştirilmiş iki subwoofer’ın deli gibi şiddetle sarsılmalarına ve kemiklerimin titreştiğini hissetmeme karşın, duyabildiğim hiçbir ses üretmiyor olmaları, bana müziğin içine düşük frekans efektleri (LFE) de yerleştirilmiş olduğunu düşündürdü.

Müziğin etkisiyle zihnimde düşünceler giderek hızlanıyor, içimi garip bir huzursuzluk ve yabancılaşma hissi sarıyordu. Çalan müzik aletleri, hatta insan sesleri bile bana dünya dışı geliyordu. Ortada ne modern, ne geleneksel, ne bir müzik akımına uyan, ne de hiçbir kuralı olan; fakat daha önce görülmemiş boyutlarda bir güç gösterisine, hatırası unutulmaz boyutta bir ağıda, akla gelmez sorulara, devasa bir felsefi dönüşen bir müzik vardı. Çarpılmıştım.

Müziğin zihnimin her hücresine saldırısı eşliğinde, taksinin siyah bir filmle kaplı, içeriye çok az ışık bırakan geniş camlarından dışarıyı seyretmeye koyuldum. İstanbul sokaklarını dolduran kalabalıklar, güneşli bir güne özgü, olağan görüntülerini sergiliyorlardı: Orta yaşlı bir adam dükkanının önünü temizliyordu. Sarıya boyattığı saçlarıyla dayanılmaz güzellikte olduğunu sanan, kısa etekli şişman bir genç kadın, karşıdan karşıya geçmek için trafik ışıklarında bekliyor, gözlerini onun dolgun kalçalarından ayıramayan sakallı bir genç, bastırdığı istekleri ve hayattan tatminsizliği dolayısıyla daha öfkeli ve daha muhafazakar birine dönüşüyordu. O gün payına düşen şanssızlık ve eziyet hanesinde, o mutsuz sakallı gencin önüne çıkmak bulunan yolunu şaşırmış bir kara sokak köpeği, gençten yediği tekmenin acısıyla çıkardığı kısa bir inlemeden sonra, ana caddelerden ara sokaklara doğru ürkek adımlarla seğirtiyordu.

Birden beklenmedik bir şey oldu. Bunu tam olarak size nasıl anlatabileceğimi bilmiyorum. Beni sarsan, kalbimin deli gibi hızlı çarpmasına ve klimanın verdiği soğuk havaya karşın sırtımdan ter damlaları dökülmesine sebep olan, mantıkla açıklanamaz bir şey. Çevremdeki görüntüler hızla değişmeye başladı. Önce renkleri ayırt etmekte zorlanmaya başladım. Her yer siyah ve kırmızı, sonra diğer parlak, göz alıcı renklerle doldu. Yaşam, gözüme daha önce hiç görünmediği kadar vahşi, maddesel, anlamsız, karma karışık ve bu haliyle hiç olmadığı kadar gerçek görünmeye başladı. O anda, şayet dikkatlice bakacak olursam, tüm parçaları oluşturan atomları bile görebileceğimi sanıyordum. Ya bana, ya da dünyaya bir şeyler oluyordu.

Aracın içeriye pek az ışık salan siyah camlarından oturduğum deri koltuğa, dış dünyanın görüntüleri korkutucu bir canlılık içinde yansıyor, farklı bir evrene, her şeyin yavaşladığı ve sonsuza dek tekrarlandığı bir evrene doğru ilerliyordum. Bunlar yüzyıllar önce Hollandalı ressam Hieronymus Bosch’un yakaladığı evrenin görüntüleriydi. Ama acı çeken insanlar bir tuval üzerinde değillerdi; çevremdeydiler, acı içinde her yöne hareket ediyorlardı. Kimi aracın üzerine doğru geliyor, yanından geçiyor, kimi korkuya kapılmış kaçmaya çalışıyor, kimi çırpınan ve işkence gören insanların kolları veya bacakları, içinde bulunduğum araca çarpıyordu.

Öylesine aniden olmuştu her şey. Duracak kadar yavaşlayan, hatta zamanın dışına çıkan bir evren çevremi sarmış, korkudan nefesim kesilmişti.

Müzik dış dünyanın seslerini kardan bir örtü gibi tamamen örttüğü için, her şey olduğundan da gerçek gibi görünüyordu. İnsanların sessizlikle belirginleşen çirkin yüzleri, yaşam adını verdiğimiz vahşetin tüm gerçekliği, her şey, her şey öylesine apaçık bir biçimde ortadaydı ki…

O anda insanların geçmişlerini ve geleceklerini, yaşama dair her sorunun cevabını bildiğimi fark ettim. İşte o garip sezilerle, yalnız acı çeken insanları değil, o insanların tüm yaşamını her ayrıntısına kadar biliyordum.

Birden, 6 ay kadar önce çocuğunu fazla ağladığı için silkeleyerek öldüren bir kadının tırnakları aracın camlarına sürtündü. Kırılan tırnağın güçlükle duyulan sesi ve cama yapışan kan içimi dondurdu.

Eğer ‘an’ diye bir şeyden bahsetmem hala mümkün olsaydı, size aynı anda sokakta yaşanan bu türden birçok garip olayı görmekte olduğumu söyleyebilirdim. Tahliye olduğu gün kendisini karşılamaya gelen arkadaşlarıyla, son duruşmasına giderken cezaevi nakil aracında kavga ettiği adamı, cezaevi kapısında zorla bir araca bindirerek, boş bir arazide öldüren bir katil, üzerine yıkılan bir vitrinin vücudunda sebep olduğu kesiklerin verdiği acı ile çırpınıyordu.

Hazırladığı öfke, çarpıtma ve yalanlarla dolu haberlerle iki cinayet ve bir intihara sebep olan bir diğeri -bir gazeteci-, tramvayın üzerinden geçmesiyle iki parçaya bölünerek can verirken, yüzünden çektiği tarifsiz acıyı tasvir eden bir haykırışın ifadesi okunuyordu.

Görüntüler tanımadığım bir dünyanın izlerini taşıyordu. Ama benimle aynı şeyleri görüyor olması gereken taksi şoförünün yüzünden hiçbir telaş belirtisi okunmuyordu. Aksine o kendi yurduna yeniden kavuşmuş biri gibi, kimi zaman ne yaptığını bilmez bir halde sokaklara çıkan insanlara, sanki olağan bir durum gibi çarparak, kimi zaman yolun ortasında duran diğer araçların solundan veya sağından sıyrılarak, hiçbir şey olmamış gibi yoluna devam ediyordu.

Olan her ne idiyse, bana oluyordu, gerçeklikle bağlarımı kaybediyordum. O yoğun koku başımı döndürüyordu. Gözlerim ve boğazımın yandığını hissediyordum. Bir öksürük ile boğazımı temizlemeye çalıştım. Gittikçe artan bir güçlükle nefes alabiliyordum.

Artık o rahatsız edici, çürük yumurta kokusunu almıyordum. Zihnimde düşüncelerin uçuşma hızı giderek artıyordu. Hızlı hızlı nefes alıp veriyorum. Bir çığlığı andıran bir sesle “dur” diye bağırdım. “Dur burada! Hemen şimdi bu araçtan inmek istiyorum.”

“Burada inmek istediğine emin misin?” diye sordu karşımdaki kendinden emin ses. “Yoksa seni indireceğim daha güvenli bir yere kadar benimle gelmek istemez misin?”

Aracı hızla bir kaldırım kenarına çekti. Dışarıdaki ürkütücü kalabalık taksinin çevresini sarmaya başlamıştı. Karar sırası artık bendeydi.

“Gerçeği hala göremedin mi?” diye üsteledi.

“Ortada tek gerçek var,” dedim şuurumu güçlükle açık tuttuğumu belli etmemeye çalışarak, “o da bu aracın içinde beni bir gazla zehirlediğin ve bu gazın hayaller görmeme sebep olduğu. Bu şekilde gücünle ilgili yarattığın bir yanılgıyla beni korkutmaya çalışıyorsun. Yalanların ve işkencelerinle daha önce de çok can yakmış, gelecekte çok can yakacak olabilirsin, ama beni kandıramazsın, haksızlığını kabul etmemi sağlayamazsın. Şayet senden ben kurtulamazsam, başkaları kurtulacak.”

“İnsanlara güveninde ciddi bir biçimde yanılıyorsun. Onlar mantığa bakmazlar, bir fikri desteklemeleri için söyleyenin ne kadar güçlü olduğu ve çevrelerinde ne kadar sık duydukları belirleyicidir. Şunlara bir bak,” eliyle taksinin civarında biriken dehşet verici, şuursuz kalabalığı işaret ediyordu, “bu araçtan indiğinde, onların yanında olduğunda, başına onların başına gelenlerin gelmeyeceğini nasıl bilebilirsin? İnan bana genç dostum, müziğim, renklerim ve hiddetim herkesinkinden güçlü. Herkes güçlünün yanında olmak ister, kişisel güvenliğini ve rahatını feda etmek istemez. Kimse, aklı başında hiç kimse, asla yalnız başına kalabalıklara karşı çıkmaya cesaret edemez.”

“ Sayısı az da olsa, her zaman benim gibi birileri çıkar ve mücadele eder.” Bayılmak üzereydim. Öfkeyle “şimdi kapıları aç!” diye bağırdım.

Bir cevap gelmedi. İnsan davranışının tüm sınırlarını bildiğinden ve zaferinden emin, gülüyordu halime. Parmaklarımın arasına dairemin kapısında güvenlik kilidi olarak bulunan silindir kilidin, sivri uçlu anahtarını aldım. Tek şansımın bu olduğunu kendime hatırlatarak, kalan son gücümle arabanın camına bir yumruk savurdum.

Hiç beklemediğim bir şey oldu: Cam çatladı ve ortasında küçük bir delik açıldı. Parçalar camın içindeki siyah filmlerle hala birbirine tutunuyordu. Dışarıdan gelen temiz havayı içime çekmek için oraya doğru uzandım. Elimin kanamasını umursamadan, anahtarın yardımıyla filmin kalanını yırttım, dışarıdaki kapı açma koluna uzandım. Mücadele etmeye karar verdikten sonra gerisinin ne kadar kolay geldiğini fark etmem, kendimi uygar bir insan olarak asla kullanmamaya şartlandırdığım gücüm konusunda, sürekli kendimi kandırdığım gerçeği ile yüzleşmemi sağladı.

Arkamdan sevimsiz bir sesle “ne çok meraklıymışsın sen dünyana” diye söylenişini duyuyordum. Kapıyı açıp kendimi dışarı atarken “kapıyı açıp çıkabilirsin, ama unutma bu taksiden asla kurtulamazsın” diye sesleniyordu.

Karanlığa giden taksi başka bir müşteri almak üzere trafiğe karışırken, arkasından zehirli hidrojen sülfit gazının etkisinden yavaş yavaş kurtulmaya çalışan zihnimde o gün söyledikleri arasında gerçeğe işaret eden tek sözlerin bunlar olduğu düşüncesi beliriyordu.

Yorum gönder

Yorum göndermek için giriş yapmalısınız.