Yalan Ve Siyaset Üzerine

Zeitgeist / Denemeler | Idil Tuglu | Mayıs 4, 2018 at 4:31 pm


“Yalanlar, çoğu zaman gerçeklikten çok daha makul, akla çok daha yatkındır, çünkü yalancı, izleyenin ne duymak istediğini ya da nasıl bir beklenti içinde olduğunu önceden bilmenin sağladığı büyük avantaja sahiptir. Yalancı, toplumun tüketimine sunacağı hikayesini hazırlarken, hikayesinin inandırıcı olmasına özellikle dikkat etmiştir. Oysa gerçekliğin bizi hiç ummadığımız şeylerle karşılaştırmak gibi rahatsız edici bir alışkanlığı vardır ve biz her seferinde buna hazırlıksız yakalanırız.”
Hannah Arendt

Ülkemin yeni bir seçime hazırlandığı şu dönemde, siyasetçiler tarafından yapılan açıklamaları hem büyük bir merak hem de büyük bir güvensizlikle takip ediyorum. Güvensizlik hissediyorum çünkü siyaset alanında uygulanan şiddetin en büyük dışa vurumu olan ‘yalanlar’ özellikle bu gibi kritik dönemlerde daha da belirginleşiyor. Geçenlerde, şu sıralar cumhurbaşkanı adayı olması beklenen tutuklu bir siyasetçinin cümleleri dikkatimi çekti. “…Bu dönemde biz politikacıların ağzından bir sürü kin, nefret, ayrıştırma ve kibir dolu sözler duyacaksınız. Bunlara inanmayın. Hatta benim ağzımdan çıkacaklara da inanmayın!…” Bu tür bir dürüstlüğe pek alışık olmadığımdan bu sözlerin oldukça şaşırtıcı olduğunu da itiraf etmeliyim. Yalan ve siyasetin bu denli iç içe olması sadece bazı toplumların hastalıklı yapısı mı; yoksa evrensel bir gerçeklik mi olduğu sorusu aklımı kurcaladı. Bu sorunun en güzel yanıtını ise 20. yüzyılın en önemli düşünürlerinden biri olan Hannah Arendt, ABD’de Pentagon Belgeleri’nin 1971′de ifşa edilmesinden kısa bir süre sonra yazdığı ‘Siyasette Yalan’ adlı makalesinde verdi. Yalanın doğası ve siyasi eylemle ilişkisi ve yalanın kendi tarihini yazan kapsayıcı bir gerçekliğe dönüşme sürecini anlatan bu makalenin bir bölümünü -eğer sizin de kafanızı bu tür sorular kurcalıyorsa- paylaşmak isterim:

“…Siyasi emellere ulaşmak için meşru araçlar olarak kullanılan gizlilik ve kandırma, yani kasıtlı sahtekarlık ve açık yalan, yazılı tarihin en başından itibaren yaşamımızda olmuştur. (Diplomasi dilinde ‘tedbir’ adı verilen gizlilik, aynı zamanda arcana imperii yani devlet sırları olarak da ifade edilir.) Doğruculuk hiçbir zaman siyasi erdemler arasında sayılmamış, yalanlarsa her zaman siyasi meselelerde kullanımı savunulabilir araçlar olarak görülmüştür. Bu konular hakkında düşünen herkes, meselenin siyasi ve felsefi düşünce geleneğimizde ne denli az yer tuttuğuna şaşırabilir, halbuki bu konular, hem eylem dediğimiz şeyin doğasını hem de düşünce ve sözü kullanarak her türlü olguyu inkar edebilme becerimizin doğasını anlamak bakımından hayli önemlidir. Bu aktif ve agresif inkar becerisi, pasif olarak açık olduğumuz hata ve yanılsamalardan, belleğimizin çarpıtmalarından duyusal ve zihinsel işlevlerimizin eksikliklerine atfedilebilecek diğer her şeyden açıkca farklıdır.

İnsan eyleminin bir özelliği, her zaman yeni bir şey başlatmasıdır, ne var ki bu ab ovo ( sıfırdan başlamak) başlayıp ex-nihilo (yoktan var etmek) var etme imkanı olduğu anlamına gelmez. Birinin kendi eylemine yer açabilmesi için, daha önce orada olan bir şey kaldırılmalı ya da yok edilmelidir, yani önceki hal durum değişmelidir. zihnen kendimizi fiziksel olarak bulunduğumuz yerden ayıramasaydık ve şeylerin gerçekte olduğundan farklı olabileceğini hayal edemeseydik böyle bir değişim değişim mümkün olmazdı. Diğer bir deyişle, olgusal hakikatin kasten inkar edilebilmesi ( yalan söyleme becerisi) ve olguları değiştirebilme yetisi ( eyleme becerisi) birbiriyle ilişkilidir; ikisi de varlığını tek bir kaynağa borçludur: Hayal gücü. Bu, yağmur yağarken “güneş parlıyor” diyebilme becerisi değildir; daha ziyade dünyayla ilişkilenmek için hem duyusal hem de zihinsel açıdan donanımlı olduğumuz halde, dünyanın ayrılmaz parçalarından biri gibi onun içine sabitlenmiş ya da onunla bütünleşmiş olmadığımızı ifade eder. Dünyayı değiştirmek ve onun içinde yeni bir şey başlatmakta özgürüz. Var olanı inkar edebilmemizi ya da doğrulayabilmemizi mümkün kılan ‘evet’ ya da ‘hayır’ diyebilmemize imkan tanıyan zihinsel özgürlük olmaksızın, hiçbir eylem mümkün olamaz. Eylem ise siyasetin ana malzemesidir.

Dolayısıyla yalandan söz ettiğimizde, özellikle de eyleyen insanların (politikacıları kast ediyor) yalanı söz konusu olduğunda, hatırlamalıyız ki yalan insan günahkarlığının rastlantısal bir bir sonucu olarak siyasete sızmış değildir. Tam da bu nedenle, ahlaki öfkenin onu yok edebilmesi de mümkün değildir. Kasıtlı yalan, olumsal olgularla ilgilidir; yani net bir doğruluk barındırmayan, doğru olma zorunluluğu taşımayan meselelerle. Olgusal gerçeklerin doğruluğu, yalanlanmayacak nitelikte olmaz hiçbir zaman. Tarihçi, gündelik hayatımızı çevreleyen olguların ne denli narin bir dokusu olduğunu bilir. Bu doku her zaman tehdit altındadır., tekil yalanlarla delinme, grup, ulus veya sınıfların örgütlü yalanlarıyla paramparça edilme, ya da çoğu zaman olduğu gibi bir dolu yalanla üstü dikkatlice örtülerek inkar edilip çarpıtılma veya kendi halinde unutulmaya terk edilme tehlikesi barındırır. Olguların insan ilişkileri alanında hatırlanmaya, bunun için de tanıklıklara ve onları olgu olarak tesis edebilecek güvenilir şahitlere ihtiyacı vardır. Buradan çıkan sonuç, hiçbir olgusal ifadenin şüphe götürmez – örneğin iki artı iki dört eder ifadesi kadar güvenilir ve saldırılara korunaklı- olmadığıdır.

Kandırma edinimini belli bir noktaya kadar hayli kolay ve cazip kılan da işte bu kırılganlıktır. Kandırma hiçbir zaman mantığa ters düşmez, çünkü şeyler yalancının öne sürdüğü gibi olmuş olabilir. Yalanlar, çoğu zaman gerçeklikten çok daha makul, akla çok daha yatkındır, çünkü yalancı, izleyenin ne duymak istediğini ya da nasıl bir beklenti içinde olduğunu önceden bilmenin sağladığı büyük avantaja sahiptir. Yalancı, toplumun tüketimine sunacağı hikayesini hazırlarken, hikayesinin inandırıcı olmasına özellikle dikkat etmiştir. Oysa gerçekliğin bizi hiç ummadığımız şeylerle karşılaştırmak gibi rahatsız edici bir alışkanlığı vardır ve biz her seferinde buna hazırlıksız yakalanırız.

Yalancı, normal koşullarda gerçekliğe yenik düşer. Gerçekliğin ikamesi yoktur; deneyimli bir yalancının ortaya koyacağı yalan ne denli geniş çaplı olursa olsun, bilgisayarların yardımına başvurulmuş olunsa dahi olgusal gerçekliğin boyutlarına ulaşamayacaktır. Yalancı yalanlarının kaçından ayrı ayrı yakayı sıyırırsa sıyırsın, prensipte yalancılık etmiş olmaktan yakayı sıyırmadığını görecektir. Totaliter denemelerden ve totaliter hükümdarların yalanın gücüne duyduğu korkutucu güvenden ( mesela geçmişi bugünün siyasi çizgisine uyarlamak için tarihi sürekli yeniden yazabileceklerine ya da kendi ideolojilerine uymayan bilgileri saf dışı edebileceklerine olan inançlarından) çıkarılabilecek derslerden biri budur. Örneğin, bir ekonomide, işsizlere kolayca yok muamelesi yapıp işsizliğin varlığını inkar edebileceklerdir.

Bu denemelerin şiddet araçlarını ellerinde bulunduranlar tarafından yapılması çok daha korkunç sonuçlar doğurur, fakat kandırmanın sonsuza kadar sürmesi bu sonuçlar arasında değildir. Belli bir yerden sonra her zaman yalanın kendine zarar vermeye başladığı bir noktaya varılır. Yalanların muhatabı olan seyirci kitlesi hayatta kalmak için hakikat ile yalanı birbirinden ayıran çizgiyi tamamen hiçe saymak zorunda bırakıldığında işte bu noktaya gelinir. Eğer hayatta kalmanız ya da özgürlüğünüz önünüze sunulana güveniyormuş gibi yapmanıza bağlı ise, size sunulan şeyin hakikat mi yalan mı olduğunun önemi kalmaz. Güvenilebilir hakikat, kamusal hayattan tamamen çıktığında, sürekli değişen insan meselelerinin en temel dengeleyici unsuru da onunla birlikte kaybolmuş olur.

Bu tür eyleyen insanlar( politikacılar), kendilerini geleceklerin efendisi olarak düşündükleri ölçüde, geçmişin de efendisi olmaya her daim özeneceklerdir. Eylemeye böylesine iştahlı, teoriye böylesine aşık olan bu insanların, doğa bilimciler gibi, teorilerinin ve varsayımsal açıklamalarının bulgularla onaylanması veya çürütülmesini bekleyecek sabrı göstermeleri zordur. Tam tersine onlar- zaten insan yapımı olan dolayısıyla başka türlü de olabilmesi mümkün olan gerçekliği kendi teorilerine uydurmaya meyilli olurlar; böylelikle gerçekliğin kaygı uyandırıcı olumsallığını da zihnen ortadan kaldırmış olurlar.

İşin doğrusu böyle bir şeyi teori yada fikir manipülasyonu ile yapmak ( yeterince insan bir olgunun olmadığına inanırsa, o olgu dünyadan sorunsuzca çıkabilirmiş gibi) asla mümkün değildir. Bu sadece radikal bir tahribat ile mümkün olur- bir katilin “Bayan Smith öldü” dedikten sonra gidip onu öldürmesi gibi- Siyasi alanda ise bu tür bir tahribat ancak topyekun bir imha ile gerçekleşebilir. Vietnam savaşı sürecince korkutucu boyutlarda işlenen savaş suçlarına karşın, hükümetin hiçbir seviyesinde bu tip bir toplu tahribat isteği olmadığı açık. Zaten bu isteğin mevcut olduğu yerlerde bile (Hitler ve Stalin örneklerinde olduğu gibi) istenenin gerçekleştirilebilmesi için neredeyse her şeye kadir bir güce sahip olmak gerekir. Troçki’nin Rus Devrim tarihindeki rolünü tarihten silmek için onu öldürmek ve ismini Rus kayıtlarından çıkarmak yetmez; bunun için Troçki’nin bütün çağdaşlarını öldürmek ve dünyanın tüm ülkelerindeki arşiv ve kütüphaneler üzerinde hakimiyet kurmak gerekir. Tarihin sürekli ve sistematik olarak inkar edildiği bir dünyada ne tür bir siyaset yapmak mümkün olabilir?”

Tags: , ,

Yorum gönder

Yorum göndermek için giriş yapmalısınız.